Edit Announcements Settings!

Hoşgeldin Misafir
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Forum İstatistikleri
Üye Sayısı:» Üye Sayısı: 9
En Son Üyemiz:» En Son Üyemiz: WebMasterRasitu
Konu Sayısı:» Konu Sayısı: 2,698
Mesaj Sayısı:» Mesaj Sayısı: 2,872

Tam İstatistik Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 12 çevrimiçi kullanıcı var.
» 1 üye | 8 Misafir
Bing, Google, Yandex, Ayhan

Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

[Resim: 148522768240761.png]

Dünyayı Saran Tehlike Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar GDO- GMO

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır.[1]

Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle “GM” veya “GMO” olarak geçen “Genetically Modified Organism”in Türkçe karşılığı. GDO’nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO’nun tarifi şu: “Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma.”

Yeterli ve dengeli beslenme birçok hastalığın önlenmesinde önemli rol oynar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya atılan “Yeşil Devrim”in çevreye olan zararlarının anlaşılmasından sonra daha verimli ürün elde edebilmek için Genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) yaratılmış ve açlığa çözüm olarak sunulmuştur. Oysa bugün sorun besinin yetersiz üretimi değil, besinin dengesiz dağılımıdır. Ayrıca GDO’ların hem çevreye hem de insan sağlığına birçok olumsuz etkisi olacağı varsayılmaktadır. Ekonomik olarak da gelişmiş ülkelere bağımlılık sürecektir. Dünya toplumu sürekli tüketme eğiliminde olduğu, nüfus sürekli arttığı sürece insanlığı bekleyen tek tehlike açlık değildir. Açlığın yanı sıra temiz suya erişim, enerji yetersizliği gibi sorunlar da yaşanacaktır. Bu nedenle altında yatan sorunları çözmeden salt açlığa çare olarak yeni bir teknoloji sunmak sorunları kısa bir süre ertelemektir.

Kimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. TÜBİTAK verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın W.5’ini, 140 milyon hektar mısırın ’ini, 34 milyon hektar pamuğun !’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da ’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır.[4] Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir.

[Resim: gdo-lu_gdalar_171oxw.jpg]

GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır.

İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır. İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir.

Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın ’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da €’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı [5] düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur.

Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğu bilinmektedir.[5] Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır.

İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir.

Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün.[8] İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır.[6] Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir.

[Resim: gdo-lu_gdalar_4nrqco.jpg]

Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır. Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir.

Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir.[9] Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir.

Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık ) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler.

En çarpıcı örneklerden birisi, “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Teksas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik, artık Teksas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar.[1]

Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur.[7]

Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Syngenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir.[7]

ABD, “ticârî yasa ihlâli” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında.[10] AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti.[11]

Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunu bildirmektedir.[7] Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır.[12]

Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar.[7] Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.” [12] Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır.[12]

Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.[7] Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar.[10] Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternet’te yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir.[13] Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar.1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır.[7] Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” [5]. Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir.[14] Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır.[7]

DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var.[5]

Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar.

Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro-vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.[5] Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir.

GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır.

Türkiye’nin 11.000, Avrupa kıtasında ise 14.000 bitki türü bulunmaktadır(ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur. FAO tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni, ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden en önemli faktörler ise politik ve finansal nedenlerdir.


Transgenetik Ürünler

Doğa, çeşitli türleri kendi düzenine göre oluşturmuş. Kırmızı, beyaz, benekli, şeker, ayşekadın… Bu fasulyelerin hepsi ayrı bir gıda. Her bir yaradılış farklı diğerinden. Doğadaki çeşitliliği azaltmaya çalışan tek yaratıksa insan. Kendi çıkarları için doğanın düzenini bozmaya çalışan… İnsanoğlu bugün bir yandan soyu tükenmekte olan pandayı korumaya çabalarken diğer yandan da “daha faydalı” ya da “daha fazla” almak uğruna bir çok türün soyunu tüketiyor.

Gazetelerde, televizyonda yayınlanan araştırmalar geleceğin önü açık, çok para getirecek mesleklerinden söz ediyor. Gen mühendisliği ön sıralarda. Koyunlar kopyalanıyor, bir veren tarladan beş mahsul alınmaya çalışılıyor, yamru yumru domateslerin yerine düzgün, parlak, “kusursuz!” olanların üretimi için genetik mühendisleri gecelerini gündüzlerine katıyorlar… Bir yanda tohumları hastalıklara karşı koruduğunu, bunun açlığa çare olabileceğini söyleyen genetikçiler, diğer yanda genlerle oynayarak doğal dengede hiç onarılmayacak yaralar açılabileceği tehlikesine dikkat çekenler…
Genetik Mühendislik Nedir?

Genetik mühendislik, genlerin manipülasyonunun yapıldığı yeni bir teknolojidir. Bilim insanları, cinse bağlı olmadan genleri bir türden diğerine transfer edebilirler. Bu sadece genetik kodlama olan gen lisanından dolayı mümkündür. Bütün yaşayanlar için (insan, hayvan, bitki veya mikroorganizma) bu geçerlidir. Örneğin, bir balıktan alınan genler, soğuğa daha dayanıklı olsun diye bir domates bitkisine aktarılabilir. Genetik olarak müdahale edilmiş bir domates bitkisi, balıkta bulunan kimyasal maddeyi üretmekte zorlanır. Ve bu durumda balığın normalde buz gibi soğuk suda yaşamak için “antifriz” maddesini üretir.
Ekolojik Tarım Nedir?

Ekolojik tarımın temeli, tarım dışı verilerin minimum kullanımını ve ekolojik düzeni onaran, koruyan ve destekleyen bir sistemdir. Ekolojik tarım yöntemi, sentetik kimyasal ilaçlama ve gübre kullanımı yerine sağlıklı, verimli ve bereketli ürün oluşumunu geliştirir. Bu şekilde, toprak, biyolojik olarak dengelenmiş birçok çeşit yararlı böcek ve diğer organizmalar ile canlılığını korumaya devam eder. Bu durumda ciddi zararla ya da hastalık problemleriyle karşı karşıya kalınırsa doğal kaynakların ve biokontrol maddelerinin kullanılması uygundur.

Ekolojik tarım, insan sağlığının, yediğimiz gıda ve kullandığımız toprağın sağlıklı olmasıyla bağlantılı olduğu gerçeğinden hareket eder.
Ekolojik Tarım ve Genetik Mühendislik Birbirleriyle Uyumlu Mudur?

Ekolojik tarım ve genetik mühendislik iki karşıt dünya görüşü, iki değişik felsefeden ve gelecek için iki değişik seçimden oluşuyor. Ekolojik tarımın ana ilkeleri kutsaldır. Burada ayrı parçalar yerine, tüm olarak, tarımın yaşayan bir bütün olduğu üzerinde durulur. Tüm yaşayanlar arasında var olan bir ilişki ve işbirliğinin bir bütünü olarak görülür. Ekolojik tarım bio çeşitliliği destekleyerek, bir denge oluşturmaya çalışır. Ekolojik ilaçlama ise sadece acil durumlarda kullanılır. Diğer yanda genetik mühendislik, karmaşık problemleri tek bir başlık altına indirgeyerek teknik bir çözüm önerir. Genetik mühendisliğin özünde tekli çözümler, çevre ve tarım konularında ise çoğul çözüm önerileri vardır.[15]
GDO Ürünleri Sağlığımızı Nasıl Etkiler?

GDO’lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.

GDO’lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.

Rowett Enstitüsü’nde çalışan Arpad Pusztaria’nın son deneyleri GDO’larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.
Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA’nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA’nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA’larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA’sı parçaları bulundu. Alınan DNA’lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA’sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA’sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.[2]
GDO Üreticisi Firmaların Niyeti Ne?

Ekolog Pimentelin verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin 2si azotlu gübre üretimine, (i tarım makineleri yakıtına, i bu makinelerin yapımı ve bakımına, i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. -en az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.

Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda söz konusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil. Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.[15]
GDO Verimi Gerçekten Artırır mı?

GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yok olan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu. GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.

GDO’lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO’nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip. Türkiye’den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, dünyanın kötü gidişini engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz:

Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO’lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye’ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.
GDO’lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yok eden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO’lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.
GDO’lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO’lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde “ne olduklarını” belirten “etiketlerin” olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi inisiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.
GDO’lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO’lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye’ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.
GDO’lu ürünlerin ˜’i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı’nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.
Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO’lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.
Ulusal Biyogüvenlik Komitesi’ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.
GDO’lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.
Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye’deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.
Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi’nin çalışmaları Mart 2004’te bitiyor, ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda (Tarım, Çevre-Orman, Sağlık, vb.) görüşülüp TBMM’ye gelmesi ve yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun âciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO’lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi’nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.
Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO’lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.
İnsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.
Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.
Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.[2]

“Genetiği Değiştirilen Tohumlar, Biyolojik Silahtır”


Prof. Dr. İbrahim A. Saraçoğlu, hazırlanan Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı konusunda uyarıyor:

Genetik mühendisliğinin sonucu olarak geliştirilen “genetiği değiştirilmiş organizmalar”, kısaca GDO olarak anılıyor. Genetiği değiştirilen tohumlarla bugün mısır, soya, domates, salatalık gibi pek çok besin elde ediliyor. Transgenik olarak da adlandırılan bu tohumlar Brezilya, Kanada, Arjantin ve ABD’de ekiliyor.

Ancak GDO’lar bilim dünyasında çokça tartışılıyor. GDO’ya karşı çıkan hatta kurdukları platformla “GDO’ya Hayır” diyenler, genetiği değiştirilen tohumları “Frankeştayn tohumlar” olarak adlandırıyor.

Genetiği değiştirilmiş tohumlar, son günlerde daha sık tartışılıyor. Bunun nedeni de genetiği değiştirilmiş tohumların ülkeye girmesine zemin hazırlayacağı düşünülen Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı’nın önümüzdeki dönemde TBMM’de görüşülecek olması. GDO’ya Hayır Platformu bu yasayla genleri değiştirilmiş tohumların ülkemize girmesi halinde bizleri karanlık bir geleceğin beklediğini savunuyor. GDO’ların ne olduğunu ve bunlara neden karşı çıkıldığını, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmasıyla tanınan Prof. Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu ile konuştuk.

Genetiği değiştirilen organizma ve tohumlar nedir?

Kendi türünden ya da kendi türü dışındaki bir canlıdan gen aktarılarak bazı özellikleri değiştirilen bitki, hayvan ya da mikroorganizmalara “genetiği değiştirilmiş organizma” (GDO) adı veriliyor.

Genleri değiştirilen tohumlar kaç yıldır kullanılıyor?

Türkiye, GDO’lu tohumları yeni tartışmaya başladı. Halbuki GDO’ların tarihçesi 20-25 yıl öncesine dayanıyor. Belirli ülkelerde özellikle Amerika, Kanada, Brezilya bu konuda hem tarım yapıyor hem de tarım alanlarının bir kısmını çok sıkı denetim altında tutuyor. Bu ülkelerin başlangıçtaki söylemleri; “Biz, açlıkla savaşıyoruz.” şeklindeydi. Bu tohumları insanlığın geleceğini bekleyen açlığa karşı yüksek verimli ve çevre şartlarından en az olumsuz etkilenen tohumlar olarak savundular. Ancak bunlar pahalı tohumlar. Bir kilo domates ya da salatalık tohumu bir kilo altından daha pahalı. Dolayısıyla açlıkla savaşıyoruz söylemi çok yanlış.

Bu tohumların hayvan yemi olarak kullanıldığı söyleniyor…

Evet şu söyleniyor, “Biz genetiği değiştirilmiş mısırları hayvanlara da veriyoruz. İnsanlar da tüketti ne oldu?” deniyordu. Halbuki bu konuda klinik deneylerin yapılması lazım. O zaman biz bunun olumlu ya da olumsuz olduğunu ortaya koyabiliriz. Viyana Üniversitesi, bu konuda bir klinik deney yaptı. Biliyorsunuz fareler çok hızlı ürerler. Genetiği değiştirilmiş mısırla beslenen farelerde dördüncü nesilden sonra bağışıklık sistemleri ve üreme genleri bozuldu. Bu farelerde sperm sayısı düşüklüğü gözleniyor ve daha ufak tefek, çelimsiz maraz hayvanlar oluyorlar.
“Viyana Üniversitesi’nin Araştırması, Ürkütücü”

Genetiğiyle oynanan tohumların olası tehlikeleri neler?

Bu tohumlar çok yeni ve bu kadar hızlı piyasaya girmemesi lazım. Bilim adamlarının büyük şüpheleri var. Bununla beslenen büyükbaş hayvanlar da olumsuz etkilenecekler. Onun sütüyle, etiyle veya yumurtasıyla beslenen insan ne olacak? Bunlar araştırılmış şeyler değil. Bunlar uzun vadeli araştırmalar istiyor.

Başka bir boyutu da şu; bu transgen tohumlar bizi dışa bağımlı kılıyor. Ticârî boyutuna baktığınız zaman; siz, bunu devamlı yurtdışından almak zorundasınız. Bu dışa bağımlılıktır. Henry Kissinger’in bir lafı vardır; “Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri yönetirsiniz, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” der. İşte bugün o duruma gelinmiştir. Diğer bir boyutu, genleriyle oynanmış transgen bir tohumu veya gen ilave edilen bir tohumu toprağa ektiğiniz zaman topraktaki mikroorganizmaları, bakteri popülasyonunu bozuyor.

Yani ekolojik dengeyi de bozuyor.

Kesinlikle. Bunu bir örnekle açıklayayım. BT mısır diyoruz. Bu BT bir bakterinin ismidir. Bu bakteri bir toksin salgılar. Bu salgılattığı toksin, toprakta ağaç köklerine yakın yerlerde bulunur. Bu toksinler mısır püskülünden içeri giren parazit için gerekli bir zehirdir. Dolayısıyla şimdi BT bakterisinin ürettiği bu toksinin geni alınıyor, mısırın genine yerleştiriliyor. Peki ne oluyor toprağa ektiğimiz bu mısır? BT bakterisinden transfer edilen bu toksin geni mısırın gövdesinde, yapraklarında püskülünde ve tohumlarında her yerinde oluyor. Bunu parazit ısırdığı zaman anında ölüyor. Burada doğanın, ekolojik dengenin bir parçası olan bu paraziti ekolojik dengenin dışına çıkarmış oluyorsunuz. Dolayısıyla dengeyi bozmuş oluyorsunuz. Bu anlamda tohum bir biyolojik silah mıdır? Evet, tohum bir biyolojik silahtır.

Biyolojik silah olarak kullanılabilir mi?

Transgenik tohumlar mikrobiyolojik florayı bozmakta ve bazı parazitleri de tamamen ortadan kaldırmaktadır. O nedenle biyolojik silah olduğunu söylüyorum. Neticede dengeyi bozuyorsunuz. Madem ki bir paraziti öldürebiliyorsunuz, bunu insana karşı da diğer hayvanlara karşı da yapabilirsiniz.

Doğaya zararlarının yanı sıra insan sağlığı üzerine zararları biliniyor mu?

Bu tohumlar çiçek açtığı zaman polenleri de aynı geni taşıdığı için çevredeki bitkiler üzerinde tür değişimlerine neden oluyor. İnsanlarda da alerjiye olan yatkınlığı artırıyor. Viyana Üniversitesi’nin araştırmasının sonuçları gerçekten ürkütücü.
“İthal Gıdalarda Katkı Maddesi Olarak Türkiye’ye Gelmiş Olabilir”

Türkiye’de de GDO’lar var mı sizce?

Türkiye’de olmadığı söyleniyor. Ama yurtdışından gelen bazı gıda maddelerinde katkı maddesi olarak bulunabilir. İthal edilen transgenik tohumların mutlak suretle laboratuarda kontrol edilerek ithal izninin verilmesi lazım. Kendi tohumlarımızı çok iyi korumamız lazım. Bugün Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi’nin güneyi buğday, mercimek ve nohutta bir gen bankasıdır. Buğdayın, elmanın birçok türü var. Bu türler Türkiye’de gen bankasında koruma altına alınmış.

GDO’ların kısır tohumlar olduğu söyleniyor. Kısır tohum ne anlama geliyor?


Bu tohumlar, aynı zamanda “irreversible”, yani geri dönüşü yok. En acı olan tarafı da bu. GDO’lu tohumu toprağa ektiğiniz zaman mısırı alıyorsunuz ama koçanının üzerindeki mısırı tekrar toprağa ektiğinizde ürün alamıyorsunuz. Tekrar tohumu yurtdışından almanız gerek. Kısır tohum budur.
Hem toprağı hem çevreyi hem de o çevrede yaşayan ve bunu tüketen tüm canlıları olumsuz etkiliyorsunuz. Sonra normal tohum da ekseniz sonuç alamıyorsunuz. Tohumu sürekli almalısınız, dışa bağımlısınız.
Frankeştayn ürünler doğabilir

Kaç çeşit gıda var genetiğiyle oynanan?

O kadar çok var ki. Özellikle mısır, soya, domates, brokoli.

Frankeştayn ürünler ortaya çıkacak deniyor

Bunlar tabii ki artık ütopya ya da hayal değil. İstenilirse yapılabilir. Normal bir aşılama yöntemi vardır, kalem aşısı dediğimiz. Bir kayısı ağacının yarısını erik yaparsınız diğer yarısını şeftali yapabilirsiniz. Ama burada dikkat ederseniz bir bakteriyle bir bakliyatın çiftleşmesini, döllenmesini sağlıyorsunuz ki bu doğanın yapısında olmayan bir şey. Gen teknolojisinin daha çok önemli hipotezlere, yasal zemine ihtiyacı var. İnsan sağlığını doğrudan etkileyecek çalışmaları çok erken buluyorum. En az 150-200 yıl var. Bunlar bırakın sağlık açısından güvenilirliği, henüz biyolojik yapıları da kanıtlanmamış ürünler. Bunların araştırılması ve laboratuar dışına çıkarılmaması gerekiyor.

[Resim: gdo-lu_gdalar_171oxw.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_1j8p2q.png]

[Resim: gdo-lu_gdalar_28mos9.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_3kmo21.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_4nrqco.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_5c2orr.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_6nzqhm.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_7q1qtt.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_8k1oek.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_9oyrkq.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_1087ol9.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_116yoyg.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_123modt.jpg]

[Resim: gdo-lu_gdalar_1313qcn.jpg]

[Resim: dunyanin-en_buyk-kabaoxpj1.jpg]

[Resim: dunyanin-en_buyk-kaba98qwi.jpg]

[Resim: dunyanin-en_buyk-kabaq4pog.jpg]

[Resim: gdo_lu_diyarbakir-kar0vosk.jpg]

[Resim: gdo_lu_diyarbakir-karvwrqz.jpg]
[Resim: 148555952438381.png]

BAZI ÖNEMLi BiLGiLER

Farz, nâfile ve sünnet

Sual: Buharî’deki bir hadise göre, sünnet ve nâfile namaz kılmak zorunda değilmişiz. (İsteyen kılabilir) deniyor. O zaman farz borcu olanın, sünnet ve nâfile kılamayacağı anlaşılıyor. Acaba ben mi yanlış anladım?
CEVAP
Hadis-i şerife bakarak dînî hüküm çıkaramayız. Mezhebimizin hükmüne uyarız. Dediğiniz mânâda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

(Kılmayı arzu eden kişi için, her ezanla kâmet arasında bir nâfile namaz vardır.) [Buharî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî]
Bu konudaki hadis-i şeriflerden biri de şöyledir:

Biri gelip Resulullah efendimize sual etti:
- Yâ Resulallah Cennete götürecek amel nedir?
- Allah’a ortak koşmazsın, farzları yaparsın, farz olan namazı kılarsın, farz olan zekâtı verirsin, Ramazanda orucu tutarsın.
- Yâ Resulallah bu söylediklerinizden başka yapılması gereken şey var mı?
- Farz olarak bu kadardır, ama nâfile olarak yapmak istersen başka.
- Allah’a yemin ederim ki farzları yaparım daha fazlasını yapmam.

O kişi dönüp giderken, Peygamber efendimiz, (Cennetlik birini görmek isteyen bu adama baksın) buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesaî)

İslam âlimleri, bu çeşit hadis-i şerifleri de delil getirip, sünnet ve nâfile kılmayanların âhirette ceza görmeyeceğini, sadece sevabından mahrum kalacağını, ama farzları kaza etmeyip sünnet ve nâfilelerle meşgul olanların şiddetli azaba mâruz kalacağını bildirmişlerdir.

Mazeretsiz sünnetleri ihmal etmemelidir. Çünkü İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Sünnetler, farzların yardımcısı ve tamamlayıcısıdır) buyuruyor. (m. 157)

Gülü seven
Kim gülü severse, dikenine katlanır,
Yaya olsa da uçar, binek bulur atlanır.

--------------------
Allah'tan korkmanın alameti

Sual: Dine ve dindarlara düşmanlığıyla tanınan biri, (Ben içkimi içerim, meyhaneye de giderim, namaz kılmam, dinin emirlerini yerine getirmem, ama gösteriş için namaz kılanlardan daha çok Allah'tan korkarım, Allah'ı da herkesten çok severim) diyor. Günaha, hattâ küfre girenin Allah’tan korktuğu yalan değil mi?
CEVAP
Elbette yalandır. Sevginin, itaatin, korkunun bir ölçüsü vardır. Bir kimse, (Ben anayasadan ve kanunlardan yanayım) dediği hâlde, kırmızı ışıkta geçer, vergi kaçırır, rüşvet yerse, çevreye zarar verirse, devleti içeriden yıkmaya çalışırsa, sözünde samimi olmadığı, yalan söylediği anlaşılmaz mı? Bir kimse de, (Ben Allah'ı çok severim) dediği hâlde, Onun emirlerine ve yasaklarına riayet etmezse, mesela, namaz kılmaz, içki içer ve zina ederse, Allah'ı çok sevdiği yalan olmaz mı? Onun için namaz kılmayan ve Allah’tan korkmayan insandan her türlü kötülük beklenir.

Namaz kılmayan ve içki içen kimse, yalan söylemekten, ona buna iftira etmekten veya provokatörlük yapmaktan niye çekinecek ki? Aslında böyle kişilerin imanları ya çok zayıf veya hiç yoktur. Başkalarını kandırmak için, (Biz de Müslümanız) diyorlar. Müslüman olmanın, bir alameti olur. Bir yerde minare görülürse orada cami olduğu anlaşılır. Namaz kılanın da Müslüman olduğu anlaşılır. Kâfir namaz kılmaz. Onun için Peygamber efendimiz, (Müslümanla kâfiri ayıran fark namazdır) buyuruyor. Kâfirlerin safında değil, Müslümanların safında olmaya çalışmalıyız.

Tabiînin büyüklerinden olan Hasan-i Basrî hazretleri buyuruyor ki:

İçinde yılan bulunduğu bilinen bir deliğe kimse elini sokmaz. Eğer sokarsa, içinde yılan bulunduğuna inanmamış demektir. Bunun gibi, Allahü teâlâya ve Cehenneme inananın, İslamiyet’in yasak ettiği şeyleri yapmaması lazımdır. Günah işleyenlerin, (Biz Allah’tan korkuyoruz) demeleri, (Yılan beni sokmaz) diyerek elini yılan deliğine sokmasına benzer. (F. Bilgiler)

Hâlbuki yılan sokar, ateş yakar. Cenab-ı Hak sözünde durur. Azabı da çok şiddetlidir. Allahü teâlâ, (Azabım çok şiddetlidir) buyuruyor. (Hicr 50)

İmam-ı Gazâlî hazretleri de buyuruyor ki: Akıllı olanın, aslandan korkmaması düşünülemez. Cenab-ı Hak, Davud aleyhisselama, (Yırtıcı hayvandan, kükremiş aslandan nasıl korkuyorsan, benden de öyle kork!) buyurdu. (Berîka)

Çünkü aslan, kimseden korkmaz, öldürmemek için bir sebep aramaz. Yani aslanın öldürmesi, onun bir suçundan dolayı değildir. Böyle düşünenin Allah'tan korkmaması, ibadetlere sarılmaması mümkün değildir. Yine Allahü teâlâ, (Benden korkarak ibadet etmek, diğer ibadetlerden üstündür) buyurmuştur. (Taberânî)
İbni Abbas hazretleri buyuruyor ki:

(Allah'tan kork) denilen kimsenin, (Sen işine bak, ben ne yapılacağını bilirim) demesi çok kötüdür. Çünkü Allahü teâlâ, (“Allah'tan kork” denilen kimse, cahillik gururuna kapılarak, günah işlerse, artık ona Cehennem kâfidir) buyuruyor. (Bakara 206)

Hazret-i Ömer’e (Allah'tan kork) denildiğinde, (Ömer kim oluyor da, hâşâ, Allah’tan korkmasın) diyerek yüzünü toprağa sürdü. (Şir’a)

-------------------

Nutuk ve hutbe çekerken maksat

Sual: (Cuma hutbeleri, çok heyecansız oluyor. Heyecanlı olmalı, cemaati coşturmalı, Allah korkusundan ağlatmalı, bayılanlar, nâra atanlar olmalı) deniyor. Hutbelerin maksadı bu mudur?
CEVAP
Hutbe, nutuk çekme veya konferans verme yeri değildir, ibadettir. Nur-ül-izah kitabında, (Hutbeyi kısa okumak sünnet, uzun okumak mekruhtur) buyuruluyor.

Hutbeye dünya sözü karıştırmak haramdır. Nutuk, konferans şekline sokmak caiz olmaz. Hutbede, kısaca vaaz edilir. Hikâye, siyaset, ticaret ve başka dünya işleri anlatılmaz. (S. Ebediyye)

Hutbede konuşmak ve hutbeden başka şeyler söylemek haram olduğu gibi, hutbe de fasit olur. Hutbe bozulduğu için cuma namazı da kabul olmaz. (Ey Oğul İlm.)

Hutbelerin bir kısmını bile Arapçadan başka dille okumak bid'attir. (El-edille)

Demek ki, hutbe okumaktan maksat, cemaati coşturmak, ağlatmak, bayıltmak veya nâra attırmak değildir. Fıkıh kitaplarına uymayanların böyle söylemelerine itibar etmemelidir. Hutbede cemaate âmin dedirtmek bile caiz değildir. Namaz gibidir. Salevat-ı şerife söylenmez.

Bin dost az
Şerrin azı da çoktur, hayra bir sınır yoktur,
Bin dostun olsa azdır, bir düşmanınsa çoktur.

Kâfir bankasında çalışmak
Sual: Meşihat-i islamiyyenin yani eskiden İstanbul'da din işlerini idare eden Osmanlı Devleti’nin Diyanet İşleri dairesinin (Ceride-i ilmiyye) kitabının 29 Şubat 1336 ve 9 Cemazil-uhra 1338 tarih ve 55. sayısının 1744. sayfasında yazılı fetvada, (Gayrimüslim bir ülkede kâfir bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâl olur) buyuruluyor. Peki, böyle bir bankada çalışıp alınan maaş da helâl olur mu?
CEVAP
Evet, böyle bir bankada çalışıp maaş almak da, helâldir. (S. Ebediyye)

Besle kargayı
Acırsan hâine, evini soyar,
Beslersen kargayı, gözünü oyar.

Kâfir ülkesinde
Sual: Yıllarca Rusya’nın zulmü altında kalıp da, namazın ve orucun farz olduğunu duymayan kimse, daha sonra bunların farz olduğunu öğrenince, bunları kaza etmesi gerekir mi?
CEVAP
Müslümanların çoğunun bildiği şeyleri bilmemek ve öğrenmemek günah olur. Hangi ülkede olursa olsun İslam bilgilerinin yaygın olduğu yerde, bilmemek özür olmaz, günah olur. (S. Ebediyye)

Bunun için o namazları ve oruçları kaza etmesi gerekir. Kâfir ülkesinde de olsa, içkinin, zinanın haram olduğunu çok Müslüman biliyorsa bilmeyenlerinki özür olmaz.

Eğer bulunduğu yerdeki Müslümanların çoğu namazın, orucun farz olduğunu duymamışsa, o zaman mazur olur. Çünkü İslam Ahlakı kitabında, (Kâfir ülkesinde, farz olduğunu bilmediği için kılmadığı namazları, tutmadığı oruçları ve vermediği zekâtları kaza etmez) deniyor.

Büyüğü küçük görme
Büyüklük insanlara, Hak'tan birer atâdır,
Büyüğü küçük görmek, çok büyük bir hatadır.

Kelimeler:
Atâ: Hediye


-------------------

Hikmetinden sual olunmaz


Sual: Dinde namaz, oruç, hac gibi ibadetler emrediliyor, ama ne gibi faydaları var, açıkça bunların sebepleri, hikmetleri bildirilmiyor. Sebebini bilmeden körü körüne yapmak yerine, bilerek şuurla yapmak gerekmez mi?
CEVAP
Eğer hikmetlerinin bilinmesi gerekseydi, Allahü teâlâ, emredilen veya yasak edilen her şeyin hikmetini de bildirirdi. Hikmetsiz, faydasız hiçbir şey yaratmamış ve emretmemiştir. Yarattıklarında, emir ve yasaklarında, bir değil, sayısız hikmetler vardır.

Allahü teâlânın emirleri için, (Körü körüne yapmak) demek çok yanlıştır. Hikmetlerini, faydalarını bilmesek de, Allahü teâlânın emri olduğu için, gözü kapalı, yani araştırmadan, düşünmeden yapmamız gerekir. Bununla beraber bazı emirlerin hikmetleri az çok anlaşılabilir. Hikmetlerinden bir kısmı bildirilenler de vardır. Maide sûresinin, (Şeytan, şarap ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister. Sizi, Allah’ı zikirden ve namazdan alıkoymak ister. Siz [zararları bilinirken] bunlardan hâlâ sakınmaz mısınız?) mealindeki 91. âyet-i kerimesi bazı şeylerin zararını bildirmektedir. (Şarabın sadece zarar verecek kısmı haramdır) denilemez. Bir damla alkol içilse de haramdır. Ölçü, zarar verip vermemesi değildir. Hikmetini anlayamasak da böyledir. Besmelesiz kesilen kuzu eti, vücuda zarar vermez, ama yine yenmez, leş olur, haram olur. Bir damla kan veya bir damla idrar içmek, insana zarar vermese de haramdır. Dinin emrinde bir sebep aranmaz, sadece o emre uyulur. İlahî emrin hikmeti anlaşılmasa da, Allah’ın emri olduğu için, hiç tereddütsüz kabul etmek şarttır. İslam âlimlerinin en büyüklerinden olan Hüccet-ül-İslam unvanına sahip İmam-ı Gazâlî hazretlerinin İhya’da ve İmam-ı Süyûtî hazretlerinin Cami-us-sagîr’de bildirdiği hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Âhir zamanda değişik inançlar çıkınca, kocakarı gibi inanın!) [Deylemî]

Bu hadis-i şerif, (Bâtıl şeylere körü körüne inanın!) demek değildir. (Allah ve Resulü'nün bildirdiklerine, aklınız almasa da, ispat edemeseniz de, inanın!) demektir. Cennet, Cehennem, Sırat Köprüsü ve âhiret hayatı akılla, mantıkla ispat edilemez. Mutezile aklı almadığı için Sırat Köprüsünü, Mizan'ı, Mirac'ı ve benzeri olayları inkâr etmiştir.

Secde-i sehv bir kere yapılır
Sual: Namazda birkaç kere yanıldım, ayrıca secde-i sehv yaparken de, üç kere secde ettim. Hepsi için kaç kere secde-i sehv gerekir?
CEVAP
Ne kadar çok yanılırsak yanılalım, hepsi için bir kere secde-i sehv gerekir. (S. Ebediyye)

Gözüm tuttu
Sual: Bir reklamda (Kalbim sevdi) deniyor. Bir başka reklamda ise (Gözüm tuttu) deniyor. Kalb, tek başına nasıl sever, göz nasıl tutar?
CEVAP
Bunlar deyimdir. Genel olarak beş duyu organıyla yapılan şeyler için böyle ifadeler söylenir. Gözle görür, kulakla işitir, elle tutar, yenecek bir şeyse tadına bakar. Kokusu varsa koklar. Hepsi de uygun gelince, (Gözüm tuttu) denir. Kalble sevmek de öyle, göz görmese, kulak sesini işitmese, kalb nasıl sevecek ki? Kalb, diğer organların yardımıyla onu tanıyor ve seviyor.
Bu konu üzerinde durmamızın sebebi şudur: Vehhâbîler, Kur’anda geçen böyle deyimleri, tek mânâda anladıkları için küfre giriyorlar. Mesela Kur’an-ı kerimde (Allah'ın iki eli de sıkı değildir) ifadesi geçiyor. Buradan hâşâ (Allah'ın eli var) anlamı çıkarmak insanı küfre sürükler. (Eli sıkı olmak) bir deyimdir. (Eli sıkı değildir) demek, (Cimri değildir) demektir. (Gözümden düştün) demek, yanımda itibarını kaybettin demektir. Gözle, düşmekle hiç alakası yoktur. Diğer deyimler de böyledir. Kendilerine Selefî diyen Vehhâbîlerin, küfre düşürücü böyle sözlerinden çok sakınmalıdır.

-------------------

İman, görmeden inanmaktır


Sual: Körü körüne görmeden inanmak mı, yoksa araştırarak inanmak mı gerekir?
CEVAP
İman ve âhiret işleri görerek olmaz. İmanda gayba inanmak esastır. Allahü teâlânın bildirdiği her şeye görmeden inanmak gerekir. İman, görmeden olur. Görünce iman olmaz. Gördüğünü söylemek olur. Onun da hiç kıymeti olmaz.

Hazret-i Ebu Bekir’in, görmeden, aklını kullanmadan, bir anda Mirac'a gidip geldiğine inanarak Resulullah'ı tasdik etmesi, imanını yükseltmiştir. Güneş'ten daha parlak olan imanından dolayı Peygamber efendimiz, (Ebu Bekir’in imanı, bütün insanların imanları toplamıyla tartılsa, Ebu Bekir’in imanı daha ağır gelir) buyurmuştur. İman, görmeden inanmaktır. Kur’an-ı kerimde, sâlihler övülürken, (O müttekîler, gayba inanırlar) buyuruluyor. (Bekara 3)

Demek ki gayba inanmak, müttekîlerin vasfıdır. (Resulullah ne bildirmişse doğrudur) diyerek inananlar kurtulmuştur. İman, araştırarak, akıl yürüterek elde edilen bir şey değildir. İslam âlimleri imanı şöyle tarif etmişlerdir:

İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan, tasdiktir. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygamber'e itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. Çünkü iman parçalanmaz. (S. Ebediyye)

Bir kulun vazifesi, dinin emir ve yasaklarının hikmetini araştırmak değil, verilen emri noksansız yapmaya çalışmaktır. Allahü teâlânın emirlerinin sebebini ve hikmetini anlamak, kullar için çok zaman mümkün olmaz. Bunun için atalarımız, (Hikmetinden sual olunmaz) demişlerdir. Aklın acizliğini göstermek için de şöyle demişlerdir:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi, bu kadar sıkleti çekmez.

Yani, (Akıl bu işin hikmetini anlayamaz, sırlarını kavrayamaz, çünkü bu terazi bu kadar ağırlığı çekemez) demektir. Öyle ya, kuyumcudaki terazi ile odun kömür tartılamaz. Akıl da, Cenneti, Cehennemi ve âhiret hâllerini anlamaktan âcizdir. Bu hususlarda dinimizin bildirdiklerine, araştırmadan, sorgulamadan inanmak lazımdır.

Sünnette aynı sûreyi okumak
Sual: (Sünnet ve nâfilelerde hep aynı sûreleri okumak caizdir) deniyor. Sabah namazının sünnetine vacib de dendiğine göre, sabah namazında hep aynı sûreleri okumak, mesela Kâfirun sûresi ile İhlas sûresini okumak mekruh olur mu?
CEVAP
Hayır, mekruh olmaz. Sabah namazının sünneti vacib de olsa mekruh olmaz. Vitir de vacibdir, ama zamm-ı sûre okuma yönünden nâfileye tâbidir. Sünnetler de nâfiledir. Aynı sûre okunabilir. Peygamber efendimiz, sabah namazının sünneti ile akşamın sünnetinde Kâfirun ve İhlâs’ı; öğle namazının ilk dört rekât sünnetinde dört Kul’ü [Kâfirûn, İhlâs, Felak, Nas]; öğlenin son sünnetiyle yatsının son sünnetinde Felak ve Nas’ı okumuştur. Bu sûreleri, devamlı bu sünnetlerde okuyan kimse, diş ve kulunç ağrısı da görmez. (Tergib-üs-salat)

---------------

Yanlış kullanılan tâbirler

Sual: Günümüzde, namaz kılan, oruç tutan, tesettüre uyan Müslümanlara gerici deniyor. Gerici ne demektir?
CEVAP
İslamiyet’ten önce, Arabistan halkı çok vahşi idi. Kâbe’yi çıplak olarak tavaf eder, tesettüre riayet etmez, putlara tapar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Şarapçı, kumarbaz, faizci ve tefeci idiler. İslâmiyet gelince, bunların hepsi kaldırıldı. İnsanlar medenileşti. Resulullah efendimizin vefatından sonra, İslamiyet’i bırakarak dinden dönüp, eski kötülüğe dönenlere mürted ve mürteci [gerici] adı verildi. Dini bırakıp eski rezalete dönmeye irtica [gericilik] dendi.

Bu tâbirler, Tanzimat’a kadar bu manada kullanıldı. Devrimcilerin, evrimcilerin ve ittihatçıların tepki, etki ve yetkisiyle Tanzimat’tan sonra, dini bırakmaya değil, aksine Müslümanca yaşamaya irtica dendi. Namaz kılan, içki içmeyen, tesettüre uyan, kumar oynamayan Müslümanlara gerici dendi. Mürtede, aslını inkâr edene, ahlaksıza, edepsize, soysuza, ayyaşa, namussuza ilerici denmeye başlandı. Üniversiteyi bitirmiş, ilim, sanat, ticaret sahibi, her yönüyle kültürlü, ahlaklı, faziletli, kanunlara uyan ve herkese iyilik eden, gerçek bir Müslüman, bu taşkınlıklara katılmadığı için, ona gerici dendi.

Böyle ilericiler, gençleri fuhşa, tembelliğe, dünyada felakete, ahirette de sonsuz azaplara sürüklüyorlar. Aile yuvalarının yıkılmasına sebep oluyorlar. Kısacası, gayrimüslimlerin yalnız ahlaksızlıklarını taklit edenlere ilerici, aydın, medeni, entelektüel diyorlar. Cennete, Cehenneme inanan Avrupalı ve Amerikalı Hristiyanlara gerici demediklerine göre, ne kadar kültürlü olursa olsun, kendi ahlaksızlıklarına uymadıkları için gerçek Müslümanlara gerici dedikleri görülüyor.

Fransızca olan entelektüel kelimesi, aydın, münevver demektir. Aydın ve münevver ise, nurlu, dinin emrine uyan salih Müslüman demektir. Bu kıymetli tâbirleri din düşmanları kendilerine alıyor, Müslümanlara açıkça, (Sen Müslümansın onun için kötüsün) demiyorlar, çeşitli yaftalarla saldırıyorlar. Mesela, dinci, kökten dinci, çağ dışı, gerici, irticacı, çember sakallı, örümcek kafalı, yobaz, mürteci, bağnaz, mutaassıp, tutucu, muhafazakâr, softa, aşırı sağcı, ilkel, şeriatçı, tarikatçı, hilafetçi, padişahçı, saltanatçı, fundamentalist, radikal gibi yaftalarla hakaret ediyorlar. Tesettüre, tesbihe, takkeye, sakala hücum ederek dini kötülüyorlar. Müslümanlığa, hortlatılan kara kuvvet, Kur'an-ı kerime çöl kanunu, ibadete müzik karıştırmaya uygar batı dini, haram işleyenlere sanatçı diyorlar.

Müslüman, bu kelimelerin ne anlama geldiklerini, ne maksatla söylendiklerini bilerek dostunu düşmanını iyi tanımalıdır.

---
[Resim: 14859660849111.png]

Fatih Sultan Mehmed’in Kılıcındaki Yazı


Fatih Sultan Mehmed’in savaşlarda kullandığı kılıcı çelik, som (balık dişi), demir ve altından yapılmış. Uzunluğu 125 cm. Üzerinde kılıç ustasının yazdığı bir dua yer alıyor:

“Bismillahirrahmanirrahim. Hak dinin bağlarını parıltılı ve açık harfli ayetlerle ve keskin ve parlak kılıçlarla güçlendiren yüce Allah’a hamd olsun. Salat ve selam, en güzel fasih sözlerle vasfedilen Hazret-i Muhammed ve ehli beytine olsun. Allahı’m! Dinin erkanlarını yüceltmek için mücadele eden gazi ve mücahitlerin sultanı, cihat için çekilen keskin kılıç olan Sultan Murad Han’ın oğlu Mehmed Han’a güç kuvvet ver ve kılıcının kınını şeriat düşmanlarının boynunda, kaleminin mürekkebini de alemlerin rabbinin inayetinde eyle. O, Sultan Osman Han’ın oğlu Orhan Han’ın oğlu Murat Han’ın oğlu Bayezid Han’ın oğlu 2.Murad Han oğlu Mehmed Han’dır. Allah onların mezarlarının toprağını, gazilerin kılıçlarından akan saf su ile sulasın ve kılıçların gölgesi altında olan cenneti de mekanları eylesin, amin Yâ Rabbelalemin.”
[Resim: 148606526573971.png]

Elektrik akımı nedir

Elektrik akımı, elektriksel akım veya cereyan, en kısa tanımıyla elektriksel yük taşıyan parçacıkların hareketidir. Bu yük genellikle elektrik devrelerindeki kabloların içerisinde hareket eden elektronlar tarafından taşınmaktadır. Ayrıca, elektrolit içerisindeki iyonlar tarafından ya da plazma içindeki hem iyonlar hem de elektronlar tarafından taşınabilmektedir. .[1]

Bir kesit üzerinden birim zamanda geçen yük miktarı elektrik akımının büyüklüğünü verir. SI birimi Amper'dir (kısaltması A). Herhangi bir kesit üzerinden bir saniye içerisinde bir Coulomb'luk yük geçmesi bir Amper'lik akıma tekabül eder. Ampermetre adı verilen bir aletle ölçülmektedir.[2]Ohm Kanunu'na uyan maddeler üzerinden geçen akım bu maddenin direnci ile ters orantılı, akımı oluşturan gerilim ile doğru orantılıdır. Doğadaki çoğu madde Ohm Kanunu'na büyük oranda uyar, ancak akım ve gerilim arasındaki bağıntı çok daha karışık olabilir. Yarı iletkenler bu duruma güzel bir örnektir.

Elektrik akımları, ampüllerde yaratılan ışığı açıklayabilen Joule yasasının ortaya çıkmasını sağlar. Elektrik akımı ayrıca motorlarda, indüktörlerde ve jeneratörlerde kullanılan manyetik alanın yaratılmasını sağlar.

Elektrik akımı içinde yük taşıyan parçacıklar yük taşıyanlar olarak adlandırılır. Metal atomları içerisind

Sembol

Akımın geleneksel sembolü I’dır. Bu sembolün kaynağı Fransız bir deyişi olan“intensité de courant” dır ve anlamı akım şiddetidir. Akım şiddeti genellikle akım olarak adlandırılır. I sembolü Andre Marie Ampere tarafından kullanıldı. Kendi adını taşıyan Ampere Yasası 1820 yılında keşfetti ve daha sonra elektrik akımının birimi Amper olarak isimlendirildi. Bir ya da birkaç dergi 1896 yılına kadar C yerine I kullanmamasına ragmen bu simge Fransa’dan Büyük Britanya’ya kadar ulaştı ve standart bir kullanıma dönüştü

Elektrik akımının fiziği

İletken maddelerdeki elektrik akımını oluşturan hareketli yüklü parçacıklara yük taşıyıcıları denir. Elektrik devrelerindeki telleri ve diğer iletkenleri oluşturan metallerde, pozitif yüklü atom çekirdeği sabit bir konumda tutulur ama negatif yüklü elektronlar hareket edebilecek kadar özgürdür. Böylelikle metaller kendi yüklerinin bir konumdan diğer bir konuma taşınmasına izin verirler. Diğer maddelerde, özellikle yarı iletkenlerde, taşınan yükler pozitif ya da negatif yükler olabilir. Hangi maddenin elektrik akımında taşınacağını belirleyen şey kullanılan diğer katkı maddelerdir. Pozitif ve negatif yük taşıyıcıları bazen eş zamanlı olarak da bulunabilir. Bu olay elektrokimyasal pilde gerçekleşebilmektedir.

Pozitif yüklerin akışı aynı elektrik akımını verir. Elektrik akımına zıt yönde hareket eden elektronların akışı gibi aynı etkiye sahiptir. Akım, pozitif ya da negatif yüklerin akışı ile oluşturulabilir. Bundan dolayı akım yönünün neresi olacağına dair kural, yük taşıyıcıların pozitif ve negatif olmasından bağımsızdır. Akımın yönü keyfi olarak tanımlanmıştır ve bu yön pozitif yüklerin hareket yönüyle aynıdır.

Bu kuralın geleneksel bir sonucu vardır. Metal tellerde ve elektrik devrelerindeki diğer kısımlarda yük taşıyıcıları elektronlar olduğu için, bir elektrik devresindeki yük akışı daha önce geleneksel olarak belirlenmiş elektrik akımının yönünün tersidir.
Referans Yönü

Teldeki ya da bir bileşendeki akım her iki yönde olabileceği için, pozitif yüklerin akış yönü bir notasyonla simgelenmelidir. I değişkeni akımı temsil etmek için kullanılır ve şematik olarak çizilmiş elektrik devresinde her zaman bir ok ile gösterilir. Buna I akımının referans yönü denir. Eğer akım ters yönde hareket ediyorsa I değişkeni negatif bir değere sahip olur.

Elektrik devreleri analiz edildiğinde, herhangi bir devre elemanının üzerinden geçen akımın yönü ilk olarak bilinemez. Bundan dolayı akımın referans yönü önce keyfi olarak belirlenir. Devredeki akımlar çözüldüğünde, bir devre elemanının üstünden geçen akımın negatif değere olması seçilen referans yönüne ters yönde hareket ettiğini gösterir. Elektronik devrelerde, akımın referans yönü genellikle bütün akımlar zemine doğru hareket ediyormuş gibi seçilir. Bu genellikle akımın gerçek yönüne karşılık gelir çünkü güç kaynağı potansiyeli çoğu devrede yere göre pozitiftir.
Çeşitli ortamlarda elektrik akımı

Metalik katılarda elektrik yükü elektron ile düşük elektriksel potansiyelden yüksek elektriksel potansiyele doğru akar. Diğer alanlarda herhangi bir yüklü objenin akışı ( örneğin iyonlar) bir elektrik akımına sebep olabilir. Yük taşıyıcıların türünden bağımsız bir akım tanımı yapmak gerekirse, geleneksel olarak akım pozitif yüklerin akış yönüyle aynı yöndedir. Metallerde yük taşıyıcıları elektronlar negatif olduğu için akım elektronların akış yönünün tersi yönündedir. Yük taşıyıcıların pozitif olduğu iletkenlerde ise akımın yönü yük taşıyıcıların hareket yönüyle aynıdır

Boşlukta iyon ya da elektron demeti oluşabilir. Diğer iletken maddelerde ise elektrik akımı hem pozitif yüklü parçacıkların hem de negatif yüklü parçacıkların aynı zamanda hareket etmesiyle oluşabilir. Diğerleri içinse elektrik akımı tamamıyla pozitif yük akışı ile sağlanabilir. Örneğin elektrolitlerdeki elektrik akımı pozitif ve negatif yüklü iyonların akışıyla gerçekleşir. Kurşun asit elektrokimyasal pillerdeki elektrik akımı pozitif hidrojen iyonlarının bir yönde, negatif sülfat iyonlarının ise diğer yönde hareket etmesiyle oluşur. Kıvılcımlardaki ve plazmalardaki elektrik akımı elektronlardan kaynaklı olduğu gibi pozitif ve negatif iyonlardan da kaynaklıdır. Buz ve belli katı elektrolitlerdeki elektrik akımı tamamıyla iyonların akışından oluşmaktadır.
Metaller üzerindeki akım

Katı iletken metal, hareketli veya serbest elektronlara sahiptir. Bu elektronlar metalin kristal yapısına bağlıdırlar, fakat herhangi bir atoma bağlı değillerdir. Herhangi bir dış elektriksel alan uygulamadan bile bu elektronlar ısı enerjisinden dolayı rastgele hareket ederler. Fakat normalde bir metaldeki net akım sıfırdır. Herhangi bir zamanda metal objenin herhangi bir kesitinde bir yönden diğerine geçen elektronların sayısı aksi yönde geçiş yapanlarınkine ortalamada eşittir. Bir metal telin iki ucu arasına batarya gibi bir DC kaynağı bağlandığında iletkende bir elektrik alanı oluşur. Bu elektrik alanı metaldeki serbest elektronların alanın tersi yönünde sürüklenmesine sebep olur. Ortalamada bir yöne daha fazla hareket eden elektronlar elektrik akımını yaratmış olurlar.

Bir metalde, her atomun dış kabuğundaki elektronlar ait olduğu atoma yalıtkan maddelerdeki kadar bağlı değildir. Bu elektronlar metal kafesi içinde hareket etmek konusunda özgürdür. Bu iletim elektronları akımı oluşturan yük taşıyıcılar olarak görev edinebilir. Metaller özellikle iletkendir çünkü metaller atomuna çok sıkı bağlı olmayan çok sayıda elektronlara sahiptir. Karakteristik olarak bir kafeste bir elektron ile. Herhangi bir dış elektrik alan uygulanmadığı takdirde bu elektronlar termal enerjiden dolayı rastgele hareket ederler fakat ortalama olarak metal içerisinde herhangi bir akım yoktur. Oda sıcaklığında bu elektronların rastgele hareketinin ortalama hızı saniyede 106 metredir. Metal telin geçtiği bir yüzey boyunca elektronlar yüzey üzerinde her iki yönde ve eşit oranda hareket ederler. George Gamow’un, popüler bilim kitabı “1-2-3 Sonsuz…Sonsuz Bilimin Gerçekleri ve Çözümlenmesi” (1947) kitabında belirttiği gibi “Metalik maddeler, dış kabuklarının atoma gevşek bağlanması nedeniyle ve genellikle elektronlardan birini hareket etmekte özgür kıldığı için diğer maddelerden farklıdır. Böylelikle, metalin içinin çok sayıda atomuna tam bağlanmamış elektronlardan oluştuğu görülebilir. Bu elektronlar kalabalık içerisinde hareket eden insanlar gibi amaçsızca dolanabilir. Bir metal telin zıt uçlarına elektriksel kuvvet uygulandığında ise bu serbest elektronlar iletken katının yük taşıyıcıları olurlar ve biz bu duruma elektrik akımı deriz.

Bir metal telin iki ucu boyunca herhangi bir DC gerilim kaynağı, örneğin bir batarya uygulandığı takdirde, iletken tel boyunca elektrik alanı oluşturulmuş olur. Elektrik alan ile serbest elektronlar arasında anlık temas kurulduğu an, elektronlar pozitif uca sürüklenmeye zorlanırlar. Bundan dolayı tipik bir katı iletkende yük taşıyıcıları elektronlardır.

Yüklerin herhangi bir yüzey boyunca kararlı akışı olan akım ( amper cinsinden ) aşağıdaki denklemle hesaplanabilir.

I = Q t , {\displaystyle I={Q \over t}\,,} {\displaystyle I={Q \over t}\,,}

Burada Q, t zamanı içerisinde yüzey boyunca iletilmiş elektriksel yüktür. Eğer Q ve t , coloumb ve saniye cinsinden ölçülürse, I amper cinsinden olur. .

Daha genel olarak, elektrik akımı verilmiş yüzey boyunca yüklerin akış hızı olarak betimlenebilir.

I = d Q d t . {\displaystyle I={\frac {\mathrm {d} Q}{\mathrm {d} t}}\,.} {\displaystyle I={\frac {\mathrm {d} Q}{\mathrm {d} t}}\,.}

Gazlar ve plazmalar

Havadaki ve kırılımın aşağısındaki sıradan gazlarda elektriksel iletimin etkin bileşeni radyoaktif gazlar, ultraviyole ışık ya da kozmik ışınlar tarafından oluşturulan görece az hareketli iyonlardır. Gazları yalıtkandır çünkü elektriksel iletkenlikleri düşüktür. Ama uygulanan elektrik alan kırılım değerine yaklaştığında serbest elektronlar elektrik alan tarafından yeterince ivmelenecek konuma gelirler. Elektriksel kırılım plazma oluşturabilecek bir süreçtir. Bir plazma yeterince hareketli elektron ve pozitif iyon taşıdığı için elektriksel iletkene dönüştür. Bu işlem boyunca plazma kıvılcım, elektrik ark, yıldırım gibi ışık emici iletken yol formunu alır.

Plazma, atomlardan ya da moleküllerden uzaklaştırılmış elektronların bulunduğu maddenin hallerden biridir. Bir plazma ancak ya yüksek sıcaklık ya da yüksek elektrik uygulaması ile ya da yukarıda bahsedildiği gibi değişen manyetik alan ile oluşturulabilir. Elektronlar protonlardan daha az kütleye sahip oldukları için plazma içerisinde onlardan hızlı bir şekilde ivmelenebilirler. Bundan dolayı akım yığınını elektronlar taşırlar. Serbest iyonlar yeni kimyasal bileşikler yapmak için yeniden birleşime katılabilirler. ( Örneğin atmosferdeki oksijenin tek oksijene parçalanması [O2 → 20], daha sonra bir araya toplanarak ozon oluşturması [O3]).[3]
Boşlukta

İdeal bir boşlukta yüklü parçacıklar olmadığı için boşluk elektriksel olarak mükemmel bir yalıtkan gibi davranır. Ama metal elektrot yüzeyi boşluktaki alanın iletken olmasını sağlayabilir. Bunu, serbest elektronları ya da iyonları elektron alan emisyonu ya da termiyonik yayılım ile enjekte ederek yapar. Termiyonik yayılım, termal enerjinin metalin çalışma fonksiyonunu aştığında gerçekleşir. Elektron alan yayılımı ise metalin yüzeyindeki elektrik alanın kuantum tünellemeye neden olacak şekilde yüksek olduğu zamanlar gerçekleşir. Bunun sonucu olarak metaldeki serbest elektronlar boşluğa enjekte edilir. Dışarıdan ısı verilen elektrotlar bir elektron bulutu oluşturmak için kullanılır. Lamba teli ya da dolaylı olarak elektron tübünün ısı verilen katodu gibi. Ayrıca soğuk katotlar termiyonik yayılım ile kendiliğinden elektron bulutu yaratabilirler. Aynı zamanda küçük akkor alanlar ( katot ya da anot noktası da denilir ) oluşturulabilir. Bunlar, yeri belirlenmiş yüksek akımlar tarafından yaratılan elektrot yüzeyinin akkor bölgeleridir. Bu bölgeler elektron alan yayılımı tarafından başlatılmış olabilir fakat daha sonra konumlandırılmış termiyonik yayılım tarafından devam ettirilir boşluk arkı oluştuğunda. Bu küçük elektron yayan alanlar yüksek elektrik alana maruz bırakılan metal yüzeyler üzerinde oldukça hızlı bir şekilde oluşur. Elektron tübü ve Kriton elektronik anahtarlarından bazılarıdır
Süper iletkenlik

Süper iletkenlik elektriksel olarak tamamıyla sıfır dirence sahip olma olgusudur. Ayrıca belirli kritik bir sıcaklığa soğutulmuş maddelerde gerçekleşen manyetik alan uzaklaştırmasıdır. Süper iletkenlik 8 Nisan 1911 yılında Heike Kamerlingh Onnes tarafından Leiden’de keşfedilmiştir. Ferromıknatıslık ve atomik spekstroskobi gibi, süper iletkenlik kuantum mekaniğinin bir olgusudur. Süper iletkenlik Meissner etkisi ile karakterize edilmiştir. Süper iletken konumuna geçildiğinde manyetik alan çizgileri süper iletkenin iç kısmından tamamıyla çıkarılır. Meissner etkisi olayı, süper iletkenliğin klasik fizikteki idealleştirilmiş mükemmel iletkenlik algısıyla anlaşılamayacağını vurgular.
Yarı iletken

Yarı iletkenlerdeki akımın nedenini pozitif deliklerin akışı olarak düşünmek bazen yararlıdır. ( hareketli pozitif yükler taşır, bu delikler yarı iletken kristallerin değerlik elektronlarını kaybettiği yerdir). Bu p tipi yarı iletkenlerde gerçekleşen bir durumdur. Bir yarı iletken büyüklük olarak iletken ve yalıtkanın ortasında bir elektriksel iletkenlik değerine sahiptir. Yani yarı iletkenlerde iletkenlik kabaca santimetre başına 10−2 104 siemens arasında değişir (S*cm−1).

Klasik kristal yarı iletkenlerde elektronlar belirli bir bant (enerji seviyesi menzili) sınırı içinde enerjiye sahip olabilirler. Enerjik olarak bu bantlar atomun uyarılmamış halinin enerjisi ile serbest elektronun enerjisi arasında bir yerdedir. Uyarılmamış hal, elektronların atom çekirdeğine sıkıca bağlı olduğu bir haldir. Serbest elektron enerjisi ise bir elektronu maddeden tamamıyla koparmak için gerekli olan enerjidir. Her bir enerji bandı elektronların çok sayıda farklı kuantum durumlarına karşılık gelir. Düşük enerjili çoğu hal (çekirdeğe yakın olma) belirli bir banda, yani değerlik bir banda kadar doldurulmuş haldedir. Yarı iletken ve yalıtkanlar metallerden farklıdır çünkü herhangi bir metalin değerlik bandı sıradan çalışma koşulları altındaki elektronlar tarafından doldurulmuştur. Çok az sayıda yarı iletken iletim bandındadır

Yarı iletkenlerin değerlik bandından iletim bandına elektronları uyarabilme kolaylığı bantlar arasındaki farka bağlıdır. Bantlar arasındaki enerji boyutundaki bu fark yarı iletken ve yalıtkanlar arasındaki keyfi ayırıcı çizgi (yaklaşık olarak 4eV) olarak görev edinmektedir.

Kovalent bağlarda, bir elektron komşusundaki bir kimyasal bağa katılabilir. Pauli dışlama ilkesi, elektronların yüksek anti bağ durumuna yükseltilmesi gerektiğini belirtir. Bir boyutun söz konusu olduğu lokalleşmemiş durumlarda, yani nanotellerde, her bir enerji için elektronların tek bir yönde aktığı bir hal görülür. Diğer hallerde ise elektronların diğer yönde akması söz konusudur. Net akım akışı için herhangi bir yöndeki daha fazla hal diğer yöndekinden daha çok işgal edilmelidir. Bunun olabilmesi enerji gereklidir. Genellikle şu belirtilir : Dolu band elektriksel iletkenliğe katkıda bulunmaz. Ama bir yarı iletkenin sıcaklığı mutlak sıfırın üstüne çıktığında, yarı iletkenin içinde kafes titreşimi tüketimi yapmak ve iletim bandına elektronları uyarmak için çok enerji gereklidir. İletim bandındaki akım taşıyan bu elektronlara serbest elektronlar denir.
Elektrolitler üzerindeki akım

Elektrolitler içlerinde elektrik akımını mümkün kılacak serbest iyonlar bulunduran maddelerdir. Örneğin eğer elektrik alan Na+ ve CI- dan oluşan bir çözeltiye uygulanırsa (ve koşullar uygunsa ) Sodyum iyonları negatif elektroda (katod) doğru hareket edecektir. Klor iyonları ise pozitif elektroda (anod) doğru hareket edecektir. Reaksiyon iyonları absorbe eden her iki elektrot yüzeyinde de gerçekleşecektir. Elektrokimyasal hücreler bir elektrolit ve bu elektrolide yerleştirilmiş elektrotlardan oluşur. Bu hücreler kimyasal enerjiyi elektrik enerjisine çevirmek (pil) ya da elektrik enerjisi kullanarak bir kimyasal tepkimeyi gerçekleştirmek için (elektroliz) kullanılırlar. Her iki durumda da elektrotların çevresinde iyonlar oluşur ya da yok olur. Bu tepkimeler sırasında elektrolit içerisinde birbirini nötrleyen ya da birbirinden ayrılan anyon ve katyonlar (negatif ve pozitif yüklü iyonlar) elektrotlara doğru ya da aksi yönde hareketleri sırasında elektrik akımını oluştururlar. Örnek olarak, sıkça rastlanan kurşunlu pillerde elektrik akımı pozitif yüklü hidrojen iyonlarının bir yöne negatif yüklü sülfat iyonlarının diğer yöne hareket etmesinden meydana gelir.

Proton iletkenleri olarak adlandırılan su-buz ve belli katı elektrolitler hareket edebilen hidrojen iyonlarına (proton) sahiptir. Bu gibi maddelerde elektrik akımı hareket halindeki protonlardan oluşur. Bu durum metallerdeki elektron hareketinin tersidir

Belirli elektrolit karışımlarda hareketli elektrik yükler açık renge sahiptir. Renkteki bu yavaş ilerleme akımı görülebilir hale getirir.
Diğer ortamlar
Vakumda elektronlardan ya da iyonlardan meydana gelmiş bir ışın elektrik akımına neden olabilir. Benzer şekilde kıvılcım ve plazmalarda elektrik akımı hareket eden elektronlar ve pozitif ya da negatif yüklü iyonlardan meydana gelir. Yarı iletkenler üzerinde elektrik akımı, elektronların yanı sıra, pozitif yüklü elektron boşlukları (Yarı iletken kristali üzerinde eksik olan değerlik elektronlar) tarafından da taşınır. P tipi yarı iletkenlerde elektrik akımı büyük oranda bu şekilde oluşur.

Elektromanyetizma


Elektrik akımı bir manyetik alan meydana getirir. Bu manyetik alan, akım geçiren teli çevreleyen dairesel alan çizgileri olarak gözde canlandırılabilir.

Elektrik akımı bir galvanometre yardımıyla doğrudan ölçülebilir, ama bu yöntem devrenin koparılmasını gerektirmektedir, bu da bazi durumlarda zorluk yaratır. Akım, devreyi koparmadan, meydana getirdiği manyetik alan sayesinde de ölçülebilir. Bu amaçla kullanılan cihazlar arasında Hall etkisi sensörleri, akım transformatörleri ve Rogowski bobinleri de vardır.

Özel görelilik kuramı kullanılarak manyetik alan, akımı taşıyan parçacıklarla aynı hızda giden bir gözlemci için durağan bir elektrik alan dönüştürüllebilir. Zaten akımın kendisi de ölçüldüğü referans sistemine bağlıdır, çünkü akım, parçacıkların hızına ve bu da referans sistemine bağlıdır.

Elektromıknatıs


Bir elektromıknatıs bobininde silindirik bir çekirdek üzerinde sarılan yalıtılmış çok sayıda dairesel sarımlar vardır. Bu sarımlar üzerinde elektrik akımı olduğunda silindirik çekirdek bir mıknatıs gibi davranır. Sarımlar üzerindeki akım yok edildiği takdirde bobin aynı anda manyetizma özelliğini kaybeder. Bu tarz aletlere elektromıknatıs diyoruz.
Amper yasasına göre, bir elektrik akımı manyetik alan üretir.

Elektrik akımı manyetik alan üretir. Manyetik alan, telin etrafındaki çembersel alan çizgileri modeliyle göz önünde canlandırabilir. Telin üzerindeki akımın uzunluğu telin uzunluğu boyunca devam eder.

Manyetizma da ayrıca elektrik akımı üretir. Bir iletken, büyüklüğü değiştirilen bir manyetik alana maruz bırakıldığında elektromotor kuvvet (EMF) üretilir. Eğer uygun bir yol varsa iletken üzerinde akım üretilmiş olur.

Elektrik akımı direk olarak galvanometre ile ölçülebilir fakat bu metot elektriksel devrenin bozulmasına neden olur. Bu durum ölçümü bazen uygunsuz hale getirir. Akım ayrıca kendisiyle ilişkili olan manyetik alanın belirlenmesiyle herhangi bir bozulma olmadan ölçülebilir. Bu ölçümün yapılmasını sağlayan aletler Hall etkisi sensörü, akım kelepçesi, akım transformatörü ve Rogowski bobinidir.

Radyo dalgaları


Bir elektrik akımı uygun şekilli bir iletken üzerinde radyo frekansıyla aktığında radyo dalgaları üretilir. Bu dalgalar ışık hızında seyahat eder ve uzak iletkenlerde bir elektrik akımına neden olabilirler.
Matematiksel modeller
Akım miktarının hesaplanması

Sabit bir akım I amper olarak şu şekilde hesaplanabilir:

I = Q t {\displaystyle I={Q \over t}} {\displaystyle I={Q \over t}}

burada

Q {\displaystyle Q\!\ } {\displaystyle Q\!\ } ölçülen süre boyunca kesitten geçen elektrik yükü, coulomb (amper saniye) olarak ve
t {\displaystyle t\!\ } {\displaystyle t\!\ } zaman, saniye olarak

Devamında:

Q = I t {\displaystyle Q=It\!\ } {\displaystyle Q=It\!\ } ve t = Q I {\displaystyle t={Q \over I}} {\displaystyle t={Q \over I}}

Ohm yasası

Ohm Kanunu, elektrik devresinde iki nokta arasında kalan bir iletkenin üzerinden geçen akımın, bu iki nokta arasındaki potansiyel farkıyla doğru orantılı olduğunu belirtir. Bir diğer deyişle; ideal bir direnç veya diğer omik aygıtlarda uygulanan gerilimin akıma oranıdır. Bu orantılılık direncin tanımını verir. Bu ilişkiyi tanımlayan matematiksel denklem oldukça popülerdir.

I = v R {\displaystyle I={\frac {v}{R}}} {\displaystyle I={\frac {v}{R}}}

Burada I, iletkenin üzerinden geçen akımdır ve bu akımın birimi Amperdir. Formüldeki V bu iletkenin uçları arasında ölçülen potansiyel farktır ve birimi Volttur. R ise iletkenin direncidir ve birimi ohm’dur. Özel olarak belirtilmeli ki, Ohm kanunu R’nin akımdan bağımsız bir sabit olduğunu göstermektedir.
Joule Yasası

Ohm ısınması ya da direnç ısınması olarak bilinen Joule Yasası iletkenin üzerindeki elektrik akımının kanal boyunca ısı yayma işlemiyle ilgilidir. Bu yasayı ilk olarak 1841 yılında James Prescott Joule çalıştı. Joule uzun bir teli sabit kütleye sahip bir suya batırdı ve telin üzerindeki belli bir akımın sudaki sıcaklığı nasıl arttırdığını 30 dakikalık periyotlarla ölçtü. Akımın büyüklüğünü ve telin uzunluğunu değiştirerek yaptığı deneyler neticesinde üretilen ısının teldeki akımın karesiyle ve telin elektriksel direnciyle doğru orantılı olduğunu tespit etti.

Q ∝ I 2 R {\displaystyle Q\propto I^{2}R} {\displaystyle Q\propto I^{2}R}

Bu ilişki Joule’ün ilk yasası olarak bilinir. Daha sonra, enerjinin Uluslararası Birimler Sistemindeki birimi Joule olarak isimlendirildi ve J sembolüyle gösterilmeye başlandı. Yaygın bir şekilde bilinen gücün birimi watt saniye başına 1 joule’a eşittir.
Akım yoğunluğu

Elektrik akımı yoğunluğunun bir ölçümüdür. Bu elektrik akımının seçili alana oranını veren bir vektörel büyüklüktür SI birimlerinde, akım yoğunluğu amper bölü metrekare ile ölçülür.

J = I S {\displaystyle J={\frac {I}{S}}} {\displaystyle J={\frac {I}{S}}}

Akım yoğunluğu ve Ohm yasası ilişkisi

Akım yoğunluğu, elektrik akımının yoğunluğu olarak tanımlanır. Akım yoğunluğu birim alan başına düşen elektrik akımı vektörüdür. Uluslararası Birimler Sisteminde metre kare başına amper cinsinden birimlendirilir.

I = ∫ J → ⋅ d A → {\displaystyle I=\int {\vec {J}}\cdot d{\vec {A}}} {\displaystyle I=\int {\vec {J}}\cdot d{\vec {A}}}

Burada I {\displaystyle I} {\displaystyle I} iletkendeki akım , J → {\displaystyle {\vec {J}}} {\displaystyle {\vec {J}}} akım yoğunluğu, ve d A → {\displaystyle d{\vec {A}}} {\displaystyle d{\vec {A}}} ise kesit alanı vektörünün diferansiyelidir.

Belirli bir dirence sahip maddelerdeki akım yoğunluğu J → {\displaystyle {\vec {J}}} {\displaystyle {\vec {J}}} (birim alan başına elektrik akımı) bulunduğu ortamdaki elektrik alanı E → {\displaystyle {\vec {E}}} {\displaystyle {\vec {E}}} ile doğru orantılıdır. Bu orantılılık maddenin iletkenliği σ {\displaystyle \sigma } {\displaystyle \sigma } olarak adlandırılır. Maddenin iletkenliği maddenin kendine has özelliği ile ilgilidir. Daha genel olarak, maddenin iletkenliği maddenin sıcaklığına bağlıdır

J → = σ E → {\displaystyle {\vec {J}}=\sigma {\vec {E}}\,} {\displaystyle {\vec {J}}=\sigma {\vec {E}}\,}

Maddenin iletkenliğinin σ {\displaystyle \sigma } {\displaystyle \sigma } ) karşıtı olan terim ise maddenin direncidir ρ {\displaystyle \rho } {\displaystyle \rho }.

J → = E → ρ {\displaystyle {\vec {J}}={\frac {\vec {E}}{\rho }}} {\displaystyle {\vec {J}}={\frac {\vec {E}}{\rho }}} ya
E → = ρ J → {\displaystyle {\vec {E}}=\rho {\vec {J}}} {\displaystyle {\vec {E}}=\rho {\vec {J}}}

Yarı iletkenlerdeki iletim sürüklenme ve difüzyonun ortak etkisiyle ile gerçekleşebilir. Bu iletkenlik difüzyon sabiti D {\displaystyle D} {\displaystyle D} ve yük yoğunluğu α q {\displaystyle \alpha _{q}} {\displaystyle \alpha _{q}} ile doğru orantılıdır. Dolayısıyla akım yoğunluğu :

J = σ E + D q ∇ n , {\displaystyle J=\sigma E+Dq\nabla n,} {\displaystyle J=\sigma E+Dq\nabla n,}

Burada q {\displaystyle q} {\displaystyle q} temel yük, n {\displaystyle n} {\displaystyle n} ise elektron yoğunluğudur. Yük taşıyıcıları yoğunluğun az olduğu yöne doğru ilerler. Bu yüzden, pozitif akım elektronlar için pozitif yoğunluk gradyanı ile sonuçlanır

Doğrusal anizotrop maddelerde, SİMGELER tensörlerdir.

Düşük frekans altında, metal gibi doğrusal maddelerin yüzeyindeki yük yoğunluğu her yerde aynıdır. Bu gibi durumlarda Ohm yasası, metalin baş ve son kısımları arasındaki potansiyel farkının üzerinden geçen akım ile doğru orantılı olduğunu belirtir

I = V R , {\displaystyle I={V \over R}\,,} {\displaystyle I={V \over R}\,,}

burada I {\displaystyle I} {\displaystyle I} akımdır ve amper cinsinden ölçülür. V {\displaystyle V} {\displaystyle V}metalin uç noktaları arasındaki potansiyel farktır ve volt cinsinden ölçülür. R {\displaystyle R} {\displaystyle R} ise metalin direncidir ve ohm cinsinden ölçülür. Yüksek frekansın söz konusu olduğu alternatif akımlardaki deri etkisi, iletkenin kesit alanı boyunca ilerleyen akımın düzensiz dağılmasına neden olur. Böylelikle yüzeyin yakınında akım yoğunluğu daha fazla olur ve bu durum direncin artmasına neden olur.
Sürüklenme hızı

İletken içerisindeki hareketli yüklü parçacıklar tıp ki gazlar gibi rastgele yönlerde hareket ederler. Net bir yük akışının olması için yüklü parçacıklar ortalama bir sürüklenme hızıyla hareket etmelidir.Metallerdeki yük taşıyıcıları elektronlardır ve bunlar bir atomdan başka bir atoma çarpa çarpa düzensiz bir yol izlerler. Başka bir deyişle kararsız yolla akarlar (atomdan atoma sıçrarlar), fakat genellikle elektriksel alan yönünde akarlar. Fakat genel olarak, elektrik alan vektörüne ters yönde sürüklenirler. Elektronların sürüklenme hızı aşağıdaki denklemden hesaplanabilir :

I = n A v Q , {\displaystyle I=nAvQ\,,} {\displaystyle I=nAvQ\,,}

burada

I {\displaystyle I} {\displaystyle I} elektrik akımı
n {\displaystyle n} {\displaystyle n} birim hacimdeki yüklü parçacık sayısı
A {\displaystyle A} {\displaystyle A} iletkenin kesit alanı
v {\displaystyle v} {\displaystyle v} sürüklenme hızı
Q {\displaystyle Q} Q her bir parçacık üzerindeki yüktür

Karakteristik olarak elektrik yükleri bir katı içerisinde yavaş hareket eder. Örneğin 0.5 mm^2 kesit alanına ve 5 amperlik akıma sahip bir bakır tel içerisindeki elektronların sürüklenme hızı saniyede bir milimetre kadardır. Fakat başka bir örnek verilecek olursa, elektronlar katot ışın tüpünün içindeki boşlukta hem düz bir çizgiye yakın bir yol izlerler hem de ışık hızının onda biri kadar bir hız ile ilerlerler.

Katı maddedeki elektrik akışı tipik olarak çok yavaştır. Örneğin, 0.5 mm² kesitli bir bakır tel 5 A lik bir akım taşırken elektronların akım yönündeki ortalama hızı saniyede milimetreler mertebesindedir. Buna karşılık katot ışınlı tüplerin içerisindeki neredeyse vakum ortamda elektronlar neredeyse doğrusal rotalarda ışık hızının onda birine yakın hızlarda hareket ederler.

Elektriksel yük taşıyan parçacıklar hızlı ya da yavaş da hareket etse, iletkenin yüzeyinde oluşan elektriksel sinyaller genelde ışık hızına yakın hızlarda ilerlerler. Bu sonuca Maxwell denklemlerinin çözümüyle varılabilir. İlk bakışta sezgiye aykırı görünen bu durum bilardo toplarının çok hızlı hareket etmediklerinde bile çarpışmanın etkisini neredeyse anında iletmelerine benzetilerek açıklanabilir.

Elektrik yüklerinin kazanacağı herhangi bir ivme, yani elektrik akımındaki herhangi bir değişiklik elektromanyetik dalgaların oluşmasına neden olur. Bu dalgalar, iletkenin yüzeyinden dışarıya çok yüksek hızlarda yayılır. Maxwell denklemlerinden de hesaplanabileceği üzere bu hız ışık hızına göre hesaplandığında oldukça önemli bir kesir ile ifade edilir. Bundan dolayı elektromanyetik dalga hızı çoğu zaman elektronların sürüklenme hızından büyüktür. Örneğin elektrik iletim hatlarındaki elektromanyetik dalgalar teller arasındaki boşlukta, kaynaktan başlayarak uzak bir yüke kadar yayılabilir. Fakat tel içerisindeki elektronlar yalnızca geriye doğru ve biraz da ileriye doğru küçük mesafeler katedebilir.

Elektromanyetik dalga hızının ışığın boşluktaki hızına oranı hız faktörü olarak tanımlanır. Bu oran iletkenin şekil ve boyutuna, elektromanyetik özelliğine ve çevresini saran yalıtkan maddelere bağlı olarak değişir

Bahsedilen bu üç hız benzerlik açısından gazların hızları ile karşılaştırılabilir.

Yük taşıyıcıların düşük sürüklenme hızı, havanın hareketine (rüzgar) benzemektedir
Elektromanyetik dalgaların yüksek hızı gaz molekülleri içerisinde hareket eden ses hızına benzemektedir. ( Bu dalgalar bir ortamda her bir parçacıktan daha hızlı hareket eder.)
- Elektrik yüklerinin rastgele hareketi, rastgele titreşen gaz parçacıklarının termal ısı hızını çağrıştırır.

Doğru akım ve alternatif akım

Doğru akım batarya, termokupl, güneş pili, komütatör tipi elektrik makinesi gibi kaynaklar tarafından oluşturulabilir. Doğru akım tel gibi iletkenlerde akabildiği gibi; yarı iletken , yalıtkan hatta katot ışını tüpünde olduğu gibi boşlukta dahi akışa sahip olabilir. Doğru akımı alternatif akımdan (AC) ayıran şey elektrik yüklerinin sabit bir yönde hareket etmesidir. Geçmişte doğru akım için kullanılan terim “galvanik” akımdı. Doğru akım elektrik yükünün hep aynı yönde akmasıyla oluşur. Buna karşılık alternatif akımda eşit zaman aralıklarıyla akım yönü tersine döner. Bunların üretilmesi, iletilmesi ve kullanılması çok farklı özellikler gösterirler. Çeşitli elektronik devre elemanları kullanılarak bu iki akımı birbirine dönüştürmek mümkündür.

Elektrik enerjisi, çeşitli yöntemlerle diğer enerji çeşitlerinin dönüştürülmesiyle üretilir. Ortaya çıkan akım doğru ya da alternatif akım olabilir. Doğru akım en yaygın olarak kimyasal pillerde, güneş pillerinde ve dinamolarda(doğru akım motoru) üretilir. Alternatif akım ise genellikle alternatif akım motorlarında üretilir.

Altenatif akım (AC) devrelerinde elektrik yüklerinin hareketi periyodik olarak yönünü tersine çevirecek şekildedir. Doğru akımda (DC) ise elektrik yüklerinin akışı yalnızca tek yönlüdür.

Evlere ve işyerlerine verilen elektrik alternatif akımdır. AC güç devresinin klasik dalga formu sinüs dalgasıdır. Belirli uygulamalar üçgen dalga ya da kare dalga gibi farklı dalga formlarını kullanabilirler. Elektriksel tellerde taşınan ses ve radyo sinyalleri alternatif akıma örnek olarak verilebilir. Bilgileri AC sinyalleri olarak şifreleme ve dönüştürme bu uygulamaların önemli bir amacıdır.

Kullanılan elektriğin büyük çoğunluğu herhangi bir enerji çeşidinin önce hareket enerjisine, ordan elektrik enerjisine çevrilmesiyle elde edilir. Alternatif akım motorları genel olarak doğru akım motorlarından daha ucuza mal olurlar, bakımları daha kolaydır ve daha yüksek verimde çalışırlar. Dolayısıyla alternatif akım büyük miktarda üretime daha uygundur. Bunun yanında alternatif akımın iletimi de çeşitli nedenlerden çok daha ucuz ve verimli bir şekilde yapılabilir. Elektrik şebekesinin alternatif akım taşıması bu nedenlerden ötürüdür. Buna karşılık elektrik şebekesinden uzak ya da taşınabilir uygulamalarda piller yardımıyla doğru akım elde etmek daha kolaydır.

Elektrik enerjisinin hareket enerjisine dönüştürülmesinde de alternatif akım motorları benzer avantajlara sahiplerdir. Bu yüzden hareket enerjisi gerektiren uygulamalarda (örneğin elektrikli ev aletleri) alternatif akım tercih edilir. Öte yandan, doğru akım, elektronik cihazların (özellikle dijital) çalışması için çok daha uygundur.
Oluşumu

Elektrik akımı içeren şimşek, statik elektrik, güneş rüzgarı ve kutup ışığı kaynakları elektrik akımının doğada ve evrende görülen örnekleridir.

Metal tellerde bulunan iletim elektronlarının akışını içeren elektrik akımı ise insan yapımıdır. Sokaklarda bulunan elektrik direkleri buna örnek olarak verilebilir. Bu elektrik direkleri elektriksel ve elektronik ekipmanlar içeren küçük teller vasıtasıyla elektriksel enerjinin uzun mesafelere dağıtılmasını sağlar. Eddy akımı ise değiştirilen manyetik alan ile oluşturulan bir akım çeşididir. Benzer şekilde, elektrik akımının iletkenin özellikle yüzeyinde gerçekleşmesi elektromanyetik dalgalara maruz kalmasından dolayıdır. Salınımlı elektrik akımı uygun bir voltaj ile radyo anteni içinde aktığında radyo dalgaları üretilir.

Elektronikte, elektrik akımı içeren başka formlardan bahsedilecek olursa, bir elektron tübü boyunca ya da bir direnç boyunca elektronların akışı örnek olarak verilebilir.
Akımın ölçümü

Akım, ampermetre adı verilen aletin kullanılması ile ölçülebilir.

Elektrik devrelerindeki akımı ölçmek için çok çeşitli teknikler vardır:

Shunt Dirençleri
Hall Etkisi Akım Sensörü Dönüştürücler
Transformatörler
Manyetodirenç alan sensörleri[4]

Görüldüğü yerler

Doğada karşılaşılan elektrik akımları arasında yıldırımlar, Güneş rüzgârları ve kuzey ışıkları vardır. İnsan yapımı elektrik akımlarına örnek olarak da metal tellerde akan elektronlar örnek gösterilebilir. Bu duruma uzun mesafelere elektrik enerjisi dağıtan elektrik iletim hatlarında ya da elektrikli ve elektronik aletlerin içlerindeki tellerde rastlanabilir. Akıma Elektronik bilimi dahilinde farklı yerlerde de rastlanabilir. Bunların arasında dirençlerin üzerinden geçen akımlar, vakumlu tüplerdeki vakumdan geçen akımlar, pillerin ya da sinir hücrelerinin içinde akan iyonlar ve bir yarı iletkenden akan elektron boşlukları da vardır.
Tehlikeler

Elektrik akımından kaynaklı en ciddi zararlar elektrik çarpmalarıdır. Elektrik çarpmasının etkileri pek çok etkene dayanır. En onemli etkenler akımın şiddeti, elektriksel temasın yapısı, etkilenen uzuvların durumları, akımın vücutta takip ettiği yol ve akım kaynağının gerilimidir. Çok zayıf bir akım sadece bir karıncalanmaya neden olurken, deriden geçen şiddetli akımlar ciddi yanıklara hatta kalpten geçen akımlar kalp krizine bile sebep olabilir.

Kontrol dışı elektrik kaynaklı ısınmalar da tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Fazla güç taşıyan kablolar yaygın bir yangın sebebidir. Cepte birlikte taşınan madeni paralar ve bir AA Pil kadar küçük bir güç kaynağı bile kısa devre sonucu hızlıca ısınıp deride yanıklara sebep olabilir.
[Resim: 148717185843741.png]

2.El Dizel Araba Alırken / Kullanırken Dikkat Edilecek Hususlar

Dizel Motorlu Bir Araç Alırken Hangi Unsurları Göz Önüne Almalıyım ?

Dizel motorlu araçlar piyasada benzinli araçlara göre daha çok tercih edilir. Bu durumun temel sebebi dizel motorlu aracın yakıtının hem daha ucuz olması ,daha az yakıt yakması ve performansının daha yüksek olmasıdır. Tabi dizel araçların aynı model ve konsepti benzinli aracına göre 15-20 bin TL daha fazla ücreti vardır. Bu da mantıken yılda fazla yol yapmayacaksanız , kısa vadede aracınızı değiştirecekseniz benzin motorlu aracı daha cazip kılan bir etkendir. şöyle düşünün yılda 20-30 bin km yol yapmayacaksanız , benzinli ve dizel motorlu araç arasındaki 15-20 bin TL fiyat farkını da düşünecek olursak , Benzinli bir araç alıp cebinizde ekstradan 15.000 TL lik bir yakıt parası olduğunu düşünebiliriz. Belkide bu 15,000 TL size 10 yıl yetecek bir yakıt parasıdır

Dizel Araç Alırken Nelere Dikkat Etmeliyim ?

Her araba da olduğu gibi aracın boyalı ve değişen parçaların durumu, yürüyen aksam hakkında net bilgi sahibi olun. Boyalı ve değişen parçası çok olan araç sizin için sorun olmayabilir ama yarın acil olarak arabanızı satmak istediğinizde hemen alıcı bulamayabilirsiniz. Ayrıca ağır hasar geçirmiş araçlarda çok sorun yaşarsınız.

Mümkün olduğu kadar düşük KM li araçları tercih edin. Eski model bir dizel araç alacaksanız daha dikkatli olmanızda fayda var. Özellikle 100.000 km üstü dizel araçlara Çünkü dizel araçlar belli bir KM den sonra çok masraf çıkartmaya başlar bu durumun temel sebebi dizel motor yapısının benzinli araca göre daha çok parça olması ve daha karmaşık bir yapısının olmasından kaynaklıdır. Bu da sıkıntılı bir dizel araç aldığınızda çok masraf çıkacak demektir. Yedek parçacılık yaptığım dönemde bir çok kere şu konuşmaya şahit olmuşumdur '' Bir daha dizel araç alırsam ..... ''

Bunların dışında araç sahibinin yakıtı iyi yerlerden alması da önemlidir. Kötü kalite yakıt kullanımında ilerleyen zamanlarda yakıt sisteminde sorunlar çıkabilir. Araç sahibine yakıtı nerden aldığını sorun. Yakıtı iyi yerlerden aldığına emin olun.

Alacağım Aracın KM'sinin Oynanıp Oynanmadığının Nasıl Anlarım

Öncelikle elektronik sayaçlı arabaların KM sinin oynatıldığını teknik olarak anlaşılması mümkün değildir. Fakat göz ile yapacağımız kontrollerde aracın boyasında yıpranmalar (taş oyukları , çukurlar) , arac içi döşemelerin , plastik aksamların , direksiyon simidinin yıpranma durumları araç hakkında bize iyi bir fikir verir.

NOT: Koltuklara kılıf takılı olabilir . koltuklarda kılıf olup olmadığını mutlaka sorun kılıf takılı ise ona göre değerlendirmenizi yapın.

bu yaptığımız gözlemler örneğin araba 300.000 kmden 50.000 km ye düşürülmüşse net bir şekilde anlaşılır. Ayrıca çok konuşkan araç satıcılarını da fazla konuşturmayın , birinin çok konuşması dikkatinizi dağıtabilir sağlıklı karar almanızı da engelleyebilir sadece sizin sorduğunuz sorulara cevap vermesini isteyin.

Hemen Karar Vermeyin

Aracı görüp mümkünse kendiniz kullandıysanız hemen karar vermeyin sonrasında kendiniz bir değerlendirme yapın hatta mümkünse çevrenizde bilgisine güvendiğiniz insanlar varsa yorumunuzu katmadan araç ile ilgili bilgilerinizi söyleyin fikrini alın. Hemen karar vermelerde o anda işin içine katmadığınız başka unsurlar göz önüne almazsınız bu durum da yanlış karar vermenize sebeb olur.

Emsallerini Araştırın

Almayı düşündüğünüzün aracı sahibinden.com , arabam.com gibi 2.el araba satan lider web sitelerinden emsallerine bakın. Fyatlarını karşılaştırın. Aracın piyasası hakkında bilgiye sahip olun.

Oto Ekspertiz Mutlaka Yaptırın

Almaya karar verdiğiniz dizel aracı ne olursa olsun oto ekspertize götürmenizde fayda var. Oto ekspertizlerde aracın motoru , kaportası, yürüyen aksamı kontrol edilir. Burada satıcının size söylediklerini doğruluğunu kontrol etmiş olur ve uzman görüşünü de almış olursunuz.

Dizel Araç Aldım Kullanırken Nelere Dikkat Etmeliyim ?

Dizel araçlar , benzinli araçlara göre daha hassas araçlardır. Bu yüzden bir çok dikkat etmemiz gereken unsur vardır.

1-Kontağı açtığınızda motoru hemen çalıştırmayın!

Dizel araçlarda kontağı ilk açtığınızda motoru hemen çalıştırmayın tüm göstergelerin sönmesini bekleyin. Çünkü dizel motorlar çalışmadan önce ısınması gerekmektedir.

2-Kalitesiz yakıt kullanmayın!

Dizel motorlar hassas yakıt sistemlerine sahiptirler. Kalitesiz yakıt içerisinde bulunan yabancı maddelerin yoğunluğu yakıt filtresinin çabuk tıkanmasına , enjektörlerde , yakıt pompası içerisinde hassas çalışan parçaların arasına girerek bu parçaların ömrünün kısalmasına ve ilerleyen dönemlerde ciddi masraflara sebeb olacak arızalara yol açmaktadır..

3-Bakımlarınızı zamanında yaptırın!

Dizel araçlarda bakımların zamanın da yapılması hayati önem taşır. geç yapılan bakımlarda motor yağının özelliğiini kaybetmesi, hava filtresinin tıkanması işlevini yerine getirememesinden motor içerisine yabancı partiküllerin girmesine motorun ömrünün kısalmasına ve özellikle turbonun kısa sürede yıpranmasına sebep olacaktır.

4-Turbo dizel aracınız var ise motoru çalıştırdıktan sonra 30 saniye bekleyin sonra arabayı hareket ettirin

Turbonuzun soğukken yüksek devirlere çıkması turbo kanatçıklarına zarar verir. Ayrıca turbonun yeterince yağlanması için de belli bir süre gerekmektedir. Motor tam ısınmadan yapacağınız yüklenmeler (motoru yüksek devire 2500+ çıkarmalar ) turbonun ömrünü kısaltacaktır.

5-Turbo dizel aracınız var ise uzunyol yaptıktan sonra motoru hemen stop ettirmeyin!

Turbo motora 25-30 kat daha fazla devirde dönmektedir. Özellikle uzunyol yaptığınızda turbo devri ve sıcaklığıçok yüksek boyutlara ulaşacaktır. Turbo yağlamasını aracın motorundan almaktadır. Uzunyoldan döndükten sonra motorunuzu hemen stop ettirdiğinizi düşünün belkide 40.000 devir ile dönen turbonuzu bir anda yağsız bırakacaksınız bu durum da turbonun özellikle mil kısmında aşınmalara sebeb olacaktır. Bu yüzden uzun yol yaptıktan sonra 5-10 dakika aracınızı rölantide çalıştırdıktan sonra stop ettirmenizde fayda vardır. Bu süreçte rölantide turbonuzun devri düşecek , soğuyacaktır.

6-Devirli Kullanın

Manuel dizel araç kullanıyorsanız mümkün olduğu kadar. Devirli kullanmanızda fazla yüklenme yapmamanız önem arz etmektedir.
[Resim: 148717185855692.png]

Bir ilişkiden beklenen 10 şey!

Kadınlar ve erkekler bir ilişkiden ne bekler? Posta yazarı Mehmet Coşkundeniz bir kadının ve bir erkeğin sevgilisinden beklediği 10 şeyi yazdı...

1- Saygı ve nezaket

Bir kadın öncelikle bir insan, bir birey olduğu için sizden saygı bekler. Daha sonra da bir kadına göstermeniz gereken asgari nezaketi bekler. Ona kapıyı açmanızın, koltuğunu çekmenizin, bir şey isterken lütfen demenizin erkekliğinizden bir şey götürmeyeceğini bilin lütfen.

2- Özel olduğunu hissetmek

Sevgiliyseniz, o kadın sizin için dünyadaki en özel insandır. Öyleyse bunu ona hissettirmelisiniz. Başkalarına davrandığınız gibi davranamazsınız. Klişe sözcükleri bırakın, ona özel sözcükler bulun.

3- Dürüst davranmak

Ne olursa olsun, hangi koşulda olursa olsun yalan söylemeyin. Bu yalanlar kadının dünyasında gerçekten onarılmaz yaralara neden oluyor. Evet, affetmiş gibi görünüyorlar ama bunu içlerinde mutlaka biriktiriyorlar. İyisi mi en kötü koşulda dahi dürüst olun. O zaman siz de saygı kazanırsınız.

4- İlgi ve sorumluluk

Kadınların en çok yakındığı şey, ilgisiz ve ilişki sorumluluğunu taşıyamayan erkekler. Hem bu atla deve değil ki! Bu arada kadınların ilgiden kasıtları günde 3-5 mesaj atıp “Seni seviyorum” yazmak değil. Seviyorsanız, ilişkinin sorumluluğunu taşıyın ve bunu ona gösterin.

5- Kaçak oynamamak

Sevgiliyseniz, sevgilisinizdir. Bir gün öyle, bir gün böyle davranmayın. İlişkinizin arkasında durun ve bunu birlikte olduğunuz kadına gösterin. Bir hafta telefon, mesaj yağmuruna tuttuktan sonra birden “Çok işim var seni arayamıyorum” noktasına gelmeyin.

6- Birlikte eğlenebilmek

Bir yemekte, bir kulüpte, bir sinemada, hatta evde birlikte eğlenmek kadar güzel bir şey yoktur. Siz eğlenceden sadece kendi arkadaşlarınızla dışarı çıkmayı anlıyorsanız bir ilişkiyi yürütmeniz imkansızdır. O sizin sevgiliniz ve birlikte eğlenmelisiniz.

7- Bencil olmamak

Siz iki kişisiniz, bir adım atarken artık iki kişilik düşünmelisiniz. Tek başına kararlar alıp ona dikte etmemelisiniz.

8- Küçük hediyeler

Bir hediye almak için ille özel bir günü beklemeniz çok yanlış. Onunla buluşmaya giderken alacağınız küçücük bir şey, belki bir kitap, bir müzik albümü, kendisini değerli hissetmesini sağlayacaktır. Üstelik siz de böylece ona verdiğiniz önemi göstermiş olacaksınız.

9- Takdir edilmek

Sadece siz çalışmıyorsunuz. Ya da sadece siz okumuyorsunuz. Onun başarılarını da takdir etmelisiniz. Hele hele zorlu bir işe girişirken onu mutlaka cesaretlendirmelisiniz. Bu zorlu işi başardığında ondan “Sen olmasaydın yapamazdım” sözünü duymak kadar mutlu edici bir şey var mı hayatta?

10- Dinlenilmek

Kadınların en büyük şikayeti sevgililerinin kendilerini dinlemediği yönündedir. Bir şey anlattıklarında ilginizi başka yere savurmayın. Onu dinleyin, sözlerine katılın, yorum yapın. Bu paylaşıma kadınların ihtiyacı vardır. Evet, siz de anlatın. Aranızdaki iletişimi diri tutmanın yoludur bu.
[Resim: 148717185866136.png]

Konuşma Sanatı - Nasıl Güzel Konuşuruz…?

Varlığımızı kanıtlamada, dış dünya ile bağlantımızı kurmada konuşmanın bize sunduğu olanaklardan yararlanırız Acaba bu olanakları gerektiği gibi kullanabiliyor muyuz? Nasıl konuşuyoruz? Konuşma güçlüğü çekiyor muyuz?

Konuşma güçlüğü çekip çekmediğimizi, düşünce ve duygularımızı rahatça anlatıp anlatamadığımızı, karşımızdakilerle doğal bir iletişim kurup kuramadığımızı anlayabiliriz Konuşurken hangi türden yanlışlıklar yapıyoruz? Söylemek istediklerimizi tam verebiliyor muyuz?

Konuşma sırasında yaptığımız yanlışların ayrımına varamayız Bunları ancak karşımızdakiler, bizleri dinleyenler bilebilir Belki amacımızı tam karşılayacak uygun sözcükleri seçemiyor, aşınmış kullanımdan düşmüş sözcükler seçiyoruz Belki el, kol, yüz hareketlerimizi bedensel davranışlarımızı konuşmanın akışına uyduramıyoruz

Hiç birimizin konuşması tıpatıp birbirine benzemez Çünkü düşünsel ve dilsel yetkinleşmemiz tam bir özdeşlik göstermez Bunda yetiştiğimiz, içinde bulunduğumuz toplumsal ortamın da payı büyüktür

Konuşma güçlüğü çekiyor muyuz? Aşağıdaki sorular, bunu anlamamızda bir ölçüde yardımcı olabilir:

Söylediklerimi karşımdakiler kolayca anlayabiliyor mu?

Düşüncelerimi açık ve etkili bir biçimde belirtebiliyor muyum?

Sözcükleri söylerken kolayca anlayabiliyor mu?

Sesimi, duygu ve düşüncelerimi besleyecek, zenginleştirecek bir yönde kullanabiliyor muyum?

Tekdüze mi, yoksa canlı ve hareketli bir biçimde mi konuşuyorum?

Konuşurken bakışlarımı beni dinleyenlere yöneltiyor muyum?

El ve yüz hareketlerimi kullanırken bir takım yapmacık durumlara düşüyor muyum?

GÜZEL ve ETKİLİ KONUŞMA

İletişim alanındaki büyük gelişmelere karşın yine de insanoğlunun çevresindekilerle anlaşmasını sağlayan en etkili araç, onun konuşma yetkisidir Birçok etkinliğe konuşma düzleminde katılırız Düşündüklerimizi, tasarladıklarımızı, özlemlerimizi, kinimizi, öfkemizi biçimlendirip yansıtmada başlıca aracımız olmuştur konuşma

Güzel ve Etkili Konuşmanın İlkeleri Nelerdir

İyi Bir Konuşma, Yıkıcı Değil, Yapıcıdır: Yapıcı konuşma, dinleyicilerin inançlarını, değer yargılarını, düşüncelerini olumlu bir yönde değiştirmeyi amaçlar
İyi Bir Konuşma, İlginç ve Değerli Konuları Kapsar
İyi Bir Konuşma, Konuşmacının Kişiliği İle Bütünleşir
İyi Bir Konuşma, Belli Bir Amaca Yönelir
İyi Bir Konuşma, Konuşmayı Etkileyen Etkenleri Çözümleyerek Oluşur
İyi Bir Konuşma, Sağlam Bir Konuşma Yöntemi Üzerine Kurulur: Genellikle konuşmalarda dört ana amaç ve bu amaçlara yönelik dört ana yöntem vardır Tartışma, savunma, öğretme ve duygulandırma
İyi Bir Konuşma, Dinleyicilerin İlgi ve Dikkatini Toplar

Konuşmamızın Türü

Konuşmamızın türü; ister özel, karşılıklı, dertleşme ve söyleşme niteliğinde olsun, ister halk önünde ya da bir topluluk karşısında konuşma olsun, güzel ve etkili bir konuşma yapabilmek için konuşmayı etkileyen etkenleri tanımalıyız

Dinleyicilerimizi Tanıyor muyuz?

Her konuşma, bir konuşma, bir kimseye bir şey hakkında bir şey söyleme işidir Dinleyicimiz olan kişi ya da kişiler kimlerdir? Tanıyor muyuz onları? Konuştuğumuz kişiler her günlü çevremizdense, arkadaşlarımızı, eş dostlarımızsa onlar hakkında bir görüşümüz vardır

Dinleyicilerimizin Yaş Durumu

İnsanların ilgi ve gereksinimleri yaşlara göre değişir Kuşkusuz insan ilgileri kişiden kişiye göre değişir Yaş, bu ilgilerin değişiminde önemli bir etkendir

Dinleyicilerimizin Cinsiyet Durumu

Dinleyicilerimizin Sayısal Durumu

Bireysel düşünüş ve duyuşun yerini toplumsal düşünüş, toplumsal duyuş alır Bu bakımdan küçük bir grubu coşkulandırmak, duygularını kamçılamak, büyük bir topluluğa oranla daha güçtür

Dinleyicilerimizin İş ve Uğraş Durumu

İnsanların ilişkileri, ilgileri, ekonomik durumları, davranışları üzerinde işlerinin ve uğraşlarının büyük payı vardır

Hangi Ortamda Konuşacağız

Toplantının Niteliği

Yapacağımız konuşmanın özelliğini, genellikle toplantının amacını belirler

Konuşmanın Yeri

Kapalı bir yerde mi, açık havada mı, ses düzeni var mı?

Toplantının Programı

Bizi dinleyenler üzerinde belirli bir etki yaratabilmemiz, toplantının programını, bu program içindeki yerimizi iyi değerlendirmemize bağlıdır Toplantının amacı açısından bizim katkımız ne olacaktır, bunu açık seçik öğrenmeliyiz

Toplantının Süresi

Konuşmacıların en büyük eksikliği, süreyi iyi ayarlayamamalarıdır

İyi Bir Konuşmacının Niteliklerini Taşıyor muyuz?

a) Sorumluluk Duygusu
b) Sağlam Bir Kişilik
c) Düşünsel Yetkinlik

Öncelikle üzerinde konuşacağı konu üzerinde düşünsel bir yetkinliğe kavuşmuş olmalıdır

Konuşma Yönteminde Ustalık

Her konuşma, özellikle halk ya da belli bir topluluk önünde yapılan konuşmalar, belirli aşamalardan geçerek hazırlanır

KONUŞMAYI ETKİLEYEN ETMENLER?

Konuşmamızın Türü

Konuşmamızın türü; ister özel, karşılıklı, dertleşme ve söyleşme niteliğinde olsun, ister halk önünde ya da bir topluluk karşısında konuşma olsun, güzel ve etkili bir konuşma yapabilmek için konuşmayı etkileyen etkenleri tanımalıyız

Dinleyicilerimizi Tanıyor muyuz?

Her konuşma, bir konuşma, bir kimseye bir şey hakkında bir şey söyleme işidir Dinleyicimiz olan kişi ya da kişiler kimlerdir? Tanıyor muyuz onları? Konuştuğumuz kişiler her günlü çevremizdense, arkadaşlarımızı, eş dostlarımızsa onlar hakkında bir görüşümüz vardır

Dinleyicilerimizin Yaş Durumu

İnsanların ilgi ve gereksinimleri yaşlara göre değişir Kuşkusuz insan ilgileri kişiden kişiye göre değişir Yaş, bu ilgilerin değişiminde önemli bir etkendir

Dinleyicilerimizin Cinsiyet Durumu

Dinleyicilerimizin Sayısal Durumu

Bireysel düşünüş ve duyuşun yerini toplumsal düşünüş, toplumsal duyuş alır Bu bakımdan küçük bir grubu coşkulandırmak, duygularını kamçılamak, büyük bir topluluğa oranla daha güçtür

Dinleyicilerimizin İş ve Uğraş Durumu

İnsanların ilişkileri, ilgileri, ekonomik durumları, davranışları üzerinde işlerinin ve uğraşlarının büyük payı vardır

Hangi Ortamda Konuşacağız

Toplantının Niteliği

Yapacağımız konuşmanın özelliğini, genellikle toplantının amacını belirler

Konuşmanın Yeri

Kapalı bir yerde mi, açık havada mı, ses düzeni var mı?

Toplantının Programı

Bizi dinleyenler üzerinde belirli bir etki yaratabilmemiz, toplantının programını, bu program içindeki yerimizi iyi değerlendirmemize bağlıdır Toplantının amacı açısından bizim katkımız ne olacaktır, bunu açık seçik öğrenmeliyiz

Toplantının Süresi

Konuşmacıların en büyük eksikliği, süreyi iyi ayarlayamamalarıdır

İyi Bir Konuşmacının Niteliklerini Taşıyor muyuz?

Sorumluluk Duygusu
Sağlam Bir Kişilik
Düşünsel Yetkinlik



Öncelikle üzerinde konuşacağı konu üzerinde düşünsel bir yetkinliğe kavuşmuş olmalıdır
Konuşma Yönteminde Ustalık

Her konuşma, özellikle halk ya da belli bir topluluk önünde yapılan konuşmalar, belirli aşamalardan geçerek hazırlanır

KONUŞMANIN DOKUSU VE ÖRÜNTÜSÜ

Sesimizi Amacımıza Göre Kullanabiliyor muyuz?

Söz götürmez bir gerçektir ki konuşmacının sesi işitilmezse, dinleyiciler konuşmacıyı duymazsa iletişim olmaz
Tatlılık

Esneklik: Sesimize esneklik kazandırma, önemli noktalardan biridir Bir konuşma aynı ses tonuyla başlayıp bitmez; yapısına göre, duygu ve düşüncelerin değişimine göre, sesin de değişimini zorunlu kılar

Canlılık: Canlı bir ses, dinleyicilerin ilgisini dağıtmaz, düşünce ve duyguların dinleyicilere tam olarak iletimini sağlar

Akıcılık: Sözcüklerin yumuşak bir biçimde, birbirleriyle uyumlanarak söyleniş durumudur akıcılık

Açıklık: Açıklığın sağlanması, özellikle seslerin ve hecelerin birbirine tam olarak ulanmasına bağlıdır

Sözcük ve Cümlelerin Hakkını Verebiliyor muyuz?

Sözcük Vurgusu: Sözcüklerde vurgu, genellikle son hecede bulunur

Cümle Vurgusu: Cümle içersinde anlamca önemli olan sözcüğü vurguyla belirtiriz Buna cümle vurgusu denir

Şiddet Vurgusu: Konuşmada ve sesli okumalarda söze daha çok güç vermek için, dinleyicilerin dikkatlerini kamçılamak için cümledeki kimi sözcükleri özellikle vurgularız Buna şiddet vurgusu denir

HAZIRLIKLI VE HAZIRLIKSIZ KONUŞMA

Günlük konuşmalarımızın büyük bir bölümü özel bir hazırlık yapılmasını gerektirmez Arkadaşlarımızla dertleşirken, eş-dost toplantılarında söyleşirken, önceden bir hazırlık yapmayız

Belirli bir konuda, belirli bir amaç için, bir topluluk ya da halk önünde konuşacaksak hazırlık yapmamız gerekir Konuşmacı, hazırlıklı değilse ıkınır-sıkınır, kekeler, bir şeyler söylemek için ter döker, ya da işi ağız kalabalığına getirir, makineli tüfek gibi asılsız sözcükleri ateşler, üst üste yığar

Doğallığın Sınırını Aşıyor muyuz?

Yapaylaşan, doğallıktan uzaklaşan her şey çirkinleşir

Dinleyicinin Tepkisini İzleyebiliyor muyuz?

Bir konuşmacı, ister hazırlıklı, ister hazırlıksız doğaçlama konuşsun, dinleyicilerin tepkisini bilmelidir Söylediklerim ilgiyle dinleniyor mu? Bakışları bende yoğunlaşıyor mu? Bizi dinleyenlerin tepkilerine göre yönlendirmeliyiz konuşmalarımızı Dinleyicilerimiz esniyorlarsa bize değil başka yöne ve yere bakıyorlarsa, oturdukları yerde sürekli oturuş biçimini değiştiriyor, kıpırdıyorlarsa belli ki ilgiyle bizi dinlemiyorlar

KONUMUZU SEÇME

Güzel ve etkili bir konuşmanın ilk koşulu, konuşma konumuzu iyi seçmektir Günlük konuşmalarımızda böyle bir seçme söz konusu değildir Konuşacağımız konuyu biz değil, konu bizi seçer Alışverişlerde, arkadaşlarımızla dertleşmelerde, özel konuşmalarımızda konularımız, yaşadığımız günlerin getirdikleridir Bir topluluk önünde, belli bir amaç için konuşacaksak iş değişir

Konumuzu Nasıl Seçeriz?

Eğer üzerinde konuşacağımız konu, toplantıyı düzenleyenlerce bize verilmişse bu soruya gerek yok Konu bize verilmemiş de seçme işi bize bırakılmışsa düşünürüz Konumuzu nereden, nasıl seçeceğiz?

Yaşantı ve Deneyimlerimiz

İnsanın yaşantı ve deneyimlerini oluşturan etkenlerin başında daha önce de söylediğimiz gibi çevresi gelir Yaşantı ve deneyimlerimizin bir bölümü de uğraşımızla ilgilidir

Özel İlgilerimiz

Özel ilgilerimizden de değişik konuşma konuları çıkarabiliriz Kendi ilgilerimizle onların ilgileri arasındaki bağlantıyı düşünerek seçmeliyiz konumuzu

Okuduklarımız ve Dinlediklerimiz

Konuşma konularımızı bulmada, seçmede kaynaklarımızdan biri de okuma ve dinlemedir Dergiler, gazeteler, araştırma ve incelemeler, romanlar, öyküler bize birçok yeni konunun ipuçlarını verebilir Aynı durum, dinleme için de geçerlidir Radyoda, televizyonda, açıkoturumlarda, panel ve masabaşı taştışmalarında dinlediklerimiz de yeni konu çağrışımlarına götürebilir bizi

Dış Dünyamız

Konuşma konularımızı seçmede temel kaynağımız kuşkusuz dış dünyamızdır Bizi kuşatan çevreyi, olayları, olguları, görme, işitme, okuma ve dinleme yoluyla kavrarız

Konu Alanlarını Tanıyor muyuz?

Kendimiz için olduğu kadar başkaları için de ilgi çekici, üzerinde rahatça konuşabileceğimiz konuları bulup seçme, başarılı bir konuşma metni hazırlamanın ilk koşuludur

Seçtiğimiz Konuyu Sorularla Değerlendirebiliyor muyuz?

Seçtiğimiz bir konu üzerinde hazırlığa başlamadan önce, konumuzu değişik açılardan bir tartıya vurmamız gerekir Konumuzu sınırlandırmaktır Belli bir amaç doğrultusunda, belli bir yönden ele almak demektir

AMACIMIZI BELİRLEME

Her konuşma belli bir amaca yönelik olmalıdır Amaçsız bir konuşma olmaz

Niçin Konuşuruz?

Önce de dediğimiz gibi bizi konuşmaya iten ya da zorlayan kimi etkenler vardır Bazen karşımızdakine kendi inanç ve düşüncelerimizi aşılamak, onun davranışlarının, düşüncelerinin kendimizinki doğrultusunda olmasını isteriz Hakkımızı aramak, kendimizi savunmak, bir topluluk içinde varlığımızı kanıtlamak isteriz

Özel Bir Amacımız Var mı?

Her konuşmada, konuşmanın dokusunu yönlendiren belirli bir amaç vardır İlk bakışta her konuşmanın kendine özgü bir amacı olduğunu görürüz

Öğretme ve Bilgilendirme

Kimi konuşmalarımızda öğretme amacı ağır basar Öğretici amaçla yapılan konuşmaların türlü biçimleri vardır

Dersler ve Konferanslar

Bu tür konuşmaların başında gelir

Sözlü Raporlar

Öğretici nitelikli konuşmalardandır Bu şirket ya da kuruluşun yönetmeni, şirketin ya da haftalık, aylık durumuyla ilgili olarak sorumlulara sözlü rapor verir

SÖYLEYECEKLERİMİZİ SAPTAMA


Hangi Kaynaklardan Nasıl Yararlanacağız

Düşünerek

Gözlemleyerek

Gözlemleme, olaylara, olgulara, durumlara, varlıklara alıcı gözle bakma işidir Görülenlerin belli bir amaç doğrultusunda ayrımlanması, yorumlanması, değerlendirilmesi işidir Gözlemleme yoluyla elde ettiğimiz bilgiler, birinci eldendir Bu yönden de ayrı bir önem taşır Düşünerek bulduğumuz bilgi ve veriler gibi bu yolla bulduklarımızı da saptamalıyız

Başkalarıyla İletişim Kurarak

Yakın çevremizin dışında bulunan uzmanlaşmış kişilerden yararlanırız Başkalarıyla iletişim kurma, konuşma konularımız için bilgi toplamada önemli yollardan biridir Bu yoldan da şu üç yöntemle yararlanabiliriz;

1. Konuşma ve Tartışma

Seçtiğimiz konuşma üzerinde başkalarıyla konuşma, tartışma, konumuzla ilgili olarak ilginç ve taze bilgiler bulmamıza olanak sağlar

2. Görüşmeler

Konuşma konumuzla ilgili, çevremizde bir uzman ya da yetkili bir kişi varsa, onunla görüşme olanağı aramalıyız Görüşmeden önce kendimizi konu üzerinde iyice hazırlamalıyız Görüşme yapacağımız kişinin durumunu, yetişimini, özel uzmanlık alanını tanımalıyız Görüşme günümüzün yerini, saatini, konusunu önceden kararlaştırmalıyız Sorularımızı, konumuz ve amacımız doğrultusunda önceden düzenlemeliyiz Görüştüğümüz kişiyi dostça bir davranış içinde saygıyla dinlemeliyiz Görüşmeyi belirli bir zaman dilimine sığdırmalıyız

3. Mektuplaşmalar

Üzerinde konuşacağımız konuyla ilgili uzman kişi yakın çevremizde yoksa, telefonla da görüşemezsek, mektuplaşma yoluyla bilgi toplayabiliriz

Okuyarak

Konuşacağımız konu üzerinde bilgi toplamanın bir yolu da, yazılı kaynaklara başvurmaktır Konumuzla ilgili eskiden okuduğumuz belli bir kitap varsa ya da gazete ve dergide bir yazı okumuşsak onu bulmamız gerekir

SÖYLEYECEKLERİMİZİ PLANLAMA VE YAZILAŞTIRMA

Konumuzu seçtik, amacımızı belirledik, konumuz ve amacımızla ilgili olarak bilgileri de topladık, konuşmamızı sayabilir miyiz? Konuyu seçmek, amacı belirlemek, bu amaç için gerekli bilgi verileri devşirip toplamak, yetmez Bunları belirli bir düşünsel düzen, yani plân içinde ele almak gerekir

Nasıl Bir Sıra İzleyeceğiz?

Konuşmamızda söyleyeceklerimizi belli bir sırayla vermezsek, dinleyicilerimiz rahatlıkla bizi izleyemez Bu yönden neyi, nerede söyleyeceğimizi bilmek zorundayız

Plânlarımızı yaparken şu noktalara özellikle uymalıyız:

Belirtmek istediğimiz her noktayı özlü ve açık cümleler ya da sözcük öbekleri halinde biçimlendirmeliyiz
Plânımızda yer alan noktalar, birbirinin yinelemesi niteliğinde olmamalıdır
Her nokta konuşmamızın temel amacıyla ilgili olmalı ya da birbirini bütünleyen, açıklayıp geliştiren nitelikte olmalıdır
Her bölüm için uygun ana başlıklar seçilmelidir

KONUŞMANIN SUNULUŞU

Hangi Sunuş Biçimini Yeğleyelim?

Hazırladığımız bir konuşma metnini dinleyicilerimize sunmanın değişik biçimleri vardır Konuşmanın süresi, dinleyicilerin durumu, konuşmayı yapacağımız fiziksel ortam gibi etkenleri göz önünde tutarak, bu sunuş biçimlerinden birini yeğleriz

Ezberleme

Konuşma alanında yeterince alışkanlık, bilgi ve deneyim kazanmamış kişiler, bu yolu seçerler

Okuma

Bir konuşmanın metnini dinleyicilere sunmanın yaygın biçimlerinden biri de okumadır Kâğıt üzerindeki harflere, sözcüklere, noktalama işaretlerine bir kişilik kazandırmadır Bu yönden burada iyi bir sesli okumanın da niteliklerine değinmek yararlı olacaktır

Doğal ve Bağımsız Sunma

Konuşmacı, kesin ve değişmez çizgilerle sınırlandırmaz kendini İçinden geldiği gibi doğal bir biçimde konuşur Doğal ve bağımsız sunma, önceden hazırladığımız metni bir yana ama ya da onu yok sayma anlamına gelmez

Konuşma Hızımız Nasıl Olmalı?

Hangi sunuş biçimini yeğlersek yeğleyelim, konuşma hızımızı iyi ayarlamamız gerekir Çevremizdeki kişilere dikkat edin, kimileri çok hızlı, kimileri de çok yavaş konuştukları için, konuşmaları anlaşılmaz Konuşma hızı, buna bağlı olarak zaman etkeni, tartım, konuşma başarımızı etkileyen etkenler arasında önemli bir yer tutar Konuşma hızının dakikada 125-175 sözcük olması gerektiğini söylüyorlar Konuşma hızımız büyük ölçüde heceleri oluşturan seslerin, yani ünlülerin ses değeri ile suskuya bağlıdır

Konuşma Provasına Neden Gerek Var?

Her başarı ve beceri bir ön hazırlığı gerektirir Karşımızdakilerle yüz yüzeyizdir, aramızda bir sessizlik duvarı yoktur Sesimizi kullanma, bedensel davranışlarımızı düzenleme, konuşmayı belirli bir düşünce doğrultusunda, belirli amaca yöneltme gibi kaygılar çekmeyiz

Bedensel Edimlerimiz Nasıl Olmalıdır?

Dinleyicilerimizin karşısına çıktığımız anda onlarla iletişimsel bir süreç içersine girmiş oluruz Bedensel her edim, sözcüklerin anlamını pekiştirdiği gibi, anlam taşımaya yarar

Bakış

Bakışlarımızı sürekli olarak bizi dinleyenlere yöneltmeliyiz Büyük bir dinleyici topluluğu önünde yapıyorsak, konuşmamızı, herkese bakıyor izlenimini uyandırmalıyız

Yüzsel Anlatım

Konuşmamız süresince yüzümüz düşünce ve duygularımızı yansıtacak bir anlatım içinde olmalıdır Konuşmamızın duygu ve düşünce örüntüsüyle yüzümüzün anlatımı arasında ortak bir uyum olmalıdır

Duruş

Etkili bir sunuşta, dinleyicilerimizin karşısındaki yerimizin, daha doğrusu duruşumuzun da önemli bir yeri vardır Tek bir doğru duruş biçimi yoktur Bize en rahat gelen, kendimizi dinleyicilerimiz karşısında rahat bulduğumuz biçimdir doğru duruş biçimi

Jest ve Mimikler

El, kol, baş, omuz ve yüz çizgilerimizin hareketleridir jest ve mimikler Bu hareketler doğal bir biçimde yapılırsa, konuşmamız canlılık kazanır, sözcükler ve cümleler renklenir Düşünce ve duyguların vurgulanması, başımızın omuzlarımızın hareketleriyle de sağlanabilir
KONUŞMA TÜRLERİ

Günlük Konuşmalar

Evde, yolda, sokakta, okulda, işyerinde, kahvede ve parkta, kısaca günlük yaşamın her kesiminde arkadaşlarımızla, çevremizdekilerle rastlaşır, merhabalaşır, selamlaşıp esenleşerek şuradan buradan konuşuruz Bu konuşma, öteki konuşma biçimlerine göre yaşamımızda daha çok yer tutar Gelişigüzel konuşma ya da söyleşmelerde dinletebilmek için dinlemesini bilmeliyiz Karşımızdakine saygı ile davranmalı, içten olmalıyız Bu tür konuşmaları ballandıran bu içtenliktir

İçtenliğin yanı sıra şu noktaları da aklımızda tutmalıyız:

a) Konuşurken kendimizden çok söz etmemeli, “ben şöyleyim, ben böyleyim” gibisinden övünmeye gitmemeliyiz
b) Hep kendimiz konuşmamalı, karşımızdakine de konuşma olanağı vermeliyiz
c) Karşımızdakinin sözünü ağzından almamalı, konuşmasını kesmemeliyiz
d) Çevremizdekileri ya da karşımızdakini inciltici, kaba, argo sözcük ve deyimleri kullanmaktan kaçınmalıyız
e) Sesimizi, ses tonumuzu iyi ayarlamalı, bangır bangır, konuşmaktan çekinmeliyiz

Kaynak: Emin ÖZDEMİR, Güzel ve Etkili Konuşma Sanatı. Remzi Kitabevi.
[Resim: 148717185869698.png]

SU‬ İLE KİLO VERME

SUYUN sihiri ile kilo vermek çok kolay!..
farkında olarak kendi iç bedeninizle konuşarak içtiğiniz her bir bardak su,‪#‎hücre‬ düzeyınde moleküler yapınızın değişmesine ortam hazırlıyor...
Su ile kilo vermek istediğinizde; gün içinde içmekde olduğunuz suya (ortalama 6 bardak) ‪#‎zihninizi‬ odaklayın...''mavı ışığın enerjisini akıttığım bu suyla,bedenimde birikmiş olan fazla YAĞ HÜCRELERİMİ parçalayarak idrar yolu ile kolayca dışarı atıyorum '' cümlesini suya yükleyerek içiniz.
Suyu özellikle yemeklerden yarım saat, kırk dakika önce ya da sonra içmeye gayret ediniz. Su içtiğiniz bardağınız bu süre içersinde KIRMIZI renkde olsun.
Su her konuda
şifa‬
verebilmek için sevgi ile kodlanmayı bekler... Öylesi, ne gizemli ve sihirli yapısı varki... Her türlü sözü yada duyguyu anında anlayarak kendi moleküler yapısına yerleştirebiliyor... Hafızası var... Ve her şeyi bizim istediğimiz ölçüde kaydedebiliyor...
YERKÜRENIN BİZE sunduğu en önemli DOĞAL İLAÇ...
Bu mucizevi şifa kaynağını zihnimizle birleştirerek hayatımıza aldığımızda her derde
deva‬
bir forma dönüşüyor. Suya yapılan enerjitik yükleme ile su tamamen sanki bir ilaç halini alıyor ya da her türlü etkıye karşı suyun#nötrleme,arındırma gücünü kullanabiliyoruz.
Hayatınız için olmasını istediğiniz her şeyı ''MAVİ IŞIK enerjisi ile (ne istiyorsanız NET biçimde düşünerek) SU gibi akıp hayatıma girmesini onaylıyorum'' cümlesiyle isteklerinizi zihninizle birlikde suyla birleştirin. Bu suyu dileklerinizi düşünerek yavaş yavaş için.
Ağrılarınızdan kurtulmak, sakınlik, uyku için de suya kodlamınızı yapınız... Bardağınız MAVİ renkde bir bardak olsun.
İçtiğiniz suyun size enerji vermesini istiyorsanız; üçüncü
göz‬ ve kalp‬
çakrası ile birlikde oluşturduğunuz mavi lazer ışınını bu suyla doldurun. '' MAVİ IŞIK ENRJİSİNİ akıttığım bu suyun içine neşemi, huzurumu, gücümü tüm hücrelerime yüklüyorum '' kodlamasını yapın ve için. Bu işlemi turuncu renkli bir bardakla yapın.
Çatlak Duvar Efektli Renkli Güzel Textures ler V190820181315

[Resim: Textures-V190820181315_N1.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N2.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N3.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N4.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N5.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N6.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N7.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N8.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N9.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N10.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N11.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N12.png]

[Resim: Textures-V190820181315_N13.png]



Çatlak Duvar Efektli,Çatlak Duvar, Duvar Efektli,Çatlak,Renkli ,Güzel ,Textures ler, V190820181315,fon resimleri,arka fonlar,bg,background bilder,cok güzel,kirmizi,red,turuncu,orange,blau,mavi,mor,violet,black,green,yesil,

EFSANE1 TÜRK BOARD

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

1TÜRK BOARD iÇERiK

Rasit Hocanin Vaazlari

Foruma Git

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



1Türk de Neler Var


Efsane1tur.net - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi