Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
İmam Şafiî ve Mezhebi
#1
33 
[size=large]İmam Şafiî (150 204h.)

Doğumu Ve Nesebi

Gençliği Ve Yetişmesi

İmam Mâlikin Himayesinde.

Vazifeye Tâyin Edilişi

Mihneti

Şafiî´nin İlme Tekrar Dönüşü.

Beytü´l-Harâm´â Gelîşî

Bağdad´a Tekrar Gelişi

Bağdad´tâ Kısa Bîr Îkâmeti

Şafiî Mısır´da.

Şafiî´nin İlmi

Îlme Yönelişi Ve Çağı

Şafiî´nin Şahsiyet Ve Karakteri

1- İdrâk Ve Hafıza Gücü.

2- İfade Gücü.

3- Basiret Ve Fîraseti

4- Îhlâsı

Şafiî´nin Görüşleri

Hilâfet Hakkındaki Görüşü.

Şafiî´nin Fıkhı

Şafiî Fıkhının Kaynakları

1, 2- Kîtab Ve Sünnet:

Şafiî´nin Sünneti Müdâfaası:

3- İcmâ´

4- Sâhâbîlerîn Sözleri

5- Kıyas.

Şafiî´nin Îstihsân´ı Îbtali

Şafiî´nin Usûl-İ Fıkıh Çalışmaları

Şafiî´nin Mezhebi

Şâfii Mezhebinde Tahric.

Şafii Mezhebinde Müctehîdler.

Şafiî Mezhebinin Yayılışı





İMAM ŞAFİÎ ve MEZHEBİ[1]

İmam Şafiî (150 204h.)


Hicri II. asrın son yıllarında Beytullah´ı ziyarete gidenler, tavaf sırasında etrafa göz atınca, esmer benizli ve boyu Uzuna yakın bir delikanlı ile karşılaşır, genç ve yaşlı talebeleri onun etrafında hal-kalanmış görürdü. Bu delikanlı onlara, fakîh ve muhaddislerden dinlemeye alışık olmadıkları bir üslûpla şer´î hakîkatları anlatıyor­du. Irak gibi re´y fıkhının hâkim olduğu ülkelerden gelenler de, Me­dine gibi muhaddislerin fıkhının hâkim olduğu yerlerden gelenler de aynı durumla karşılaşıyorlardı.

Hac ibâdeti için ve bu arada hadîs bilgisini artırmak maksadıy­la buraya gelen İmam Ahmed b. Hanbel, îmam .Şafiî´yi görmüş ve arkadaşı îshak b. Râhûye (Râhveyh)´ye: «Birinin dersini dinledim, ondan daha akıllı hiçbir kimse görmedim.» demiş ve onu alıp gö­türmüştür. Arkadaşı kendisine; İbni Uyeyne ve emsalinin hadîsini bırakıp bu delikanlıyı mı dinleyelim diye sorunca Ahmed b. Han­bel şöyle cevap vermiştir: «Bu delikanlının aklından faydalanmaz­san onun yerini tutacak başka birini bulamazsın. Âli hadîsi kaçırır-san, nazil hadîsi de kaçirmazsm ya!»[2].

îşte bu delikanlı îmam Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî el:Kuraşî´dir. Usûl-i Fıkıh ilmini kurup ilk önce tedvin etmek ve esaslarını açıkla­mak şerefine ulaşan odur. Kendinden sonraki nesiller, ilmi, ondan miras olarak almışlardır.[3]



Doğumu Ve Nesebi


Bütün rivayetler, İmam Şâfii nin 150 H. yılında Gazze şehrin­de doğmuş olduğunda birleşir. O, kıyas İmamı ve Irak fakîhlerinin başı olan İmam Ebu Hanîfe´nin vefat ettiği sene dünyaya gelmiştir. Bâzı yazarlar hayâle kapılarak, Şafiî´nin, Ebu Hanîfe´nin öldüğü ge­ce doğduğu ve böylece yeryüzünün fıkıh İmamlarından hiçbir za­man hâli kalmadığı düşüncesini uyandırmak istemişlerdir. Böyle bir iddia, herhangi bir temele dayanmadığı gibi bir fayda da sağlamaz.

İttifakla rivayet edildiğine göre Şafiî´nin babası Kureyş kabile­sine mensup olup Peygamber (S.A.V.)´in dedesi olan Hâşim´in kar­deşi Muttalib oğullarına dayanır. Onun şeceresini tarihçilerin çoğu şöyle anlatır.- Muhammed b. îdrîs b. Abbas b. Osman b. Şâfi´ b. Sâ-ib b. Ubeyd b. Abdiyezid b. Hâşim b. Muttalib b. Abdimenaf. Bu sil­silede alman Muttalib, Abdumenaf m dört. oğlundan biridir. Abdumenaf´uı oğulları şunlardı: 1 Muttalib, 2 Hâşim, 3 Abduşems Bu Emevîlerin dip dedesidir , 4 Nevfel Bu da Cübeyr b. Mut´im´iri dedesidir .

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz´in dedesi^Abdulmuttalib´i yetişti­ren, adı geçen Muttalib´dir. Muttalib oğulları hem câhiliye, hem de islâm çağmda Hâşim oğullarının yardımcısı idiler. Hattâ Kureyşli-ler, Mekke´de insanları Allah yoluna çağıran Peygamber´e yardım ettikleri ve Peygamber´e karşı kendilerini desteklemedikleri için Ha-şimîlerle bütün münasebetlerini kestikleri zaman, Muttalib oğulla­rı Hâşimîlerle birlik olmuşlar, Şi´b[4] de yaşamışlar ve Hâşimîlere uygulanan zulüm ve işkenceye onlar ila aynı şekilde katlanmışlar­dır. Yalnız Uz. Peygamber´in amcası olan Ebu Leheb, bu boykot sı­rasında Kureyşlilere katılmıştır.

Bu sebeple Peygamber (S.A.V.), Muttalib oğullarına da Hâşim oğulları gibi ganimetten hisse ayırmıştır. Rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz, Hâşim oğullan gibi Muttalib oğullarına da ganimetten hisse verdiği zaman Umeyye ve Nevfel oğulları da aynı şekilde hisse talep etmişlerdir. Cübeyr b. Mut´im bu konuda şöyle bir rivayette bulunmuştur:

Peygamber (S.A.V.), Hayber´de elde edilen ganimetlerden Hâ­şim oğullan ile Muttalib oğullarına «Akrabalığı olanlarda ayrılan hisseleri verince ben ve Osman b. Affâri gidip; Yâ Resûlullah, dedik, onlar Hâşim oğulları olarak senin kardeşlerindir. Üstünlükleri inkâr, edilemez. Çünkü, Allahu Teâlâ, seni onların içinden seçmiştir. An­cak sen, Muttalib oğullanna da hisse verdiğin halde bizi bıraktın. Biz ve Muttaliboğulları akrabalık yönünden aynı derecedeyiz. Bu­nun üzerine Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurdu: «Çünkü onlar hem câhiliye, hem de islâmiyet devrinde bizden ayrılmadılar» ve iki eli­nin parmaklarını birbirine geçirerek, «Hâşim oğulları ile Muttalib oğulları bu bakımdan aynıdırlar» diye ilâve etti.

Şafiî´nin anası Yemenli olup Ezd kabîlesindendir. Kureyş kabi­lesine mensup değildir. Oğlunun yetişip olgunlaşmasında onun bü­yük bir payı vardır.[5]



Gençliği Ve Yetişmesi


Şafiî, Rureyşli bir babadan doğmuş, fakat beşikte iken onu kay­betmiş ve bu yüzden fakir olarak büyümüştür. Annesi, oğlunun ne-seb ve kendisini belki ihtiyaçtan kurtaracak olan hukukunun Ku-reyşlilerce tanınmayacak şekilde zayi olacağından korkmuştur. Bu sebeple oğlunu MekkeTdeki makamına sahip kılmak için gayret sar-fetmiştir. Hatîb Bağdadi, «Tarihu Bağdad» adlı eserinde Şafiî´ye da­yanan bir senedle şöyle rivayet eder:

«Ben Yemen´de doğdum[6]. Anam, hukukumun zayi olmasın­dan korktu ve bana; ailenin yanına gidip onlar gibi olman daha iyi­dir; çünkü ben nesebini kaybedersin diye korkuyorum, dedi ve yol hazırlığımı yaptı. Ben de Mekke´ye geldim. O zaman yaklaşık ola­rak on yaşımda idim. Bir akrabamın yanına indim ve ilim tahsiline başladım.»

Buna göre diyebiliriz ki: İmam Şâfii çocukluğunda, yüksek bir soya mensup olduğu halde fakir ve yetim çocuklar gibi yaşamıştır.. Yüksek soya mensup olan fakir çocuklar, gençlik çağlarında genel olarak bir eğitim bozukluğu olmazsa, soylarının tesiriyle yüksek işlere yönelirler. Şafiî´nin eğitiminde herhangi bir bozukluk veya gay­ri tabiîlik olmadığı için kendi özünden gelen bir insiyakla yüksek hedeflere yönelmiştir. Fakirliğine rağmen yüksek bir soya mensup oluşu, kendisini insanlara yaklaştırmış, cemiyete karışmasını sağla­mış ve böylece içinde yaşadığı ortamın duygularına o da katılmış­tır.

Şüphesiz bütün bunlar Şafiî´nin ruhunu içtimaî bir terbiye ile geliştirmiştir. Bu terbiye sayesinde O, insanlarla kaynaşmış, cemi­yeti ve halkın duygularını yakından tanıyabilmiş tir. Çünkü cemiyeti yakından tanımak; toplumu ilgilendiren, toplumla ilgili muamelele­ri, toplumu´tanzim ve ferdler arasındaki ilişkileri sağlam esaslara göre tesis etmekle uğraşan kişiler için zarurîdir. Keza, şeriatı tefsir ve şeriatın hükümlerini çıkarıp ölçülerini ortaya koyma işi, cemi­yeti yakından tanımayı gerektirir.

Şafiî´nin ruhunda yüksek işler yapma istidadı mevcuttu. Anası da oğlunu Gazze´den Mekke´ye gönderirken onu bu yola teşvik et­miş ve gerekli sebepleri hazırlamış, Şafiî de, ileride hedefine ulaş­mıştır.

Şafiî, önce Gazze´de iken ilim tahsiline başlamış ve Kur´an-ı Ke-rîm´i hıfzetmiştir. Mekek´ye gelince de büyük hadis üstadlanndan Peygamberin hadislerini tahsile koyulmuştur. O, hadis-i şerifleri hem yazmak, hem de ezberlemek için büyük gayretler´ gösteriyor­du. Hadîsleri elde ettiği şeylere yazıyordu. Bazan onları saksı üzerine, bazan da deri üzerine yazıyordu. O, hükümet konağına gidip öteki yüzüne yazı yazmak için kullanılmış kâğıt isterdi.

Henüz çocuk yaşta, iken tahsilini ilerletince, Arapçada derinleş­mek cihetine gitti; böylece şehir ve kasabalardaki yabancılarla mey­dana gelen karışma yüzünden Arap dilini tahrip eden yabancı keli­melerin tesirinden kurtulmaya çalıştı. Bu maksatla Şafii, çöle gitti ve HUzeyl kabilesinin içinde yaşadı. O, bu konuda şöyle der: «Ben Mekke´den çıktım, çölde Hüzeyl kabilesinin yanma gittim. Bu kabi­lenin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakı­mından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım. MeMçe´ye döndüğüm zaman birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip oh us­tum.»

İmam Şafiî çöldeki haber, rivayet ve şiirleri ezberlemiş, Hüzeyl kabilesinin şiirinde ihtisas sahibi olmuştur. Hattâ câhiliye ve ilk îs-lâm asrının sanat ve edebiyatını rivayet eden el-Asma´î der ki: «Huzeyl kabilesinin şiirlerini Muhammed b. İdris isimli bir Kureyş gen­ci sayesinde düzelttim.».

Şafiî, çölde bulunan iyi şeylerin hepsini öğrenmiştir. O, Arapçayı öğrenip incelerken aynı zamanda ok atmayı da öğrenmiş; hat­tâ bu konuda en yüksek mevkii ihraz etmiştir. Öyle ki on defa ok atsa hepsim hedefe isabet ettirirdi. Onun, bâzı talebelerine şöyle söylediği rivayet edilir: «Benim için iki mühim şey vardı: Biri ilim, diğeri de ok atmak. Ok atmak hususunda onda - on isabet kaydedecek bir dereceye geldim.» İlim konusunda bir şey söylememiş, fakat hazır bulunanlardan birisi; «Vallahi, sen, qk atma maharetinden da­ha çok ilme sahipsin.» demiştir. Bundan anlaşılıyor ki İmam Şafii, çağının en üstün eğitimi ile yetişmiştir. Bundan sonra kendisini bü­tünü ile ilme verip Mekke´deki fakih ve muhaddislerden fıkıh ve ha­dis tahsil etmiştir. Nihayet Mekkeîi gençler arasında parmakla gös­terilmeye lâyık olmuştur. Süfyan b. Uyeyne, Müslim b. Hâlid ez-Zen-cî gibi bilgin ve hadîsçiler, onu özel olarak koruyup gözetmiş ve tak­dir etmiştir.[7]



İmam Mâlikin Himayesinde


Delikanlı, yirmi yaşına değdiği zaman fetva verecek´ ve hadis rivayet edecek bir mertebeye ulaşmıştı. Fakat onun ilim tahsilindeki gayreti, Mekke´nin surlarını aşmış ve bu şehrin ötelerine doğru Uzanmaya başlamıştı. Çünkü, ilmin hudut ve ülkeleri yoktur. Bu arada Medine´nin İmamı Mâlik b. Ene´s´in adı Şafii´ye ulaşmıştı. Zîra, bu büyük İmamın adı o derecede etrafa yayılmıştı ki, gelip gi­denler hep onu anıyorlardı. Bu durumda Şafiî´nin gayreti ondan ilim tahsiline yönelmiş ve bu yüzden o, Medine´ye gitmek mecburi­yetinde kalmıştır.

Fakat Şafiî, İmam Mâlik´in yanına eliboş gitmek istememiştir. Yani dağarcığına îmam Mâlik´in ilminden de bir miktar koymuştu. , Şöyle ki; İmam Mâlik´in meşhur bir kitabı vardı. İsmi hertarafa yayılan bu eser el-Muvatta´» idi. Şâfü, bu eseri Mekke´de birisin­den emanet olarak alıp okumuştu. Medine´ye gitme arzusu üzerine bu kitabı defalarca okuyup îmam Mâlik´in fıkhına ünsiyet kazan­mış ve onun rivayetteki yüksek derecesini öğrenmİşte

Şafiî, yola çıkmaya karar verince İmam Mâlik´le karşılaştığın­da kendisine kolaylık göstermesi için Mekke Valisinden Medine Va­lisine bir mektup almıştır.

Mu´cemu´l-Üdebâ, adlı kitabında Yakut el-Hamevî bu mektup ve Şafiî´nin înıairi Mâlik´le karşılaşma hikâyesini bizzat İmam Şafiî´­den naklen şöyle anlatır:

«Mekke Valisinin hUzuruna girdim ve ondan Medine Valisine bir mektup aldım. Medine´ye gelip bu mektubu valiye sundum. Va­li, onu okuduktan sonra şöyle dedi: Benim için Medine´den Mekke´­ye kadar yaya ve yalınayak gitmek, Mâlik b. Enes´in kapısına git­mekten daha kolaydır. Ben, onun kapısında dikilmek kadar hiçbir zillet görmedim. Bunun üzerine ben de; Allah valinin işini rasgetir-sin, çünkü Vali dilerse onu hUzuruna çağırabilir, dedim. Vali de; heyhat! Nola ben ve maiyetim, binitlerimize binsek ve üzerimize kır­mızı toprak bulaşsa da bâzı arzularımızı elde etsek! dedi. Vallahi onun dediği gibi oldu. Üzerimize kıpkırmızı toprak bulaştı. [Bir müd­det gidip Malik´in evine vardıktan sonra) bîr adam ilerledi ve kapı­yı çaldı. Bunun üzerine dışarıya siyah bir câriye çıktı. Vali, ona; Efendine benim kapıda olduğumu söyle, dedi. Câriye içeri girdi ve biraz gecikti. Sonra dışarı çıkıp şöyle söyledi: Efendim size selâm ediyor ve diyor ki: Valinin bir meselesi varsa bir şeye yazıp ver­sin, cevap verelim. Hadîs için geldiyse, hadîs meclisinin gününü bi­liyor, gitsin. Bunun üzerine Vali, cariyeye; Ona söyle, yanımda Mek­ke Valisinden kendisine yazılmış mühim bir mesele ile ilgili bir mek­tup vardır, dedi. Câriye içeri girdi. Sonra elinde bir kürsü (sandal­ye) ile dışarı çıktı ve onu bir yere koydu. Az sonra îmam Mâlik, heybet ve vakarla içeriden çıktı: Uzun boylu ve değirmi sakallı idi. Sonra yerine oturdu... Vali mektubu ona takdim etti. Onu okudu ve: «Bu şahsa durumuna göre muamele et, ona hadîs öğret ve iyilikte bulun.» sözlerine gelince mektubu elinden bıraktı ve: «Sübhânallâh, Allah´ın Resûlü´nün ilmi vâsıtalarla mı öğretilir oldu » dedi. Valiye baktım, onunla konuşmaktan çekiniyordu. Ona doğru yak­laştım ve: Allah işinizi rasgetirsin. Ben şöyle bir kimseyim; maksa­dım, durum ve hikâyem şudur... dedim. Sözümü dinledikten sonra bana iyice baktı... Onun kuvvetli bir firâseti vardı. Adın nedir di­ye sordu, Muhammed´dir, dedim. Ey Muhammed, dedi, Allah´dan kork, günahlardan sakın. Çünkü senin ileride büyük bir şânm ola­caktır. Allah senin kalbine bir nûr vermiştir. Onu mâsiyetle söndür­me. Sen yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir.»

Bu çağlarda hadîs rivayetinde gelenek şöyle idi: Hadîs tahsil eden kimse, hadîs rivayet ettiği veya hadîs okuduğu üstaddan. bir hadîs kitabı alır, onu yazar ve rivayet.ederdi. Bunun için Şafiî,"er­tesi gün gelmiş ve yanında da İmam Malik´in hUzurunda okumak üzere onun el-Muvatta´ adlı kitabını getirmişti. Şafiî bu kitabı oku­maya başlayınca, onun güzel okuyuşu İmam Malik´in çok hoşuna gitmiştir. Şafiî, kitabı fazla okumaktan çekinirse, îmam Mâlik, oha; Devam et, ey delikanlı, derdi. Bu sebeple Şafiî, el-Muvatta´ kitabını İmam Malik´in huzurunda birkaç gün içerisinde okuyup bitirmiştir.

Şafiî, Hicaz fakîhlerinin başı olan İmam Malik´in yanından ay­rılmamış ve onun himayesinde yaşamıştır. Bununla beraber arasıra çöle gidip Arap kabilelerini tetkik eder ve bir müddet onlarla dü­şüp kalkardı. NitekînTânnesini ziyaret etmek ve onun öğütlerini din­lemek için arasıra da Mekke´ye giderdi. Annesi de asalet, güzel an­layış ve olayları takdir kabiliyetine sahipti. Buna göre Şafiî´nin, arasıra hocasının yanında kalmadığını söyleyebiliriz.[8]



Vazifeye Tâyin Edilişi


Şafiî fakir bir hayat geçiriyordu. Ancak ömrünün sonuna doğ­ru ona Beytu´l-Maldan, Muttalip oğullarına ayrılan fasıldan bir tah­sisat bağlanmıştır. İmam Mâlik ölünce Şafiî geçimini temin için bir iş aramış ve îmam Malik´in yanında dokuz yıl kaldıktan sonra Mek­ke´ye dönmüştür. Bu sırada Yemen Valisi Hicaz´a gelmişti. Bâzı Kureyşliler vali ile konuşmuş, o da Şafii´yi yanma alıp götürmüştü. Şa­fiî bu hususta şöyle der: «Annemin yanında yol harçlığımı verecek bir şey yoktu. Evimizi rehin olarak verip onunla yol masrafımı kaşıladım. Yemen´e gelince aldığım bu parayı ödemek için çalıştım.»

İmam Şafiî´nin dirayeti, bilhassa Yemen Valisinin maiyetinde aldığı ve kadılık mahiyetinde olan bu görevinde dikkati çekmiştir. Vazifesi Yemen´e bağlı olan Necrari´da idi. Şafiî, burada adaleti hak­kıyla gerçekleştirmiştir. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Nec-ran´daki halk da vali ve kadılara karşı dalkavukluk ederek, kendi çıkarlarını temine çalışıyorlardı. Fakat onlar, Şafii´nin şahsiyetinde adaletle karşılaştılar ve dalkavukluk yapmak suretiyle onun ruhu­nu istilâya imkân bulamadılar. Şafiî bu durumu tasvir ederken şöy­le der: «Necran´da çalışmak üzere vazifelendim. el-Hâris b. Abdilmedân ve Sâkîf kabilesinin azatlıları orada idiler. Vali buraya gelin­ce ona dalkavukluk ettiler, aynı şeyi bana yapmak istedilerse de ben­den yüz bulamadılar.»

îmam Şafiî, böylece, ruhuna hiçbir kimsenin işlememesi için dalkavukluk kapısını kapamış oldu. Çünkü ifsatçılar, valilerin ruh­larına bu kapıdan nüfuz ediyorlardı. Şafiî bu kapıcı kapatmakla nef­sini fesat, şer ve zulümden korumuş oldu. Dolayısıyla adaleti tam olarak gerçekleştirdi. Fakat adaleti yerine getirmek güç bir iş olup onu ancak azimkar valiler gerçekleştirebilirler. Onlar da zamanın merhametsizliği ve fesatçıların hileleri ile karşılaşırlar.[9]



Mihneti


Bu itibarla İmam Şafii´nin şiddetli bir mihnetle karşılaşması tabü görülmelidir. Bu sırada Necran´a zâlim bir vali gelmişti. Şafiî, onun idaresi altındakilere zulüm etmesini önlemişti. İhtimal ki İmam Şafiî diğer bilginlerin sahip olduğu tenkit kılıcına mâlik olup bunu gayet güzel kullanıyordu. Belki de Şafiî, valiyi hem zulümden alı­koyuyor, hem de emrinde.olduğu halde dili veya tenkidi ile onu hır­palıyordu. Bunun üzerine vâîi, bir yolunu bulup Şafiî´ye karşı tez­vir ve hileye başvurdu. Zîra herkes südünün icabını yerine getire­cektir.

Abbasîler, Ali evlâtlarına karşı daima saltanatlarını kıskanıyor­lardı. Çünkü onlar da, Abbasîler gibi Uz. Peygamberin soyuna da­yanıyorlardı. Hattâ onlar, Uz. Peygamber´e Abbasilerden daha yar kın idiler. Ayrıca yapılan isyanların hepsi de Ali evlâtları tarafın­dan oluyordu. Bu sebeple Abbasîler, daima onlardan çekmiyorlardı. Dolayısiyle herhangi bir alevî hareketi gördükleri zaman onu hız­la bastırıyorlardı. Herhangi bir valinin Ali evlâtlarına karşı güzel davrandığını tesbit ederlerse derhal onu ya azlediyorlar, ya muha­kemeye çekiyorlar, ya da öldürüyorlardı. Hattâ bunu, şüphelendik­leri şahıslara da tatbik ediyorlardı. Zîra, onlara göre, memleket dü­zeninin iyi gitmesi için suçsUz bir adamı öldürmek, bu düzenin bo­zulmasına sebep olabilecek itham altındaki kimsenin serbest bıra­kılmasından daha iyidir.

Adı geçen zâlim vali, Abbâsîlerin ruhlarındaki bu zaaf nokta­sından faydalanarak, Şafiî´ye karşı bir tUzak hazırlamak istedi ve onu alevîlerle birlik olmakla itham etti. Bu maksatla o zamanki hi­lâfet makamını işgal eden Hânın er-Reşîd´e bir mektup gönderdi. O, bu mektubunda şöyle diyordu: «Alevîlerden dokUz kişi hareke­te geçti. Ben, bunların ayaklanmasından korkuyorum. Onlardan bi­risi Muttalib oğullarından Şafiî denilen bir adamdır. Benim ona ne emrim, ne de yasaklarım tesir ediyor. O, diliyle, savaşçıların kılıç­larıyla yapamadıklarını yapıyor.»

İşte Şafiî böyle bir töhmet altında kaldı. Aslında bu töhmetin sebebi psikolo)ik idi. Fiilî bir şeye dayanmıyordu. Çünkü, Şafiî´nin Uz. Ali evlâtlarına karşı sevgi beslediği herkesçe biliniyordu. Fakat, onun bu sevgisi kendisini şiîlik propagandasına ve onların iktidara gelmesi için fiili bir harekete sevkedecek durumda değildi. Fakat o, bu yüzden râfizîlikle itham edildi. Gûyâ o, Ebu Bekr ve Ömer (R.A.)´in hilâfetini reddediyordu. Şüphesiz Şafiî bundan beri´ idi. O, bu hususta bir beytinde şöyle der:

«Eğer Âli Muhammedi sevmem, râfizîHkse, îki cihan tanık olsun ben rafizîyim.»

Nihayet Şafiî, eli kelepçeli Bağdat´a gönderildi. Bu, Şafii´nin Bağdad´a ilk gelişidir. Bu olay 184 H. yılında cereyan etmiş olup Şa­fiî o tarihte takriben 34 yaşında idi. İmam Şafiî, Halîfe Harun er-Reşîd´in hUzuruna çıkarıldığı zaman güzel konuşması ve İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin hüsnü şahadeti sayesinde canı­nı kurtarmıştır. İhtimal ki İmam Şafiî, İmam Muhammed ile îmanı Mâlik´in derslerinde tanışmıştı. Zîra Şafiî, İmam Mâlik´in hayatının sonuna kadar dokUz yıl onun yanından ayrılmamıştı. İmam Muham­med de bu sırada tam üç yıl İmam Mâlik´in derslerine devam etmiş­ti. Şafiî´nin güzel konuşması ve ifade gücü, Harun er-Reşîd´e, ken­disini sorguya çektiği zaman verdiği şu cevaptan anlaşılmaktadır:

«Ey Emir´u´1-Mü´minin, iki kişi farzedelim, birisi beni kardeş olarak görendir, dedi. Şâfü de şöyle cevap verdi: İşte sen böylesin, ey Emîru´l-Mü´nıinîn. Çünkü siz Abbas oğullarısınız, onlar ise Ali oğullarıdır. Biz Muttalib oğullarıyız. Siz Abbas oğullan bizi kardeş görüyorsunUz, onlar ise köle görüyorlar.» Şafiî, bu ifade ile alevî-lik iddia eden bâzı şiîlerin sözünü imâ etmiştir. Aslında gerçek ale­vîler kendi soylarına karşı böyle bir şey düşünmezler[10].

İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´nin tanıklığına gelin­ce; o bu sırada Bağdat Kadısı idi. Şafiî, Harun er-Reşîd in meclisin­de itham edilerek sorguya çekilirken, İmam Muhammed´i görmüş ve ona yakınlık duymuştur. Çünkü, ilim sahipleri arasında manevî bir akrabalık vardır. Bunun için Şafiî, kendisini müdafaa sırasında şöyle demiştir: «Ben ilim adamıyım, bunu kadınız Muhammed b. el-Hasen bilir.» Bunun üzerine Hânın er-Reşîd, îmam Muhammed´e bu durumu sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: «Evet, bunun ilim­den büyük bir nasibi vardır, iddia edilen şeyle onun bir ilgisi olamaz.»

Pek kan dökmek heveslisi olmayan Harun er-Reşîd, bu işi ince­lemek için bir yol bulmuş ve acele etmemiştir. Büyük bir itimat duy­duğu Muhammed b. el-Hasen´e, bunu yanma al ve durumunu ince­le, demiştir. Bu inceleme işi, Şafiî´ye yöneltilen töhmete iltifat edil­memekle neticelenmiştir.[11]



Şafiî´nin İlme Tekrar Dönüşü


Irak´ın büyük fakihi Muhammed b. el-Hasen, yalnız Şafiî´nin hayatım kurtarmamış, aynı zamanda onu kadılık memuriyetinin ka­ranlığından çıkarıp tekrar ilmin nuruna kavuşturmuştur. İşte İmam Şafiî, bu tarihten, yani 184 H. yılından itibaren ölünceye kadar yirmi yıl ilimle uğraşmıştır. Memuriyet hayatı İmam-Şafiî´nin kısa ve kıymetli ömrünün beş yıl kadarını işgal etmiştir. Çünkü O, 54 yaşın­da vefat etmiştir.

Denilebilir ki, onun uğradığı mihnet, kendisi için çok hayırlı ol­muştur. Eğer o, bu mihnetle karşılamadaydı memurluğu devam ede­cek ve belki de ilme hiç dönemiyecekti. Dolayısıyla, gelecek nesiller onun ölmez ilmî mirasından yoksun kalacaktı.

İmam Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´in evinde konakladı. Daha önce îmanı Mâlik´e sığındığı gibi bu kez de İmam Muhammed´e sı­ğınmış oldu. İlk önce Iraklıların fıkhına göre îmanı Muhammed´in telif ettiği kitapları okumaya başladı. Bu kitapları bizzat İmam Mu-hammed´den okudu. Nitekim bundan önce el-Muvatta´i da İmam Mâlik´ten okumuştu. Allah cümlesinden razı olsun!

Böylece İmam Şafiî, hem Irak´ın hem de Hicaz´ın fıkhını birleş­tirmiş ve çağının en büyük fakîhlerinden ders almıştır. Bu konuda îbni Hacer el-Askalânî «Tevali et-Te´sis fî Maâlî İbni İdrîs» adlı ki­tabında şöyle der: «Medine´de fıkhı Mâlik b. Eries temsil ediyordu. Şafiî onun yanma gidip derslerine devam etmiştir. Irak´ta da fıkhı İmam Ebu Hanife temsil ediyordu. Şafiî, Ebu Hanîfe´nin talebesi Muhammed b. el-Hasen´den bizzat ders aldı. Böylece o, hem re´y ta­raftarlarının, hem de hadîs taraftarlarının ilmini kendisinde birleş­tirdi. Bu ilmin kaide ve prensiplerini tesbit edecek kadar yüksek bir mevki ihraz etti. Bu konuda muvafık ve muhalif herkes onun bu mevkiini tanıdı. Böylece onun ünü her tarafa yayıldı, itibarı yüksel­di ve nihayet o, hakkıyla İmamlık mertebesine erişti.»

Şafiî, Muhammed b. el-Hasen´den ilim tahsil etti. Ondan nakil ve rivayetlerde bulundu. Yaptığı bu nakil ve rivayetleri yazdı. Ken­disi bu konuda şöyle der: «Muhammed b. el-Hasen´den bizzat ken­disinden işitmek suretiyle bîr deve yükü ilim öğrendim.» Şafiî, Mu­hammed b. el-Hasen´i daima hürmet ve -tazimle anardı. Onun hak­kında şöyle der: «Ancak Muhammed b, el-Hasen hariç, kendisine münakaşalı bir mesele sorulan herkesin yüzünde bir nâhoşluk gö­rürdüm.»

Burada belirtmeliyiz ki, Şâfü, îmam Muhammed´den yalnız re´y ve kıyas fıkhını tahsil etmemiş, aynı zamanda ondan Iraklılarca meşhur olan ve fakat Hicazlılarca meşhur olmayan rivayetleri de öğ­renmiştir. Şafiî´nin îmam Muhammed´den yaptığı rivayetlere şunu misâl olarak söyleyebiliriz: «Muhammed b. el-Hasen, Yakub b. İb­rahim (Ebu Yusuf) ´den, o da Abdullah b. Dinar´dan, o da Abdullah b. Ömer´den, Peygamber (S.A.)´in şöyle buyurduğunu bana haber verdi; «Velâ´ (birinin azatlısı olma) soy bakımından akrabalık gi­bidir. (Azatlı) ne satılır, ne de hîbe edilir.» Şafiî, Bağdad´ta oturdu­ğu sıralarda Iraklılarla fıkhî münakaaşlar yapar ve kendisini îmam Mâlik´in talebesi sayardı. Muayyen bir metod ortaya koymazdı. Fa­kat îmam Muhammed hariç, yaşça ona denk olanlarla tartışırdı, îmam Muhammed´le tartışmayı kendisine yakıştırmazdı. Çünkü, onu kendisinin hocası olarak görüyordu. Fakat, nasıl Ebu Hanîfe talebeleriyle münakaşa ediyor idiyse, Şafiî´nin hocası İmam Muham­med de onun kendisiyle münakaşa etmesini isterdi. Fakat, Şafiî, hocasıyla tartışırken utanırdı. Çünkü ilk hocası îmam Mâlik, talebe­lerine münakaşa kapısını açmaz ve onları cedelleşmeden menederdi.[12]



Beytü´l-Harâm´â Gelîşî


Tarihçiler, İmam Şafiî´nin Bağdat´ta İmam Muhammed´in ya­nında hoca ve talebelerle tartışarak, ne kadar kaldığını bildirmemektedirler. Büyük bir ihtimale göre o, burada iki sene kalmıştır. Bu müddet, ister Uzun ister kısa olsun, gerçek olan onun çok verimli oluşudur. Zîra, İmam Mâlik´in talebesi Şafiî, hocasından başka üstadlatın da görüş ve fıkıh metodlarım öğrenme imkânını bulmuş­tur. Bunun tabii bir neticesi olarak, Şafiî´nin, bu değişik görüş ve metodlar arasında karşılaştırmalı bir inceleme yapması zaruri idi. Keza, onun, bu karşılaştırmalı incelemelerinden sonra bu her iki görüş ve nıetodlardan birine yakın veya her ikisinden de Uzak bâ­zı görüşler ortaya atması gerekirdi.

Bu karşılaştırma, elbette görüş ve metodları süzgeçten geçirerek ve bunlardan hangisinin daha doğru ve gerçeğe daha yakın olduğu­nu ortaya koyacak esaslı ölçülere dayanmak mecburiyetinde idi. İmam Şafiî, böyle bir karşılaştırma yapmak üzere Beytü´l-Harâm´a çekilmiş; kendisini, keskin bir basiret ve anlayışlı bir teemmül içe­risinde bu işe vermiştir. Şafiî, burada yaptığı karşılaştırmalarından şöyle iki netice elde etmiştir:

1 Şafiî, kendisine has bir mezheble ortaya çıkmıştır. O,da­ha önce îmam Mâlik´in talebesi olup onun görüşlerini yaymaya ça­kışıyordu. Şimdi ise îmam Mâlik´in görüşlerini müstakil olarak ele alıp inceliyen ve yerine göre tenkit eden, bazen ona muvafakat, ba-zan da muhalefet eden bir ilim adamı olarak davranıyordu. O, bu konuda «Hilafu Mâlik» adında bir kitap yazmıştır. Keza, Şafiî, îmam Muhammed ve onun hocası Ebu Hanîfe ile Ebu Yûsuf´un görûşlerl-in incelemiş, tenkid etmiş; bâzan bunlara muhalefet, bâzan da mu­vafakat etmiştir. Bu konuda yazdığı kitaba da «Hilâfu´I-Irâkiyyîn» adını vermiştir, İşte böylece İmam Şafii, fakîhlerden herhangi bir guruba bağlı kalmaktan kurtulmuş, Allah´ın Kitabı ve Resûlullah´ın Sünnetinin gölgesinde hür ve müstakil olarak, ictihad mertebesine yükselmiştir.

2 İstinbat (hüküm çıkarma) prensiplerini tesbit etmiştir ki, daha sonra bu usûl-i fıkıh adını almıştır. Şafiî, içtihadlarmda yalnız ortaya koyduğu bu prensiplere göre hareket ederdi. Ondan önceki-âlimler de, içtihatlarında birtakım metodlara bağlanırlar ve bu metodları kısaca işaret ederlerdi. Şafiî ise, bu metodlan işaret etmek­le yetinmemiş, müctehidin ictihad ve istinbat sırasında hatâya düş­memesi ve içtihadının verdiği imkân nisbetinde hakîkata ulaşması için bağlı kalması gereken prensip ve kanunları tesbit ederek açık­lamıştır.[13]



Bağdad´a Tekrar Gelişi


İmam Şafiî, Mekke-i Mükerreme´de inceleme ve araştırmalarıy­la öğrencilerine daha önce alışık olmadıkları bir ilmi öğretmeye de­vam etmiştir. O, fıkıh derslerinde Kur´an ve Sünnetin gölgesinden dışarı çıkmazdı. Bu sırada bilhassa hac mevsiminde bütün Uzak is­lâm ülkelerinden gelen ilim adamları ondan feyz alırlardı. Mese­lâ, Iraklılar ve diğerleri gelip ondan faydalanırlardı. Mekke´de bu seferki ikameti dokUz yıl sürmüştür.

Şüphesiz Şafiî, ulaşmış olduğu neticeleri ve özellikle fıkh! istin­bat için koymuş olduğu metodlan bütün islâm ülkelerine yayacak­tı. O çağda islâm âleminde ilim nurunun yayıldığı yer islâm Dev-leti´nin merkezi olan Bağdad şehri idi. Şafiî bu şehre, bu şehir de ona ısınmıştı. Şafiî burayı, bura da kendisini tanımıştı. Bunun için­dir ki Şafiî, 195 H. yılında tekrar Bagdad´a dönmüştür. Bu tarihte o, yaklaşık olarak 45 yaşında idi.

Bağdad´ta ona bütün âlimler önem vermiş ve talebeler etrafını´ sarmıştır. Bağdad âlimleri, ondan ders almak konusunda büyük­lük saİmamıştır. Meselâ, daha önce Mekke´de Şafiî ile görüşen Ah-med b. Hanbel ona talebe olmuş, onun akıl ve fikrine hayran kalmıştır. Aşağı yukarı kendisinin yaşıtı olan İshak b, Rahûye de on­dan tahsil görmüştür. Bunlar ve benzerleri, îmam Şafiî´den ilim tah­sil eden asıl talebelerden ayrıdırlar.

Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği cevaplara hayran kalı­yordu. Çünkü O, Iraklıların alışık olmadıkları bir metoda dayanan yeni bir ilim getirmişti. Ayrıca o, kendisinden öncekilerde bulunma­yan bir kısım sıfatlara sahipti. Şafiî´nin metodu, tafsilatıyla açıkla­dığı istinbat metodu olan usûl-i fıkıh ilmi idi. O, bu sayede açık lâ­fızlara dayanarak, kapalı olan mânaları ortaya koyuyordu. Bunun içindir ki İshak b. Rahûye: «Şafiî´den önce biz, nâsih ve mensûhu bilmiyorduk.» demiştir. Sahip olduğu sıfatlar ise, güzel ve açık ko­nuşma, münazara ve münakaşa kudretidir. Onun ifadesi gayet açık, güzel ve tesir bakımından çok güçlü idi. Bunun için bir çağdaşı «O, âlimlerin hatibidir.» demiştir.

Şafiî, bu gelişinde Bağdad kitapları (el-Kütübu´1-Bağdadiyye) adını verdiği eserlerini yazdırmış (imlâ etmiş) tır. el-Umm veya el-Mebsût diye isimlendirilen eseri bunlar arasındadır. Bu eser, bir­kaç kitaptan meydana gelmiş olup çoğu fürû´a dairdir. Bunu ken­disinden rivayet eden, talebesi ez-Zaferânî´dir. Keza, burada Şafiî, usûl-i fıkha ait olan kitabını imlâ etmiştir. Bu eser er-Risâle adını almış olup bunu rivayet eden de ez-Zaferânî´dir.

Böylece Şafiî´nin ilmi Irak´ın sınırlarını aşmış ve bütün Doğu İslâm ülkelerinde yayılmıştır. Onun ilmini yaymada talebelerinin tesiri çok olmuştur. Talebelerine tesir eden iki husus vardı:

Birisi ondan istifade arzusu, diğeri de Şafiî´nin eşsiz şahsiyeti­ne karşı duydukları hayranlık idi.

Bu gelişinde Şafiî, iki seneden fazla Çalmış, sonra tekrar Mek­ke´ye dönmüştür. Belki Şafiî, tekrar Mekke´ye eşya ve işlerini topar­lamak, Beytu´î-Harâm´ı ve Süfyayn b. Uyeyne gibi hocalarını ziya­ret etmek için gelmiştir. Dolayısiyle burada fazla kalmamış, 198 H. yılında yeniden Bagdad´a dönmüştür.[14]



Bağdad´tâ Kısa Bîr Îkâmeti


Şafiî, Bagdad´a bu gelişinde kısa bir süre ikâmet ettikten sonra Mısır´a gitmek üzere yola çıkmış ve oraya 199 H. yılında varmıştır.

Şafiî, bu sefer Bağdad´ta niçin kısa bir süre kalmıştır Halbuki umumî vaziyet onun bu şehirde Uzun müddet kalmasını gerektiri­yordu. Çünkü burası, âlimlerin merkezi ve İslâm Devleti´nin baş­kenti idi. Öte yandan burada, Şafiî´nin birçok talebeleri vardı. Bu şehirden İslâm âleminin dört bucağına ilim nuru yayılıyordu. Öyle ise, İmam Şafiî burayı terkedip niçin Mısır´a gitmiştir Halbuki Mı­sır, bu sırada ilim merkezi değildi. Gerçi yavaş yavaş bir ilim mer­kezi olmaya başlamıştı. İçimizi rahatsız eden bu soru bizden cevap beklemektedir.

Bu sorunun cevabı bizce şudur: 198 H. yılında hilâfet, Harun er-Reşîd´in oğlu Abdullah el-Me´mun´a geçmiştir. Arap.ve İranlılar arasında cereyan eden birçok savaş ve fitnelerden sonra el-Emin öldürülmüş (198 HÜ ve el-Me´mun .(öl. 218 H.) halifelik makamına oturmuştur. el-Me´mun devrinde hâkim bir durumda olan iki hu­sus, Şafiî´nin Mısır´a gitmesinde etkili olmuştur ki, bu kanaati Şa­fiî´nin hayat ve ilmî metodu teyit etmektedir.

1 el-Me´mun devrinde duruma İranlılar hâkim olmuşlardı. Çünkü el-Emin´le el-Me´mun arasındaki taht kavgası, gerçekte Arap­larla İranlılar arasında cereyan etmiştir. Neticede de el-Me´mun mUzaffer olmuş, dolayısıyla İranlılar, Araplara galip gelmişler ve nü­fuz onların eline geçmiştir. Bu durumda Kureyşli Şafiî, İranlıların nüfUz ve otoritesine boyun eğmek istememiştir.

2 el-Me´mun, kelâmcı filozoflardan idi. Mu´tezilîleri. yanma almış, kendisini onlardan saymış, kâtip, hâcip ve nedimlerini onlar­dan seçmiş, ilimde ve âlimler arasında onları üstün tutmuştur. Şa­fii ise, mu´tezilîlerden ve onların metodlanndan nefret ederdi. Mu´-tezilîler gibi münakaşalara giren ve onların metoduyla akâid konu­larını anlatan kimselerin cezalandırılmasını isterdi. Şafiî gibi bir şahsiyet, elbette bunlarla beraber yaşıyamaz ve onlara yüzveren Halîfe el-Me´mun´un yanında kalamazdı. Öyle ki Hlîfe el-Me´mun, daha sonra mu´tezilîlerin tahrikiyle fakîh ve muhaddislere işkence­lerde bulunmuştur. Bu işkencelerin başlıca sebebi, Kur´an-ı Ke-rîm´in yaratılmış olup olmaması meselesi idi. Bu yüzden îmanı Ah-med b. Hanbel de, türlü işkencelere uğramıştır.

Şafiî mezhebine bağlı olanlardan bâzısının rivayetine göre, Ha­lîfe el-Me´mun, İmam Şafiî´ye kadılık teklifinde bulunmuş, o da bu konuda özür beyan etmiştir. Şüphesiz bu rivayet, İmam Mâlik´in ta­lebesi olan Şafiî´nin hem düşüncesi, hem mantığı, hem de yaşayışla bağdaşmaktadır.[15]



Şafiî Mısır´da


Son gelişinde Bağdad´ta oturmak, Şafiî için hoş olmuyordu. Onun, ilim bakımından buraya yakın bir değer taşıyan başka bir memlekete gitmesi gerekiyordu. Gideceği bu memlekette O, Bağdad´taki gibi İranlıların AVaplara tahakkümü ile karşüaşmamalıydı. Şafiî aradığını Mısır´da buldu. Çünkü İmam Mâlik´in talebeleri ve Leys b. Sa´d Mısır´da idiler. Ayrıca Mısır, ilim bakımından Bağ-dad´a benzememekte ise de, ona yakındı. Buraya Araplar hâkimdi. Buranın valisi Kureyş´e mensup olup Abbas oğullarından idi. Ya­kut el-Hamevî «Mu´cemu´l-Üdebâ» smda bu konuda şöyle der: «Şa­fiî´nin Mısır´a gelişinin sebebi, bura valisinin Abbas b. Abdillah b. Abbas b. Musa b. Abdillah b. Abbas oluşudur.»

Şafiî, Mısır yolculuğuna karar verince şu mısraları söylemiştir:

«Durmadan Mısır´ı özlüyor ruhum

Ondan gayri çöl ve ova kalmadı.

Kurtuluş ve zenginliğe mi Vallahi bilmiyorum,

Yoksa kabre mi götürülüyorum »

Kader, Şafii´nin bu arzusunu yerine getirdi ve onu burada zen­ginliğe ulaştırdı. Çünkü Mısır´ın Arap valisi, Peygamber´e akraba olanlara tahsis edilen ganimetlerden Şafiî için de bir hisse ayırmış ve böylece Şafii, nesebinin şerefiyle mütenasip bir duruma gelmiş­tir. Şafii, öte yandan ilmini, fıkhını ve görüşlerini burada yaymaya muvaffak olmuştur. Daha1 sonra ölümü tadarak Mısır´daki kabrine defnedilmiştir. Şafiî, Mısır´da 204 H. yılı Recep ayının son gecesi öl­düğü zaman 54 yaşında idi. Halbuki İmam Ebu Hanîfe takriben 70 ve Şafiî´nin hocası İmam Mâlik 86 yaşma değinceye kadar hayatta kalmıştır. İmam Şafiî´nin hayatı mücadele içinde geçmiş olup has­ta iken yatağında ölmüştür[16].

Zayıf bir rivayete göre Şâfü, Mâliki mezhebine mensup Fityan isimli budala ve yobaz bir kimsenin adamları tarafından dövülmüş ve bunun üzerine ölmüştür. Bu rivayeti Yakut el-Hamevi «Mulcemu´l-Udebâ» smda anlatırken aynen şöyle der:

«Mısır´da Fityan denilen ve Mâliki mezhebine bağlı olan hiddet­li ve zâlim bir kimse sardı. Bu, çoğu zaman Şafiî ile münakaşa eder, halk da bunların etrafına toplanırdı. Bir gün hür bir insanın satıl­ması meselesi üzerine tartışıyorlardı. Meselenin aslı şu idi: Rehin olarak verilmiş olan bir köleyi, onu rehin olarak veren sahibi âzâd etse ve borcunu verecek başka malı bulunmasa durum ne olacak­tır Şafiî, bir kavline göre bu âzâd edilmiş kölenin satılabileceğini söyledi. Görüşünü isbat için birçok delil serdetti. Bunun üzerine öfkelenen Fityan Şafiî´ye ağır şekilde küfretti. Şafiî, ona hiç cevap vermedi ve meseleyi açıklamaya devam etti. Bir şahıs bu durumu Mısır Valisine haber verdi, Vali de, Şafiî´yi çağırıp durumu sordu. Şafiî olanları anlattı ve bâzı kimseler de Fityan´m aleyhinde şahit­lik ettiler. Bunun üzerine Vali, Şafiî gibi bir kişi daha Fityan aley­hinde şahitlik etseydi Fityan´ın boynunu vurdururdunı, dedi. Vali­nin emriyle Fityan kırbaçla dövüldü ve bir deve üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırıldı. Önünden giden bir tellâl: İşte Peygamber´in soyuna küfredenlerin cezası budur, diye bağırdı. Daha sonra ba­yağı kimselerden meydana gelen bir topluluk, Fityan lehine hare­kete geçip. Şafii´yi takibe başladılar. Şafiî, talebelerinden ayrılıp yalnız kalınca üzerine saldırdılar ve dövdüler. Bundan sonra evine gelen Şafiî ölünceye kadar iyileşemedi.»

Bu rivayete göre, Şafiî´nin ölüm sebebi bu dövülme olayıdır. Biz, bu rivayeti yerinde bulmuyorUz. Çünkü Şâfiîye küfreden kimseyi, nerede ise ölüm cezası ile cezalandıracak olan Mısır Valisi onu dö­venlere karşı susmaz, durumu Şafiî´den mutlaka sorup suçluları en ağır şekilde cezalandırırdı. Bu dövme olayı, ister doğru olsun ister doğru olmasın, gerçek olan şudur ki, Şafiî´nin ölümünün sebebi, ba­sur hastalığına yakalanmış olmasıdır. Şafiî bu yüzden şiddetli bir kanama geçirmiş ve neticede Rabbma kavuşmuştur. Allah ondan razı olsun!

İmam Şafiî, kendisinden sonrakiler için zengin bir miras ve fı­kıh için hâlâ tükenme bilmeyen bir hazine bırakmıştır. Bu sayede onun adı, her yerde hürmetle anılmaktadır.[17]



Şafiî´nin İlmi


İmam Şafiî, insanların dikkatini aklı, ilmi ve belagatı ile kendi üzerine çekmiştir. Bağdad´ta iken, buranın fakîhleri ile yaptığı mü­nazaralarda onların dikkatini üzerine çekmiştir. Bu sırada O, İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî´den ilim tahsil eden bir delikan­lı idi. Beytu´l-Harâm´ı hac maksadıyla ziyarete gelen ve Uz. Pey­gamber´in hadîslerini hayatta bulunan tabiîlerden öğrenmek iste­yen bilginlerin dikkatini çeken yine Şafiî idi. O, ikinci olarak Bağ-dad´ı, ulaşmış olduğu ilmin semereleriyle doldurmuştur. Şafiî, Beytu´1-Harâm´da iken İslâm hukukunun esaslarım, usûl-i fıkıh kaide­lerini tesbit ediyor ve âlimlerin re´ylerini görülmemiş bir şekilde karşılaştırarak inceliyordu. O, daha sonra Mısır´a gelmiş ve bura­daki insanları, geniş ilmi ile kendisine çekmiştir. Gerçi Mısır*daki-lerin de kendilerine göre bir .üstünlükleri mevcuttu.

Şafiî´yi ilim tahsil ettiği hocaları övmüş, kendisiyle münakaşa eden arkadaşları ona hoca muamelesinde bulunmuş ve öğrencileri onun çok zengin ilim mirasını gelecek nesillere aktarmışlardır.

Hocası İmam Mâlik, Süfyan b. Uyeyne ve Müslim b. Halid ez-Zencî, onun akli gücünü övmektedir. Abdurrahman b. Mehdi, Şa­fii´nin «Usûl» hakkındaki «er-RisâIe»sini okuduktan sonra: «İşte bu, gerçekten anlayışlı bir delikanlıdır.» demiştir. Şafiî´nin talebe­lerinden Muhammed b. Abdülah b. el-Hakem de şöyle demektedir. «Şafiî olmasaydı beri, bir kimseyi nasıl reddedeceğimi öğrenemez­dim. Bildiklerimi hep onun sayesinde öğrendim. Bana kıyası öğre­ten o rahmetlidir. O, sünnete bağlı, her türlü fazilete, keskin ve açık bir dile, sağlam bir kafa ile üstün bir akla sahipti.»

Talebesi Ahmed b. Hanbel de şöyle der: «Peygamber (S.A.)´den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Allahu Teâlâ, bu ümmetin dî nini doğru olarak uygulamak için her yüz yılda bir şahıs gönderir.» Birinci yüzyılın başında bu şahıs Ömer b. Abdilaziz olmuştur. İkin ci yüzyılın başında da bu şahsın Şafiî olacağını umuyorum.»

İşte bu ilim adamlarının şahadetleri, İmam Şafiî´nin ilim, fazi­let ve üstün bir kavrayışa sahib olduğunu açıkça göstermektedir. Gerçekten Şafiî, kendisini böyle yüksek bir mevkie getiren ilim va­sıtalarının hepsine sahipti. O, Kur´an ilmini, Kur´an´m mâna, gaye ve sırlarını hakkıyla öğrenmişti. Bir talebesi şöyle der: «Şafiî tefsi­re başlayınca, Kur´an´ın inişine şahid olmuş gibi davranırdı. Şafiî, Hadîs ilmini de hakkıyle elde etmişti. O, Mekke´de bulunan tabiîle­rin hayatta olanlarından birçok hadîs rivayet etmiş ve ilk hadîs ki­tabı olan el-Muvatta´ı da bizzat İmam Mâlik´ten okumuştur. îmam Muhammed´den tahsil gördüğü sırada, Iraklıların ilmine sahip ol­muş ve bu ilmin de râvîleri arasına katılmıştır.

Bununla birlikte Şafiî, re´y´e dayanan fıkhı da tehsil etmiş; fı­kıh, kıyas ve nesh´in kaide ve prensiplerini vaz´etmiştir.

O, Allah kendinden razı olsun her çeşit ilmin öğrenilmesini ister ve şöyle derdi: «Kur´an ilmini öğrenenin kıymeti yükselir. Ha­dîs ilmini öğrenip yazanın delil getirme gücü artar, fıkıh öğrenen kimsenin şerefi yükselir, dil üzerinde çalışanın duyguları incelir, ma­tematik tahsil edenin görüşü artar ve nefsini koruyamıyanın ilmi kendisine hiçbir fayda vermez.»[18]



Îlme Yönelişi Ve Çağı


Şafii, akranı arasında en yüksek seviyeye ulaşmak için genç yaşta ilme yönelmiş ve ilmin her türlü imkânları içerisinde yetiş­miştir. Çünkü O, Mekke´de oturuyordu. Bu sırada, tabiîlerden hayat­ta olanlar vardı. Beytü´l-Harâm´m civarında oturmayı tercih eden Abdullah b. Abbas´ın medresesi burada idi. Biraz büyüyüp delikan­lılık çağına ulaşınca Peygamber şehrinin İmamı olan Mâlik´in yanı­na gelmiş ve dokuz yıl ondan ayrılmamıştır. Bu zaman, honı hoca­sı için, hem de talebesi için en verimli yıllar olmuştur. Şafiî, ömrü­nü ilimden başka bir yerde harcamamıştır. Ancak kısa bir zaman vazife almış ise de, şevkle ve bütün şerefin ilme ait olduğunu kav­rayarak, tekrar ilme dönmüştür. Kur´an ve Sünnet ilmini ve fakîh-lerin ihtilâflarını incelemeye başlamış ve bunlar için hakikati bildi­recek ölçüler koymuştur. Önce dersine Beytu´l-Harâm´da başlamış, nihayet ilim dağarcığı dolunca Bağdad´a gitmiştir. Bağdad´ta da der­si için başka bir kürsüye sahip olmuştur. Bağdad kendisini sıkmaya ve bazı çevreler hoşuna gitmeyen bir takım ilmi görüşlere tkassup göstermeye başlayınca Şafiî, Mısır ülkesine gitmeye karar vermiş­tir, îşte bundan sonradır ki İslâm âleminin çeşitli felâketlerle karşı­laştığı anlarda güzel Mısır´ımız, Doğu ve Batı âlimlerinin sığmağı haline gelmiştir. O çağlarda âlimler, emniyet ve hUzura kavuşmak için memleketlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar, aradıkları emni­yet ve hUzuru da ancak Mısır´da bulabilmişlerdir.

Şafii´nin bütün hayati; dehâ derecesinde bir akıl, sağlam bir kalem, belâgatli ve tasvir gücüne sahip bir dil ile ilim uğrunda geç­miştir.

Şafii´nin içinde yaşadığı çağ, ilimlerin geliştiği, tedvin ve telifin başladığı, her ilmin esaslarının konduğu bir çağdır. Bu çağ da Arap dili tedvin ediliyor ve esasları konuyordu. Ebu´l-Esved ed-Duelî´nin ardından gelenler, nahiv ilminin esaslarını koymaya başlamışlardı. el-Aşma´î ve diğerleri, şiir rivayetlerini tesbit ve naklediyorlardı: Ha­lil b. Ahmed, Arap şiirinin nağme ölçülerini ifade eden «ArUz» ilmi­ni koymuştu. Câhız, dikkatleri edebî tenkit usûllerine çevirmişti. İşte bütün ilimler böyle gelişiyordu.

Âlimler, hadîslerin çeşitli kaynaklarından toplanmasına yönel­mişti. Hadîs´in rivayet bakımından doğru olup olmadığını, râvîler (rical) ve metni itibariyle Peygamber (S,A.)´e nisbet bakımından el­verişli bulunup bulunmadığını tesbit için esas ve ölçüler konmaya başlanmıştı.

Fıkıh konusunda da çeşitli ekol (medrese)´ler kurulmuştu. Mekke ekolü, Abdullah b. Abbas´ın görüşlerini; Medine ekolü, Ömer b. el-Hatlâb, Zeyd b. Sabit, Osman b. Affan, Ali b. Ebî Tâlib ve Peygam­ber (S.A.V.)´in ilmini kendilerinden sonrakilere olduğu gibi aktaran diğer bilgin sahâbîlerin fıkhını naklediyordu. Fıkıh, tedvin edilmeye başlanmıştı. Meselâ, İmam Mâlik, kendi fıkhını ve rivayet ettiği ha­disleri, talebeleri vasıtasıyla nakledilen sahâbîlerin fetvalarını içine alan «el-Muvatta» adlı eserini tedvin etmişti. İmam Muhammed b. el-Hasen, Irak fıkhım tedvin etmiş ve bu fıkhın fürû´unu inceden in­ceye yazmıştı. İşte Şafiî, bütün bunlardan faydalanmıştır.

Burada söylenmesi gereken bir husus daha vardır ki o da çe­şitli îslâm fırkalarıdır. Her fırka, kendi görüşlerini savunup yayma­ya başlamıştı. Mu´tezilîler kendi görüşleri uğrunda mücâdele ediyor­lar ve İslâmiyeti kendi açılarından savunuyorlardı. Şiîlerden îma-miyye, Zeydiyye ve sair siyasî fırkalar da böyle idiler. Kısaca bu çağ, mücadele ve münazara çağı idi.

Şâfü, bu fırkaların çoğundan memnun değildi. O, ne Mu´tezili-lerin, ne Şiilerin ve ne de Hâricilerin yolundan gitmiştir. Şüphesiz O, içinde yaşadığı çağın metod bakımından etkisinde kalmıştır. Onun çağı mücadele ve münazara çağı idi. Bu itibarla Şafiî de, büyük bir mücadele ve münazara gücüne sahipti. O, mücadele ve münakaşa­larında bâtılı nasıl yıkacağını ve hakikati nasıl ortaya çıkaracağını biliyordu.

Şafiî, hadisi savunmak için Mu´tezilîlerle bilfiil mücadele etmiş­tir. Yâni, Basra´da bulunan bir gurup, mütevâtir olmayan hadîsleri delil olarak kabul etmiyordu. Şafiî, bunlara karşı mücadeleye giriş­miş ve Resülüllah´ın Sünnetini savunmuştur. Bu konudaki mücade­lelerini «el-Umm» adlı kitabında anlatan Şafiî, gerçekten «Sünnetin koruyucusu» unvanına hak kazanmıştır.

Şafiî´nin çağında Yunan, Fars ve Hint dillerinden çeşitli ilimler Arapçaya terceme edilmiştir.. Bu tercemelerle o çağda birçok ilim­ler yayılmıştır. Şafiî´nin bu ilimlerden Uzak kaldığını sanmıyorUz.. Belki O, bu ilimlerden cedel ve münazara ile ilgisi nisbetinde faydalanmıştır. Ne olursa olsun, Şafiî´nin fıkhî görüşlerinde bu ilimlerin herhangi bir etkisi yoktur. Çünkü, Şafiî´nin fıkhî görüşleri tamamen İslâmî kaynaklardan gelmektedir. Hattâ.O, nass´lara bağlılıkta son haddine varmaktadır. Çünkü O, nass´lara dayanmayan her içtihadı iptal etmektedir. Bu hususu, ileride, inşaallah, kısaca açıklayacğız.[19]



Şafiî´nin Şahsiyet Ve Karakteri


Allh, İmam Şafiî´ye çağdaşları arasında ilim, ahlâk, din ve iç­timaî mevki´ bakımından onu yücelten birçok sıfatlar ihsan etmiş­tir.[20]



1- İdrâk Ve Hafıza Gücü


Şafiî, ilmî idrâk yönünden çok kuvvetli idi. Öyle sağlam bir ha­fızaya sahipti ki, îmam Mâlik´in «el-Muvatta´» ını okuyup hıfzetmişti. Onu, İmam Mâlik´in rivayet ettiği şekilde ezberden okurdu. Hattâ Şafiî, el-Muvatta´ı İmam Mâlik´le karşılaşmadan önce hıfzetmişti. Bu sağlam hafızasının yanında Şafii, hazircevaplı bir şahsiyet­ti, ihtiyaç duyduğu zaman bildiklerini rahatlıkla anlatırdı. O, fikri hiçbir tutukluk göstermezdi. Olayların altında kalmaz, aksine ince­lediği mes´eleleri düşüncesiyle aydınlatırdı. Onun önünde hakîkat-lar kendiliğinden açığa çıkar ve bunların mantik´ı doğru olarak be­lirirdi. O da, i bu mantık sayesinde gerçeklere nüfuz ederdi.

Şafiî derin bir düşünceye sahip olup mes´elelerin dış yüzünü in­celemekle yetinmez, aksine onların derinliklerine inerdi. O, son de­recede anlayışlı ölüp hakîkata tam olarak ulaşıncaya kadar hiçbir noktada duraklamazdı. Hadisler ve bunlarla ilgili hükümleri tetkik ederken, onları belli prensiplere bağlamaya çalışırdı. Onun araştır­maları külîî neticelere ulaşmak.içindi. O cüz´iyyatla yetinmezdi. İşte böyle külli neticelere yönelişinin sonunda, Şafiî, usûl-i fıkıh ilmini kurmuştur:[21]



2- İfade Gücü


Şafiî, konuşurken güçlü ve açık bir. ifadeye sahipti. O, dilinin fesahati, ifadesinin belagatı ve kalbinin kuvvetli oluşu yanında, de­rin tesirli bir sese sahipti. O, ifadeleriyle bir şeyi güzelce açıkladığı gibi, sesinin ihtizazı ile de maksadını anlatırdı. Şafiî, İmam Mâlikle görüştüğünde İmam Mâlik, ondan, el-Muvatta´ı arkadaşlarına oku­masını istemiş ve ona; bir sahife oku, demiştir. Şafiî sahîfeyi bitirin­ce, İmam Mâlik, onu daha çok dinlemek istemiş ve sonuna kadar ona el-Muvatta´ı okumuştur. İşte bu, onun sesindeki derin tesirin bir neticesidir.

Bir talebesinden şöyle rivayet edilmiştir: «Ben, Şafiî´den başka yazıları konuşmasından daha üstün (fasîh) olan birini görmedim. Bununla beraber Şafiî´nin dili, yazısından da üstün (fasih) idi.» Şa­fiî´nin yazdıkları, ifade ve düşünceleri tasvir bakımından son dere­cede güzel olursa, onun konuşması nasıl olur Elbette onun konuş- ´ ması, ifade bakımından daha kuvvetli, işaret bakımından daha mü­kemmel, ibare ve üslûp bakımından daha üstündü. O, sağlam ifa­dede öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, İshak b. Rahûye, onun hakkın­da; «Şafiî, âlimlerin hatibidir.» demiştir.[22]



3- Basiret Ve Fîraseti


Şafii, hocası İmâm Mâlik gibi keskin bir basiret ve kuvvetli bir firaset sahibi idi. Bu sıfat, münazara ile uğraşan uyanık kişilerden ayrılmayan bir haslettir. Aynı zamanda bu sıfat, büyük üstadlann sıfatıdır. Çünkü Şafiî, talebelerine ders anlatırken onların marifet bakımından kavrıyabilecekleri kadar anlatırdı. O, bunu ancak fira-seti sayesinde bilir, dolayısiyle onların anlama ve açıklama bakımın­dan tâkatlanna göre ders takrir ederdi. Bu basiret ve firaseti saye­sindedir ki, sayı bakımından en çok talebe onun etrafında toplan­mıştır. O, insanların ruhî durumlarını iyi bildiği için dinleyicilerine ancak tâkatlari nisbetinde ders verirdi. Bu konuda Yakut´un «Mü´-cemü´l-Üdebâ» sında anlattığına göre, Şafiî, bâzı dinleyicilerine Hu-zeyl kabilesinin şiirlerini okurdu. O, bu şiirlerden pek çok ezberlemiş ve bunları yanında okuduğu bir talebesine şöyle demiştir: «Bunu, hadîs ehlinden hiçbir kimseye belli etme; çünkü onlar, bunu hazme­demezler.»[23]



4- Îhlâsı


Şafiî hakikatlan araştırmada büyük bir ihlâs ve ulaşmak iste­diği gerçeğe yönelmede de sağlam bir görüş sahibi idi. îşrak felse­fesine göre hakîkatlan aramada ihlâs, kalbi marifet nuru ile doldurur ve ruhta öyle bir safiyet meydana gelir ki bu sayede hâkîkatlar kendiliğniden açığa çıkar, akıl onları kavrar, düşünce dosdoğru olur, ifadeler gerçek mânaları sadakatle tasvir eder, dolayısiyle gö­rüş doğru ve ifade sağlam olur.

Şafiî´nin hakikatları aramadaki ihlâsı, hayatının bütün devre­lerinde kendisinden ayrılmamıştır. Hattâ O, nerede olursa olsun, ha­kikati bulmaya çalışmıştır. İhlâsı sayesinde Şafiî, insanların alışık bulunduğu görüşlerle çatışsa dahi kendi görüşlerini cesaretle açık­lamıştır. Keza, hakîkatlar uğrundaki ihlâsı, hocalarına karşı duydu­ğu bağlılıkla çatıştığında da Şafiî, hakikatları tercih etmiştir. Onun İmamı Mâlik´e karşı beslediği bağlılık ve ihlâsı, kendisini,´hocasına muhalefet etmekten alıkoymamıştır. Gerçi Şafiî, hocasına karşı muhalefette biraz tereddüt göstermiştir. Fakat, Endülüs halkının, İmam Mâlik´in külahı iîe yağmur duasına çıktığını duyunca, İmam Mâlik´i tenkit maksadıyla yazmış olduğu kitabı halka açıklamıştır. Böyle­ce Şafiî, İmam Mâlik´in beşer olduğunu, bâzan doğru düşündüğü­nü, bâ´zan ua yanıldığını göstermiştir. Kendisini kurtaran ve hima­yesine alan İmam Muhammed b. el-Hasen´e karşı beslediği ihlâsı da, onunla münazara ve şiddetli bir şekilde mücâdele etmesine ve Medînelilerin de haklı olduğunu kabul ettirmek için onun talebelerini yenilgiye uğratmasına mâni olmamıştır.

İşte İmam Şafiî, ilim hayatının bütün devrelerinde böyle dav­ranmıştır. Bu sebeple O, kendisiyle münazara yapanları, hakikat uğrunda gösterdiği ihlâsla karşılar ve onları yenilgiye uğratırdı. Çünkü O, hakîkattan başka bir şey düşünmezdi.

Şafiî, İslâm şeriatı esasının Allah´ın Kitabı ve O´nun Elçisi´nin Sünneti olduğuna inanırdı. Kendisinin ilmi ile Resûlüllah´m Sünne­tini ihata ettiğine inanmazdı. Dolayısiyle, talebelerini dâima hadîs araştırmaya teşvik ederdi. Kendi görüşüne muhalif olan sahîh bir hadîs bulursa, onu bırakıp hadîs ile amel etmelerini söylerdi. Ya­kut´un «Mu´cemu´l-Udebâ» sırida Rabi´ b. Süleyman´dan şöyle riva­yet edilmektedir: «Bir şahsın bir me´s´ele sorması üzerine Şafiî´nin şöyle dediğini işittim: Peygamber (S.A.V.) den şöyle şöyle... buyur­duğu rivayet edilmektedir. O adam Şafiî´ye, ey Abdullah´ın babası, buna göre mi fetva veriyorsun dedi. Bunun üzerine Şafiî´nin tüy­leri diken diken oldu, yüzü sarardı, durumu değişti ve şöyle dedi: Eğer Peygamber´den bir hadîs rivayet ettiğim halde onunla amel et­mezsem, hangi yer beni taşır, harigi gök beni gölgelendirir Peygamber´in hadîsinin başım gözüm üstünde yeri vardır.» Ayrıca Rabi´ b. Süleyman, Şafiî´nin; «Herkes, Peygamber´in herhangi bir sünnetini bilmeyebilir. Ben, Peygamber´in sünnetine muhalif olarak herhangi bir fikir ileri sürer veya bir esas ortaya korsanı, uyulması gere­ken Peygamber´in sözüdür. İşte benim mezhebim budur.» dediğini ve bu sözü sık sık tekrarladığını söylemiştir.

Allah´ın, insanlara örnek olan seçkin kullarına ihsan ettiği baş­ka bir ihlâs nev´i daha vardır. O da söyleyen kim olursa olsun, hakikata boyun eğmek için mü´minin sahip olduğu ve başkalarına ver­meye çalıştığı düşünce içerisinde kendisinin eriyip gitmesi, yok ol­masıdır. Çünkü kaybolan inci, onu çıkaran dalgıç´m önemsiz oluşu sebebiyle ihmal edilemez. Dost olsun düşman olsun, hakkın yanın­da olduğu müddetçe ona itaat etmek gerekir. Bu şekliyle ihlâs, çı­kılması zor bir merdiven ve ulaşılması güç bir ameldir. Çünkü dil­leriyle saldıran ve deliller getirerek mücâdele eden niceleri vardır ki, onların arasında bu türlü yüce ve hak âşıkı olan pek azdır. Şafiî İşte bu nâdir insanlardan biridir. Bunun içindir ki Şafiî, mücâdele sırasında öfkelenmez ve hiddetle başkalarına dil Uzatmazdı. Çünkü O, hakkı arıyor ve mevki sahibi olmak istemiyordu. O, zühd ve tak­vası sayesinde ilim mevkiine yükselmiştir. Dahası var: Şafiî, hakkı aramadaki ihlâsı ve hakikat içerisinde yok olma, eriyip gitme (fena) mertebesine ulaşması neticesinde kendi ilminden insanların, ona nisbet etmeksizin faydalanmalarını istemiştir. İbni Kesir´in Tarîh´inde Şafii´nin şöyle dediği rivayet edilir: «İsterim ki insanlar, bu ilmi öğrensin ve bana hiçbir şeyi nisbet etmesin. Ben, onun ecrini yeter ki Allah´dan göreyim de onlar beni övmesinler.»

İhlâs, Şafiî´ye kalb zekâsı, ruh kuvveti, bayağı şeylerden Uzak­laşma ve olgun insana yakışmayan şeylerden beri´ olma gibi sıfat­lar kazandırmıştır. Yahya b. Maîn, Şafii´nin ahlâkı hakkında, «Ya­lan mubah olsaydı Şafiî´nin mürüvveti kendisini yine de yalan söy­lemekten alıkordu. demiştir. İşte sâdık ve ihlâslı insanın ulaşabile­ceği en yüksek mertebe budur. Böylesi, vazifesini, vicdan ve kalbi­nin emrini yerine getirmek için yapar, sırf emir veya yasak edildi­ği için değil.[24]



Şafiî´nin Görüşleri


Şafiî çağında çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezhepler boğmuş­tu. Bu arada «îlm-i Kelâm»» adı verilen ve temelleri Mu´tezilîler ta­rafından atılan ilim de doğmuştu. Mu´tezilîler, Allah´ın Kelâm sıfatı ve Kur´ân´in yaratılmış olup olmadığı üzerinde konuşup tartışıyor­lardı. Keza, onlar, Allah´ın sıfatları mânâlardan ibaret ve zâtından ayrı mıdır, yoksa Allahu Teâlâ ancak sıfatlarıyla bilindiğine göre, zâtı ile sıfatları aynı mıdır Konusu üzerinde tartışıp duruyorlardı. Bir yandan Mu´tezilîler, öte yandan da Cebriyeciler kader ve Allah´­ın takdiri yanında insan iradesinin sınırı üzerinde sert tartışmalara giriyorlardı. Bu arada Şiîler, Hâriciler ve Abbâsiiere dayanan çeşit­li siyasî fırkalar da doğmuştu. Bu durum karşısında Şafiî´nin dü­şünce sisteminde müsbet veya menfî, kabul veya red bakımından bir vaziyet alması zarurî idi. Rivayete göre O, ilm-i kelâm ve bunun­la ilgili mes´elelere karşı menfî bir vaziyet almış ve bu ilimle iştigali nehyetmiştir. Kendisinden şöyle rivayet edilmektedir: «îlm-i kelâm­la uğraşmaktan sakının; çünkü, bir kimseye fıkhı bir mes´ele sorul­sa ve o, bunda hatâ etse, olsa olsa en çok gülünç bir duruma düş­müş olur. Meselâ, birine, bir kimseyi öldüren şahsın diyeti nedir di­ye sorulduğu zaman onun, buna; bir tavuk yumurtasıdır, diye cevap vermesi böyledir. Eğer birine kelâm hakkında bir mes´ele sorulsa ve o, buna yanlış cevap verse, bit´at´a sapmakla suçlanır.»

Şafiî, kelâmla uğraşmayı menettiği halde kendisi kelâm hakkın­da çok şey bilirdi. Şafiî gibi bir şahsiyetin, bilmediği bir şeyi menr tiği düşünülemez. Bir defasında O, talebelerinin yanma girmiş ve on­ları kelâm konusunda münakaşa halinde bulmuştu. Onlara: «Benim kelâm bilmediğimi mi sanıyorsunUz Ben bu konuyla uğraştım, hat­tâ bunda büyük bir mertebeye ulaştım. Ancak kelâmın sonu yoktur. Öyle bir şey üzerinde münakaşa ediniz ki, yanılırsamz yanıldı desinler, küfre düştü demesinler.»

Şafii´nin talebelerini kelâm münakaşalarından men etmesi, onun kelâmcılarm dâima tartışma konusu yaptıkları mes´eleler hakkında bir görüş sahibi olmadığı mânâsına da gelmez. Şafiî´nin kıyamet günü Allah´ı görmek, kader ve Allah´ın sıfatları gibi mes´eleler üze­rindeki görüşleri, kendisinin fıkıh metoduna uygundur. O, bu konu­larda da Kur´ân ve Sünnetin hükümlerine sarılır,, mütekellimler (kelâmcılar)in ileri sürdüğü delillere fazla dalmazdı. Ancak, bu delil­lerin nass´ları destekliyecek kadarım alırdı. Meselâ, Kur´ân ve Ha­dîs nass´larının zahirlerine bakarak îmanın artıp eksileceğine ina­nırdı.[25]



Hilâfet Hakkındaki Görüşü


Kelâmcılarla siyasi fırkaların ortaya attığı mes´elelerden biri de hilâfet mes´elesi ve hilâfetin şartlarıdır. Bu mes´elenin, yakın veya Uzaktan fıkıhla bir alâkası vardır. Şafiî´nin bu konuda üç türlü gö­rüş sahibi olduğu rivayet edilmiştir:

1 Şafiî, hilâfet (İmamet) in yerine getirilmesi gereken dînî bir emir olduğuna inanırdı. Dolayısiyle gölgesinde, hem müslümânların iş yapacağı, hem de kâfirlerin faydalanacağı.bir halîfenin bu­lunması şarttır. Tâ ki Uz. Ali´nin deyişiyle, «İyi insanlar huzura ka­vuşsun, kötü insanların da şerrinden korunulmuş olsun.»

2 Şafiî, hilâfetin Kureyş´e ait olduğunu kabul ederdi. O, bu konuda Ömer b. Abdilaziz ve İbni Şihab ez-Zühri´den Peygamber´e ulaşan bir senedle; «Kim Kureyş´e ihanet ederse Allah da ona iha­net eder.» hadîsini rivayet ederdi. Yine O, Uz. Peygamber´in Kureyş´e hitaben şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Siz haktan ayrılma­dıkça bu işe daha lâyıksınız. Ancak, adaletten ayrılırsamz hurma yaprağı gibi soyulursunuz.» Bu nass´dan anlaşıldığına göre halîfe­nin adaletli olması şarttır. Zâlim.bir kimse halîfe (İmam) olarak kabul edilemez.

3 Şafiî, hilâfetin sahih olması için bîat´ın önceden yapılmış olmasını şart koşmazdı. Şüphesiz bîat´ın önceden yapılmış olması daha iyidir. Fakat, Şafiî´ye göre Kureyş´ten bir kimse zorla: iktidarı ele geçirse, sonra adaletle hareket etse ve halk onun halifeliği üze­rinde fikir birliğine varsa bu kimse meşru bir halife sayılır.. Tale­besi Harmele, Şafii´nin-. «Kılıçla hilâfeti ele geçiren ve daha sonra . halkın kabulüne mazhar olan Kureyş´li bir kimse halîfedir.» dediği­ni rivayet eder. Şafiî, hilâfet için ortaya atılan kimsenin Kureyş´li ol­masını, iktidarı ele almadan önce veya sonra halkın onun etrafında birleşmiş olmasını şart koşardı. Daha önce belirttiğimiz gibi adaleti de şart koşardı. İmam Şafiî´ye göre insanların hilâfete en lâyık olanı Hz. Ebu Bekr Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman Zinnû-reyn, daha sonra da hidâyet yolunun İmamı Ali b. Ebî Tâlib´dir. Al­lah cümlesinden razı olsun!

Rivayete göre Şafiî, Hulefâ-i Râşidin´i beş olarak kabul ederdi. Yâni, dört halîfeye beşinci olarak Ömer b. Abdilaziz´i de eklerdi. Şa­fiî, Hulefâ-i Râşidin´in üstünlüğünü, halîfe oluşlarmdaki sıraya gö­re kabul ederdi. Fakat, kendisi de Kureyşli olan Şafii, üstünlük ba­kımından Ebu Bekr´den sonra geldiğini kabul ettiği Hz. Âli´yi, özel olarak, severdi. Şafiî´nin Hz. Ali (R.A.)´ye hayranlığını gösteren şöy­le bir rivayet vardır: Hz Ali hakkında konuşan bir kişinin; «İnsan­lar, ancak, hiçbir -kimseye kıymet vermediği için Hz. Ali´den nefret etmiştir.» demesi üzerine Şafiî, şöyle söylemiştir: «Uz. Ali´nin dört meziyeti vardı. Bu meziyetlerden birine sahip olmak bir insanın başkalarına kıymet vermemesini haklı gösterir:

a) Hz. Ali zâhid idi. Zâhid, dünyaya ve dünya ehline önem vermez.

b) Hz. Ali âlim idi. Âlim, hiç kimseye kıymet vermez.

c) Hz. Ali yiğit idi. Yiğit de, kimseye önem vermez.

d) Hz. Ali şerefli idi. Şerefli insan da, kimseye kıymet vermez.» Öte yandan Hz. Ali´yi, Peygamber (S.A.), Kur´ân ilmi ile başka­larından ayırmıştır. Çünkü Hz. Peygamber, onu çağırmış ve insan­lar arasında hüküm vermesini emretmiştir. Onun verdiği hükümler, hz. Peygamber´e arzedilir, O da bunları imza ederdi.

İmam Şafii, Hz. Ali ile Muâviye arasındaki ihtilâf konusunda Ali´yi haklı ve Muâviye´yi de haksız bulurdu. Hattâ Muâviye´yi, bâgî. (âsî) sayardı. Keza, Hâricileri de bâğî sayardı. Bunun içindir ki Şafiî, bâgîlerle ilgili hükümlerde Uz. Ali´nin Hârici´lere karşı yap­mış olduğu muameleyi esas olarak almıştır. Bu hususta şöyle bir ri­vayet vardır:





Signing of RasitTunca
Original
By Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Bul
Alıntı
#2
33 
Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Şafii mezhebinin reisidir.

Adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesinin dedesi Şafi, Kureyş kabilesinden ve eshab-ı kiramdan olduğu için, Şafii adı ile meşhur olmuştur. Şafi’in dedesinin dedesi de Haşim bin Abdi Menaf’dır.

150 (m.767) senesinde Gazze’de doğdu. 204 (m.820)’de Mısır’da vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir.

Henüz beşikte iken babası vefat etmişti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke'ye getirdi. Orada büyüdü. Yedi yaşına gelince Kur'an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra ilim öğrenmeye başladı.

Daha küçük yaşta iken Mekke'de bulunan zamanın meşhur âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine devam etmeye başlamıştır. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: "Kur'an-ı kerimi ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kağıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim."

Mekke'deki bu ilk tahsilinden sonra Arapçanın inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için, Huzeyl kabilesinin arasına gitti. Bu hususta da şöyle demiştir:
"Ben Mekke'den çıktım. Çölde Huzeyl kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke'ye döndüğüm zaman, bir çok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum."

Daha on yaşında iken, o zamanın en meşhur âlimi imam-ı Malik'in "Muvatta" adlı hadis kitabını, dokuz günde ezberlemiştir. Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke'deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi fakih ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.

Tahsilinde en önemli safha, imam-ı Malik hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır. Mekke'den Medine'ye gidip, imam-ı Malik'den ders almasını şöyle anlatmıştır:
"İlk zamanlar Mekke'de, Müslim bin Halid'den fıkıh öğrendim. O sırada Medine'de bulunan Malik bin Enes'in büyüklüğünü ve müslümanların imamı olduğunu işittim. Kalbime geldi ki onun yanına gideyim, talebesi olayım. Sonra onun meşhur eseri olan "Muvatta"nın bir nüshasını, Mekke'de birinden tekrar geri vermek üzere alıp dokuz günde ezberledim. Mekke valisine gidip, birini Medine valisine birisini de Malik bin Enes'e vermek üzere iki mektup alıp Medine'ye gittim. Medine'ye varınca, Medine valisine gidip ona ait olan mektubu verdim ve Medine valisi ile birlikte imam-ı Malik'in yanına gittik, imam-ı Malik dışarı çıktı. Uzun boylu ve gayet heybetli bir görünüşü vardı. Medine valisi, Mekke valisinin gönderdiği mektubu imama takdim etti. Mektupta "Muhammed bin İdris, annesi tarafından şerefli bir kimsedir. Ve hali şöyle şöyledir..." diye yazılı olan kısmı okuyunca "Sübhanallah! Resulullahın ilmi şöyle mi oldu ki, mektup ile yazılıp, sorulup, talep olunur" dedi. Ben de durumumu ve ilim öğrenmek istediğimi anlattım. Sözlerimi dinledikten sonra bana baktı. Adın nedir, dedi. Muhammed'dir dedim. Ey Muhammed, dedi, ileride büyük bir şânın olacak, Allahü teâlâ senin kalbine bir nur vermiştir. Onu masiyetle söndürme! Yarın birisi ile gel, sana Muvatta'yı okusun buyurdu. Ben de onu ezberledim, ezberden okurum dedim. Ertesi gün imam-ı Malik'e gelip okumaya başladım. Her ne zaman, imamı üzme korkusundan okumayı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içerisinde bırakır, ey genç daha oku derdi. Kısa zamanda Muvatta'yı bitirdim."

İmam-ı Malik'in yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. İlimde yüksek bir dereceye ulaşan imam-ı Şafii Mekke'ye dönünce, oraya gelen Yemen valisi, onu Yemen'e götürüp kadılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için, imam-ı a'zamın talebesi olan imam-ı Muhammed'den ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak'ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak'ta meşhur olan rivayetleri öğretti, imam-ı Muhammed ayrıca İmam-ı Şafii'nin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir.

Ebu Ubeyd şöyle demiştir:
İmam-ı Şafii'den duydum, buyurdu ki, "İmam-ı Muhammed'den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife'nin çocuklarıdır." Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur.

İmam-ı Şafii, Bağdat’ta imam-ı Muhammed'den aldığı dersleri tamamlayıp, Mekke'ye döndü. Burada bir müddet inceleme ve araştırmalar yapıp, ayrıca talebelere ders verdi. Bilhassa hac mevsiminde çeşitli İslam beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi. Mekke'deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü. Sonra tekrar Bağdat’a gitti. Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, imam-ı Şafii'ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır. Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır. Daha önce Mekke'de imam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebe olmuş, onun üstünlüğüne hayran kalmıştır. Yine imam-ı Şafii ile emsal olan Ishak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği fetvalara hayran kalıyordu. Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi.

O buna göre açıklamalarda bulunuyordu. Güzel ve açık konuşması, ifade ve izah tarzı, münazara kuvveti ve tesir bakımından çok güçlü idi. İmam-ı Şafii Bağdat’ta bulunduğu sırada (el-Kitab-ül Bağdadiyye) adını verdiği eserini yazdı. İmam-ı Şafii'nin üstün şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak, ondan ders alıp ilim öğrenen talebelerinden bir kısmı şunlardır: Ahmed bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, ez-Zaferani, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Ebu İbrahim Müzeni, Rebi' bin Süleyman-ı Muradi gibi bir çok âlim. Daha sonraki asırlarda, Şafii mezhebinde yetişmiş âlimlerden meşhur olanlardan bazıları da şunlardır: Hadis âlimlerinden imam-ı Nesai, kelam (akaid) âlimlerinden Ebul-Hasen-i Eşari, imam-ı Maverdi, imam-ı Nevevi, imam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, imam-ı Gazali, İbni Hacer-i Mekki... Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, imam-ı Suyuti v.b.

İmam-ı Nesai'nin (Sünen)'i meşhurdur, imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından birisidir. Hocalarının zinciri imam-ı Şafii'ye ulaşır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ilim, zühd, marifet, zeka, hafıza ve nesep bakımlarından zamanındaki âlimlerin en üstünü idi. Onüç yaşında iken, Harem-i şerif de "Bana istediğinizi sorunuz" derdi. Onbeş yaşında iken fetva verirdi. Zamanının en büyük âlimi olan ve üçyüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen imam-ı Ahmed bin Hanbel, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse imam-ı Ahmed'e, "Böyle büyük bir âlim iken, karşısında nasıl oturuyorsun?" dediklerinde, "Bizim ezberlediklerimizin manalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır" derdi. Bir kere de, "Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı, kullarına imam-ı Şafii ile tekrar açtı" dedi. Bir kere de, "İslamiyet’e, şimdi Şafii'den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum" dedi. İmam-ı Ahmed yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dinimi, herkese onun ile öğretir) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, imam-ı Şafii'dir. Hadis-i şerifte (Kureyş'e sövmeyiniz. Zira Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur) buyuruldu. İslam âlimleri bu hadis-i şerif, imam-ı Şafii'nin geleceğini bildirmiştir, demişlerdir.

İmam-ı Ahmed bin Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının imam-ı Şafii'ye çok dua ettiğini görerek sebebini sorunca: "Oğlum, imam-ı Şafii'nin insanlar arasındaki yeri, gökteki güneş gibidir. O, ruhların şifasıdır" demiştir. Bir seferinde de; "Eline kalem kağıt alan herkesin imam-ı Şafii'ye şükran borcu vardır" demiştir.

İmam-ı Şafii hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler, Sahih-i Müslim'de, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i ibni Mace ve Sahih-i Buhari'nin ta'likatında yer almıştır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ikinci defa Bağdat’a gidişinden sonra, Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalıklar sebebiyle Mısır'a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır. İmam-ı Şafii, imam-ı Malik'in ve imam-ı a'zamın talebesi imam-ı Muhammed'in derslerine devam ederek, imam-ı a'zamın ve imam-ı Malik'in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi, iki tarafta da kendi usulüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile ictihad ederdi. Böylece müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer'i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola "Şafii Mezhebi" denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Şafii" denir.

Menkıbeleri ve methi:
Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir:
"İmam-ı Şafii'nin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır."

Abdullah-i Ensari buyurdu ki:
"İmam-ı Şafii'yi çok severim. Çünkü evliyalıkta hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum."

Az yer, az uyurdu. "On altı senedir, doyasıya yemek yemedim" buyurdu. Sebebi sorulunca, "Çok yemek bedene ağırlık verir, kalbi zayıflatır, anlayışı, idraki azaltır, çok uyku getirir ve böylece insanı ibadetten alıkoyar. Kulluğun başı az yemektir" buyurdu.

İmam-ı Şafii'nin siması, gayet güzel ve sevimli idi. Üstün bir zekaya ve kabiliyete sahip idi. Peygamber efendimizin sünnetine son derece riayet ederdi, ilmi, tevazusu, heybet ve vakarı ile kalblere tesir ederdi. Kur'an-ı kerim okurken dinleyenler kendinden geçerdi.

Orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, (el-bereketü fil-kana'ati) Bereket, kanaat etmektedir, yazılı idi.

Harun Reşid, her sene Bizans imparatorundan vergi olarak çok para ve mal alırdı. Bir sene imparator, âlimlerle münakaşa etmek için ruhbanlar gönderdi: "Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok biz yenersek vermeyiz" dedi. Dörtyüz hıristiyan geldi. Halife, bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmam-ı Şafii'yi çağırarak, hıristiyan ruhbanlara sen cevap ver dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı. İmam-ı Şafii seccadeyi omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve, "Benimle münakaşa etmek isteyenler buraya gelsin" dedi.
Bu hali gören ruhbanların hepsi müslüman oldu. Bizans imparatoru, adamlarının imam-ı Şafii'nin elinde müslüman olduğunu öğrenince; "İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı" dedi.

Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebini sorduklarında, buyurdu ki:
"Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resulullahın torunu ayakta dururken oturmak reva değildir."

Vefatı
İmam-ı Şafii hazretleri, din-i İslama hizmet uğrunda tükettiği hayatının son anlarını, Kur'an-ı kerimi dinleyerek geçirmiştir, ömrünün sonuna kadar her gün bir hatim olmak üzere, ayda otuz hatim okurdu. Ramazan-ı şerifte ise gece ve gündüz birer hatim olmak üzere, altmış hatim okurdu. Artık vefatının yaklaştığı sırada takatsiz düşmüştü, önceki gibi okuyacak durumda değildi. Fakat okuyan birinden dinlemek arzu ediyordu. O bu halde iken, talebesi Ebu Musa Yunus bin Abdül-a'la’ya okutup, huşu içinde dinliyordu. Son nefeslerini vermek üzere iken, halini sordular. "Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum" buyurdu. Vefatı İslam âlemi için büyük bir kayıp oldu. Duyulduğu her yerde, derin üzüntü ve gözyaşları ile karşılandı. Kabri kazılırken etrafa misk kokusu yayıldı. Orada bulunanlar bu kokunun tesirinde kalıp, kendilerinden geçtiler. Kahire'de el-Mukattam dağının eteğinde Kurafe kabristanına defnedildi. Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapılmıştır. Türbesi üzerindeki şimdiki muhteşem kubbe, Eyyubi sultanlarından el-Melikel-Kaim tarafından; 608 (m. 1211) yılında yapılmıştır. Selahaddin Eyyubi tarafından da, türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır.

Kıymetli sözlerinden ve nasihatlerinden bir kısmı şunlardır:

"Allahü teâlâyı bilen necat (kurtuluş) bulur. Dininde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden saadete kavuşur.”

"Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kâmil olur:
1- Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak.
2- Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.
3- Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.”

“Dünyada zahid ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.”

“İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.”

"İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur."

"Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve taatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez."

"Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Madem ki böyledir, o halde Allahü teâlâya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev."

"İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır."

"Resulullahın ve Eshabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem."

"Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır."

"Kalbine ilahi bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:
1- Günün belli bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın.
2- Midesini pek fazla doyurmasın.
3- Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın, kötü kimselerle düşüp kalkmasın.
4- İlimleriyle yalnız dünyalık arzu eden kimselere yaklaşmasın."

“Dünyayı ve Yaradanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse yalancıdır.”

"Hiç bir vakit yoktur ki, ilim mütalaası, hüzün ve kederi yok etmesin, ilmi mütalaa, kalbin en ince ve en gizli noktalarını harekete geçirir, insanda yüce duygular uyandırır.”

"Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır."

"İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir."

"Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür."

"Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez."

"İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla."

"Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır."

"Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir, ilmin süsü, şüpheli şeylerden sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir."

"Dünya işlerinde bir darlığa ve sıkıntıya düşen kimse, ibadete yönelmelidir."

"Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır."

"Hizmet edene, hizmet edilir."

"Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur."

"İlmi sevmeyende hayır yoktur. Böyle kimselerle dostluk ve bağlılığını kes. Çünkü, ilim kalblerin hayatı, gözlerin aydınlığıdır."

"Sadık dost ve halis kimya az bulunur, hiç arama!"

"Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır."

"İlim öğrenmek, nafile ibadetten üstündür."

"Kendini bilmeyene ilim öğreten, ilmin hakkını zayi etmiş olur. Layık olandan ilmi esirgeyen de, zulmetmiş olur."

"Resulullahtan sonra insanların en üstünü Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer, sonra Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Ali'dir.” (radıyallahü anhüm)

"İlim öğrenmek için üç şart vardır: Hocanın maharetli, talebenin zeki olması ve uzun zaman."

"Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır."

"Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde haset ve kin taşıyanlardır."

"Başkalarını senin yanında çekiştiren, senin bulunmadığın yerde de seni çekiştirir."

"Kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur."

"Sırrını saklamasını bilen, işinin hakimidir."

İmam-ı Şafii hazretlerinin divanındaki şiirlerinden bazılarının tercümesi şöyledir:
"Günlerin beraberinde getirdiği hadiseler, seni tesiri altına almasın. Sen iyi bir insan olmaya bak. Zaman içerisinde gelen musibetler ve belalardan dolayı sabırsızlık gösterme. Dünyanın bela ve musibetleri devamlı değildir.

İnsanlar arasında hata ve ayıbın çok olsa bile, ahlakın; iyilik, cömertlik ve vefa (sözünde durmak) olsun, iyilik ve cömertliğin ile, hata ve ayıplarını ört. Cimriden iyilik bekleme. Çünkü Cehennemde, susuz kimseye su yoktur.

Dünyanın sevinci de, kederi de, bolluğu da, darlığı da devamlı değildir. Kanaatkâr bir kalbe sahip olduğun zaman, sen ve dünyaya sahip olan kimse eşitsiniz. Ölüm, kimin yanına gelirse, artık onu ölümün elinden kurtaracak ne yer ve ne de gök vardır. Gerçi Allahü teâlânın yarattığı şu yeryüzü geniştir. Fakat, bir kere Allahü teâlânın hükmü gelince, feza bile dar gelir. Ölümün asla devası (ilacı) yoktur."

"Başımda ağaran saçların ortaya çıkmasıyla, nefsimin ateşi sönüp gitti. Başımda beyaz saçların yanmasıyla, benim gecem oldu. (Çünkü bunlar, ölümün habercileri idi.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarıma indikten sonra, ben nasıl rahat yaşarım, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir, insanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır."

"Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır."

"Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar."

"Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasetten dolayı olan düşmanlık böyle değil."

"Allahü teâlâyı sevdiğini söylersin, halbuki, Ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allahü teâlâya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder."

"Senden görüşünü istemeyene, görüşünü verme. Çünkü böyle yaparsan, övülmediğin gibi, görüşün de o kimseye fayda vermez."

"Müslümanların önderi imam-ı a'zam Ebu Hanife, memleketleri ve içerisinde yaşayanları, ilmiyle verdiği hükümlerle süsledi. Doğuda, batıda ve Kufe'de onun bir eşi yoktur. Allahü teâlâ ona rahmet eylesin."

"İlim öğren, kimse âlim olarak doğmaz, ilim sahibi ile cahil bir olmaz."

"Bir kavmin büyüğünün ilmi yoksa, herkes ona yönelip geldiği zaman o küçüktür. Kavmin makam ve mertebe sahibi olmayan ve ilim sahibi olan küçüğü, ilmi meclislerde kavmin büyüğüdür."

"Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme."

"Ey insan, dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır. Kabirlerde, kahraman ve cesur kimselerin bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinip, dilinin kurbanı giden nice kimseler vardır."

"Hakkı doğruyu kim söylerse söylesin kabul ediniz."

Eserleri:
Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmak suretiyle, İslamiyet’e hizmet yoluna sarf eden
imam-ı Şafii hazretlerinin pek çok kıymetli eseri vardır. Bazıları şunlardır:

1) El-Ümm: Fıkıh ilmine dair olup, imam-ı Şafii’nin ictihad ederek bildirdiği meseleleri ihtiva eden bir eseridir. Yedi cilt olarak basılmıştır.

2) Kitab-üs-Sünen vel-Müsned: Hadis ilmine dairdir.

3) Er-Risale fil-Usul: Usul-i fıkha dairdir. Usul-i fıkhın kitap halinde yazıldığı ilk eserdir.

4) El-Mebsut
5) Ahkam-ül-Kur’an
6) İhtilaf-ül-Hadis
7) Müsned-üş-Şafii
8) El-Mevâris
9) El-Emali el-Kübra
10) El-Emali es-Sagir
11) Edeb-ül-Kadi
12) Fedail-i Kureyş
13) El-Eşribe
14) Es-Sebku ve’r-Remyü
15) İsbat-ün-Nübüvve ve Reddi alel-Berahime





Signing of RasitTunca
Original
By Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi