Edit Announcements Settings!

Hoşgeldin Ziyaretçi
Mesaj atabilmek için forumumuza kayıt olmalısınız.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Forum İstatistikleri
Üye Sayısı:» Üye Sayısı: 9
En Son Üyemiz:» En Son Üyemiz: WebMasterRasitu
Konu Sayısı:» Konu Sayısı: 3,534
Mesaj Sayısı:» Mesaj Sayısı: 3,798

Tam İstatistik Tam İstatistik

Çevrimiçi Kullanıcılar
Şu anda 36 çevrimiçi kullanıcı var.
» 0 üye | 34 Misafir
Bing, Google

Forumlarda Ara

(Gelişmiş Arama)

[Resim: Namazlarin-Mekruhlari.png]

Namazların Mekruhları

Namaz içinde yapılması veya yapılmaması mekruh olan şeyler tahrimî (harama yakın) ve tenzihî (helala yakın) olmak üzere iki kısımdır. Şöyle ki: Bir vacibin terkini taşıyan bir iş tahrimen mekruhtur. Bir sünnetin terkini taşıyan bir iş de, tenzihen mekruhtur. Bununla beraber tenzihen mekruh olanlar da, önemleri bakımından ve tahrimen mekruhlara yakınlıkları yönünden birbirlerinden farklıdırlar. Örnek: Müekked bir sünneti terketmek, bir vacibi terk etmek derecesine yakın bir keraheti taşır. Farzların, vaciblerin ve müstahabların ve bunların zıdlarının değişik olması gibi...

Namazda mekruh olan şeylerin başlıcaları şunlardır:

1) Namaz kılarken bir özür bulunmaksızın bir direğe, duvara veya sopaya dayanmak mekruhtur.

2) Namazda bir sağa ve bir sola doğru meyletmek mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket gereksiz ve huzura aykırıdır.

3) Bir özür olmaksızın namazda birbiri peşine olmamak üzere birkaç adım yürümek mekruhtur. Fakat görülen bir yılanı veya bir akrebi öldürmek gibi bir özür sebebiyle atılacak birkaç adım mekruh değildir. Bununla beraber bunları öldürmek, biraz yürümeye ve birkaç kez çarpmaya muhtaç olursa, bununla namaz bozulur. Ancak bu halde namazı bozmaya dinde izin vardır. Çünkü herhangi bir zararı kaldırmak için namazı bozmak caizdir. Bir kimseyi ölümden kurtarmak için veya bir malı, değeri bir dirhem olsa bile, zayi olmaktan kurtarmak için namaz bozulabilir; bu mal ister namaz kılana ve ister başkasına ait olsun farketmez.

4) Namazda bit veya pire tutmak ve öldürmek veya kovalamak mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından rahatsız olan kimsenin namaz içinde bunlari yalnız tutup atmasında kerahet yoktur.

5) Namazda boş bir kokuyu koklamak veya tükrüğü atmak veya elbise ile bir iki kez yelpazelenmek, namazdan önce veya namaz içinde erkek için kolları dirseklere doğru toplamak mekruhtur.

6) Namazın kıyam, rüku ve secde hallerinde, bir özür bulunmaksızın elleri sünnet olduğu üzre konulması gereken yerler üzerine koymamak mekruhtur. Kıyam halinde elleri yanlara salı vermek gibi...

7) Namazda dizleri yere koymadan önce elleri yere koymak ve secdeden kalkarken dizleri ellerden önce kaldırmak mekruhtur. Ancak bir özür sebebiyle yapılabilir.

8) Namazda kıç üzerine oturup but ve bacakları yukarıya dikmek mekruhtur.

9) Erkeklerin secde ederken kollarını tamamiyle yere döşemeleri mekruhtur.

10) Rüku veya secde yaparken, başlangıç tekbirinde olduğu gibi elleri yukarıya kaldırmak mekruhtur.

11) Namaz içinde bir özür olmaksızın bağdaş kurmak veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.

12) Rükuda ve secdede, kavme ile celsede sükûneti terk etmek (duraklama yapmaksızın hareket halinde bulunmak) ve çok acele rüku ile secde yapmak mekruhtur.

13) Namazda gerinmek, esnemek ve el ile ağzı kapamak mekruhtur. Çünkü gerinmek bir gaflet ve tenbellik eseridir. Esnemek de bir gevşeklik nişanıdır. Eğer esneme halinde ağız yumulabiliyorsa, bu mekruh olmaz. Buna güç yetmiyorsa, namaz içinde sağ elin arkası ile, namaz dışında da sol elin arkası ile ağız kapatılmalıdır.

14) Namazda bir zaruret olmaksızın kendi arzusu ile öksürmek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek, edebi gözetme bakımından pek güzeldir.

15) Namazda sesi işitilmeyecek derecede üfürmük mekruhtur. Bu üfürme halinde, en az iki harften ibaret bir ses işitilecek olursa, namaz bozulur.

16) Namaz içinde verilen selâmi el ile veya baş işareti ile almak mekruhtur.

17) Namazda okumaya engel olmayacak miktarda ağıza altın, gümüş, inci ve benzeri erimez bir şey almak mekruhtur. Bunlar okumaya engel olursa namaz bozulur. Ağızda eriyen şeyler de böyledir.

18) Namazda, dişlerin arasında bulunan nöhut tanesinden küçük bir yemek parçasini yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa, namazı bozar.

19) Yenmesi yasak olmayan bir yemek hazir olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Bu yemek ister iştah çekici olsun, ister olmasin eşittir. Ancak vaktin çikmasindan korkulursa, o zaman önce namaz kılınır.

20) Namazda gözleri yummak, gözleri semaya dogru kaldirmak veya saga-sola bakmak veya boynunu çevirerek saga-sola bakmak mekruhtur. Bakilmasi caiz olmayan bir şeyi görmemek için veya tam bir saygi ile Yüce Allah´ın huzurunda bulunmaktan dolayi gözleri yummakta kerahet yoktur.

21) Namazda iki elin parmaklarını birbirine çatmak, parmak çıtlatmak veya çıtlayacak şekilde sıkmak ve elleri böğrüne koymak mekruhtur.

22) Namazda daha selâm vermeden terleri veya yüze dokunmuş olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak bir zararı kaldırmak ve bir yarar sağlamak için silinebilir. Göze girip zahmet veren bir teri silmek gibi..

23) Rüku halinde sünnet üzere olan duruma aykırı bir şekilde başı yukarı tutmak veya aşağıya indirmek, imamdan önce rükua veya secdeye gitmek ve ondan önce rükudan veya secdeden baş kaldırmak mekruhtur. Fakat imam daha rükua veya secdeye gitmeden, muktedi (imama uyan) rükua veya secdeye gidip başını kaldırsa namazı bozulur. Ancak İmam daha selâm vermeden bu rükuu veya secdeyi imam ile veya ondan sonra iade ederse, bozulmaz.

24) Rükuda veya secdede tesbihleri terk etmek veya üçden az okumak mekruhtur.

25) Kıyamdan, rükua, rükudan secdeye, secdeden kıyama geçiş hallerinde meşru olan tekbirleri ve zikirleri, bu intikallerden sonra okumak mekruhtur. Kıyamdan rükua vardıktan sonra "Allahü Ekber" demek ve rükudan kıyama tam döndükten sonra "Semi´allahü limen hamideh" demek gibi. Bu şekilde bu zikirlerin yeri kaybedilmiş olur.

26) Kırda namaz kılarken çakıl taşlarını el ile düzeltmek mekruhtur. Ancak üzerlerinde secde etmek mümkün değilse, yapılabilir. Bu durumda iki defalık bir düzeltme caizdir.

27) Başkasına ait olan bir yerde, sahibinin rızası olmaksızın kılınan namaz mekruhtur. Bir görüşe göre böyle bir yer, bir müslümana ait olup ekilmemiş ise, üzerinde namaz kılmakta kerahet yoktur.

28) Bir kimse başkasına ait olan bir yer ile herkese ait bir yol üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalsa, bakılır: Eğer şahsa ait yer ekilmiş veya gayri müslime ait ise, o yol üzerinde kılması daha iyidir. Gayri müslimin bu namaza razı olmayacağı bilinen şeydir.

29) Namazı huzuru bozacak ve kalbi meşgul edecek şeylerin bulunduğu yerlerde kılmak mekruhtur. Çalgı ve eğlencelerin bulunduğu yerlerde namaz kılmak gibi. Mescidlerde çalınması düşünülecek olan ayakkabıları da arka tarafa bırakmak, huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır.

30) Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu mangala karşı namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değildir. Yine asılı bulunan Mushaf-ı Şerife veya bir kılıca karşı namaz kılmak da mekruh değildir. Çünkü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır.

31) Bir insanın yüzüne karşı, arada engel olmaksızın namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmak mekruh değildir. Ancak bu adamın konuşmasından dolayı şaşırmak umuluyorsa, mekruh olur.

32) Temiz olmayan şeylere karşı ve temiz olmayan şeyler yakınında namaz kılmak mekruhtur. Bunlar namaza olan saygıya aykırı hallerdir. Mezarlıkta, yol ortasında, hamamda, hayvan boğazlanan yerlerde namaz kılmak da böyledir. Fakat mezarlıkta veya hamam gibi yerde namaz için bir yer ayrılmışsa, kerahet olmaz.

33) Namazda bir gerek bulunmaksızın bir çocuğu yüklenmek veya kendisini meşgul edecek bir eşya taşımak mekruhtur.

34) Helâya (tuvalete) gitmek sıkıntısı olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Öyle ki, namaz içinde böyle fazla bir sıkıntı gelip kalbi meşgul edecek olursa, vakit müsait olduğu takdirde namazı bırakmalı, sıkıntıyı giderdikten sonra abdest alıp tekrar namaza başlamalıdır. Böylece namaz kalb huzuru ile kemal üzere kılınmış olur. Aksi halde namaz sahih olursa da, günah işlenmiş sayılır.

35) Namaza engel olmayacak miktardan az bir pisliğin elbisede, bedende ve namaz yerinde bulunması mekruhtur.

36) Kirli elbiselerle, ev işlerinde giyilen elbiselerle namaz kılmak mekruhtur. Çünkü süs sayılan temiz elbiselerle namaz kılınması emrolunmuştur. Ancak başka elbise yoksa, bunlarla kılınabilir.

37) Bir özür olmaksızın elbiseyi giymeyip omuzlar üzerine alarak salıvermek suretiyle namaz kılmak mekruhtur.

38) Namazda, elleri çıkaracak bir aralık bırakmaksızın ihram gibi bir şeyin içine bürünmek mekruhtur.

39) Bir özür olmadan yalnız tek bir elbise ile (bir entari ile) namaz kılmak mekruhtur. Erkeklerin sıcak bölgelerde gömlek giymeyip yalnız şalvar ile namaz kılmaları da böyle mekruhtur.

40) Bir zaruret olmaksızın erkeklerin ipek elbise ile namaz kılmaları mekruhtur. (Kerahet ve istihsan bölümüne bakılsın).

41) Elbiseyi topraktan veya diz yerinin belirmesinden korumak için rükua veya secdeye giderken "az bir hareketle" yukarıya çekmek mekruhtur. Bilindiği gibi "çok hareket" namazı bozar.

42) Namazı gasbedilmiş bir elbise ile kılmak mekruhtur. Başka bir elbise bulunmasa, yine hüküm aynıdır. Çünkü başkasının malından sahibinin izni olmaksızın yararlanmak caiz değildir.

43) Erkeklerin secde ederken yere değmesin diye, bütün saçlarını arka tarafa toplayıp bağlamaları mekruhtur.

44) Erkeklerin uzatmış oldukları saçlarını, kadınlar gibi bağlayıp başlarının üzerinde bağlamış veya başlarının etrafına sarmış oldukları halde namaz kılmaları mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde kasden yapılması ise "çok hareket" olacağı´ndan namazı bozar.

45) Namaz içinde az bir hareketle insanın üzerinden elbise çıkarması, başındaki sarığı çıkarması veya böylece bir şeyi giyinmesi veya başını sarması mekruhtur. Fakat böyle bir şey, fazla bir hareketle yapılırsa, namaz bozulur. Namazda elbise ile veya vücudun organları ile gereksiz olarak oynamak da mekruhtur.

46) Namazda başın etrafına mendil gibi bir şey bağlayıp tepesini açık bırakmak mekruhtur.

47) Namazda tenbellikten ve gevşeklikten dolayı başı açık bulundurmak mekruhtur. Tenbellikten maksad, baş örtmeyi bir ağırlık saymaktır. Gevşeklikten maksad da, namazda baş örtmeyi önemsememektir. Halbuki bu bir sünnettir. Böyle olmayıp da özürden dolayı olursa, başın açık bulunmasında bir kerahet yoktur. Sadece sıcaktan veya hafiflemekten dolayı başı açık bırakmak ise, mekruh görülmüştür, bu bir özür sayılmaz.

Bir de namazda tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmakda bir kerahet yoktur, denilmiştir. Bununla beraber deniliyor ki, tevazu ve huşu bir kalb işidir. O halde kalb ile tevazu ve huşuda bulunup başı örtmek daha iyidir. Yine denebilir ki, tevazu ve huşu maksadı ile başı açık bırakmak, kalbdeki tevazu ve teslimiyetin bir dış görüntüsüdür. Bunun için iyidir. Şu kadar var ki, namaza başlarken sadece tevazu ve huşu maksadı ile başları açık bırakacak kimseler pek az bulunur.

Şunu da ilâve edelim ki, biz namazlarımızı Peygamber Efendimizin kıldığı gibi kılmakla emrolunmuşuz. Çünkü bir hadis-i şerifde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız sizde öyle namaz kılın." Peygamber Efendimiz ise, nâmazlarını mübarek başları örtülü olarak kılmışlardır. Bu bir âdet işi değildir. Doğrusu namazda peygamberimizin uyguladığı sünnet işine uymak ve başkalarına benzemekten sakınmak meselesidir. İhramda başların açık bulundurulması başka bir hikmete bağlıdır. O, mahşer hayatının bir örneğidir. Namaz buna kıyas edilemez. İbadetlerde kıyas geçerli olmaz. Artık gerçek bir özür bulunmadıkça, başı güzel bir şekilde secdeye engel olmayan bir giysi ile örtmenin daha faziletli olduğu kesindir: Böyle ki, secde esnasında baştan düşen bir giysiyi (tekel ile) başa yerleştirmek faziletli görülmüştür. Fakat iki elle (çok hareket ile) yapılmaz.

Bu konuda kerahet ve fazilet erkeklere göredir. Kadınlara göre ise, başlarının namazda örtülü olması her halde şarttır. Başlarının açık bulunması, namazlarını bozar. Bu konu, din kitablarımızın bir çoğunda, özellikle Bahr-i Raik ile Reddü´l-Muhtar" adlı eserlerde ayrıntılı olarak yazılmıştır.

48) Namaz kılanın başı üstünde veya kendisine yakın olarak ön tarafında veya kendisine yakın olmasa da, sağ ve sol tarafından hizasındaki duvar veya tavan üzerine çizilmiş veya asılmış büstümsü canlı yaratık şekillerinin bulunması mekruhtur. Arka tarafda bulunması da çoğunlukça mekruh sayılmıştır. Fakat bunun keraheti nisbeten azdır.

Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan organları seçilemeyecek kadar küçük olan veya başları kesilmiş veya yüzleri büsbütün silinmiş veya örtülüp yok edilmiş bulunan bir resmin bulunması, namaz bakımından keraheti gerektirmez.

Yine, kese ve cüzdan gibi şeyler içinde bulunan paralar üzerinde basılı bulunan resimler veya bir organda dövme suretiyle çizilip elbise ile örtülen şekiller veya yüzük taşına oyulup belirsiz halde kalan resimler namazın kerahetini gerektirmez.

Canlılara ait olmayan resimlerde de kerahet yoktur. Ağaç; bina, ay ve güneş resimleri bu kısımdandır. Çünkü bunların resimlerine ibadet edilmemiştir. Ancak namaz kılanın zihnini meşgul edecek bir durum bulunursa kerahet olur. Bir de kuştan daha küçük olan bir şekil veya bir yerde bulunduğu halde ayakta iken bakılınca organlarının ayırımı, belirsiz olan resim, namaz kılanın yanında bulunsa, keraheti gerektirmez.

49) Üzerinde canlı resimleri bulunan bir elbise ile namaz kılınması ve canlıya ait bir resim üzerine secde edilmesi mekruhtur. Fakat böyle bir elbisenin üzerine başka bir elbise giyilirse, onunla namaz kılınmasında kerahet yoktur.

Bir de yere serili olup üzerinde böyle resimler bulunan bir serginin, resim bulunmayan kısmında namaz kılınması ve secde edilmesi mekruh değildir.

Bilindiği gibi, öteden beri birçok kavimler, yalnız bir olan Allah´a iman inancını bırakıp şirke düşmüşler ve tasarladıkları canlı tanrılarının resim ve heykellerini yaparak onlara tapınmışlar, hürmet göstermişler ve ibadethanelerini onlarla doldurmuşlardır.

Bugün madde yönünden pek yüksek görülen nice milletler de henüz kendilerini böyle putlara tapmaktan kurtaramıyorlar. İslâm dini ise, insanlara tevhid (yalnız bir Allah´a ibadet) inancını tebliğ edip öğretmiştir. Allah´a ortak koşan kavimlerin bu putlara tapma hallerini çok fazla kötülemiştir. Artık ezelî ve ebedî olan, her şeye hakim bulunan bir yaratıcının varlığına inanan ve yalnız O´na ibadetle şeref kazanan İslâm toplumunun bu putlara tapanlara karşı bir ayrılık nişanı göstermesi gerekir. Yalnız bir Allah´a iman (tevhid) inancını daima göstermek için mabedlerini ve namaz kılacakları yerleri, bu gibi puta tapanları taklit ve onlara saygı anlamına gelecek şeylerden uzak bulundurmaları bir görev gereğidir.

Gerçekten hiç bir müslümanın bu gibi resim ve heykellere tapınmak hatırından geçmez. Fakat şu putperest milletlere karşı bir ayrılık eseri göstermek ve zihni az çok meşgul edecek şeylerden namazgâhlarını uzak bulundurmak dinimizin yüksek hikmetleri gereğidir.

50) Namazın mekruhlarının bir kısmı "İmamet ve Cemaat" konusunda, bir kısmı da "Kıraat ve Evkat-ı Salât" bölümünde ve diğer konularda yeri geldikçe anlatılmıştır.

51) Yanılma olmaksızın ve sehiv secdelerini gerektirmeksizin keraheti tahrimiye ile kılınan namazların iade edilmesi vacibdir. Fatiha sûresi yerine kasden başka bir âyet okunarak kılınan namaz gibi...

Tercih edilen görüşe göre, kerahetle kılınan önceki namazla farz yerine getirilmiş olup iade sureti ile kılınan namaz ise onun eksiklerini tamamlayıcı yerine geçmiş bulunur.
[Resim: Secdeler.png]

Sehiv (Yanılma) Secdeleri ile İlgili Meseleler

Sehiv secdeleri, bir namazın vaciblerinden birini yanılarak terk etmekten veya geciktirmekten dolayı, o namazın sonunda yapılması gereken iki secde ile teşehhüdden, salâvat ve duaları okumaktan ibarettir. Şöyle yapılır: Son oturuşta yalnız "Tahiyyat" okunduktan sonra iki tarafa selâm verilir. Ondan sonra "Allahü Ekber" denilerek secdeye varılıp üç kez" Sübhane Rabbiye´l-alâ" okunur. Ondan sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılır. Bir tesbih miktarı duraklamadan sonra tekrar "Allahü Ekber" deyip ikinci secdeye varılır. Yine üç kez "Sübhane Rabbiye´l-alâ" okunduktan sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılır ve oturulur. Tahiyyat ve Salâvatlarla "Rabbena atina" okunup önce sağ tarafa, sonra sol tarafa selâm verilir.

Yalnız sağ tarafa selâm verdikten sonra sehiv secdelerinin yapılması daha faziletledir, ihtiyata uygundur. Bundan dolayı, cemaatla kılınan namazlarda cemaatın yanlışlıkla dağılmaması için, yalnız sağ tarafa selâm verdikten sonra sehiv secdesi yapılması tercih edilmiştir.

Sehiv secdeleri, vacibdir. Bilindiği gibi, gerek farz, gerek vacib veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rüku ve sûcud gibi farzları ve Fatiha, Sûre ilâvesi, sırayı gözetme gibi vacibleri ve Kadelerde (oturuşlarda) salâvatları okumak gibi sünnetleri vardır. Bunun için bunları gözetmek gerekir ki, namaz tam olarak kılınmış olsun.

O halde farz olsun, olmasın herhangi bir namazda bir farzın kasden veya sehven terk edilmesi, o namazın yeniden kılınmasını gerektirir. Böyle büyük bir noksanı gidermek için sehiv secdeleri yeterli değildir.

Bir vacibin kasden terki veya geciktirilmesi bir günahtır. Bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez, böyle bir namazı iade etmek uygundur. Bir vacibin sehven terk edilmesi veya geciktirilmesi, sehiv secdelerini gerektirir. Bu şekilde o noksan düzeltilmiş olur. Bir sünnetin kasden veya sehven terk edilmesi, sehiv secdelerini gerektirmez. Fakat kasden terk edilmesi bir kusurdur. Sevab ve faziletten mahrum olmayı gerektirir.

(Malikî´lere göre sehiv secdeleri sünnettir. Şâfiî´lere göre de sünnettir. Ancak imam sehiv secdelerini yaparsa, cemaatın imama uyması vaciptir. Hanbelilere göre sehiv secdeleri bazan vacib, bazan sünnet ve bazan da mübah olur. Namazın terk edilen bir sünnetinden dolayı yapılacak sehiv secdelerinin mübah olması gibi...

İmam Şafıî ve İmam Ahmed´e göre, iki tarafa selâm vermeden önce yapılır. İmam Malik´e göre sehiv (yanılma), bir ziyade sebebiyle ise, sehiv secdeleri selâmdan sonra yapılır. Eğer bir noksan veya bir noksan ile ziyade sebebiyle ise, selâmdan önce yapılır. Bu bir fazilet meselesidir; yoksa hepsi de caizdir.)

Bir namazın tam bir rüknünü, bir farzını öne almak veya sonraya bırakmak sehiv secdelerini gerektirir. Çünkü bu öne alma ve sonraya bırakma işi, vacibi terk etmekten sayılır. Kıyamda "Sübhaneke"den sonra, henüz kıraat yapmadan rükua varılıp ondan sonra hatırlanarak kıyama dönmekle farz olan kıraatın yerine getirilmesi; buna bir örnektir. Bu durumda önceki rüku geçerli olmaz. Kıraattan sonra yeni bir rüku yapılır. Böyle dönüp kıraat yapmadan ve ondan sonra rükua varmadan kılınacak namaz bozulur. Çünkü böyle bir rekatta rüku gibi tekrarlanmayan rükünler arasında sıraya riayet edilmesi farzdır.

Namazın rekatlarından birindeki iki secdeden biri yanılarak terk edilip ondan sonraki rekatın veya kadenin sonunda hatırlansa, bunun geciktirilmesinden dolayı namazı iade. gerekmez, hemen o secde kaza edilir. Eğer son orutuşta iken hatırlansa, bu secde yapılır ve ondan sonra bu oturuş (kade) iade edilir. Ondan sonra da sehiv secdeleri yapılır. Bu durumda son rekatta beş secde ile üç kade bulunmuş olur. Çünkü bir rekatta iki secde vardır. Böyle tekrarlanan bir rüknün kısmen sonraya bırakılması, farzı terketmek sayılmadığından namazın iadesini gerektirmez.

Fakat bir rekattaki iki secdeden ikisi de yanılarak öne alınsa, önce iki secde ve ondan sonra rüku yapılmış bulunsa, bu halde farz olan tertibe riayet için tekrar rüku ve ondan sonra secdelere gidilir. Bu tekrar ve iadelerden dolayı da namazın sonunda sehiv secdeleri yapılır.

Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rüku veya üç defa secde yapılması gibi.

Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha´nın tekrarlanarak okunması veya arka arkaya okunması veya rüku, secde ve teşehhüdde Kur´an okunması da böyledir. Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha´nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir sûrenin de okunması yahut yalnız başka bir sûrenin okunması sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu takdirde bir vacib terk edilmiş veya geciktirilmiş ve Kur´an da meşru olan yerin başkasında okunmuş olmaz. Ancak bu halde rekatlar, önceki, rekatlarden daha fazla uzatılmış ve cemaata da ağırlık verilmiş olursa, kerahetten korunmuş olmaz.

Bir vacibi yanılarak terk etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Birinci oturuşu veya vitirde Kunut´u veya bayram namazlarında ziyade tekbirleri yahut birinci ve ikinci oturuşlarda Tahiyyat´ı okumayı terk etmek gibi.

Vitir namazında rükudan sonra Kunut duasının unutulduğu hatırlanmış olsa, artık onu okumak için geri kıyama dönülmez. Rükudan sonra okunması da gerekmez. Çünkü yeri kaçırılmıştır. Rüku halinde hatırlandığı halde de okunması gerekmez. Sahih olan rivayet böyledir. Bununla beraber okunsun veya okunmasın, her iki halde de sehiv secdeleri gerekir.

Kunut tekbirini unutup yapmamak, bir görüşe göre sehiv secdesi gerektirir, bir görüşe göre de gerektirmez.

Bir vacibin yanılarak geciktirilmesi de sehiv secdesini gerektirir. Birinci veya üçüncü rekattan sonra biraz oturulması, dördüncü rekattan sonra beşinci rekat için ayağa kalkılması, sabah namazının ikinci rekatından sonra üçüncü bir rekata ve akşam namazının üçüncü rekatından sonra dördüncü bir rekata kalkılması gibi...

Birinci oturuşta (Kade´de) teşehhüd miktarından fazla oturulup üçüncü rekata kalkmanın geciktirilmesi de böyledir.

Bir vacibin vasfını değiştirmek, sehiv secdesini gerektirir. İmamın aşikâre okuması gereken âyetleri gizlice okuması veya gizlice okunacak âyetleri aşikâre okuması gibi. Bu okuma miktarı, namaz sahih olacak kadar okumaktır. Fatiha sûresinin ilk âyetlerini okumak bu kısımdandır. Bununla beraber kısa bir âyet okunması da İmam Azam´a göre bu hükümdendir. İki imama göre ise, bu hükümde değildir.

Aşikâre okumanın en az derecesi, başkasının işitecegi miktardır. Gizlice (hafiyyen) okumanın en aşağı derecesi de, yalniz okuyanın işiteceği miktardır.

Gizli okunacak yerde, Fatiha´nın çoğu yanılarak aşikâre okunsa, geri kalanı yine gizlice okunur. Aksine olarak aşikâre olarak okunacak bir namazda Fatiha´nın bir kismı gizli okunup ondan sonra aşikâre okunacağı, hatırlansa, Fatiha yeni baştan aşikâre okunur. Böylece bir rekatta hem aşikâre, hem de gizli okumak toplanmış olmaz. Fakat diğer bir görüşe göre, Fatiha yeniden okunmaz, yalnız geri kalan kisim aşikâre okunur.

Tek başına namaz kılanin aşikâre veya gizli okumasından dolayı, tercih edilen görüşe göre, sehiv secdesi gerekmez. Ancak ögle namazı gibi gizli okunacak yerde kasden aşikâre okursa, günah işlemiş olur.

Tek başına namaz kilanın gündüzün kılacağı nafile namazlarda aşikâre okuması mekruhtur.

İmam sabah namazında Fatiha sûresini sehven gizlice okuyup sonra hatırlasa, ekleyeceği sûreyi aşikâre okur, Fatiha´yı iade etmez.

Cemaat halinde aşikâre Kur´an okunacak bir namaza başlamış olan ve Fatiha´yı gizli okumuş bulunan bir kimseye, başkası gelip uysa, o kimse imam olmayı arzu ederse sûreyi aşikâre okur, arzu etmezse, aşikâre okuması gerekmez.

Farz bir namazda ikinci rekattan sonra oturulmayıp da üçüncü rekata yanılarak kalkmaya yeltenenin durumuna bakılır: Eğer kalkışı oturmaya yakın ise, oturur, sehiv secdesi gerekmez. Fakat doğrulması kıyama yakın ise, kalkar ve ondan sonra sehiv secdelerini yapar. Çünkü bu durumda vacib olan birinci oturuş terk edilmiştir.

Bununla beraber bir rivayete göre de, namaz kılan henüz tam kıyama doğrulmamış ise, kadeye (oturuşa) döner, vacibi terk etmez. İmam tam doğrulup kalktıktan sonra kadeye dönerse, namazı bozulur. Çünkü bu takdirde farz olan kıyam bozulmuş ve namazın sırası büsbütün değiştirilmiş olur. Diğer bir görüşe göre, bu durumda namazı bozulmaz, kendisi günah işlemiş olur ve sehiv secdeleri gerekir.

Sünnet namazlarda ikinci rekatın arkasında oturulup da Tahiyyat okunmadığı üçüncü rekatta hatırlanırsa bakılır: Eğer bu üçüncü rekat daha secde ile bağlanmamış ise, oturmaya dönülür, eğer secde ile bağlanmışsa, dönülmez. Diğer bir görüşe göre, secde ile bağlansın veya bağlanmasın, artık oturmaya dönülmez. Her iki durumda da sehiv secdeleri yapmak gerekir.

Dört rekatlı farzlarda ikinci oturuş yapılmaksızın beşinci rekata kalkılacak olsa, henüz beşinci rekat için secde edilmedikçe oturuşa dönülür. Teşehhüdden sonra selâm verilip sehiv secdeleri yapılır: Çünkü farz olan son oturuş geciktirilmiştir. Bu geciktirme ise, vacibi terk sayılır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nafıleye dönmüş olur. Artık buna bir rekat daha ilâve edilir ve tam altı rekatlı bir nafile namaz kılınmış olur. Sahih olan görüşe göre, bu durumda sehiv secdesi gerekmez. Bu mesele İmam Azam ile İmam Ebû Yusuf´a göredir. İmam Muhammed´e göre, beşinci rekatın secdesinden baş kaldırılınca, namaz tamamen batıl olmuş olur.

Dört rekatlı, bir farz namazın son oturuşunda selâm vermeden yanılarak ayağa kalkılsa, hemen oturuşa dönülüp selâm verilir ve sehiv secdesi yapılır. Fakat beşinci rekat için secdeye varılmış olunca, buna bir rekat daha ilâve edilir. Bu durumda önceki dört rekat ile farz tamamlanmış olur. Diğer iki rekat da nafıle sayılır. İstihsan olarak da sehiv secdeleri yapılır.

Akşam namazında ikinci oturuştan sonra bir dördüncü rekata, sabah namazında da oturuştan sonra bir üçüncü rekata kalkılması da bu hükümdedir. Onun için bunlara eklenen ikişer rekat da, nafile olmuş olur: Bu hareketler kasıdlı olarak yapılmadığı için mekruh sayılmaz. Tercih edilen görüş budur.

Dört veya üç rekatlı farz ve vitir namazlarında birinci oturuştan sonra yanılarak: "Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ ali Muhammed" denilmesi, İmam Azam´dan bir rivayete göre de, bu teşehhüdden sonra bir harf bile ziyade edilmesi sehiv secdelerini gerektirir. Fakat son oturuşlarda teşehhüdden sonra Kur´an okunması, dua edilmesi ise sehiv secdelerini gerektirmez. Çünkü bu oturuş dua ve hamd yeridir. Kur´an ise hem duayı hem de hamdi kendisinde toplar.

Namazda zikirlerin, duaların ve teşehhüdün (Tahiyyat´ın) aşikâre okunması da sehiv secdelerini gerektirmez.

Farz namazların son üçüncü ve dördüncü rekatlarında kasden susarak Fatiha veya diğer bir sûre okunmaması bir hatadır; fakat sehiv secdelerini gerektirmez. Yanılarak sükût edilip Fatiha veya başka bir sûre okunmaması sehiv secdelerini gerektirir. İmam Ebû Yusuf´a göre, her iki halde de sehiv secdelerini yapmak gerekir.

Namaz içinde bir rükün yerine getirilecek kadar düşünceye dalınsa, başlangıç (iftitah) tekbirini aldım mı, almadım mı diye o kadar düşünülse de, sonra sonra tekbir alındığı hatırlansa veya alınmamış olması sanılarak tekrar bir tekbir daha alınsa, sehiv secdesi gerekir.

Yine: Üç rekat mı, dört rekat mı kıldığında şübhelenip durulsa, veya Fatiha okunduktan sonra hangi sûrenin okunacağı üzerinde düşünülse, yine sehiv secdeleri gerekir. Çünkü bu durumlarda vacib geciktirilmiş olur.

Bir rüknü veya bir vacibi yerine getirirken meydana gelecek bir dalgınlık ve bir düşünce ise, sehiv secdelerini gerektirmez. Tam bir kalb huzuru ile namaz kılmak, öyle herkese nasib olacak bir fazilet değildir.

Bir kimse, kıldığı bir namazın rekatlarında şübhelense bakılır: Eğer bu şübhe kendisine ömründe ilk kez olmuşsa, o namazı yeniden kılar. Fakat bir kaç defa olmuşsa araştırır ve kanaatine göre hüküm verir. Namazı yeniden kılması icab etmez. Araştırmada kalbin şahidliği yeterlidir.

Örnek: Sabah namazını kılarken bir rekat mı kıldım, iki rekat mı diye şübhelenip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm verse, ihtiyaten buna bir rekat daha ilâve eder. Bu husustaki tereddütlerinden dolayı da sehiv secdeleri yapar. Aksine olarak iki rekat kılmış olduğuna hüküm verdiği takdirde oturur. Teşehhüdden ve selâmdan sonra sehiv secdelerini yapar. Hiç birine karar veremediği takdirde de, az olanı esas alır; çünkü az olanda kesinlik vardır. Bu durumda bir rekat daha kılar; ancak bu takdirde şübhelendiği rekatın sonunda oturur. Ondan sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Çünkü önce iki rekat kılmış olması ihtimali vardır. Bu takdirde de namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.

Dört rekatlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı olduğunda şübhe edip bir tarafı seçemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın sonunda ihtiyat olarak bir kere teşehhüd miktarı oturur; bu şekilde dört defa kade yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan rekatın dördüncü rekat olması ihtimali vardır.

Bir kimse kıldığı rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda şübhelense, sahih olan görüşe göre, bu rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar. Geri kalan rekatları da tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazı bu hükmün dışındadır. Bu şübhelenme bu namazlardan birinde olsa, oturmak gerekir. Çünkü şübhelenilen rekatın üçüncü rekat olması muhtemeldir. Bu halde teşehhüdden sonra bir rekat daha ilâve edilir. Çünkü şübhelenilen rekatın ikinci rekat olması da mümkündür. Bunların sonunda da sehiv secdeleri yapılır.

Dört rekatlı namazlarda, kılınan rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı, olduğunda şübheye düşülse, sonunda oturulur ve teşehhüdden sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır. Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması mahtemeldir. O halde ilâve edilen birer rekat ile fazla olan miktar nafile olmuş olur. Sonundada sehiv secdeleri yapılır. Bu şübhe, kıyam veya rüku veya rükudan kıyama geçiş halinde olduğuna göredir.

İlk secde yapıldıktan sonra şübhelenme olursa, ittifakla namaz batıl olur. Çünkü şübhe edilen rekatın ziyade olup son oturuşun terk edilmiş bulunması muhtemeldir. İlk secde halinde şübhe olursa, yalnız İmam Muhammed´e göre, namaz batıl olmaz.

Namazda Fatiha´dan önce başka bir sûre bir harf olarak dahi yanılarak okunsa, iade edilerek önce Fatiha, sonra da o sûre okunur. Namazın sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu sırada işinde yapılan noksan rüku halinde bile hatırlansa, kıyama dönülerek iadesi gerekir. Böyle bir yanılma çok olmaz. Onun için bunun az miktarı da bağışlanamaz. Fakat bir namazda okunan bir sûrenin altında bulunan sûre okunmak istenirken üstündeki sûre okunsa, bundan dolayı sehiv secdeleri gerekmez.

Bir kimse namazda, Fatiha okuyup okumadığında şübhe etse, bakılır: Eğer henüz başka sûre okumamış ise, Fatiha´yı okur. Fakat başka sûre okumuş ise, artık Fatiha´yı okumaz. Çünkü sûrenin Fatiha´dan sonra okunması meydandadır. Bununla beraber namaz kılanın bir görüşü varsa ona göre hareket eder.

Bir kimse, ilk rekatlerde birer sûre okuyup da Fatiha´yı okumamış bulunduğunu secdeye vardıktan sonra hatırlarsa, son rekatlerde Fatiha´yı iade etmez. Çünkü son rekatlarda zaten Fatiha okunacaktır. Bir rekatte iki Fatiha okunması ise, meşru değildir. Yalnız Hasan İbni Zeyyad´a göre, son rekatlarda Fatiha kaza edilir.

Dört veya üç rekatlı farz namazların ilk iki rekatinde Fatiha´dan sonra birer sûre veya bir miktar âyet eklenmemiş olsa, bu sûre veya âyetler üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatiha´dan sonra ilâve edilirse bu namaz cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rekatlarda hem Fatiha, hem de ilâve edilecek sûre aşikâre olarak okunur. Çünkü bir kıyamda olan kıraat birdir; bunun bir kısmı gizli olarak, bir kısmı da aşikâre olarak okunamaz. Yalnız sûrenin aşikâre okunacağını söyleyenler de vardır. İmam Ebû Yusuf´a göre, ikisi de gizlice okunur. Çünkü son rekatlerde gizlice okumak sünnettir. İmam Ebû Yusuf´dan diğer bir rivayete göre de, artık son rekatlerde bu sûre okunmaz. Çünkü bunun yeri geçmiştir. Bununla beraber her halde de sehiv secdeleri yapılır.

İmamın yanılması, kendi hakkında asaleten ve cemaat hakkında da uymuş olma bakımından sehiv secdelerini gerektirir. Fakat imama uyan cemaatten birinin yanılması ile ne kendisine de ne de imama sehiv secdesi yapmak gerekmez.

Sehiv secdelerini yapmakta olan bir imama uymak sahihtir. Gerek sehiv secdelerinin herhangi birinde ve gerek teşehhüdünde olsun eşittir. Sehiv secdelerinin ikincisinde imama uyan kimseye birinci secdeyi ve teşehhüdünde uyana her iki secdeyi kaza etmek gerekmez.

Mesbuk, imamla beraber sehiv secdelerini yapar. İmamın yanılması, mesbukun imama uymasından önce de olsa hüküm aynıdır. Çünkü mesbuk imama bağlıdır.

İmam teşehhüdde iken daha selâm vermeden önce mesbuk kalkarak kıraat veya rükuda bulunduktan sonra, İmam selâm verip sehiv secdelerine varacak olsa, mesbuk da, hemen bu secdelere uyar ve evvelce yaptığı kıraatla rükuu aradan çıkar, bunları sonradan kalkıp tekrar yerine getirir. Bununla beraber mesbuk bu secdelerde imama uymasa namazı bozulmaz. Namazı bitirince bu sehiv secdelerini kendi başına yapar.

Yine mesbuk secdeye vardıktan sonra, imam sehiv secdelerini yapacak olsa, imamına uymaz, namazını bitirir ve sonra sehiv secdelerini yapar. Eğer bu durumda imama uyacak olursa, namazı bozulur.

İmam selâm verdikten sonra, noksan kalan rekatlarını tamamlamak için ayağa kalkan bir mesbuk, bu rekatlarda yanılmış olursa, sehiv secdelerini yapması gerekir. Önceden imamla beraber sehiv secdeleri yapmış olsa bile bu hüküm değişmez. Çünkü mesbuk, noksan kalan rekatları tamamlarken tek başına namaz kılan gibidir.

Mesbuk imamla beraber yanılarak selâm verse ona sehiv secdeleri yapmak gerekmez. Fakat imamın selâmından sonra selâm verecek olsa, sehiv secdesini gerektirir. Çünkü birinci halde henüz muktedi, ikinci halde ise, münferid (yalnız başına namaz kılan) olmuştur. Muktediye, kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi lâzım gelmez.

Bir namazda yanılmaların birkaç tane olması ile sehiv secdelerinin o kadar yapılması gerekmez. Bir defa bunlar için sehiv secdelerini yapmak yeterlidir. Onun için bir kimse, bir namaz içinde iki ve üç defa yanılsa, bunlar için namazın sonunda yalnız bir defa sehiv secdelerini yapmak kâfıdir. Sehiv secdelerindeki bir yanılma da başka sehiv secdelerini gerektirmez.

Sehiv secdeleri kâsden veya yanılarak terk edilse, namaza aykırı bir hal olmadıkça, yine bunlar yapılır. Fakat teşehhüdden sonra gülmek, konuşmak gibi, namaza aykırı bir durum meydana gelirse veya kerahet vakti girerse, sehiv secdeleri düşer. Sabah namazında selâmın arkasından güneşin doğması veya ikindi namazında yine selâmdan sonra güneşin (sararak kamaştırıcılığının) değişmesi gibi...

Bir imam, sehiv secdesini terk edecek olsa, cemaat da terk eder. Cuma ve bayram namazlarında da, fazla kalabalıktan dolayı bir karışıklığa meydan vermemek için bu sehiv secdeleri terk edilir.

Sehiv secdesindeki iki secde ile Tahiyyat ve selâm vacibdir. Tahiyyattan sonra Salâvat ve dua okunması bu secdelerdeki tekbirler, secde halindeki tesbihler ve iki secde arasındaki oturuş sünnettir.

Bir kimse, namazını tam olarak kıldığını kesinlikle bildiği halde, sözüne inanılır bir adam ona eksik kıldığını haber verse, bunun sözünü kabul etmez. Fakat iki güvenilir adamın haber vermesine uyulur. Çünkü böyle bir haber, (iki kişinin şehadeti ile doğruluğu gerçekleşen) bir haldir. Böyle bir haber çok yerlerde geçerli ve bağlayıcıdır. İmam ve cemaat ihtilâf ettikleri takdirde, imamın bilgisi varsa, cemaatın sözü ile hareket etmez, kesinliği yoksa cemaatın sözünü kabul eder.


Tilâvet Secdesi ile İlgili Meseleler

Kur´an-ı Kerim´in sûrelerinde ondört secde âyeti vardır ki, bunlardan birini okuyan veya işiten her mükellef için bir secde gerekir. Şöyle ki:

Tilâvet secdesi niyeti ile, eller kaldırılmaksızın "Allahü Ekber" denilerek secdeye varılır. Üç kere "Sübhane Rabbiye´l-alâ" veya bir kere: "Sübhane Rebbena in kâne vadü Rabbina lemef´ûlâ" denilir. Ondan sonra "Allahü Ekber" denilerek kalkılır.

Tilâvet secdesinin rüknü, yüce Allah´a saygı ve tevazu gösterip secdeden kaçınanlara aykırı davranmak için alnı yere koymaktır: Fakat namaz içinde rüku ve hasta olan için imâ da aynı maksadı yerine getirdiğinden tilâvet secdesi yerine geçer. Bunlar aşağıda açıklanacaktır.

Tilâvet secdesine ayaktan yere inilmesi ve bu secdeden baş kaldırırken ayağa kadar kalkılması ve böyle kalkarken: "Gufraneke Rabbena ve ileyke´l-masîr" denilmesi müstahabdır. Bu secdeye gidilirken veya bundan kalkılırken alınan tekbirler de müstahabdır. Asıl secde ise, vacibdir.

(Üç İmama göre, Tilâvet Secdesi sünnettir.)

Tilâvet secdesini yapacak kimsenin abdestsizlikten ve pisliklerden temiz, avret yerlerinin örtülü ve kıbleye yönelik bulunması şarttır.

Tilâvet secdesi, secde âyetini okuyan bir mükellef için vacib olduğu gibi, bunu dinleyen bir mükellef için de vacibdir. İster dinlemeyi kasdetmiş olsun, ister olmasın, bu secdeyi yapar ve bu secdeyi yapmakla sevaba erer. Yapmayan da vacibi terk ettiğinden günaha girer.

Mümeyyiz bir çocuğun (henüz bulüğ çağına ermeyen yetişkin bir çocuğun), cünûbun, hayız veya nifas halinde olan kadının, bir sarhoşun veya müslüman olmayan birinin okuyacağı bir secde âyetini işiten her mükellefe de tilâvet secdesi vacib olur. Çünkü bunların bu okuyuşları, sahih bir okuyuştur. Müslüman olan bir cünûb veya sarhoş da, okuyacağı veya işiteceği bir secde âyetinden dolayı secde ile mükellef olur. Bunlar temizlendiği ve akılları başlarına geldiği zaman bu secdeyi yapmaları gerekir. Fakat hayız ve nifas halinde bulunan bir kadının ne okuyacağı, ne de işiteceği bir secde âyetinden dolayı ona tilâvet secdesi gerekmez. Çünkü bunlar bu halde namaz ile mükelef değillerdir.

Uyuyanın ve deli olanın okuyacakları secde âyetinden dolayı işitenlere, sahih olan görüşe göre tilâvet secdesi gerekmez. Kendileri de bu secde ile mükellef olmazlar. Çünkü bunların okumaları ve işitmeleri bir niyete ve tayine bağlı değildir. Fakat sahih kabul edilen diğer bir görüşe göre, uyku halinde secde âyetini okuyana, sonradan secde âyeti okuduğu haberi verilince, ona tilâvet secdesi vacib olur. İhtiyat olan da budur.

Öğretilen kuşlardan veya ses yansımasından veya sesleri ileten fonograf ve teyp gibi cihazlardan işitilen bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi vacib olmaz. Fakat sahih görülen diğer bir görüşe göre, kuşlardan işitilen secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi gerekir. Çünkü işitilen Allah kelâmıdır. İhtiyata uygun olan da budur.

Radyoya, gelince, bu sesi yansıtmaktan ziyade nakil sayılmaktadır. Kasde bağlı olarak okunan şeylerin hemen aynını nakletmektedir. Bundan işitilen sesler, ses yansıması gibi, sade bir benzeyişten ibaret değildir. Bunun için radyo aracılığı ile işitilen bir secde âyetinden dolayı secde edilmesi vacib olsa gerektir. Vacib olmasa bile, secde edilmesinde bir sakınca olmadığından her halde secde edilmesi ihtiyata uygundur ve Kur´an-ı Kerime bir saygı ve hürmeti gösterir.

(Şafiî´lere göre, tilâvetin meşru ve kasde bağlı olması şarttır. Bunun için cünûbun okumasından dolayı veya rüku halinde Kur´an okumak meşru olmadığı için burada Tilâvet secdesini gerektiren âyeti okumakla ne okuyana, ne de dinleyene tilâvet secdesi sünnet olmaz. Yine yanılarak meydana gelen veya öğretilmiş kuşlardan veya bir aletten işitilen bir tilâvetten dolayı da, niyete bağlı olmadığı için, secde edilmesi sünnet değildir.)

Tilâvet secdesi âyetinin hecelenerek okunması ile veya yalnız yazılması ile veya telâffuz edilmeksizin yalnız yazısına bakmakla tilâvet secdesi gerekmez. Çünkü bu hallerde okuyuş yoktur.

Bir secde âyetinin secdeyi gösteren ile, bunun evvelinden veya sonundan bir kelime daha eklenip beraberce okunsa veya dinlenmiş olsa, sahih olan görüşe göre secde gerekir. Diğer bir görüşe göre, secde âyetinin çoğu okunmadıkça secde vacib olmaz.

Secde âyetini işitmeyen bir mükellefe tilâvet secdesi vacib olmaz. âyet, bulunduğu mecliste okunmuş olsa bile hüküm aynıdır.

Bir secde âyeti olduğu gibi arabça okunursa, her işiten mükellefe bunun secde âyeti olduğu bildirilince, secde etmesi ittifakla vacibdir. Fakat bir secde âyetinin Farsça olan tercümesi okunacak olsa, bunu işittiği halde anlamayan kimseye sadece bildirmekle tilâvet secdesi vacib olmaz. Bu hüküm iki imama göredir. İmam Azam´a göre, bunun bir secde âyeti tercümesi olduğu haber verilirse, tilâvet secdesi vacib olur. İmam Azam´ın bu meselede iki imamın görüşüne döndüğü rivayet ediliyor. İtimat da bunun üzerinedir. Fakat bu secde âyetinin tercümesini okuyana secde etmesi ittifakla ihtiyat yönünden vacib olur. Bunu anlasın, anlamasın fark etmez.

Bir secde âyeti gerçekten veya hüküm bakımından bir sayılan bir mecliste tekrarlanarak okunsa, bir defa secde edilmesi yetişir. Fakat başka başka secde âyetleri okunursa veya meclis hakikaten veya hükmen değişirse, her okunan âyet için başka bir secde gerekir.

Bir mescid gibi muayyen bir yerde iki defa okunan bir secde âyetinin meclisi gerçekten bir bulunmuş olur. Gelenek bakımından bir mekân sayılan yerlerin cüzleri arasında beraberlik de hüküm bakımından bir birliktir. Meclisin gerçekte değişmesi de, bir odadan diğer bir odaya geçmiş olmak gibidir. Hüküm bakımından değişiklik ise, mescid veya bir oda gibi bir yerde secde âyeti okunduktan sonra orada başka bir işe başlamakla meydana gelir. Secde âyeti okunduktan sonra, üç kelime kadar konuşulması veya üç adım kadar yürünülmesi veya bir şeyden üç lokma yenilmesi veya bir sudan üç yudum içilmesi gibi...

Meclisin değişikliği, okuyucuya göre, kendisinin meclisi değiştirmesiyle, dinleyiciye göre de, onun meclisi değiştirmesiyle meydana gelir. Doğru olan budur. Bunun için bir meclis, bir şahsa göre bir sayıldığı halde, diğer bir şahsa göre değişmiş olabilir.

Tilâvet secdesi hususunda gemi, bir oda gibidir. Yürümekte olan araba veya bir hayvan üzerinde bulunuluyorsa, meclis daima değişmiş sayılır. Bunun için araba veya hayvan üzerinde namaz halinde olmaksızın tekrarlanacak bir secde âyetinden dolayı tekrar sayısınca tilâvet secdesi vacib olur.

Tilâvet secdesi yapmak için, okuyanın öne geçirilmesi, dinleyenlerin de onun arkasında saf tutmaları ve ondan önce secdeye varmayıp secdeden de kalkmamaları müstahabdır. Buna aykırı olarak bulundukları yerlerde secdeye varmaları ve secdeden daha önce kalkmaları da mekruh değildir. Çünkü bunların hepsi tek başına secde etmekle sorumludur.

Tilâvet secdesi için niyet etmek şarttır; fakat tayin şart değildir. Bu bakımdan birkaç secde âyetini okumuş veya dinlemiş olan bir kimse, bunların sayısınca tilâvet secdesi niyeti ile secde eder; fakat hangi secdenin hangi secde âyetine ait olduğunu belirlemez. Bu tilâvet secdesine namaz içinde yalnız kalb ile niyet edilir. Namaz dışında ise dil ile de niyet edilmesi sünnettir.

Vacib olan tilâvet secdesini hemen yerine getirmek zorunluluğu yoktur. Secde âyeti okunur okunmaz hemen secde edilmesi gerekmez. Bu secde uzun bir zaman sonra da yapılabilir. Yine eda olur, kaza sayılmaz. Kabul edilen hüküm budur. Bununla beraber, bir zaruret olmadıkça geciktirilmesi tenzihen mekruhtur. Namaz içinde ise, hemen yapılması vacibdir; çünkü bu, artık namazdan bir cüz olmuştur. Namaz dışında kaza edilemez. Bunu, secde âyeti okunduktan sonra üç âyetten sonraya bırakmamak gerekir. Bu mesele, aşağıdaki meselelerderi açıklığa kavuşacaktır. İmam Ebû Yusuf´a göre, tilâvet secdesi namazın dışında da hemen yapılması vacibdir.

Secde âyeti okununca, hemen secde edilmesi mümkün olmadığı zaman okuyan ve dinleyenlerin: "Semi´nâ ve eta´nâ ğufraneke Rabbena ve ileyke´lmasîr" demeleri müstahabdır.

Namazda kıyam halinde secde âyeti okununca, bakılır: Eğer bundan sonra üç âyetten çok okunmazsa, yapılacak rüku veya secde ile bu tilâvet secdesi de yerine getirilmiş olur. Gerek buna niyet edilmiş olsun ve gerek olmasın. Fakat tercih edilen görüşe göre, rüku ile olabilmesi için tilâvet secdesine niyet etmek lâzımdır. Fakat üç âyetten çok okunacaksa, bu secde âyetinden dolayı hemen sadece onun için rüku veya secde edilmesi gerekir. Secde yapılması daha faziletlidir. Namazın rüku ve secdesi ile bu secde yapılmış olmaz. Yalnız üç âyet okunacağı zaman ihtilâf vardır. Tercih edilen görüşe göre, bu secdenin hemen yapılma hükmü kalkmaz, namazın rüku ve secdesi ile bu tilâvet secdesi yapılmış olur.

Secde âyetini namaz içinde okuyan kimse, dilerse okuyacağı âyetlerin sayısına bakmaksızın hemen "Allahü Ekber" diye tilâvet secdesine varır. Tilâvet secdesi niyeti ile yalnız rükua varması da yeterlidir. Ondan sonra tekrar ayağa kalkar ve birkaç âyet daha okur. Ondan sonra namazın rüku ve secdelerini yapar, namazına devam eder. Eğer bir sûreyi bitirmiş ise, diğer bir sûreden birkaç âyet okur; çünkü tilâvet secdesinden kalkar kalkmaz böyle birkaç âyet okumadan namazın rüku ve secdesine gidilmesi mekruhtur. Namazın dışında ise, yalnız rükuda bulunarak tilâvet secdesi yapılmış olmaz. Çünkü tilâvet secdesi bir tazim ifadesidir, bir emri yerine getirmenin alâmetidir. Bunlar, namaz içinde rüku ile yerine getirilmiş olursa da, namaz dışında rüku ile yapılmış olamazlar.

Cemaatle namaz kılındığı zaman, imam olan zat, yukarıdaki meselede açıklandığı gibi, öyle rüku ile tilâvet secdesine niyet etmemelidir. Çünkü cemaat bunun farkına varamayacaklarından, böyle bir niyette bulunmamış olurlar. Bu takdirde de tilâvet secdesi onlardan düşmez. Bu durumda imamın selâmından sonra cemaatın tilâvet secdesi yaparak ondan sonra tekrar teşehhüdde bulunmaları gerekir ki, bunu da herkes yapamaz.

Secde âyeti bir namazda tekrarlansa, sahih olan görüşe göre, yalnız bir tilâvet secdesi gerekir. Bu tekrarlanma ister bir rekatta ve ister başka başka rekatlarda olsun fark etmez. Çünkü meclis birdir.

Bu mesele imam Ebû Yusuf´a göredir. İmam Muhammed´e göre, başka başka rekatlarda tekrarlansa, tilâvet secdesi de tekrarlanır, meclis değişmiş sayılır.

İmam secde âyetini okuyup secdeye varmakla cemaat, imamın rüku ve secdeye vardığını sanarak rüku ve secdeye varsalar, bununla namazları bozulmaz; fakat bir secde daha yapsalar bozulur.

İmamın cuma ve bayram namazlarında ve emsali cemaatın kalabalık olduğu namazlarda ve gizlice kıraat yapılacak namazlarda secde âyetinin okunması mekruhtur. Çünkü cemaatın şaşırmasına sebebiyet verilebilir. Ancak secde âyeti okunan surenin sonuna rastlamış olursa kerahet olmaz. O zaman namazın secdeleri ile tilâvet secdesi eda edilmiş ve engel kalkmış olur. Bu durumda imama uygun düşen, bu namazın rüku ile tilâvet secdesine niyet etmemektir. Tâ ki, bu vecibe namazın secdeleri ile bütün cemaat tarafından da yerine getirilmiş olsun:

Mesbuk ayağa kalktıktan sonra imam tilâvet secdesini hatırlayarak yapacak olsa, bakılır: Eğer mesbuk henüz secdeye varmamış ise, tilâvet secdesi için imama uyar, secdeye varır. Ondan sonra ayağa kalkarak kalan namazını tamamlar. Eğer imama uymazsa, namazı bozulur. Fakat secdeye varmış ise, artık imama uymaz. Eğer uyarsa, namazı bozulur.

Misafire uyan bir mukîm, misafirin yapacağı tilâvet secdesine iştirak eder. Sonra kalkıp namazını tamamlar. Eğer kendi başına kılacağı rekatlarda da bir secde âyeti okuyacak olursa, bundan dolayı da ayrıca secde etmesi gerekir.

Bir kimse namaz kılarken rüku, secde veya kade (oturuş) halinde veya imama uymuş olduğu halde onun arkasında secde âyetini okusa; ne kendisine, ne imama ve ne de bu imama uyan diğer cemaata tilâvet secdesi vacib olmaz. Çünkü namaz kılanlar, bu halde Kur´an okumaktan menedilmişlerdir. Bunların okuyuşu hükümsüzdür. Fakat bu okuyuşu dışardan duyanlara tilâvet secdesi gerekir. Bunlar gerek başka bir namazda tek başına veya topluca bulunmuş olsunlar ve gerek olmasınlar. Çünkü bunlar o yasaklık ve engel dışında kalmış olurlar.

Namaz içinde okunan secde âyetinden dolayı; namazı bitirdikten sonra secde edilemez. Çünkü bu secde, yukarıda da işaret olunduğu üzere namazın bir cüz´ü olmuştur; artık ondan ayrılamaz. Fakat namazda bulunan kimse, namazda bulunmayan bir kimsenin okuduğu secde âyetini işitecek olsa, namazını kıldıktan sonra secde eder. Daha namazda iken secde etmesi yeterli olmaz. Bununla beraber secde etse, bununla namazı bozulmaz.

Nitekim namazda okunan bir secde âyetini, dışardan işiten bir mükellef için de, namaz dışında secde etmek gerekir. Şu kadar var ki, bu mükellef, o secde âyetini okuyan kişiye uyar, onunla beraber bu secdeyi yaparsa, bu görevi yapmış olur. Eğer o secde yapıldıktan sonra, o rekatta uyarsa bu secdeyi o imamla beraber hükmen yapmış sayılır. Artık ne namazın içinde, ne de dışında tilâvet secdesi yapması gerekmez.

Hasta iken veya bir arabaya veya bir hayvana binmiş iken secde âyetini okuyan veya dinleyen bir mükellefin işaret sureti (ima) ile tilâvet secdesi yapması caizdir. Fakat bir mükellefin binici olmadığı halde, okuduğu veya dinlediği bir secde âyetinden dolayı bir özrü bulunmadıkça, binici olduğnz halde işaret (ima) ile secde etmesi caiz olmaz.

Secde âyetini, hazır olanlar secde için hazırlıklı iseler aşikâre olarak, hazırlıklı değillerse gizli okumak müstahabdır. Bunda cemaata karşı bir şefkat vardır.

Bir sûre okunup da, içindeki secde âyetinin bırakılması mekruhtur. Çünkü bu, secdeden bir nevi kaçınmak demektir. Yalnız secde âyetinin okunup da sûredeki diğer âyetlerin okunmamasında ise, kerahet yoktur. Fakat müstahab olan, fazilet ve tercih kuruntusunu kaldırmak için, secde âyeti ile beraber bir veya birkaç âyetin de okunmasıdır.

On dört secde âyetini bir mecliste okuyup her biri için okudukça ayrı bir secde yapan ve hepsini okuduktan sonra umumuna birden ondört secdede bulunan zatın dünya ve âhiret işlerinde kendisine üzüntü ve keder verecek hususta, Yüce Allah´ın onu koruyacağı rivayet olunmuştur.

Namazı bozan şeyler, tilSehiv)âvet secdesini de bozar. Daha tilâvet secdesinden kalkmadan meydana gelen abdestsizlik ve konuşma veya kahkaha ile gülme gibi... Ancak bu secdedeki kahkaha ile abdest bozulmuş olmaz ve kadınların da erkeklerle aynı hizada bulunmaları bu secdeyi bozmaz.

Şükür Secdesi

Şükür secdesi, bir nimetin kazanılmasından veya bir felâket ve musibetin kalkmasından ve bunların benzeri işlerden dolayı kıbleye yönelerek tekbir alıp secdeye varmak, hamd ile tesbihde bulunup şükrettikten sonra, yine tekbir ile secdeden kalkmaktır. Bu da tilâvet secdesi gibidir. Şükür secdesi müstahabdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ashabın ileri gelenlerinden çokları şükür secdesi yapmışlardır. Peygamber Efendimiz, Ebû Cehil´in başını kesilmiş görünce, beş defa şükür secdesine varmışlardı.

Bir nimetin yüz göstermesi ve bir musibetin kalkması gibi bir sebeb olmaksızın yapılacak şükür secdeleri ne bir sünnettir, ne de mekruhtur. Fakat namaz bittikten sonra bu şekilde secde yapılması mekruhtur. Çünkü bunu da, namazın vaciblerinden veya sünnetlerinden sanacak kimseler bulunabilir. Böyle bir inanca sebebiyet verecek her mübah şey kerahetten uzak kalmaz.
[Resim: Kaza-Namazi-Eda-ile-Kazanin-Farki.png]

Kaza Namazları ve Eda ile Kazanın Farkları


Bir namazı vaktinde kılmaya "eda" denir. Vaktinden sonra kılmaya da "kaza" denir. Vaktinde kılınan veya kılınacak olan bir namaza "vaktiyye" veya "salât-ı hazıra" denir. Vaktinde kılınmamış olan bir namaza da "faite" denilir. Bunun çoğulu "fevait" dir.

Vaktinde kılınmamış olan beş vakit farz namazlarının kazası farzdır. Vitir namazının kazası ise vacibdir. Sünnetlere gelince: Bir sabah namazı sünneti ile beraber kaçırılınca, o günün güneş doğuşundan (kerahet vaktinin çıkışından) sonra istiva zamanına kadar bu sünnet farz ile beraber kaza edilir. Güneşin yükselişinden (kerahet vaktinden) önce ve istivadan sonra sünnet kaza edilmez. İmam Muhammed´e göre, bu sünnet yalnız olarak kaçırılmış olsa, yine güneşin doğuşundan sonra istiva zamanına kadar kaza edilir. Bir de, öğle namazının her iki sünneti, farza yetişmek için terk edilecek olsa, farzdan sonra evvelki sünnet ve sonra iki rekat sünnet kaza edilir. Fetva bu şekildedir. Böylece vakit içinde sünnet iki defa gecikmemiş olur. Bununla beraber son iki rekat sünnetten sonra da dört rekat sünnet kaza edilebilir. Namazın sırası iki defa değişmemesi için bunu daha iyi görenler de vardır.

Cuma namazının ilk dört rekat sünneti hakkında bu öne alma ve sonraya bırakma hükmü vardır. Terk edilen diğer sünnetlerin kaza edilmesi gerekmez. Fakat başlanıldıktan sonra, her nasılsa terk edilmiş olan bir sünnetin (nafile namazın) kazası gerekir.

Örnek: Öğlenin son sünnetine başlanmış iken, cenaze namazını kaçırmamak için bu sünnet kesilmiş olsa, bu sünneti sonradan kaza etmek gerekir.

Bir namazı özürsüz yere kazaya bırakmak büyük günahdır (kebiredir). Bu namaz kaza edilmekle yerine getirilmiş olur. Fakat bunun geciktirilmesinden dolayı meydana gelen günahın bağışlanması için tevbe etmek ve Allah´dan afv dilemek lâzımdır. Herhangi bir bahane ile namazı geciktirip kazaya bırakmakdan son derece sakınmalıdır. Çünkü bunun günahı çok büyüktür. İnsan, gerek yaratıcısına karşı ve gerekse insanlara karşı olan borçlarını bir an önce ödemeğe çalışmalıdır. Hayatın süresi belli, çok azdır! Borçlarını ödemeden âhirete gidenlerin hallerine ne kadar acınsa azdır.

UYARI: Kazaya kalan altmış, yetmiş senelik bir çok namazlar belli bir günde (Ramazan ayının son cumasında) kılınacak bir günlük namaz ile kaza edileceği ve böylece bağışlanacağı hakkındaki sözlerin hiç bir dinî değeri yoktur. Bu konuda rivayet edilen bir hadis, hadis alimlerinin ve diğer alimlerin açıklamalarına göre asılsızdır, uydurmadır, ümmetin icmaına da aykırıdır. Çünkü böyle herhangi bir ibadet, senelerce terk edilmiş olan farzların ve vaciblerin yerini tutamaz. Böyle bir iddia, farzların ve vaciblerin terk edilmesini, önemsenmemesini gerektireceğinden akla, şeriata ve hikmete aykırıdır. Günah, kolaylığa sebeb olamaz. Bu usul ilminde bir esastır. Bir de bu hadisi nakledenler hadis alimlerinden değillerdir. Bir kaynak da gösterememektedirler: Artık bu naklin ne değeri olabilir

Kazaya kalan namaz, bizim için yerine getirilmesi gerekir. Biz bunu yerine getirmek zorundayız, bunu yapmazsak azaba hak kazanmış oluruz. Şu kadar var ki, kazaya kalmış olan bir namazı Yüce Allah dilerse bağışlar ve dilerse bağışlamaz. Herhangi bir ibadet sebebiyle de sahibine bir çok sevablar da verebilir. Kimse bunlara karışamaz ve bunlar üzerinde kesin hüküm, veremez. Yukarıdaki iddia, kesinlikle kazası gereken bir namazın, ona denk bir ibadetle kaza edilmesi hakkındaki farziyeti inkâr etmektir ki, bu asla caiz olamaz. Bu konu üzerinde, Merhum Aliyyü´l-Kari´nin ve diğer alimlerin incelemeleri vardır. Aliyyü´l-Kari´nin Mevzuatına", Abdurrahim Fetvasına ve "Mev´ize-i Hasene´ye" bakabilirsiniz!..

Bir kimsenin namazı kazaya kalınca bakılır: Eğer o kimse tertib sahibi ise, bu kaza namazı ile vakit namazları arasında sırayı gözetmek gerekir. Tertib sahibi değilse, bu namazı kaza etmeden diğer namazları kılabilir.

Bir kimsenin tertib sahibi sayılabilmesi için, en az altı vakit namazı kazaya kalmamış olmalıdır. Altı vakit namaz kazaya kaldı mı, tertib sahibi olmaktan çıkar; artık onun ne kaza namazları arasında ve ne de kaza namazları ile vakit namazları arasında sırayı gözetmesi gerekmez.

Kazaya kalmış namazlarda eskiye ve yeniye gelince, bunlar iki kısımdır. Yakın zamanda kazaya kalanlar altı vakte ulaşınca, ittifakla sıra gözetme gereğini kaldırır. Evvelce kaçırılmış bulunan (eski) namazlara gelince, bunlar da altı vakte ulaşmışsa, geçerli kabul edilen fetvaya göre sıra gözetmenin gereğini kaldırır.

Örnek: Bir kimse, vaktiyle bir ay namaz kılmayıp sonradan bunları kaza etmeden vakit namazlarını devamlı olarak kılmaya başlamışken tekrar bir vakit namazını kazaya bırakacak olsa, bu son namazını hatırladığı halde onu kaza etmeden vakit namazını kılabilir. Böyle bir kimse, geçmişteki kaza namazlarını tamamen kılmadıkça tertib sahibi olamaz. Sahih olan görüş budur.

Tertib sahibi olan zat, bir farz namazını veya İmam Azam´a göre vacib olan bir namazı özürsüz yere veya hayız ve nifas gibi namazı düşürecek bir nitelikte olmayan bir özürden dolayı vaktinde kılmamış olsa, bu namazı, ilk vakit namazından önce kaza etmesi gerekir. Çünkü gerek kaçırılan namazların arasında ve gerek bunlar ile vakit namazları arasında sırayı gözetmek esasen şarttır. Ancak kazaya kalan namaz unutulup sonradan hatıra gelmişse veya vakit daralmış veya kaçırılan namazlar çok olur da tertib sahibi olmaktan çıkılmışsa, vakit namazı kılınır.

Örnek: Tertib sahibi olan kimse, her nasılsa uykuya dalıp o günün sabah namazını kılamamış olsa, bu sabah namazını o günkü öğle namazından önce kaza etmesi gerekir. Bunu hatırladığı halde onu kaza etmeksizin öğle namazını kılsa, bu namaz İmam Muhammed´e göre bozulur. İmam Ebû Yusuf´a göre, farz olmaktan çıkar, nafile olur. İmam Azam´a göre ise, muvakkat olarak sahih olur. Şöyle ki : Bundan sonra o sabah namazını kaza etmeden beş vakit namazı daha kılacak olsa, bu altı vaktin hepsi de sahih olmuş olur. Fakat böyle beş vakit namazını daha kılmadan o sabah namazını kaza ederse, arada kılmış olduğu vakit namazları fasid olup yeniden kılınmaları gerekir.

Yine böyle bir kimse, sabah namazını kaçırmış olduğu halde, bunu unutup öğle namazını kılacak olsa, bu öğle namazı sahih olur.

Yine bir kimse, kazaya kalmış olan yatsı namazını fecirden sonra hatırlamış olur da, vakit yalnız sabah namazını kılmaya müsait bulunursa, sabah namazını kılar, yatsı namazını daha önce kaza etmemesi, bu sabah namazının sıhhatına engel olmaz. Ancak kaza namazını hatırladığı halde, vakit namazını pek uzatıp da bu bakımdan vaktin daralmasına sebebiyet verilmiş olursa, o zaman vakit namazı caiz olmaz.

Kazaya kalmış namazlar (faiteler) birkaç tane olur da, vakit bunlardan yalnız bir kısmı ile vakit namazına müsait bulunsa, sahih olan görüşe göre, sırayı gözetme gereği düşer.

Yine bir kimsenin, vitirden başka altı vakitten çok veya altı vakit namazları kazaya kalmış olsa, bunları kaza etmeden vakit namazlarını kılması sahih olur. Çünkü bu durumda tertibe riayet edilmesinde güçlük vardır. Kazaya kalmış namazlar (faiteler), vitirden başka altı vakit olunca çok sayılır, altıdan az olunca da az sayılır.

(İmam Şafiî´ye göre, kazaya kalan namazlarla vakit namazları arasında sıra gözetilmesi şart değildir, müstahabdır.)

Bir kimse, bir günlük namazlarından birini kaçırmış olduğu halde, bunu bir türlü belirleyemezse, bir günlük namazını yeniden kılar. Çünkü böyle yapmakla kazaya kalan namaz, kesinlikle kılınmış olur; diğerleri de birer nafile olur.

İki, üç ve daha ziyade günlerde birer vakit namaz kaçırılmış olduğu halde, bunların hangi namazlar olduğu belirlenemeyince de, o kadar günün namazları yeniden kılınır.

Kazaya kalan namazlar bir çok olunca, bunların her birini belirleyerek niyet edilmesi gerekmez; çünkü bunda güçlük vardır. Onun için şöyle niyet edilmesi uygun olur: "ilk veya en son kazaya kalmış sabah veya öğle namazını kılmaya" diye kılınır.

Bir kimse, ne kadar namazı kazaya kaldığını bilmese, kuvvetli olan görüşüne göre hareket eder. Üzerinde kaza namazı kalmadığına kanaat getirinceye kadar kaza namazı kılar.

Bir kimse, bir namazı kılıp kılmadığında şübhelense, namazın vakti henüz çıkmamışsa onu yeniden kılar. Namazın vakti çıktıktan sonra şübhelense, bir şey yapması gerekmez. Çünkü farzın sebebi olan vakit çıkmıştır. Bir müslümanın namazını vaktinde kılmış olması ise bir asıldır.

Müslüman olmayanların yurdunda İslâmı kabul edip bilgisizliğinden dolayı namazlarını kılamamış olan bir kimse "sonradan İslâm yurduna gelip din görevlerini öğrense, önceki namazları kaza etmesi gerekmez. Fakat İslâm ülkesinde bulunup da ihtida eden (İslâmı kabûl eden) kimse, bu hususta özürlü sayılmaz. İslâmı kabul ettiği tarihten itibaren namazlarını kılmakla yükümlü olur. Çünkü İslâm yurdunda cehalet bir özür sayılmaz. Herkes din görevlerini ehlinden sorup öğrenebilir.

Bir kimse kaza namazını kılarken, cemaatla vakit namazına başlanacak olsa, namazını tamamlamadıkça cemaata katılmaz, ister tertib sahibi olmasın.

Kazaya kalan aynı vaktin namazı, usulü üzere cemaatla da kılınabilir. Cemaat bahsine bakılsın!.

Kaza namazlarının evde kılınması daha iyidir. Çünkü günahları örtüp açıklamamak lâzımdır. Böyle bir açıklama, Hakka karşı saygısızlık sayılır ve başkaları için de kötü bir örnek olabilir.

Bir kadın: "Yarınki gün şu kadar namaz kılayım veya şu kadar gün oruç tutayım" diye niyet ettiği halde o gün adet görmeye başlasa, o namazı veya orucu temiz olacağı günlerde kaza eder.

Kaza namazlarının belli vakitleri yoktur. Üç kerahet vakti dışında, istenilen her vakitte kaza namazı kılınabilir.

Örnek: Kazaya kalmış bir öğle namazı, akşamdan sonra kılınabileceği gibi, bir akşam namazı da öğleden önce veya sonra kılınabilir.

Kaza namazları ile uğraşmak, nafile namazları ile uğraşmaktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların müekked olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi daha iyi değildir. Bu niyetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk ve tesbih namazları gibi, haklarında nakıl bulunan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler, farz namazları tamamlar, bunların yerine getirilmesi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise, muayyen vakitleri olmadığı için onların her zaman yerine getirilmesi mümkündür.

Bununla beraber namazları kazaya bırakmak günahtır. Bu günahdan mümkün olduğu kadar kurtulmak için sünnetleri feda etmek uygun olmaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadet ederek Allah´ın bağışlamasına sığınması gerekirken, hakkında Peygamber şefaatinin tecelli etmesine vesile olacak bir takım sünnet ve nafileleri terk etmek nasıl uygun olabilir Hem bir kısım vakit namazlarını kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını, kendilerini tamamlayan sünnetlerden ayırmak iki kat kusur olmaz mı Buna aykırı olan bazı nakiller geçerli değildir. Bunlar kabul edilen fetvaya aykırıdır. Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya elverişli vakit bulamadıklarını iddia edenler bulunursa, bunlar insaflı bir iddiada bulunmuş sayılmazlar. Boşuna yere en kıymetli zamanlarını harcayan insanlar, bilmem böyle bir iddiaya nasıl kalkışabilirler ..

(İskat-ı Salât bahsine de bakabilirsiniz)
[Resim: islamda_Yolculuk_Seferilik.png]

islamda Yolculuk Sefer ve Seferilik ve Hükümleri

Seferin Anlamı ve Müddeti

Sefer ve Müsaferet, lûgat´ta herhangi bir mesafeye gitmektir. Bunun karşıtı "İkamet" dir. Din yönünden, sefer, belli bir uzaklığa gitmektir. Bu da orta bir yürüyüşle üç günlük (onsekiz saatlık) bir uzaklıktan ibarettir. Buna: "Üç merhale" de denir. Orta yürüyüş, piyade yürüyüşüdür. Kafile halinde develerle olan yürüyüşlerde ise orta yürüyüş, deve yürüyüşüdür.

Denizlerde de, yelken gemileri ile havanın mutedil olması esas alınır. İşte karalarda böyle bir yürüyüşle, denizlerde de mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile onsekiz saat sürecek bir uzaklık "Sefer Müddeti" sayılır.

Demek ki bu yolun yalnız gidilecek mesafesi muteberdir. Yoksa gidip dönülmesine ait mesafesi muteber değidir.

Vatanında veya vatan hükmünde olan bir yerde oturan kimseye "Mukîm" denir. Böyle bir yerden çıkıp en az onsekiz saatlık bir mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de, din deyiminde "Misafır Yolcu" adı verilir..

Yolculuk hali, esasen zorluk ve sıkıntıdan boş kalmaz. Bunun için dinimiz yolcular için bazı kolaylıklar göstermiştir. Yolculukda gece gündüz devamlı olarak yola devam edilemez. Dinlenmeye ihtiyaç görülür. Bunun için fıkıh kitablarında üç gün üç gece diye sefer müddetini göstermek buna aykırı değildir. Bu bakımdan bir günlük normal yürüyüş, ortalama olarak altı saat kabul edilmiştir. Bazı yolculuklarda zahmet ve meşakkat olmasa da, hüküm şahsa değil, cinse göre olacağından sefer hükmü bütün yolculuk hallerini kapsar.

Fıkıh alimlerinden bazılarına göre, sefer müddeti onsekiz fersahlık bir mesafeden ibarettir. Bir fersah, üç mil ve her mil de 20 dakika sürecek olsa, onsekiz fersah "18" saat etmiş olur.

Bir fersah, on iki bin adım, bir mil de dörtbin adım sayılmaktadır. Bununla beraber fersahlar düz yerler ile dağlık yerlerde ve dereliklerde bulunan durumlara göre değişir. Düz bir arazide bir fersah mesafe bir saatte alınabileceği halde, dağlık bir yerde böyle bir mesafe bir saatte alınamaz. Onun için bu konuda fersah bir ölçü sayılmamalıdır. Şu da var ki, fersah esas alındığı takdirde bir çok meseleler çözümlenmiş olur.

Örnek: Tren ve uçakla olan yolculuklarda, gidilecek yerin kaç fersah olduğu göz önüne alınır. En az onsekiz fersahlık bir mesafeye gidilecek olursa, sefer müddeti gerçekleşmiş olur. Sefer hükmü uygulanmaya başlar. Böylece taşıtların yürüyüş halini göz önünde bulundurmaya gerek kalmaz.

(Doğrusu üç imam da bu fersah şeklini kabul etmişlerdir: İmam Malik ile İmam Ahmed´e göre, sefer müddeti "16" fersahdır: On altı fersah da 48 mildir. Bir mil ise, altı bin el arşınıdır. Buna göre sefer müddeti, seksen kilometre ile altıyüz kırk metreye ulaşmış olur. İmam Şafiî´nin ilk görüşüne göre bir gün bir gecedir. Son görüşüne göre ise, "48" mildir.)

Gidilecek bir yerin hem karadan, hem de denizden yolu bulunsa, yolcunun gideceği yol esas alınır. Bir beldeye deniz yolu ile on iki saatte ve kara yolu ile onsekiz saatte gidilecek olsa, karadan gidenler misafir sayılır, denizden gidenler sayılmaz. O yerin karadan iki yolu bulunduğu takdirde de hüküm böyledir. Sefer mesafesinde bulunan yoldan gidenler ancak misafir sayılır.

Yolculuk hükmünün uygulanması, oturulan yerin yola çıkıldığı yöndeki evlerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük bir yere gidilmesine niyet edildikten sonra başlar. Onun için bu evler tamamen geçilmedikçe ve sefere niyet edilmedikçe sefer hali başlamış olamaz.

Bir beldenin kenarlarında olup "Fina-i Mısır" denilen yerler de o beldeden sayılır. Bunlar çoğunlukla bir ok atımından (dört yüz adımdan) az bir mesafe teşkil ederler. Belde ile bunlar arasında tarlalar ve bostanlar bulunmadıkça beldenin ekleri ve tamamlayıcıları sayılırlar. Onun için bunları da geçmek gerekir ki, yolculuk hükmü başlamış olsun.

Şehrin dışındaki bağlar ve. bostanlar, bekçilere ve bostancılara ait ev ve kulübeler şehirden sayılmaz.


Seferin Hükümleri

Yolcular hakkında bir takım kolaylıklar ve ruhsatlar gösterilmiştir. Şu uygulamalar bu kolaylıklardandır: Ramazan ayında yolculuk halinde bulunan kimse için, orucu sonraya bırakmak mübahtır. Misafirler (yolcular) için mestler üzerine mesih üç gün üç gecedir. Misafir dört rekatlı farz namazlarını iki rekat olarak kılar. Buna: "Kasr-ı Salât" denir. Biz Hanefi´lerce, misafirin böyle namazını kısaltması gerekir. Buna aykırı olarak bu farzların dört rekat olarak kılınması mekruhtur. Bununla beraber iki rekat kılıp da teşehhüdde bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa, farzı yerine getirmiş olur. Bu son iki rekat nafile sayılır. Ancak selâmı geciktirmiş olmasından dolayı hata işlemiş olur. Fakat birinci teşehhüdü terk etse, veya önceki iki rekatta kıraatta bulunmamış olsa, farzı yerine getirmiş olmaz. Sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir.

"Kasr-ı Salât = Namazı kısaltmak", Peygamber efendimizin hicretlerinin dördüncü yılında meşru kılınmıştır. Meşru oluşu, kitab, sünnet ve ümmetin icmaı ile sabittir.

(İmam Şafiî´ye göre misafir (yolcu) olan kimse serbesttir. Dilerse dört rekatlı farzları dört rekat olarak kılar.)

Misafir kimse, vatanına dönünce yolculuk hükmünden çıkar. Vatanında beklemeyi niyet etmesi şart değildir. Fakat kendi asıl vatanından başka bir yere gidip orada niyetsiz olarak beklemekle misafir olmaktan çıkmaz. Ancak en az onbeş gün bu beldede oturmayı niyet ederse, o zaman sefer hükmünden çıkar. Onbeş günden az ikamete (oturmaya) niyet etse veya ayrı ayrı iki beldede onbeş gün ikamete niyet edip bunlardan yalnız birinde onbeş gün durmasa, misafirlik hükmü son bulmaz.

Bir misafir, bulunduğu yerde onbeş gün durmayı niyet etmeyip bugün, yarın çıkacağım diye uzun zaman orada kalacak olsa, yine misafirlik hükmünden çıkmaz. Öyle ki, bir beldeye gidip belli bir işini gördükten sonra dönmek kararında olan bir kimse, o işin onbeş günden az bir zamanda yapılamayacağını bilmedikçe yine sefer hükmünden çıkmaz, mukim sayılmaz. Eğer onbeş günden önce bitmeyeceğini biliyorsa, niyet etmese bile mukim sayılır.

Sahrada ikamete niyet sahih değildir. Ancak göçebe halinde olup çadırlarda oturanlar, kendilerine ve hayvanlarına onbeş gün yetecek yiyecek ve içecekleri bulunduğu takdirde, sahralarda onbeş gün oturmayı niyet ederlerse, mukim sayılırlar. Bu durumda onlar, bu yerden kalkıp onsekiz saatlik bir yere gitmeyi niyet etmedikçe, mukim olmaktan çıkmazlar.

Sefer ve ikamet hallerinde, kendisine uyulan kimsenin niyeti geçerlidir. Ona uyanın niyetine itibar yoktur. Onun için asker, kumandanının, köle efendisinin, işçi iş verenin öğrenci hocasının, peşin olan nikâh bedelini almış bulunan kadın, kocasının niyetine göre mukim veya misafir olur.

Sefer hususunda henüz bulüğ çağına ermemiş çocuğun niyeti geçerli değildir. Bunun için böyle bir çocuk hakkında sefer hükümleri uygulanmaz. Çünkü sefer hususunda, sefer müddeti olan bir mesafeye gitmeyi niyet etmek şart olduğu gibi, fikrinde özgür olmak ve bulüğ çağına da ermiş bulunmak şarttır.

(Şafiî´lere göre, mümeyyiz olan (kâr ve zararını seçen) çocuğun sefere niyeti geçerlidir, namazını kısaltabilir.)

Sefer halinde bulunan bir kimse, tabi bulunduğu şahsın niyetini, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sorusuna da cevab alamadığı takdirde, üç günlük mesafeye gidinceye kadar namazlarını tam kılar; ondan sonra kısaltmaya (kasra) başlar. Düşman eline esir düşen bir müslüman hakkında da hüküm böyledir. Herhangi bir sebebden dolayı soru sorulamaması da soruya cevab alınamaması gibidir.

Dar-ı harbde (düşman yurdu içinde) askerin ikamete niyeti sahih değildir. Fakat güvenlik teminatı ile böyle bir bölgede bulunan müslümanların orada ikamete (onbeş günden fazla durmaya) niyet etmeleri sahihdir.

En büyük idareci de, sefer konusunda diğer insanlar gibidir. Buna göre bir idareci, sefer müddeti olan bir yolculuğa niyet etmeksizin memleketi dahilinde dolaşıp dursa, namazlarını tam kılar. Fakat sefer müddeti olan bir yere gitmeyi niyet edip dolaşırsa, namazlarını kısaltır. Sahih olan budur. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun dört halifesi, Medine´den Mekke´ye gidince dört rekatlı farz namazları ikişer rekat olarak kılarlardı.

Namaz vakti devam ettikçe, misafirlik ve ikamet bakımından, namazın vasfı değişebilir; vakit çıkınca da, vasıf kararlaşmış olur. Bunlarda vaktin sonu, yani "Allahü Ekber" diyebilecek bir zamanın kalmamış olması muteberdir. Buna göre bir misafirin namazı, vakit henüz tamamen çıkmadan vatanına dönmesi ile veya bir yerde onbeş gün ikamete niyet etmesi ile namazı iki rekattan dört rekata döner. Fakat namazını henüz kılmadan vakit çıkıp da ondan sonra vatanına dönse veya bir yerde onbeş gün ikamete niyet edecek olsa, artık bu namazı iki rekat olarak kaza eder, dört rekat olarak kaza etmez. Çünkü vaktin çıkması ile, namazın vasfı (misafir namazı olması) kararlaşmış olur.

Yolculuk halinde bulunan bir kadın haiz iken, gideceği yere üç günden az bir mesafe kaldığı esnada temizlenecek olursa; namazlarını tam olarak kılar.

Mukimin kazaya kalan namazları sefere çıkması ile, misafirin de kazaya kalan namazları ikamete niyet etmesi ile değişmez. Onun için ikamet halinde olan bir kimse, sefer halinde kazaya kalmış olan namazlarını ikişer rekat kılacağı gibi, sefer halinde bulunan kimse de, ikamet zamanında kazaya kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.

Mukim misafire, misafir de vakit içinde mukime uyabilir: Şöyle ki: Bir mukimin vakit içinde olsun olmasın, misafire uyması sahihdir. Misafır iki rekatı kıldıktan sonra selâm verince, mukim kalkar ve kıraat yapmaksızın namazını tamamlar. Yanılsa da, bundan dolayı sehiv secdesi yapmaz. Çünkü bu mukim bir lâhık demektir. Lâhık bahsine bakılsın!.

İmam olan misafirin, namazdan önce veya namazdan sonra cemaata dönerek: "Siz. namazınızı tamamlayın, ben misafirim" demesi müstahabdır.

Misafire gelince: Bu da ancak vakit içinde mukime uyabilir. Bu halde dört rekatlı bir farz namazını mukim gibi tam olarak kılar. İmama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönmüş olur. Fakat vaktin dışında, yani kendisi misafir iken kazaya kalmış, dört rekatlı bir namazında mukime uyması sahih olmaz. Çünkü böyle kazayâ kalmış namazı, evvelce iki rekat olarak kararlaşmıştır.

Misafir ile mukim, dört rekatlı bir namazı kazaya bırakmış olsalar, bu namazda misafir mukime uyamaz. Çünkü bu namaz, misafir için iki rekat olarak kararlaşmıştır. Onun için birinci oturuş misafir için farz olduğu halde, mukim için farz değildir, vacibdir. O halde farz namaz kılan, nafile namaz kılana uymuş olur ki, bu caiz değildir.

Misafir vakit içinde mukime uymuş iken namazı bozulsa, bunu yine iki rekat olarak kılar. Çünkü onun imama uyması bozulmuştur.

Yolculuk veya yağmur sebebi ile iki vakit namazı bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız hac mevsiminde Arafat´da öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde ve akşam ile yatsı namazların Müzdelife´de yatsı vaktinde bir arada cemaatla kılmak caizdir. (Hac bahsine bakabilirsiniz)

(Üç imama göre, bir özür sebebi ile, öğle ile ikindi veya akşam ile yatsı namazlarını öne almak veya geciktirmek suretiyle bir vakitta toplamak caizdir. Öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği gibi, ikindi vaktinde de kılınabilir.)

Sefer hükümlerinin uygulanması hususunda, yolculuğun meşru olup olmaması arasında fark yoktur. Bunun için efendisinden kaçmış bir köle veya haksız yere kocasından kaçmış bir kadın sefer müddeti yola çıkınca namazını iki rekat kılar ve isterse orucunu da sonraya bırakabilir.

(Üç İmama göre, böyle yolcular, misafirler hakkındaki kolaylıklardan yararlanamazlar. Onlar bu ihsana ehil değillerdir.)

Yolculuğun Sona Erip Ermemesi

Asıl vatana dönmekle yolculuk hali sona erer. Orada ikamete niyet edilmesi gerekmez. İkamet vatanı böyle değildir; orada (en az onbeş gün) oturmaya niyet lâzımdır.

Bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde barınmayı kasdedip başka bir yere yerleşmek için gitmek istemediği yer, onun "Asıl vatanıdır". Bir kimsenin böyle doğduğu, evlendiği, içinde yerleşmeye karar verdiği yer olmayıp yalnız içinde en az onbeş gün kalmak istediği yer de, onun için bir "İkamet Vatanı"dır. Yeter ki o yer böyle yer, böyle oturmaya uygun olsun.

Bir misafir için, onbeş günden az oturmak istediği yer de onun "Sükna Vatanıdır". Buna itibar edilmez. Bununla vatan-ı aslî de değişmez, vatan-ı ikamet de değişmez. Burada yolculuk hükümleri uygulanır.

Asıl vatan, kendi misli ile bozulur. İkamet vatanı ile bozulmaz; Şöyle ki: Bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya evlendiği yeri terk edip başka bir beldeye yerleşse, artık önceki vatanı, asıl vatanı olmaktan çıkar. Sonradan orada olsa, onbeş gün oturmaya niyet etmedikçe, farz namazlarını dörder rekat kılması gerekmez. Fakat asıl vatanından geçici olarak çıkıp başka bir yeri İkamet vatanı edindikten sonra asıl vatana dönse, niyete muhtaç olmaksızın mukim olur; nanıazlarını tam olarak kılması gerekir.

İkamet vatanı, asıl vatanla ve diğer bir ikamet vatanı ile ve sırf yola çıkmakla bozulur; aralarında sefer mesafesi bulunması şart değildlir. Örnek: Bir kimse yolculuğu sırasında bir beldede bir ay kalmayı niyet edip bu kadar durduktan sonra tekrar yola çıksa veya diğer bir beldeye gidip orada en az onbeş gün oturmaya niyet etse, artık evvelki belde ikamet vatanı olmaktan çıkmış olur. Oraya tekrar dönmekle mukim olmaz. Orada mukim olabilmesi için tekrar en az onbeş gün oturmaya niyet etmesi gerekir. Fakat ikamet vatanından ikamet müddeti içinde geçici bir iş için sefer müddetinden az bir bir kaç saatlik yola gidip dönmekle ikamet vatanı bozulmaz.

Vatanından çıkıp en az üç günlük uzaklıkta olan bir köye gitmek isteyen daha oraya gitmeden yolda bir beldede onbeşgün oturmaya niyet etse, bir görüşe göre burası bir ikamet vatanı olur. Diğer bir görüşe göre ise, olmaz.

Vatanından sefer niyeti ile ayrılıp henüz üç günlük hir mesafe almadan vatanına dönmek isteğinde bulunan bir yolcu, dönüp daha vatanına gitmeden önce, geriye dönüşü ile namazlarını tam olarak kılmaya başlar. Çünkü böyle bir yolculuğu bozmakla yolculuk bırakılmış olur.

Bir misafir, içinde oturmak istemediği bir beldede evlenecek olsa, bir görüşe göre mûkim sayılır, diğer bir görüşe göre mukim sayılmaz. Tercih edilen görüş de budur.

İki beldede birer zevcesi olan kimse, bunlardan herhangisinin yanına giderse mukim sayılır, diğer bir görüşe göre mukim sayılmaz. Fakat bunlardan biri vefat eder de, bulunduğu beldede kendisine ev, bağ ve bahçe gibi şeyler kalacak olsa, oraya gitmekle mukim sayılmaz. Fakat diğer bir görüşe göre, orası yine onun vatanı sayılacağından mukim olmuş olur.

(Malikî´lere göre, bir yolcu gittiği yerde tam dört gün oturmaya niyet edip kendisine yirmi vakit namaz farz olacak bir durum olsa, mukim sayılır. Namazlarını kısaltamaz. Bu müddete, o yere fecrin doğuşundan sonra girdiği gün ile oradan çıkacağı gün dahil değildir.

İmam Şafiî´ye göre, bir yerde, girip çıkma günlerinden başka, tam dört gün oturmaya niyet edilmesi, ikamet sayılır, namazlar orada kasredilmez (kısaltılmaz).

Hanbelî´lere göre de, bir yerde, oturmaya elverişli olmasa dahi, oturmaya niyet eden veya yirmi namazdan fazla farz bulunacak bir zaman durmaya niyet eden kimse mukim sayılır; namazlarını kısaltamaz.)
[Resim: Nafile_Namazlar.png]

Teravih Namazı/Diğer Nafile Namazlar

Teravih Namazı

Teravih namazı, Ramazan ayına mahsus yirmi rekattan ibaret bir müekked sünnettir. Bu namaza Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile dört halife (Hulefa-i Raşidîn) devam etmişlerdir. Bu namazın cemaatla kılınması da, bir kifaye sünnettir. Bunun için bütün bir mahalle insanları, teravih namazını cemaatla kılmayıp evlerinde yalnız başlarına kılacak olsalar, sünneti terk edip hata işlemiş olurlar.

Teravih namazının her dört rekatı sonunda bir miktar oturup istirahat edildiği için bu dört rekata bir "Terviha" denilmiştir. Bir teravih namazında beş "Terviha" vardır. Bu söz, Tervîh kelimesinden bir masdardır. Tervih ise, nefsi rahatlandırmak anlamındadır. Çoğulu "Teravih" dir.

Mescidlerde teravih namazı cemaatle kılındığı halde, bir özrü olmaksızın cemaatı terketip bu namazı evinde kılan kimse, günah işlemiş olmazsa da fazileti terk etmiş olur. Bu kimse evinde cemaatla kılsa, cemaat sevabını alırsa da, mesciddeki cemaatın faziletine eremez. Çünkü mescidlerin fazileti fazladır:

Teravih namazını kılacak kimsenin, teravih namazına veya vaktin sünnetine veya gece ibadetine niyet etmesi ihtiyat bakımından daha uygundur. Kayıtsız olarak "namaza" veya "nafile namazına" niyet edilmesi de birçok fıkıh alimlerine göre caizdir.

Teravih namazını, her iki rekatta bir selâm vererek on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir selâm da verilebilir. Sekizde, onda veya yirmi rekatta bir selâm vererek bitirmekde caizdir. Fakat böyle kılmak mekruh sayılmaktadır.

Teravih namazı, iki rekatta bir selâm verilince, tam akşam namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekatta bir selâm verilince, tam yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Cemaatla kılındığı zaman, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. İmam da tekbirleri, tesmi´leri ve kıraatı aşikâre yapar.

İmam için teravih namazının her iki rekatinde eşit derece Kur´an okumak ve böylece iki veya dört rekatta bir selâm vermek faziletlidir. Çünkü böyle yapılması, ruhu düşünceden kurtarır.

Teravihin her rekatında on âyet okunması müstahabdır. Çünkü bu şekilde devam edilirse, bir Ramazanda bir hatim yapılmış olur. Böyle bir defa hatim ile Teravih namazı kılınması sünnettir. Bazı alimlere göre, bu hatimin yirmi yedinci geceye (Kadir Gecesine) rastlatılması müstahabdır.

Teravih namazı kıldıracak zatın güzel sesli olmasından ziyade, okuyuşunun düzgün olmasına özen gösterilmelidir. Güzel ses, kalbi meşgul ederek düşünce ve huzura engel olabilir. Okuyuşunda noksanlık ve hata olan bir imamın mescidini bırakarak düzgün okuyan bir imamın bulunduğu mescide gidilmesinde bir sakınca yoktur.

İmamın teravihde cemaatı usandıracak miktar Kur´an okuması uygun değildir. Bununla beraber Fatiha sûresinden sonra okunacak âyetler, bir sûreden veya âyetten noksan olmamalıdır. Teravihin ka´delerinde Teşehhüdden sonra Salâvatlar terk edilmemelidir.

Teravih namazını özürsüz olarak otururken kılmak veya uykunun bastırdığı bir halde iken kılmak mekruhtur. İmamın rükua varmasına kadar bekleyip de ondan sonra imama uymak mekruhtur.

Teravih namazının bir kısmı kılındıktan sonra imama uyan kimse; Teravih son bulunca noksan kalan rekatları tamamlar. Sonra da vitir namazını kendi başına kılar, iyi olan budur. Bununla beraber imamla vitri kılıp sonra teravih namazını tamamlaması da caiz görülmüştür.

Yatsı namazında cemaatı terk etmiş olan kimse, Teravih ve vitir namazlarında imama uyabilir. Bunun için bir kimse, imam yatsı namazını kıldırıp Teravihe başlamış olduğu sırada mescide gelse, önce yatsı namazını kendi başına kılar sonra Teravih için imama uyar. Noksan kalan rekatları da sonra kendi başına tamamlar. Yine Teravih namazını imam ile kılmayan kimse, Vitir namazını imam ile kılabilir. Sahih olan görüş budur. Fakat hem imam, hem de cemaat, yatsı namazını cemaatla kılmamış olursa, yalnız teravih namazını cemaatla kılamazlar. Çünkü teravihin cemaatı, farzın cemaatına bağlıdır. Teravihin müstakil olarak cemaatla kılınması nafileler hakkındaki din esaslarına uygun düşmez.

İmam, Teravih namazının ilk birinci rekatından sonra yanılarak otursa ve selâm verdikten sonra yeniden iki rekat kılmadan geri kalan rekatları usulüne göre kıldıracak olsa, bir görüşe göre namazı caiz olur; ancak ilk iki rekatı kaza etmesi gerekir. Diğer bir görüşe göre, geri kalan namazlar caiz olmaz. Hepsini kaza etmesi gerekir. Çünkü Teravih, bir namazdır. Yapılan teşehhüdler ve selâmlar yerinde yapılmamış olur.

Teravih vaktin sünnetidir; yoksa orucun sünneti değildir. Onun için hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de Teravih namazını kılmak sünnettir.

Akşam üzeri hayızdan veya nifastan temizlenen bir müslüman kadın veya İslâm dinini kabul eden bir kimse hakkında da o gece teravih namazını kılmak sünnettir.


Nafile Namazlar

Beş vakitte kılınan namazların sünnetlerinden başka birtakım nafile namazlar daha vardır ki, bunlara Tatavvu (Nafile) namazı denir. Bunlar müstâhab ve mendub namazlardır. Bunlar, Yüce Allah´a manevî yönden yakınlığa sebeb olurlar. Her birinin kendine has birtakım fazilet ve sevabları vardır. Nafile namazların başlıcaları şunlardır:


Tahiyyetü´l-Mescid


Bu, bir müstahab namazdır. Şöyle ki: Bir mescide sadece ziyaret için veya öğretmek ve öğrenmek gibi bir maksad için giren kimse, orada nafile olarak iki rekat namaz kılar. Bir mescide bir günde birkaç defa bu şekilde girilse, bir defasında böyle namaz kılınması yeterlidir. Bununla, Allah´a ibadet edilen bir yere gereken saygı yerine getirilmiş olur.

Tahiyyetü´l-Mescid, bir mescid veya camiye girilince, daha oturmadan kılınmalıdır. Faziletli olan budur. Oturulduktan sonra da kılınabilir. Bir mescide girip de, meşguliyetinden veya vaktin keraheti gibi bir sebebden dolayı Tahiyyatü´l-Mescid namazını kılamayacak olan bir müslümanın: "Sübhanellahi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber" demesi de müstahab görülmüştür.

Bir mescide, herhangi bir namazı kılmak için veya farzı kılmak ve imama uymak niyeti ile girmek de, Tahiyyetü´l-Mescid yerine geçer.

Abdest veya Gusulden Sonra Namaz

Şöyle ki: Abdest veya gusül alındıktan sonra vakit varsa, daha yaşlık kuruyacak kadar bir zaman geçmeden iki rekat namaz kılınması mendubdur. Bu, abdest veya gusül nimetine kavuşmanın bir şükür ifadesidir. Böyle bir temizliğe kavuşmak için manen temiz bir inanca, maddeten de temiz bir suya sahib olmak, hem de özürlerden beri bulunmak ve beden sağlığına kavuşmuş olmak lâzımdır. Artık bu şartları toplayan bir insanın Yaratıcısına şükür için iki rekat namaz kılması pek güzel olmaz mı Bununla beraber abdest veya güsül arkasından herhangi bir farz veya sünnet namazın kılınması ilede bu şükran görevi yapılmış olur.


Duha (Kuşluk) Namazı

Şöyle ki: Güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra, istivâ zamanına kadar iki, dört, sekiz veya on iki rekat namaz kılınır ki, bu mendubdur. Bu Peygamber Efendimizin mübarek işi ile sabittir. Bunun sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Bunun en iyi vakti, gündüzün dörtte biri geçtikten sonradır.


Teheccüd Namazı


Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınacak nafile namaza Salât-ı Leyl (Gece Namazı) denir. Bunun sevabı pek çoktur. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa, "Teheccüd" adını alır. Pemgamber Efendimiz teheccüd namazına devam ederlerdi. Bu gece namazı iki rekattan sekiz rekata kadardır. Her iki rekatta bir selâm verilmesi daha faziletlidir.

Bir hadis-i şerifde: "Her kim geceleyin uyanır, hanımını da uyandırır, iki rekat namaz kılarlarsa, Yüce Allah´ı çok zikreden erkekler ile kadınlardan yazılırlar," buyurulmuştur.

Yüce Allah´ı çok zikreden erkekler ile kadınlara, Yüce Allah´ın büyük bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamış olduğu şu âyet-i kerime ile müjdelenmektedir: "Allah´ı çok zikreden erkekler ve kadınlar için Allah büyük bir mağfiret ve mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab/35)

Bir kimse adet haline getirdiği bir teheccüd namazını özür olmaksızın terk etmemelidir. "Allah yanında amellerin en sevimlisi, az bile olsa, devamlı olanıdır."

Regaib Gecesi Namazı

Şöyle ki: Receb ayının ilk cuma gecesine "Leyle-i Regaib" denir. Bazı alimlerin açıklamasına göre, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gece pek çok ruhanî ahval ve ikrama kavuşmuş olmakla Yüce Allah´a şükür için on iki rekat namaz kılmıştır. Peygamber Efendimizin bu Regaib gecesinde ana rahmine düşmüş olduğuna dair olan bir rivayet, uygun görülmemektedir. Çünkü bu gece ile Hazret-i Peygamberimizin dogumu arasındaki zaman, bu hesaba aykırı düşmektedir. Ancak Hazret-i Amine´nin, Peygamber Efendimize hamile kaldığını bu gece anlamış olması düşünülebilir. Sebeb ne olursa olsun, bu gece pek mübarek bir gecedir. Zaten Regaib, istenilen, değeri çok olan, bağış, ihsan, ikram ve nefis şeyler demektir ve "Ragibe" kelimesinin çoğuludur. Bu geceyi ibadetle geçirenin sevabı çok büyüktür. Fakat bu gecede kılınacak namazın sünnet veya mendub olmasi hakkında kuvvetli bir delil bulunmamaktadır. Bu gecede toplanıp cemaatla namaz kılınmasi bid´at sayılmaktadır. Zaten teravihden başka hiç bir nafile namazın çagrışarak cemaatla kılınması sünnet değildir, mekruh sayılır. Ancak bir yerde bulunan iki, üç kimsenin bu gibi namazları cemaatla kılmaları caiz görülmüştür.


Mir´ac Gecesi Namazı

Receb ayının yirmi yedinci gecesine rastlayan mübarek Mi´raç Gecesinde on iki rekat nafile namaz kılınması iyi görülmüştür. Her rekatında Fatiha ile başka bir sûre okuyarak iki rekatte bir selâm vermeli, sonra yüz defa "Sübhanallahi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber" demeli. Bundan sonra, yüz defa istiğfar ederek yüz defa da Salât ve Selâm okumalıdır.

Gündüzün de oruçlu bulunmalıdır. Bu durumda günahla ilgili olmaksızın yapılacak her duanın kabulü, Allah´dan umulur.


Berat Gecesi Namazı


Şaban ayının on beşine rastlayan geceye Berat gecesi denir. Pek mübarek bir gecedir. Berat gecesinde, yaratıkların bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, diriltilip öldürüleceklerine ve ecellerine, hacılarla ilgili işlerine dair Allah tarafından meleklere bilgi verileceği söylenmektedir. Bu bakımdan berat gecesinde ibadet etmenin ve nafile namâz kılmanın çok sevabı vardır. Fakat bu geceye ait sünnet bir namaz yoktur. Bu konudaki rivayetler sâğlam değildir.

Berat gecesinde kılınacak namaza Salâtü-l Hayr (Hayır Namazı) denilmiştir. Bu namaz birçok rivayete göre yüz rekattır. Her rekatta Fatiha sûresinden sonra on defa İhlâs sûresi okunur.


Kadir Gecesi Namazı

Ramazan ayının yirmi yedinci geesine rastladığı kuvvetle tercih edilen gece Kadir Gecesidir, pek mübarek bir gecedir.

Kur´an-ı Kerim, bu geceden başlayarak Peygamber Efendimize inmiştir. Bu geceyi ibadetle geçirmenin sevabı çoktur. Bu gecenin bir anı vardır ki, ona rastlayan bir dua muhakkak kabul olunur. Bu şerefli gecede, teravihden sonra bir müddet daha ibadette bulunulması, nafile namaz kılınması, bu geceyi ibadetle geçirmek demektir.

Deniliyor ki, kadir gecesi namazının en azı iki rekat, ortası yüz rekat ve en çoğu da bin rekattır. Bu namaz iki rekat kılındığı takdirde her rekatinde iki yüz âyet okunmalı, yüz rekata kadar kılındığı zaman her rekatinde Fatiha Sûresinden sonra "Kadir sûresi" ile üç defa da İhlâs sûresi okunup her iki rekatta bir selâm verilmelidir. "Allahümme inneke afüvvün tühibbu´l-afve fa´fuannî Allah´ım! Sen affedicisin, bağışlamayı seversin; beni affet," duası da tekrarlanmalıdır.

Bu namazın bu şekilde kılınacağına dair rivayetler pek kuvvetli değildir. Asıl maksad, bu geceyi mümkün olduğu kadar ibadetle geçirmektir. Bu kutsal gecede elden geldiği kadar, diğer nafile namazlar gibi namazlar kılınabilir. Bununla beraber ağır ve zor davranışlardan kaçınılması daha faziletlidir.


Yolculuk Namazı (SEFER NAMAZI)

Bir müslüman bir yola çıkacağı veya bir yoldan döndüğü zaman iki rekat namaz kılmalıdır. Bu, mendubdur. Giderken evde, gelince mescidde kılmak daha faziletlidir. Peygamber Efendimiz seferden kuşluk vaktinde dönerler ve Mescid-i Saadet´e gidip iki rekat namaz kılarlardı. Bir müddet de orada otururlardı. (Sallallahü aleyhi ve sellem.)


Tesbih Namazı


Bu namaz, her rekatinde yetmiş beş defa "Sübhanallahi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber" diye tekbir alınan dört rekatlı bir namazdır. Allah rızası için nafile namaza niyet edilerek

"Allahü Ekber" diye namaza başlanır. Sübhaneke´den sonra on beş kere "Sübhanallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber" okunur. Sonra Eûzü Besmele çekilerek Fatiha ile bir sûre daha okunur. Arkasından tekrar on defa "Sübhanallahi..." tekbiri okunur. Sonra rükua varılıp rüku tesbihlerinden sonra yine on defa "Sübhanallahi..." okunarak rükudan (Semi´allahü limen hamideh, Rabbena ve lekelhamd denilerek) kalkılır. Bu kıyam halinde de on defa "Sübhanallahi...." okunur. Ondan sonra secdeye varılıp secde tesbihleri yapıldıktan sonra yine on defa "Sübhanallahi..." okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır ve celse halinde yine on defa "Sübhanallahi..." okunur. İkinci secdeye tekbir ile varılıp üç defa yine secde tesbihleri yapıldıktan sonra on defa "Sübhanallahi....." okunur. Böylece namaz tekbirlerinden fazla olarak alınan tekbirlerin toplamı "Yetmiş beş" olur.

Bu birinci rekattan sonra ikinci rekate kalkılır ve yine önce on beş defa "Sübhanallahi..." okunur. Sonra birinci rekatta yapıldığı şekilde kılınarak ka´de (son oturuş) yapılır. Tahiyyat ile Salâvatlar okunur ve selâm verilir. Her iki rekatta yapılan bu tesbihlerin toplamı yüz elli olur. Bundan sonra selâm verilip aynı şekilde iki rekat daha kılınır. Böylece dört rekatta yapılan tesbihlerin sayısı üç yüz olur.

Bu tesbih namazında yanılma olsa, yapılacak sehiv secdelerinde bu tekbirler getirilmez.

Tesbih namazının da sevabı çoktur. Bu namaz her vakit kılınabilir. Hiç olmazsa haftada veya ayda veya ömürde bir defa olsun kılınmalıdır.


Tevbe Namazı


Bir müslüman insanlık gereği bir günah işlerse, hemen bundan pişman olup tevbe etmesi lâzım gelir. İşte böyle bir kimsenin işlediği günahdan tevbe için güzelce abdest aldıktan sonra kırsal bir yere çıkıp iki rekat namaz kılması ve o günahdan dolayı Allah´dan mağfiret dilemesi mendubdur. Böyle günah işleyip de sonra kalbinde pişmanlık duygusu beliren kimse, bu günahı bir daha yapmamaya karar verip Yüce Allah´dan bağışlanmasını dilerse, Allah´ın onu bağışlayacağına dair bir hadis-i şerif vardır.


Hacet Namazı


Âhirete veya dünyaya ait bir dileği bulunan kimse, güzelce abdest alır ve bir rivayete göre dört, diğer bir rivayete göre on iki rekat namazı yatsıdan sonra kılar. Sonra Yüce Allah´a hamd eder, Peygamber Efendimize de salât ve selâm´da bulunur. Ondan sonra hacet duasını okuyup o işin olmasını Yüce Allah´dan diler.

Hacet namazının birinci rekatında Fatiha sûresinden sonra üç defa âyete´l-kürsî, diğer üç rekatinde de birer Fatiha ile birer İhlâs ve Muavvize-teyn sûreleri okunması hakkında bir hadis-i şerif vardır.



"Allahümmeinni es´elüke tevfıka ehlilhüda ve a´male ehlil-yakîni ve münasahata ehlittevbeti ve azme ehlissabrı ve cidde ehlilhaşyeti ve talebe ehlirrağbeti ve taabbüde ehlilvera´i ve irfane ehlililmi hatta ehafüke. Allahümme innî es´elüke mehafeten tahcüzüni an ma´sıyetike hatta a´mele bitaatike amelen estahıkku bihi rizake ve hatta unasıhake bittevbeti havfen minke ve hatta uhlisa lekennasıhate hubben leke ve hatta etevekkele aleyke fıl-umuri hüsne zannin bike. Sübhaneke halıkı´nnuri."

Anlamı: "Allahım! Ben senden hidayet ehlinin başarısını, yakîn erbabının amellerini, tevbe edenlerin ihlâsını, sabredenlerin azmini, haşyet sahiblerinin ciddiyetini, rağbet erbabının isteklerini, takva ehlinin ibadet hallerini, ilim sahiblerinin anlayışını dilerim. Böylece korkarak senden gereği üzere korkmuş olayım.

Allah´ım! Ben senden öyle bir korku isterim ki, beni sana isyan etmekten engellesin de, sana itaat ederek bir amel işleyeyim, onunla senin rızanı kazanayım; böylece senden korkarak ihlâsla tevbe edeyim, sana muhabbetle ibadeti ihlas üzere yapayım ve sana güzel zan besleyerek bütün işlerde sana tevekkül edeyim. Ey nuru yaratan, sen bütün noksanlıklardan münezzehsin!.."


İstihare Namazı

İnsan kendi hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dair bir işarete kavuşmak isterse, yatacağı zaman iki rekat namaz kılar. Birinci rekatta "Kâfirûn" sûresini, ikinci rekatta da "İhlâs" sûresini okur. Namaz sonunda da istihare duasını okur. Sonra da abdestli olarak kıbleye yönelip yatar. Rüyada beyaz ve yeşil görülmesi hayra işarettir. Siyah veya kırmızı görülmesi de şerre (kötüye) işarettir. Bu şekilde İstihare namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk gelene bakılması da bir hadis-i şerifle buyurulmuştur.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabına istihareyi öğretirlerdi. İstihare namazını kılmak mümkün olmayınca, yalnız duası ile yetinilir. Aslında meşru ve hayırlı bir iş için yapılacak istihare, onun istenilen vakitte yapılıp yapılmaması yönünden yapılır. Yoksa doğrudan doğruya o hayırlı iş için yapılmaz. Belli bir senede hac yapılıp yapılmaması gibi... İstihare duası Peygamber Efendimizden şöyle rivayet edilmiştir:



"Allahümme, innî estehîruke bi´ilmike ve estakdiruke bikudretike ve es´elüke min fadlike´l-azîmi. Feinneke takdiru ve lâ akdiru ve ta´lemu ve lâ a´lema. Ve ente allâmu´l-ğuyubi.

Allahümme in künte ta´lemu enne haze´l-emre hayrun li fi dînî ve meaşî ve akıbeti emrî ve a´cili emrî ve âcilihi fakdirhu lî ve yessirhu lî sümme barik fihi. Ve in künte ta´lemu enne haze´l-emre şerrun lî fî dînî ve meaşî ve akıbeti emrî ve a´cili emrî ve âcilihi fasrithu annî vasrifnî anhu. Fakdir lîye´l-hayre haysü kâne. Sümme erdınî bihi."

Anlamı: "Allah´ım! Sen bildiğin için, hakkımda hayırlı olanı senden isterim ve kudretin yettiği için de, ben senden güç isterim. Senin büyük ihsanından hayır dilerim. Çünkü senin her şeye gücün yeter; ben ise güçsüzüm. Sen her şeyi bilirsin; ben bilmem. Sen olacak şeyleri de bilensin.

Allah´ım! Eğer bu iş, benim dinim, dünya yaşayışım, akıbet olarak işim, dünya ve âhiretim hakkında hayırlı olduğunu biliyorsan, bunu bana takdir et ve bana kolaylaştır. Sonra onda bana bereket ver. Eğer bu iş benim dinim, yaşayışım, akıbet olarak işim, dünya ve âhiretim hakkında benim için kötülük olduğunu biliyorsan, bunu benden kaldır, beni de ondan uzaklaştır. Hayır nerede ise bana onu takdir ve nasib et. Sonra beni ona razı kıl..."


Katil Namazı

Her nasılsa kısasla öldürülecek olan bir müslüman bu cezanın uygulanmasından önce iki rekat nafıle namaz kılarak tevbe ve istiğfar etmelidir, hayırlı dualar yapmalıdır. Bu namaz onun Allah tarafından bağışlanmasına vesile olabileceği cihetle güzel görülmüştür.


İstiska (Yağmur Duası Namazı)

Yağmurlar kesildiği zaman, müslümanlar yağmur duasına çıkarlar, ikramı bol olan yaratıcımızdan yağmur yağdırmasını isterler. İmam Azam´a göre "İstiska´dan" maksad yalnız duadır, mağfiret dilemektir. Bunda cemaatle namaz sünnet değildir; fakat caizdir. İnsanlar isterlerse ayrı ayrı namaz kılabilirler. İki İmama göre ise, istiska için en büyük idarecinin veya onun göstereceği kimsenin, cuma namazı gibi aşikâre okuyuşla iki rekat namaz kıldırması mendubdur. Bu namazın arkasından, bayramlarda olduğu gibi, hutbe okunur. Hatib minbere çıkmaz, yerde durur. Kılıç, ok veya sopa gibi bir şeye dayanarak hutbelerini okur.

Üç gün arka arkaya İstiska duasına çıkılması güzeldir. Yağmurun inmesi gecikirse, eski elbiseler giyilerek ve başlar öne eğilerek tevazu içinde yaya olarak sahraya çıkılır. Önceden tevbeler yapılır, sadakalar verilir. Haksız yere alınmış şeyler varsa, sahiblerine geri verilir. Müslümanlar için mağfiret istenir.

İmam Muhammed´e göre hatib, hutbe esnasında elbisesi dört köşeli ise bunun aşağısını yukarıya, yukarısını da aşağıya çevirir. Değirmi ise sağını sol tarafa ve solunu da sağ tarafa getirir. Giydiği kaba kaftan, ise, içini dışarıya ve dışını da içeriye getirir ve bu şekilde elbisesini giyer. Bu, sıkıntılı durumun değişmesi için bir hayır nişanı olarak yapılır. Fakat cemaat elbiselerini böyle tersine giymez.

Müslümanlar yağmur duasına çıkarlarken çocuklarını, evcil hayvanlarla onların yavrularını beraberlerinde götürürler. Çocukları ve yavruları bir müddet analarından uzaklaştırırlar. Böylece üzüntülü bir hal içinde zayıflara ve ihtiyarlara dua ettirerek kendileri de amîn derler. İşte üzüntü, tevazu, kalb yumuşaklığı ve büyük bir teslimiyet içinde Yüce Allah´ın rahmet ve yardımı istenir. Daha sahraya çıkmadan yağmur yağmaya başlarsa, buna bir şükür karşılığı olsun diye yine sahraya çıkarlar. Bunu yapmak mendubdur.

Yağmurlar istenenden çok yağmaya başlayınca, bunun kesilmesi veya başka taraflara dönmesi için dua edilmesinde bir sakınca yoktur.

Yağmur yağarken: "Allahümme sayyiben nafı´an Allah´ım! bunu yararlı yağmur yap," denir. İstenilenden fazla yağınca da: "Allahümme havaleyna ve lâ aleyna Allah´ım! Bunu zarar vermeyecek yerlere yağdır, bizim üzerimize yağdırma," diye dua edilir.

Dua eden isterse ellerini yukarıya kaldırır, isterse iki işaret parmağı ile işaret eder. Her duada ellerin içlerini göğe doğru tutmak sünnettir.

İşte bu yağmur duasında gafil olan insanlar için bir uyarma dersi vardır. Her zaman sonsuz rahmetine ve yardımına kavuşmakta bulunduğumuz ikram ve merhameti bol Allah´ımızı hiç bir an unutmamak ve her vesile ile ona muhtaç olduğumuzu anlayarak Yüce varlığına yönelmek ve yalvarışta bulunmak, bizim için bir kulluk borcudur.

Bir düşünelim: Zaman zaman bulutlardan topraklarımıza yağan o yararlı yağmurlar kesilse, bunun sonu olarak da ırmaklar ve dereler kurusa, su kanalları bomboş kalsa, acaba bu suları bize kim getirebilecektir

Kaynaklarından daima fışkırıp duran ve hayatımıza hizmet eden o tatlı ve berrak suları Yüce Allah yerin dibine geçirse, acaba bunları kim bize getirebilecektir

İşte "De ki: Bana bildiriniz bakalım. Eğer suyunu bir sabah yerin dibine batıp çekilse size böyle akıp giden bu suyu (Allah´dan başka) kim getirebilecektir. " (Mülk: 30) âyet-i kerimesi de, dikkat ve düşüncemizi bu noktaya çekiyor. Artık insanlık için habersiz kalmak ve hakdan yüz çevirip nankörlük etmek asla caiz olmaz.

Peygamber Efendimizin bize nakledilen yağmur duası şudur:



"Allahümme, eskına ğaysen mağîsen henîen merîen ğadekan mücellilen seyhan ammen tabakan. Allahümme, eskıne´l-ğâyse ve lâ tec´alnaminelkanitîn. Allahümme, inne bilbilâdi ve´l-ibadi vel-halkı minel-levâi ve´d-danki ma lâ neşkü illâ ileyke. Allahümme, enbit lena Ezzer´a edirre lena eddar´a ve eskına min berakâtissema´i ve enbit lena min berekatı´l-arzı. Allahümme, inna nestağfıruke inneke künte ğaffaren feersilissemae aleyna midrara."

Anlamı: "Bize yardım eden, içimize sinen, bol ve faydalı olup her tarafı kaplayan ve her tarafı sulayan genel bir yağmur ihsan et.

Allah´ım! Bizi yağmurla sula, bizi ümitlerini kesmiş kimselerden etme. Allah´ım! İlerde, kullarda ve yaratıklarda öyle bir güçlük ve darlık var ki, senden başkasına arzedemeyiz... Allah´ım! Bizim için ekinler bitir, hayvan memelerini sütle doldur, bizi göğün bereketlerinden sula ve yeryüzünün bereketlerinden bize ürün bitir. Allah´ım! Biz senden mağfiret dileriz. Şübhe yokki sen, çok bağışlayansın. Artık bize gökten bol bol yağmur yağdır.

Küsûf (Güneş Tutulması) Namazı

Güneş tutulduğu zaman, cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve ikametsiz en az iki rekat namaz kıldırır. İmam Azam´a göre gizlice ve iki imama göre de aşikâre olarak fazla miktar kıraatta bulunur. Her rekatında bir rüku ve iki secde yapar. Namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya insanlara karşı oturarak dua eder. Cemaat da "amîn" der. Böyle bir imam bulunmazsa, insanlar bu namazı kendi evlerinde tek başlarına kılarlar. Bunu büyük bir camide kılmak, mescidlerde kılmaktan daha faziletlidir. Sahrada da kılınabilir.

Küsûf namazında İmâm Azam´a, İmam Malik´e ve İmam Ahmed´e göre, hutbe okunmaz. Çünkü Peygamber Efendimiz, güneş tutulması olayından dolayı namaz kılınmasını, dua edilmesini, sadaka verilmesini öğütlemişlerdir. Hutbe okunmasını emretmemişlerdir. İmam Şafiî ile İbn-i Hacer ve bazı alimlere göre, namazdan sonra hutbe okunması müstahabdır.


Hüsuf (Ay Tutulması) Namazı

Ay tutulduğu zaman, müslümanların kendi evlerinde tek başına olarak güneş tutulması namazı gibi, gizli ve aşikâr okuyuşla iki veya dört rekat namaz kılmaları güzel görülmüştür. Bu namazın camide cemaatla kılınması, İmam Azam´a göre sünnet değildir; fakat caizdir.

(İmam Şafiî ile İmam Ahmed ve diğer bazı hadis alimleri de, bu namazın cemaatla kılınması görüşündedirler. İmam Malik´e göre ise, cemaatla kılınamaz. İnsanların geceleyin her taraftan toplanıp bunu cemaatla kılmaları güç bir iştir.)

Şiddetli rüzgâr, fazla karanlık, geceleyin fazla aydınlık, yer sarsıntıları ve taşkın hastalıklar gibi korkunç olaylar karşısında da güneş ve ay tutulması namazları gibi bir namaz kılınması güzel görülmüştür.

Bu gibi arızalar ve olaylar, hep Allah Tealâ´nın azamet ve kudretine, hikmetli işlerine delâlet eden birer nişandır. "Biz o âyetleri (mucizeleri) ancak korkutmak için göndeririz." (İsra: 59) âyet-i kerimesinin beyanı üzere, bu gibi alâmetler insanları korkutmak, onları günahlardan kurtarıp ibadet ve tevbeye yöneltmek için zaman zaman meydana gelen kudret alâmetleridir. Bunları gören sağduyulu bir kimsenin ruhunda bir korku ve bir heyecan belirir. Gözlerinin önünde Yüce Allah´ın celâl ve azameti canlanmaya başlar. Artık o kimse, büyük yaratıcımızın bu âlemi ne kadar muntazam ve mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu anlar. Daima o büyük yaratıcının korumasına muhtaç olduğunu kavrar. Bu anlayışla, ezelden beri var olan yaratıcısına döner. O´na saygı için namaz kılar, onun koruma ve yardımına kavuşmak için dua eder. Böylece gafletten uyanır. Anlayışlı bir ruha sahib olmak için çalışmış olur.

Güneş ve ayın tutulmasının ne gibi muntazam kanunlar dairesinde meydana geldiği bilinmektedir. Düşünen bir insan için, bu kanunları, böyle belirli ve mükemmel bir şekilde meydana getiren Yüce Yaratıcıyı anlamak en yüksek bir görevdir.

Güneş ve ay tutulması ile, aydınlık nimeti karanlığa dönüyor. İki parlak kürenin görüntüsünü yoğun bir gölge kaplıyor. Bu durum devam edecek olsa, hayatımızda kim bilir ne acı değişiklikler meydana gelir. Halbuki her şeyi bilen, hikmet sahibi olan âlemlerin yaratıcısının koyduğu tabiat kanunları buna engel oluyor. Bu korkunç üzüntü verici durum az sonra kalkıyor. O iki kudret kaynağı, yine olanca parlaklığı ile aydınlık ve nurlarını etrafa saçıp durmaya başlıyor. Artık bundan dolayı Kerim ve Rahim olan yaratıcımıza binlerce, yüz binlerce şükretsek, yine kulluk görevimizi yerine getirmiş olamayız.

Hiç kimsenin doğmasından veya ölmesinden dolayı ay ile güneşin tutulmayacağını Peygamber Efendimiz beyan buyurmuşlardır. Şöyle ki: Peygamber Efendimizin muhterem çocuğu İbrahim, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu yılında vefat etmişti. Onun ölümü gününde güneş tutulmuştu. İnsanlar bu masum yavrunun ölümünden dolayı güneşin tutulduğunu sanmışlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

"Güneş ile ay bir kimsenin ne ölümünden, ne de hayata kavuşmasından dolayı asla tutulmaılar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın; Yüce Allah´a dua edin."

Diğer bir hadis-i şerifde de: "Bunlar Yüce Allah´ın alâmetlerinden iki nişandır". diye buyurulmuştur.

Peygamber Efendimizin mübarek ifadeleri daima böyle gerçekleri aydınlığa kavuşturmuş, insanları yanlış düşüncelerden ve inançlardan engellemiştir. Her yönü ile pâk olan İslâm dini, akla ve hikmete uygun olmayan inanç ve davranışlardan büsbütün beri bulunmuştur. Artık böyle yüksek bir Peygambere ve mukaddes dine kavuşmamızdan dolayı ne kadar şükür secdelerine kapansak, yine az değil mi


Korku Namazına Ait Bilgi

Korku namazı, İmam Azam ile İmam Muhammed´e göre, bugün de caizdir. İmam Ebû Yusuf´a göre, bu namaz Peygamber Efendimizin devrine ait idi.

Korku namazından maksad, düşman saldırısı, sel ve yangın felâketi veya büyük bir canavar gibi tehlikeler karşısında bulunan islâm cemaatının kendilerini idare eden bir idareciyi veya diğer muhterem bir zatı imam edinerek onun arkasında farz bir namazı nöbetleşe kılmalarıdır:

Şöyle ki: Bu cemaattan bir kısmı düşman karşısında durur. Bir kısmı da gelip imama uyar. İki rekatlı bir namazın ilk rekatını, üç veya dört rekatlı bir namazın da ilk iki rekatını imamla beraber kılar. İkinci secdeden veya birinci oturuşta teşehhüdden sonra düşman karşısına gider. Öteki kısım gelerek imama uyar ve onunla beraber geri kalan rekatları kılar. Sonra tekrar düşman karşısına gider. İmam kendi başına selâm verir, namazdan çıkar. Birinci kısım döner gelir, namazı kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir ve düşmana döner. Çünkü bu kısım lâhik olmuştur. Sonra ikinci kısım gelir ve namazını kıraatla tamamlar. Sonra tekrar düşman karşısına döner. Bunlar da mesbuk olmuşlardır. Bununla beraber her iki kısım da, bulundukları yerlerde namazlarını tamamlayabilirler.

Peyamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Zatü´r-Rika, Batn-ı Nahl, Usfan ve Zikared olaylarında korku namazını kılmıştır. Sonra ashab-ı kiram da, Mecûsilerle yaptıkları savaşlarda böyle korku namazı kılmışlardır. Bir cemaatın böyle namaz kılması, faziletli bir imama uymak istemelerindeki aşırı istekleri sebebiyledir. Böyle bir durum yoksa, bir kısım kimselerin başka imam arkasında güven halinde olduğu gibi kılmaları daha faziletlidir.

Korku namazının bozulmaması için, imama uyanların namaz arasındada savaş yapmamaları, yer değiştirmemeleri, gidiş gelişlerde hayvana binmemeleri, daha doğrusu namaza aykırı başka bir harekette bulunmamaları gerekir. Değilse imam ile kıldıkları namaz bozulur, namazlarını yeniden kılmaları gerekir.

Korkunç bir savaş ve benzeri hallerde bir İslâm topluluğunun korkuları çoğalır da, binmiş oldukları hayvanlardan yere inemezlerse, herkes hayvan üzerinde gücü yettiği tarafa yönelerek imâ (işaret) ile namazını kılar. Bu da mümkün olmazsa, namazlarını sonraya bırakırlar. Hendek savaşında birkaç vakit namaz bu şekilde kazaya bırakılmıştı.


Hastaların Namazları

Hastalık, bedenin tabiî halini kaybetmesinden meydana gelen bir güçsüzlük durumudur. Hastaya "mariz", hastalığa da "maraz" denir. Marîz kelimesinin çoğulu "merza", maraz´ın çoğulu da "emraz" gelir.

Hastalar da, akılları başlarında bulundukça birtakım din görevleri ile sorumludurlar. Bununla beraber dinimiz onların haklarında bir çok kolaylıklar göstermiştir. Namaz hakkında bunlar için gösterilen kolaylıklar aşağıda açıklanmıştır:

Bir hasta, gücüne göre namaz kılmakla yükümlüdür. Ayakta durmaya gücü yetmeyen veya ayakta durması iyileşmesinin uzamasına veya hastalığının artmasına sebeb olacağı anlaşılan bir hasta oturarak namazını kılar. Oturmaya da gücü yetmezse, gücüne göre yan üzeri veya sırt üstü yatarak işaretle (İma ile) namazını kılar.

İmâ, namazda rüku ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir. Bu ayakta yapılabileceği gibi oturarak da yapılabilir. Bir şeye dayanarak ayakta yapılması mümkün olan bir imâ yatarak yapılamaz, bu caiz değildir.

İma ile de namaz kılmaya gücü olmayan bir hastadan bir gün ve bir gecelik veya daha ziyade olan namazları sonraya kalır. İyileşince bunları kaza etmesi gerekir. Diğer bir rivayete göre, bir gün ve bir geceden ziyade olan namazları tamamen üzerinden düşer. Aklı başında olsa da hüküm böyledir.

Hastalığından dolayı oturduğu halde namaz kılabilen veya ima ile kılma zorunda olan kimse, bu hastalığı esnasında kılamamış olduğu namazları, sağlığa kavuştuktan sonra kaza edince, oturarak veya ima ile kılamaz. Çünkü özür kalkmıştır. Fakat sağlıklı halinde kazaya bırakmış olduğu namazlarını böyle hastalığı sırasında kaza edecek olsa, oturarak veya ima ile onları kılabilir. Çünkü gücüne göre yükümlü olur. Gücünün yetmediği bir şey ondan istenmez. (Özürlü kimseler bölümüne bakılsın.)

Evvabin Namazı

"Evvabin namazı", akşam namazından sonra kılınan sünnet-müstehap olan altı rekatlık namaz.

Evvabin kelimesi "evvab" kelimesinin çoğuludur. Evvab, işlediği bir günahtan hemen tövbe ve istiğfar eden demektir. Tövbe ve istiğfar edenlerin namazı demek olan "evvabin namazı" bir çok hadiste çok sevaplı olduğu bildirilip teşvik edilen, altı rekatlık nafile namaz olup, akşam namazından sonra kılınır.

Bu konuda, Ebu Hureyre (ra)den nakledilen bir hadiste, Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kim akşam namazından sonra aralarında kötü bir şey konuşaksızın altı rekat namaz kılarsa, (kıldığı bu altı rekatlık namaz) onun için on iki senelik ibadete denk kılınır." (Tirmizi, Salat, 431)

Ayrıca Peygamberimiz (sav)in, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kıldığı ve

"Her kim akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılarsa, denizlerin köpükleri kadar olsa bile günahları affedilir." (Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid, II/230; Şevkani, III/64. Her iki kaynakta Taberani'den nakleder.)

dediği nakledilmektedir.

Konuyla ilgili hadis kitaplarında yer alan rivayetlerde bazılarında, Peygamberimiz (sav)'in akşam namazından sonra dört rekat kıldığı ve kılmayı teşvik ettiği de yer almaktadır. (Heysemi, Mecmeuz Zevaid, II/230; Şevkani, III, 64. Her iki kaynakta Taberani'den nakleder.)

Hanefilerden, evvabin namazı, (akşam namazından sonraki namaz), akşam namazının iki rekat müekked sünnetiyle birlikte altı rekat olduğunu söyleyenler, bu rivayeti esas almaktadırlar. Mezhebde tercihe şayan görüşe göre, bu namaz, akşam namazının müekked sünnetinin dışında altı rekatlık bir namaz olup, Hanefi alimleri, bu namazın kaç selamla kılınmasının daha faziletli olacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, altı rekatın tümünün bir selamla kılınmasını daha faziletli görürken, bazısı iki selamla, bazısı da üç selamla kılınmasının daha faziletli olacağını söylemişlerdir.

"Niyet ettim Allah rızası için evvabin namazını kılmaya" şeklinde niyet edilebilir.

[Resim: Cuma_ve_Bayram_Namazi.png]

Cuma Namazı ve Bayram Namazları

Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür. Bu mübarek günde müslümanlar mabedlerde toplanırlar. Okunacak hutbeleri dinleyerek faydalanırlar. Hep birlikte cuma namazını kılarlar. Sonra ya başka ibadetlerle uğraşır veya ziyaretlerde bulunur yahut günlük işleri ile uğraşmaya koyulurlar.

Bu hadis-i şerifde buyuruluyor:

"Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür. Adem Aleyhisselâm O gün Cennet´e konulmuş, O gün Cennet´den çıkarılmıştır. Kıyamet de o gün kopacaktır."


Bütün bu olaylar, nice hayırları ve hikmetleri toplamaktadır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretleri zamanında Medine´ye yakın bulunan "Salim İbni Avf" yurdunda "Ranuna" denilen vadi içerisinde "Beni Salim Mescidinde" ilk cuma hutbesini okumuş ve ilk cuma namazını kıldırmıştır.

Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir. Cuma namazı için minarelerde ezan okunur. Cami´lere gidince önce aynen öğle namazının sünneti gibi, dört rekat cumanın ilk sünneti kılınır. Ondan sonra cami içinde bir ezan daha okunur: Minberde cemaata karşı bir hutbe okunur. Bu hutbeden sonra ikâmet alınarak cumanın iki rekat farzı cemaatle aşikâre okuyuşla kılınır. Bir farzdan sonra yine öğlenin ilk dört rekat sünneti gibi, cumanın son dört rekat sünneti kılınır. Buradan sonra da "Zuhr-u ahir" diye dört rekat namaz kılınır ki, buna dair ileride bilgi verilecektir. Arkasından da "Vaktin sünneti" niyeti ile aynen sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.

Cuma şartlarını kendilerinde toplayan kimseler için iki rekat cuma namazı "Farz-ı ayn"dır. Cuma namazının diğer namazlardan başka olarak kendisine özgü on iki şartı daha vardır. Bunların altısı vücubunun (farz olmasının), diğer altısı da edasının şartlarıdır.

Cumanın Vücubunun Şartları

Cumanın bir kimseye farz olabilmesi için, onda şu altı şartın bulunması şarttır:

1) Erkek olmak: Bunun için cuma namazı erkeklere farzdır, kadınlara farz değildir.

2) Hürriyet: Bu bakımdan cuma namazı kölelere farz değildir. Bir sözleşmeye bağlı olarak kısmen hür olan (mükâteb gibi) kölelere farzdır.

3) İkamet: Dinî hüküm bakımından misafir (yolcu) sayılan kimselere cuma namazı farz değildir. Sefer ve misafırlik bahsine bakılsın!..

4) Sıhhat: Hasta olduğundan cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye cuma namazı farz değildir. Yürümeye takatı olmayan çok yaşlı kimseler de bu hükümdedirler. Hasta bakıcısı da böyledir; eğer camiye gidince hastasının zarar göreceğinden korkuyorsa, ona da cuma farz olmaz.

5) Gözlerin sağlıklı olması: Onun için gözleri kör olanlara cuma namazı farz değildir. Böyle körleri camiye götürüp getirecek kimseleri olsa da, İmam Azam´a göre yine ona cuma farz olmaz. Fakat iki imama göre, her iki gözü görmeyen kimseyi camiye götürüp getirtecek bir adam varsa, o zaman böyle körlere de cuma farz olur.

6) Ayakların sağlıklı olması: Kötürüm veya ayakları kesilmiş olan kimselere cuma namazı farz değildir. Kendilerini yüklenecek kimseleri bulunsa da hüküm aynıdır.

Düşman korkusu, şiddetli yağmur, fazla çamur ve benzeri engeller de, cuma namazına gidilmemesini mübah kılan özürlerdendir.

Bununla beraber bu altı şartı taşımayan kimseye her ne kadar cuma namazı farz değilse de, gidip cuma namazını kılacak olsa, vaktin farzını yerine getirmiş olur. Kadınların veya amâ ve benzeri özrü olan kimselerin cuma namazını kılmaları gibi. Artık bunlar o günün öğle namazını ayrıca kılmakla yükümlü değillerdir.

Cumanın Edasının Şartları


Cumanın edası için şu altı şart vardır:

1) Cuma namazını bulunulan yerdeki idarecinin veya onun göstereceği kimsenin kıldırmasıdır. Şöyle ki: Cuma namazını en büyük idareci veya onun izni ile diğer bir şahıs kıldırmalıdır. İdareci veya onun görevlendirdiği bir şahıs bulunmayan bir yerde; müslüman cemaatın tayini ile içlerinden biri cuma namazını kıldırabilir. İslâm hükümlerinin uygulanmadığı (Daru´l-Harb gibi) yerlerde cuma namazı böyle kılınır.

2) Hutbe okumaya izin, namaz kıldırmaya da izindir. Aksi de böyledir. Bu her iki görevi yapmaya yetkili olan zat, bir özür olsun, olmasın; yerine başkasını tayin edebilir. Başkasını tayin için kendisine yetki verilmemiş olsada yine yapabilir. Fakat hatibin huzurunda izin almaksızın başkasının hatiblik görevini yapması caiz değildir.

3) Genel izindir. Belli bir yerde müslümanların toplanıp cuma namazını kılmaları için idareci tarafından müsaade edilmiş olmalıdır. Bazı şahıslara özel bir şekilde tayin edilen ve kapısı başkalarına kapatılan yerlerde cuma namazını kılmak caiz olmaz. Fakat mabedin kapısı açık bırakılarak insanların girmesine izin verildiği takdirde, başkaları gelmemiş olsa da, cuma namazları sahih olur.

4) Vaktin devamıdır. Şöyle ki: Cuma namazını kılabilmek için öğle vakti devam etmek üzere olmalıdır. Bu vakit çıktı mı, artık cuma namazını kılmak veya kaza etmek caiz olmaz. O günün öğle namazı da kılınmamış ise, yalnız onu kaza etmek gerekir.

Daha cuma namazı kılınmakta iken vakit çıkacak olsa, yeniden öğle namazını kaza olarak kılmak gerekir.

(İmam Malik´e göre, cuma namazı öğle vakti çıktıktan sonra da kılınabilir. İmam Ahmed´den bir rivayete göre de, cuma namazı zeval vaktinden önce de kılınabilir.)

5) Cemaat bulunmasıdır. Şöyle ki: Cuma namazı için cemaatın en az miktarı, imamdan başka üç kişidir. İmam Ebû Yusuf´a göre, imamdan başka iki kişidir.

(İmam Malik´den bir rivayete göre otuz, İmam Şafiî ile İmam-ı Ahmed´in mezheblerine göre de kırk kişidir.)

Cemaatın aklı yerinde ve erkek olması ve en az bu üç kişinin birinci secdeye kadar hazır bulunması da İmam Azam´a göre şarttır. Buna göre yalnız kadınların veya çocukların cemaatiyle veya birinci secdeden önce dağılıp da azınlıkta kalan cemaatle cuma namazı kılınamaz.

Cemaatın huzuru, iki İmama göre tahrimeye kadar şarttır. İmam Züfer´e göre, hiç olmazsa ka´dede teşehhüd miktarı duruncaya kadar cemaatın hazır bulunması şarttır. Cemaat bundan önce dağılacak olsa, geriye kalan bir veya iki kişinin öğle namazını kılması gerekir. Cemaatın mukim veya hür olmaları şart değildir. Öyle ki, misafir veya köle olan bir müslüman cuma namazını kıldırabilir.

6) Cumanın farz olan namazından önce hutbe okumaktır. Şöyle ki: Vaktin girmesinden sonra mevcut cemaatın huzurunda bir hutbe okunması gerekir. Bunun içindir ki, hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da sonradan namazda bulunacak olsalar, namazları caiz olmaz.

Cemaatın hutbeyi işitmesi şart değildir. Sadece hazır bulunmaları yeterlidir. Hutbe esnasında bir mükellef erkeğin, misafir olsa dahi, bulunması yeterli görülmektedir.

Cuma hutbesinin rüknü, İmam Azam´a göre, Allah´ı zikirden ibarettir. Onun için hutbe niyeti ile yalnız: "Elhamdü lillâh" yahut "Sübhanallah" yahut "Lâ ilâhe illallah" denilecek olsa, yeterli olur. İki İmama (İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed´e) göre, hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun en az olan derecesi, Tahiyyat miktarı hamd ve Salâvat ile müslümanlara duadır.

Hutbenin vacibleri, hatibin taharet üzere bulunması, avret sayılan yerlerin örtülü olması ve hutbeyi ayakta okumasıdır.

Hutbenin sünnetleri de, hutbeyi iki kısma ayırmak ve bunlar arasında bir tesbih veya üç âyet okunacak kadar bir zaman oturmaktır. Bu bakımdan buna iki hutbe denir. Bu iki hutbeden her biri hamdi, kelime-i şehadeti, salât ve selâmı kapsamalı. Birinci hutbe, bir âyetin okunması ile insanlara öğüt vermeyi, ikinci hutbe de müslümanlara duayı kapsamalıdır. Ayrıca imamın sesi, ikinci hutbede olan birinci hutbedekinden daha hafif olmalıdır. İşte bunlar hutbenin sünnetlerindendir.

Her iki hutbeyi uzatmamak da sünnettir. Hatta hutbeyi "Hücurat" sûresi ile "Büruc" sûresine kadar olan sûrelerin herhangi birinden uzunca okumak, özellikle kış mevsiminde, mekruhtur. Cemaatı bıktırmak uygun değildir. Cemaatın acele görülecek işleri olabilir. Onları camide fazla tutmak, cuma namazlarına devamlarına engel olacağından yersiz bir iş olur. Hatib olan şahıs bunları düşünmelidir. Sözlerinin sonu, önceki sözleri unutturacak ve kıymetten düşürecek şekilde hutbesi uzun olmamalıdır. Hutbenin kısa ve cemaata faydalı bir tarzda hazırlanması, hatibin ehliyet ve faziletine delildir. Bu konudaki bir hadis-i şerifin anlamı şöyledir:

"Namazının uzun, hutbesinin kısa olması bir kimsenin anlayışlı bir din alimi olduğunun alâmetidir. Artık namazı (cemaata ağır gelmeyecek şekilde) uzatınız, hutbeyi de kısa okuyunuz. Gerçekten bazı sözler, sihir gibi kalbleri etkiler"

İşte böylece hutbeler, belâgat ve mana bakımından ruhları kazanacak bir halde bulunmalıdır.

Ashabı kiramdan (Câbir bin Semüre´den) rivayet edildiğine göre Peygamber efendimizin namazı da, hutbesi de orta bir halde idi. Çok kısa ve çok uzun olmaktan beri idi.

Hatib, ezan okunup tamamlanıncaya kadar minberde oturur. Sonra ayağa kalkar. Sonra gizlice "Eûzü" çekerek aşikâre hamd ve sena´da bulunur. Hutbesini cemaata karşı söyler. Savaşla alınmış bir beldede hatib sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur. Bu durum islâmın gücünü, islâm mücahidlerinin dayandıkları kuvveti hatırlatır. Milletin kahramanlığını artırır. Hutbe bitince ikamet yapılır. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir. Hatibin hutbe sünnetlerini gözetmemesi veya dünyalık konuşmalarda bulunması mekruhtur.

6) Cuma namazının bir beldede veya belde hükmünde bulunan bir yerde kılınmasıdır. Beldeden maksad, valisi, hakimi, yolları ve mahalleleri bulunan herhangi bir şehirdir. Bu beldeye bitişik olup asker toplamak, at bağlamak, silâh atmak, cenaze namazı kılmak, ölüleri gömmek gibi beldenin ihtiyaçları için hazırlanmış olan yerler de, belde hükmündedir. Bu yerlere "Fina-i belde" denilir. Onun için bir belde camilerinde cuma namazı kılınabileceği gibi, böyle yerlerde de kılınabilir. Önceleri şehirlerin dışında böyle namaz kılma yerleri (Musallâ) vardı. Halk cuma ve bayram günlerinde orada toplanarak namazlarını kılarlardı. Böylece beraberliklerini, güçlerini ve hakka olan bağlılıklarını göstermeye çalışırlardı. Öyle ki, İmam Azam´a göre, bir beldede yalnız bir camide veya bir Musallâ´da cuma namazı kılınır birkaç camide kılınmaz.

Fakat İmam Muhammed ve İmam Azam´dan diğer bir rivayete göre cuma namazı, bir beldede bulunan birçok camilerde kılınabilir. Doğru olanda budur. Uygulama da böyle yapılmaktadır.

İmam Ebû Yusuf´dan bir rivayete göre, şehirde ancak iki yerde cuma namazı kılınabilir. Diğer bir rivayete göre de, aralarında bir ırmak bulunmadıkça iki yerde de cuma namazı kılınmaz.

Cuma namazının birçok camide kılınmasını caiz görmeyenlere göre, bir beldede kılınan birçok cuma namazlarından hangisine daha önce tekbir alınarak başlanmışsa o namaz sahih olur, diğerleri olmaz.

İşte böyle bir ihtilâftan kurtulabilmek içindir ki, cumanın dört rekat son sünnetinden sonra "Zuhr-u âhir" adı ile dört rekat namaz daha kılınmaktadır. Şöyle ki: "Vaktine yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazına" diye niyet edilir ve tam öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi dört rekat namaz kılınır. Daha iyisi sünnet namazı şeklinde kılmaktır. Çünkü cuma namazı sahih olmamışsa, bu dört rekat ile o günün öğle namazı kılınmış olur: Bu namazın son iki rekatına ilâve edilen sure veya âyetler, farzın sıhhatına zarar vermez. Eğer cuma namazı sahih olmuşsa, bu dört rekat kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca da nafile bir namaz olur.

Sonuç

Bu şekilde namaz kılınması ihtiyata uygun olduğundan, alimlerin çoğu tarafından güzel görülmüştür. Şafiî alimlerinden bir çokları da bunu uygun görmektedirler. Çünkü İmam Şafiî´ye göre de, bir beldede ilk kılınmaya başlanan cuma namazı geçerlidir, diğer cuma namazları sahih olmaz. O halde cuma namazına daha sonra başlamış olanların öğle namazını kılmaları gerekir.

Bununla beraber bu uygulama bir içtihad meselesi olduğundan İmam Şafiî Hazretleri, Bağdad´da birçok camide cuma namazının kılındığını gördüğü halde buna itiraz etmemiştir.


Cuma Namazı ile İlgili Bazı Meseleler


Birçok köylerde cuma namazı kılınmasına öteden beri izin verilmiş olduğundan, beldelerde olduğu gibi, köylerde de cuma namazı kılınagelmiştir. Mescidlere ait hükümler bölümüne bakılsın!..

Bir köylü, cuma günü bir şehire gidip cuma vaktine kadar orada durmak niyetinde bulunsa, kendisine cuma namazı farz olur. Fakat cuma vaktinden önce şehirden çıkmaya niyet ederse, ona cuma farz olmaz. Sahih kabul edilen bir görüşe göre, cuma vaktinin girmesinden sonra şehirden çıkmaya niyet ederse, yine cuma farz olmaz.

Cuma günü zeval vaktinden sonra, cuma namazını kılmadan sefere (yolculuğa) çıkmak mekruhtur. Zeval vaktinden önce çıkmak ise mekruh değildir.

Özürlü ve tutuklu olanların cuma günü şehirde öğle namazını cuma namazından önce kılmaları mekruh olduğu gibi, cuma kılındıktan sonra da cemaatla kılmaları mekruhtur. Bunların öğle namazlarını cuma namazı kılındıktan sonra kılmaları müstehabdır; çünkü o vakte kadar özürlerinin kalkabileceği umulur.

Bir kimse, cuma günü özrü bulunmadığı halde cuma namazını kılmadan öğle namazını kılacak olsa, bu namazı sahih olursa da, cuma namazını terk ettiğinden günaha girmiş olur. Fakat böyle bir kimse, daha sonra cuma namazını kılmak için daha cuma namazı kılınmadan camiye yönelse, kıldığı öğle namazı nafile yerine geçer. Cuma namazına ister yetişsin, ister yetişmesin ve ister niyetinden vazgeçsin, ister geçmesin. Bu itibarla cuma namazına yetişemezse, o öğle namazını yeniden kılması gerekir.

İki İmama göre, gidip cuma namazına başlamadıkça, kılmış olduğu öğle namazı batıl olmaz.

Cuma için tekbir almak, yıkanmak, misvak kullanmak, güzel ve temiz elbiseler giyinmek, hoş koku sürünmek müstahabdır. Minarede ezan okununca da başka işlerle uğraşmayıp hemen camiye gidilmesi vacibdir.

Cuma günü camiye erkence gitmek, iki rekat "Tahhiyyetü´l-Mescid" namazı kılmak, Kehf sûresini okumak veya dinlemek mendubdur.

Camiye giden kimse, eğer hutheye başlanmamışsa, başkalarını rahatsız etmemek şartı ile hatibe yakın yere kadar gidebilir; değilse bulabildiği yerde oturur. Fakat yer bulamaz ve ilerdeki saflarda boşluk bulunursa, zaruret gereği bu boş yerlerden birine gidebilir.

Hatib minbere çıkınca, cemaatın dinleyip susması, selâmlaşmaması, nafile namaz kılmaması gereklidir. Öyle ki, hutbede Peygamber Efendimizin mübarek isimleri anılınca, cemaatın "Salat ve Selâm"da bulunmaları ve dinlemekle yetinmeleri daha faziletlidir. İmam Ebû Yusuf´dan bir rivayete göre, bu durumda gizlice Salat ve Selâm getirilir.

Cumanın başlanılmış ilk sünneti, hatibin minbere çıkması halinde, namazın vaciblerine riayet edilerek, hemen tamamlanmalıdır.

Cuma namazını, hutbe okuyan şahsın kıldırması daha faziletlidir.

Cuma namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu namazı tamamlar. İmam-ı teşehhüdde veya sehiv secdesinde bulsa da hüküm aynıdır.

İmam Muhammed´e göre, ikinci rekatın rükuundan sonra gelip imama uyan kimse, cuma namazını değil, öğle namazını tamamlar.

Bayram ve Bayram Namazları


Bayram, bir neş´e ve sevinç günü demektir. Arabçası "İyd" dir. Çogulu "A´yâd" gelir. Bayram tebriklerine "Ta´yîd", bayramlaşmaya da "Muayede" denir.

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere´yi şereflendirince, ora halkının senede iki defa bayram yaparak eğlendiklerini öğrenince, onlara şöyle buyurmuş: "Yüce Allah o iki bayram günlerine karşılık onlardan daha hayırlı iki bayram günlerini size ihsan etmiştir." O günlerin Ramazan ve Kurban Bayramı günleri olduğunu müjdelemiştir. Bunlara arabçada "İyd-i Fitir ve İyd-i Adha" denir.

Bu günlere "İyd" denilmesi, bunların birer neş´e ve sevinç günü olmaları, hayra yorumlanmaları veya Allah´ın bu günlerde pek çok ihsanlarda bulunması bakımındandır. Ramazan Bayramı üç gün, Kurban Bayramı da dört gündür.

Kendilerine cuma namazı farz olanlara, cuma namazının vücub ve eda şartları içinde, Ramazan ve Kurban Bayramı namazları vacibdir. Yalnız Bayram namazlarında hutbeler vacib değildir. Bu namazlardan sonra hutbe okunması sünnettir.

Bayram namazlarının ilk vakti, işrak zamanıdır. Güneşin görünüşüne nazaran ufuktan bir veya iki mızrak boyu[orta boylu bir mızrak, on iki karış uzunluğundadır] kadar yükselip kerahet vaktinin çıktığı andır. Bu andan itibaren istiva veya zeval vaktine kadar kılınması caizdir. (Mekruh vakitler bahsine bakabilirsiniz!.)

Bayram namazları ikişer rekattır. Cemaatle aşikâre olarak kılınırlar. Ezan ve ikamet yapılmaksızın imam, iki rekat Ramazan veya Kurban bayramı namazına niyet eder. Cemaat da böyle iki rekat bayram namazı kılmak için imama uymaya niyet eder." "Allahü Ekber" diye iftitah tekbiri alınır, eller bağlanır. Hep birlikte gizlice "Sübhaneke" okunur. Sonra imam yüksek sesle, cemaat da gizlice "Allahü Ekber" diye üç tekbir alırlar. Tekbirlerde eller yukarıya kaldırılıp ondan sonra yanlara salıverilir, her tekbir arasında üç tesbih miktarı durulur. Üçüncü tekbirden sonra eller bağlanır. İmam gizlice "Eûzü-Besmele" çektikten sonra, aşikâre olarak Fatiha sûresi ile bir miktar daha Kur´an-ı Kerim´den okur. Aşikâre "Allahü Ekber" diyerek bilindiği gibi rüku ve secdelere gider. Cemaat da gizlice tekbir alarak imama uyar. Sonra yine tekbir alınarak ikinci rekata kalkılır. İmam gizlice "Besmele"den sonra yine aşikâre olarak Fatiha sûresi ile bir miktar daha Kur´an okur. Tekrar üç defa eller kaldırılarak birinci rekatta olduğu gibi üç tekbir alınır. Ondan sonra imam yine aşikâre, cemaat ise gizlice "Allahü Ekber" diye rükua ve secdelere varırlar. Sonra oturulup gizlice "Tahiyyat, Salli-Barik ve Rabbenâ âtinâ" duaları hep birlikte okunur ve iki tarafa selâm verilerek namaz tamamlanır.

Bu halde bayram namazlarının her rekatında üç fazla tekbir bulunmuş olur ki, bunlar da vacibdir.

(Hanbelî mezhebine göre birinci rekatta altı, ikinci rekatta beş tekbir alınır ve her iki rekatta da tekbirler kıraattan önce yapılır. İmam Malik ile İmam Şafiî´ye göre, birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alınır ve tekbirler her iki rekatta da kıraattan önce alınır.)

İmam bayram namazını kıldırdıktan sonra hutbe okumak için minbere çıkar. Cumada olduğu gibi iki hutbe okur. Ancak bu bayram hutbelerine tekbir ile başlanır. Cemaat da bu tekbirlere hafifçe katılır. Hatib, Ramazan Bayramı hutbesinde cemaata Fıtır Sadakası, üzerinde, Kurban Bayramı Hutbesinde Kurban ve Teşrîk tekbirleri konusunda bilgi verir.

Cuma hutbelerinde sünnet olan şeyler, bayram hutbelerinde de sünnettir. Mekruh olanlar da aynen mekruhtur. Bayram hutbelerinin namazdan önce okunmaları caiz olmakla beraber mekruh sayılmıştır.

İmam birinci rekatta bayram tekbirlerini unutup da Fatiha´nın bir kısmını veya tamamını okuduktan sonra hatırlarsa tekbirleri alır. Fatiha´yı yeniden okur. Fakat Fatiha´dan sonra bir miktar Kur´an okuduktan sonra, tekbirleri alır, kıraatı iade etmez.

Bayram namazlarında, birinci rekatın rükuuna varmış olan bir imama yetişen kimse, bu rükua kavuşacağını tahmin ediyorsa, hem İftitah tekbirini, hem de bayram tekbirlerini ayakta alarak ondan sonra rükua varır. Rükuu kaçıracağından korkuyorsa, İftitah tekbirinden sonra hemen rükua varır ve Bayram tekbirlerini rükuda alır. Bu tekbirleri alırken ellerini kaldırmaz. Tekbirleri tamamlayamasa dahi, imam kıyama kalkınca o da imamla kalkar, imamın alacağı tekbirlerde imama uyar. İmam sünnete uygun olan tekbirlerin dışına çıkmadıkça, imama tekbirlerde uyulur, sünnet daşında az veya çok almış olduğu tekbirlerde ona uyulmaz.

Bayram namazının ikinci rekatına yetişen kimse, imam selâm verdikten sonra birinci rekatı kaza etmeye kalkınca, önce Besmele ile Fatiha sûresini ve ilâve edeceği bir sûreyi okur. Sonra gizlice tekbirleri alarak namazı tamamlar. Bu şekilde mesbuk olanlar, kendi mezheblerinde alacakları tekbirleri getirirler, imamın almış olduğu tekbirlerin sayısını gözetmezler.

Bayram namazına yetişemeyen kimse, kendi başına Bayram namazı kılamaz. İsterse dört rekat nafile namazı kılar. Bu, bir kuşluk namazı yerine geçer, sevabı büyük olur.

(Şafiî´lere göre Bayram namazları Müekked Sünnet´lerdir. Bir rivayete göre de, Farz-ı kifaye´dir. İslâm alâmetlerinden sayılır. Cemaatla kılınması daha faziletlidir. Yalnız başına da hutbesiz kılınabilir. Bunu misafirler de, kadınlar da yalnız başlarına kılabilirler. Güneşin doğuşundan zeval vaktine kadar kılınabilir.

Malikîlere göre Bayram namazı müekked sünnettir. Bir görüşe göre de, Farz-ı kifaye´dir. Hanbelî mezhebinde de Farz-ı kifayedir. İmam ile kılmayı başaramayanın bunu kaza etmesi sünnettir.)

Kurban Bayramı namazını ilk vaktinde kılmak, Ramazan Bayramı Namazını da biraz geciktirmek müstahabdır. Bayram namazı cenaze namazına ve cenaze namazı da Bayram hutbesine takdim edilir (önce kılınır).

Bayram namazları bir şehirde herkesin toplanacağı bir yerde (Namazgâhda) kılınabileceği gibi, birçok camilerde de kılınabilir.

Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, misvak kullanmak, gülyağı ve benzeri hoş koku sürünmek, giyilmesi mübah olan elbiselerden en güzel ve temizini giymek, yüce Allah´ın nimetlerine şükür için neş´e ve sevinç göstermek, karşılaşılan mümin kardeşlere karşı güler yüz göstermek, elden geldiği kadar fazla sadaka vermek, Bayram gecelerini ibadetle geçirmek müstehab ve güzel bulunmuştur.

Ramazan Bayramında, Bayram namazından önce hurma gibi tatlı bir şey yenilmesi, Kurban bayramında ise namaz kılınmadıkça bir şey yenilmemesi müstahabdır. Sahih olan görüşe göre, bu hususta kurban kesecek kimse ile kesmeyecek kimse eşittir. Kurban kesecek kimsenin, keseceği kurban eti ile yemeğe başlaması daha uygundur. Bununla beraber namazdan önce bir şey yenilmesinde de kerahet yoktur.

Kurban kesecek kimse, tırnaklarını ve saçlarını kesmeyi geciktirir. Bunu yapmak mendubdur. Fakat bu geciktirme hoşa gitmeyecek bir durumu ortaya koyacak bir zaman olmamalıdır. Bunun en uzun müddeti kırk gündür.

Faziletli olan, haftada bir defa tırnakları ve bıyıkların fazla kısmını kesmek, ziyade tüyleri gidermek, yıkanmak suretiyle bedenin temizliğine bakmaktır. Bunlar hiç olmasa on beş günde bir yapılmalıdır. Kırk günden fazlaya bırakılmasında özür kabul edilmez.

Bayram günü camiye bir vakar ve sükûn ile gidilir. Ramazan Bayramında namaza giderken gizlice, Kurban Bayramında ise açıkca tekbir alınması ve namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan eve dönülmesi mendubdur.

Kurban Bayramının birinci gününe "Yevm-i Nahir", diğer üç gününe de "Eyyam-ı Teşrik" denir. Bu bayramdan önceki gün ise, "Yevm-i Arefer´dir ki, Zilhicce´nin dokuzuncu günüdür. Ramazan Bayramında Arefe yoktur. Arefe gününün sabah namazından itibaren Bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç vakit farz namazın arkasından bir defa şöyle tekbir alınır ki, bunlara Teşrik Tekbirleri denir:

"Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahü ekber ve lillâlhilhamd."

Memleketimizde bunun tercümesi bir zaman şöyle okunmuştu: "Tanrı uludur, Tanrı uludur. Tanrıdan başka Tanrı yoktur. Tanrı uludur, Tanrı uludur. Hamd O´na mahsusdur."

Tekbirlerin bu miktar okunması iki imamın görüşüdür, işlem de böyle yapılmaktadır. İmam Azam´a göre bu tekbirler Arefe gününün sabahından ertesi günün ikindisine kadar olan sekiz vakit farz namazın arkasından alınır.

Teşrîk Tekbirleri, fıkıh alimlerinin çoğuna göre vacibdir. Sünnet diyenler de vardır. İki imama göre farz namazları kılmakla yükümlü olan herkes için bu tekbirler vacibdir. Bu hususta tek başına namaz kılan, imama uyan, misafir (yolcu) ile mukim, köylü ile şehirli, erkek ile kadın eşittir. İmam Azam´a göre ise, bu tekbirlerin vacib olması için mukim olmak, hür olmak, erkek olmak ve namaz, müstehab şekilde cemaatle kılınan bir farz olmak şarttır. Buna göre, misafirlere, kölelere, kadınlara ve tek başına namaz kılan kimselere bu tekbirler vacib değildir. Fakat bunlar, kendilerine tekbir vacib olan cemaatle namazı kılanlara uymaları halinde tekbir almaları gerekir. Cuma ve Bayram namazları kılınmayan köylerde bulunanlara da vacib olmaz. Cuma günü öğle namazını kendi aralarında cemaatle kılan özürlü kimselere de vacib olmaz. Kadınların da kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları, müstahab şekilde olan cemaattan sayılmaz.

Bir senenin Teşrîk günlerinde terk edilen bir namaz, yine o senenin teşrîk günlerinden birinde kaza edilse, sonunda Teşrîk Tekbiri alınır. Fakat başka günlerde veya başka bir senenin teşrîk günlerinde kaza edilecek olsa teşrîk tekbiri alınmaz.

Bir namazda sehiv secdeleri ile teşrîk tekbiri ve telbiye toplanacak olsa önce sehiv secdeleri yapılır, sonra tekbir alınır. Ondan sonra da telbiyede bulunulur. Eğer telbiye önce yapılırsa, sehiv secdeleri ve teşrîk tekbiri düşer. (Telbiye için hac bahsine bakılsın!)

Arefe günü, insanların bir yerde toplanarak Arafat´da bulunan hacıları taklid eder bir durum almaları, hiç bir esasa bağlı değildir. Bunu mekruh görenler de vardır.

Bayram günlerinde müslümanların birbirlerini tebrik etmesi, görüşüp musafaha yapması ve birbirlerine: "Gaferellahu lena ve leküm Allah bizi ve sizi bağışlasın", yahut: "Takabbelellahu Tealâ minna ve minküm Yüce Allah bizden ve sizden kabul buyursun," şeklinde duada bulunması da mendubdur.
[Resim: Namaz-Nasil-Kilinir.png]

Namazlar Nasıl Kılınır


Bilindiği gibi namazlar farz, vacib, sünnet ve müstahab kısımlarına ayrılmakta ve ikişer, üçer, dörder rekatlı bulunmaktadır. Bu namazlar daha önce yazdığımız üzere farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine ve adâbına riayet edilerek şöyle kılınır:

Sabah Namazları

Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için: "Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya," diye niyet edilir. Hemen eller yukarıya kaldırılıp Allahu Ekber diye tekbir alınır. Ondan sonra eller bağlanır ve "Sübhaneke allahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve tealâ ceddüke ve lâ ilâhe gayrük," okunur. Arkasından "Eûzübillâhimineşşeytani´r-racîm Bismillâhirrahmanirrahim" diyerek eûzü besmele çekilip Fatiha sûresi okunur sonra "Amîn" denir ve bir miktar daha Kur´an okunur. [Bir miktardan maksad, en az bir sûre veya en az üç kısa âyet veya üç kısa âyete denk bir âyettir.] Arkasından "Allahu Ekber" deyip rükua varılır. Bu halde en az üç defa "Sübhane Rabbiye´l-Azîm" denir. Sonra semiallahülimen hamideh denilerek ayağa kalkılır. Ayakta Allahümme rabbena ve lekelhamd" denilir. [Rüku ile secde arasındaki doğruluşa (kıyama) kavme denir ki, bu halde eller yanlara salıverilir.] Ondan sonra "Allahu Ekber" diyerek secdeye varılır. Secde halinde de üç defa "Sübhane Rabbiyel´alâ" denir. Sonra "Allahu Ekber" denilerek kalkılır ve dizler üzerine oturulur ve bir tesbih miktarı durulur. Yine "Allahu Ekber" denilerek ikinci secdeye varılır. Bunda da üç defa "Sübhane Rabbiye´l-alâ" denilir. Bununla bir rekat bitmiş olur.

Bu ikinci secde arkasından "Allahu Ekber" denilerek ikinci rekata kalkılır. Tam ayakta iken yalnız besmele çekilir. Fatiha sûresi ve bir miktar daha Kur´an okunur. Birinci rekatta olduğu gibi, rüku ve secde yapılır. İkinci secdeden sonra oturulur ki, buna "Ka´de oturuş" denir. Burada "Ettahiyyatü lillâhî ve Allahümme Salli ve Barik, Rabbena âtinâ" diyerek dualar sonuna kadar okunur. Sonra Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah diyerek sağ tarafa ve yine Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" diyerek sol tarafa selâm verilir. Böylece iki rekatlı namaz bitmiş olur:

Bütün bu tekbirler, tesbihler ve kıraatlar, yalnız namaz kılanın işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.

Namazda erkeklerle kadınların ellerini nasıl kaldıracakları, nasıl bağlayacakları, rüku ile secdede ve ka´delerde nasıl vaziyet alacakları "Namazın sünnetleri ve edebleri" bölümünde bildirilmiştir.

Sabah namazının iki rekat farzına gelince, önce yalnız erkeklere mahsus olmak üzere ikamet getirilir. Sonra "Bugünkü sabah namazının farzına kılmaya" diye niyet edilir. Eller kaldırılarak "Allahu Ekber" diye namaza başlanıp eller bağlanır. Sabah namazının, sünnetinde bildirildiği gibi iki rekat kılınır ve tamamlanmış olur. Yalnız sabah, namazlarının farzlarında Fatiha´dan sonra biraz fazla Kur´an okunması sünnetir. Bu sünnetin en az derecesi kırk âyettir. Bununla beraber üç kısa âyet de okunması caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu zaman az âyet okunur. Öyle ki, yalnız Fatiha ile veya birkaç âyet ile yetinilir.

Yalnız başına bu sabah namazının farzını kılan kimse, tekbirleri ve "Semiallahu limen hamideh" cümlesini, Fatiha´yı ve ekleyeceği âyetleri aşikâre olarak okuyabilir.


Öğle Namazları

Öğle namazının ilk dört rekat sünnetinin evvelki iki rekatı, tam sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Yalnız bunda niyet "Bugünkü öğle namazının ilk sünnetine" diye yapılır. Bir de bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil, birinci oturuş (ka´de) olduğundan bu oturuşta yalnız "Tahiyyat" okunur. Sonra "Allahu Ekber" deyip ayağa kalkılır. Yalnız Besmele, Fatiha ve bir miktar da Kur´an okunarak yukarıda bildirildiği şekilde, rüku ve secde yapılır. Ondan sonra dördüncü rekat için "Allahu Ekber" denilerek ayağa kalkılır. Bunda da yalnız besmele ile Fatiha ve bir miktar da Kur´an okunarak yine bildirildiği gibi, rüku ve secdelere varılır. Sonra oturulur; bu oturuş son ka´dedir. Bunda da Tahiyyat okunduktan sonra, Salli ve Barik, Rabbenâ âtinâ duaları tamamen okunup, yazdığımız şekilde, iki tarafa selâm verilir. Böylece bu dört rekat sünnet kılınmış olur.

Öğle Namazının Dört Rekat Farzına Gelince: Sünnetten sonra namaza aykırı bir iş yapmadan ayağa kalkılır. İkamet getirilir. O günkü öğle namazını kılmaya niyet edilir. Eller yukarıya kaldırılarak "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. İlk iki rekatı sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır. Ancak bu iki rekattan sonraki oturuş, birinci ka´de olduğundan bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır. Yalnız Besmele ile Fatiha okunur. Anlatıldığı gibi rüku ve secdelere varılır. Sonra "Allahu Ekber" diyerek dördüncü rekata kalkılır. Besmele ile yalnız Fatiha sûresi okunarak rüku ve secdelere gidilir. Sonra oturulur. Bu oturuş son ka´dedir. Bunda "Tahiyyat" okunduktan sonra "Salli ve Barik, Rabbenâ âtinâ" duaları okunur ve iki tarafa selâm verilir. Böylece öğlenin farzı bitmiş olur.

Öğlenin farzında okunacak âyetler, sabah namazında okunacak miktardan daha az olur.

Öğlenin Son İki Rekat Sünnetine Gelince: Bu da, "Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilip tamamen sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekat kılmak müstahabdır. O zaman ya her iki rekatta bir selâm verilir veya dört rekatın sonunda selâm verilir. Dört rekat sonunda selâm verilince, ilk oturuşta yalnız "Rabbenâ âtinâ" duası okunmaz. Üçüncü rekat için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine "Sübhaneke" okunur. Sonra bu son iki rekat evvelki iki rekat gibi kılınır.

Yalnız başına namaz kılan kimse, öğle namazının hem sünnetlerinde, hem de farzında kıraati, tekbirleri, tesbih ve tahmidleri gizlice yapar.


İkindi Namazları

İkindi namazının dört rekat sünnetinin her iki rekatı, müstakil (iki rekatlı) namaz gibidir. Onun için bu dört rekatın her iki rekatı (şefî) tamamen sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Şöyle ki: Önce o günkü ikindi namazının sünnetini kılmaya niyet edilir. Bu namazın ilk iki rekatı bildirildiği gibi kılınınca oturulur. Bu oturuş, son oturuş demektir. Bunda "Tahiyyat ve salâvatlar" okunur. Yalnız "Rabbenâ âtinâ" duası okunmaz. Sonra "Allahu Ekber" diyerek üçüncü rekata kalkılır. Sübhaneke ve Eûzü Besmele´den sonra Fatiha ile bir miktar âyet okunarak rükua ve secdelere varılır. Ondan sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar da Kur´an okunur. Sonra yine rüku ve secdelere varılır. Ondan sonra oturulur. Bu son oturuş olduğu için bunda Tahiyyat ile Salâvatlar ve "Rabbenâ âtinâ" okunur ve iki tarafa selâm verilir.

İkindi Namazının Farzına Gelince: Bu da tamamen öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet değişir. O günkü ikindinin farz namazını kılmaya niyet edilir.

Tek başına namaz kılan kimse, ikindi namazının sünnetini de, farzınıda öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.


Akşam Namazları

Akşam namazının üç rekat farzı, öğle ile ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle ki: O günün akşam namazının farzını kılmaya niyet edilip namaza tekbir ile başlanır. Yukarıda açıklandığı üzere ilk iki rekatı kılınarak oturulur. Bu, birinci oturuştur. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan sonra üçüncü rekata kalkılarak yalnız besmele ile Fatiha sûresi okunur. Sönra "Allahu Ekber" denilerek rüku ve secdelere varılır. Ondan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda Tahiyyat ile Salâvatlar ve "Rabbenâ âtinâ" okunur, iki tarafa selâm verilir.

Akşam namazının farzında vaktin darlığından dolayı kısa sûreler okunur.

Akşam Namazının Sünnetine Gelince: Bu da: "Bu akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip tam sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstahabdır. Bu halde her iki rekatta bir selâm vermeli ve aynı şekilde her iki rekatı kılmalıdır. Bununla beraber dört rekatında bir selâm verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınabilir. Bu ziyade olan dört rekat namaza "Salât-ı Evvabîn" denir. Bunun çok sevabı vardır.

Tek başına akşam namazının farzını kılan kimse, onu sabah namazının farzı gibi aşikâre ile kılabilir.


Yatsı Namazları

Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, tamamen ikindi namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da, tamamen öğle ve ikindi namazlarını farzları gibi kılınır. İki rekat son sünnetine gelince, bu da tamamen sabah ve akşam namazlarının iki rekat sünnetleri gibi kılınır. Yalnız niyetler değişir, yatsı namazının farzına ve sünnetine niyet edilir. Yatsı namazının son sünneti de, dört rekat olarak kılınabilir. Bu halde tamamen ilk dört rekat gibi kılınır. Bununla beraber iki rekatta bir selâm vermek sureti ile de kılınabilir. Bu takdirde her iki rekatın ka´desinde Tahiyyat ile salâvatlar ve "Rabbenâ âtinâ" duası okunur. Geceleyin kılınan nafile namazlarda daha faziletli olan, böyle iki rekatta bir selâm vermektir.

Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını sabah namazının farzı gibi namaz sûrelerini sesli okuyarak da kılabilir.


Vitir Namazı

Üç rekattan ibaret olan vitir namazı da şöyle kılınır: Önce o günün vitir namazını kılmaya niyet edilir. Sonra "Allahu Ekber" denilerek namaza başlanır. Sübhaneke okunduktan sonra "Eûzü Besmele" çekilerek Fatiha okunur. Arkasından bir miktar daha Kur´an-ı Kerim okunur. Açıklandığı şekilde rüku ve secdelere gidilir. Sonra ikinci rekata kalkılır ve yalnız besmele ile Fatiha sûresi ve bir miktar daha Kur´an-ı Kerim okunarak yine rüku ve secdelere varılır. Ondan sonra oturulur. Bu oturuş birinci ka´dedir. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan Sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır. Bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir miktar daha Kur´an-ı Kerim okunarak daha ayakta iken eller kaldınlıp "Allahu Ekber"diye tekbir alınır. Tekrar eller bağlanıp ayakta "Kunut" duası okunur. Sonra "Allahu Ekber" diye rüku ve secdelere gidilir. Ondan sonra oturulur. Bu da son oturuşdur. Bunda da bildiğimiz gibi Tahiyyat ile Salâvatlar ve "Rabbenâ âtinâ" duası okunarak iki tarafa selâm verilir.

İmam Şafiî´ye göre, vitirde Kunut duasını okumak, ramazanın son yarısına mahsustur ve rükudan kalkınca, okunur. Şafiî´lere göre vitir namazının en azı bir rekat, en çoğu da on bir rekattır.


Vitir Namazına Dair Bazı Meseleler

Vitir namazının bazı özellikleri vardır ki, bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1) Vitir namazı, yalnız Ramazan ayında cemaatla kılınır. İmam olan zat da üç rekatın hepsinde tekbirleri, tesmi´leri ve kıraatı aşikâre yapar:

Kunut duası imam ve cemaat tarafından gizlice okunur. Ramazan ayından başka günlerde ise, vitir namazını cemaatla kılmak mekruhtur.

2) Mesbuk olan kimse, imamla beraber Kunut duasını okur. Yetişememiş olduğu rekatları kaza edince, artık Kunut duasını okumaz. Mesbuk için ileride bilgi verilecektir.

3) Bir kimse vitir namazında şübhelenip üçüncü rekatta mı, yoksa ikinci rekatta mı olduğunu kestiremezse, bulunduğu rekatta Kunut´u okur. Rükudan ve secdelerden sonra kalkar bir rekat daha kılar, tekrar Kunut´u okur. Rüku ve secdelerden sonra "Teşehhüd"de bulunur. Selâm ile namazını tamamlar. Eğer birinci rekatta iken böyle şübheye düşse, üçüncü rekat olmak ihtimali olan her rekatta Kunut duasını okur.

4) Vitirden başka namazlarda Kunut duası okunmaz. Yalnız bir musibet ve belâ gibi hallerde sabah namazının farzında Kunut okunabilir.

(İmam Malik ve İmam Şafiî´ye göre, daima sabah namazlarının farzında rükudan sonra kavme halinde Kunut duası okunur. Bu Kunut, Malikî´lere göre müstahab, Şafiî´lere göre sünnettir.)

5) Sabah namazlarında Kunut duasını okuyan bir Malikî veya bir Şafiî´ye uyan bir Hanefî sükût eder, Kunut´u okumaz. Eğer okumak isterse gizlice okur.

6) Kunut duasını bilmeyen, yalnız "Rabbenâ âtinâ" âyet-i kerimesini okuyabilir üç defa "Allahümmağfırli" de diyebilir. Üç defa: "Ya Rabbî" demesi de caizdir.

[Sünnet olan Kunut duası şudur:



"Allahümme inna neste´înüke ve nestağfirüke ve nestehdîke ve nü´minü bike ve netübu ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsni aleykelhayre küllehü neşkürüke ve lâ neşkürüke ve nahleu ve netrükü men yefcürük. Allahümme iyyake na´budü ve leke nusalli ve nescüdü ve ileyke nes´a nahfıdü, nercu rahmeteke ve nahşa azabeke inneazabeke bilküffari mülhık."

Anlamı:"Allah´ım! Biz senden bize yardım etmeni, bizi bağışlamanı, bize hidayet vermeni istiyoruz. Sana iman ediyoruz, sana tevbe ediyoruz, sana güveniyoruz, seni bütün hayırlarla övüyoruz, sana tevbe ediyoruz, sana şükrediyoruz, seni inkâr etmiyoruz. Sana isyan edip duranları hal´ederiz ve terk ederiz. (onlardan ilişiğimizi keseriz).Allah´ım! Biz ancak sana ibadet ederiz, senin rızan için namaz kılar ve secde ederiz. Senin rahmetine kavuşmak için koşarız ve çalışırız. Senin rahmetini umarız ve azabından korkarız. Muhakkak ki senin azabın kâfırlere erişecektir".]
[Resim: Namaz-Bahsi-Fetavayi-Hindiye-Bolum2.png]

Fetavay-i Hindiyye Namaz Bahsi 2.Bölüm

14- HASTALARIN NAMAZI


Hasta olan bir kimse, ayakta durmaya gücü yetmediği za­man, —rükû´ ve secdelerini yaparak— namazını oturarak kıllar. HH-daye´de de böyledir.

«Gücü yetmeme» nin açıklanmasında, en sahih görüş: Ayakta durulunca, bir zarara uğranması halidir. Fetva da bunun üzerinedir. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Keza, bir kimse, hastalığının artmasından korktuğu; iyileş­mesinin gerileyeceği veya başının döndüğü zamanlarda da namazını oturarak kılar, Tebyîn´de de böyledir.

Ayakta durma yüzümden, ağrı veya acı duyan kimse de nar mazını oturarak kılabilir.

Ayakta durmaktan dolayı meşakket nev´inden bir şeyle karşıla­şan kimsenin, —sırf bu yüzden— ayakta durmayı terk etmesi, caiz olmaz. Kâfi*de de böyledir.

Bir kimse, namazın tamamında ayakta duramaz; fakat bir müddet ayakta durmaya gücü yeterse, o kimseye, gücü yettiği1 kadar ayakta durması emredilir.

Meselâ : Bir kimsenin ayakta tekbir almaya gücü yetse dex Kur-´ân okumak için ayakta durmaya gücü yetmese,. veya kıyamın bir kısmına gücü yetse; bu kimseye, tekbiri ayakta alması ve gücü yettiği kadar ayakta durması emredilir. Ve bu kimse, gücü yettiği kadar ayakta durur; âciz kalınca da oturur.

Şemsü´l - Eimme Halvânî : »Bu yol sahihtir. Bir kimse, şayet bunu terk ederse; ben onun namazının caiz olmayacağından korka­rım.» demiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir şeye veya bir yere dayanarak ayakta durmaya gücü ye­ten kimsenin, namazı bu şekilde kılması gerekir. Sahih olan budur. Bu durumdaki bir kimse için, bundan başkası cai´z olmaz.

Keza, bir kimsenin bastonuna veya hizmetçisine dayanarak na­maz kılmaya gücü yeterse, bu kimse, namazını bunlara dayanarak kılar. Tebyîn´de de böyledir.

Evinde, ayakta namaz kılmaya gücü yeten bir hastanın, dı­şarı çıktığı zaman buna gücü yetmiyeceği olursa, bu durumda âlim­ler arasında görüş ayrılığı vardır. Beğenilen görüş ise, bu hastanın, namazını, evinde ve ayakta, kılmasıdır. Fetva da bu kavil üzere ve­rilir. Muzmarât´ta da böyledir.

0 Hasta olan şahıs, oturarak namaz kıldığı zaman, nasıl otur­mak kolayına geliyorsa, öyle oturur. Esahh olan budur. Sirâcül -Vehhâc´da da böyledir. Sahih olan da budur. Aynî´nin Hidâye Şer-hi´nde de böyledir.

Doğruca oturmaya gücü yetmeyen kimse, ya duvara veya bir adama dayanıp yaslanarak namazım kılar. Sahih olan budur. Bu kimsenin, namazı böyle kuması vacip olur. Zehiyre´de de böyiedir.

Muhtar olan kavle göre, yatarak namaz kılmak caiz olmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Ayakta durmaktan, rükû´a eğilmekten ve secdeye varmak­tan âciz olan kimsenin, namazı oturarak kılmaya gücü yetiyorsa otu­rarak îmâ ile kılar. Secdelerini, rükû´Ianndan daha faz]a eğilmek sureti ile yapar. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Eğer, her ikisi (rükû´ ve secde) müsavi bir şekilde yapılır­sa, namaz caiz olmaz. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir.

Keza, rükû´ ve secdeden aciz olduğu halde, ayakta durma­ya gücü yeten kimsenin de namazını oturarak ve îmâ ile kılması müstehap olur. Bu kimse, şayet îma ile ayakta kılmış olsa, bize gö­re yine namazı caizdir, Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

îmâ ile namaz kılan kimse, sehiv secdelerini de imâ ile ya­par. Muhıyt´te de böyledir.

İmâ ile namaz kılan kimsenin, bir tahtayı veya bir yastığı, kendisine doğru kaldırıp, onun üzerine secde etmesi mekruhtur. Böyle yapan kimsenin durumuna bakılır : Eğer, bu kimsenin başı rükû´ için eğiliyorsa ve sonra da secdeler için daha fazla eğiliyorsa, namazı caiz olur. Hulâsa´da da böyledir.

Fakat, böyle yapmakla, o kimse, kötü bir iş yapmış olur. Muzmarât´ta da böyledir.

Hasta olan kimsenin, başı eğilmiyor da, tahtayı veya yastığı alnının, üzerine koyuyorsa, —namazı— caiz olmaz, Esahh olan gö­rüş buidur. Fakat, yastık yere konmuş ise ve hasta olan şahıs bunun üzerine secde ediyorsa, namazı caiz olur. Hulâsa´da da böyledir.

Alnında yara olmasından dolayı, alnını yere koymaya gücü yetmiyen kimsenin, imâ ile namaz kılması caiz olmaz. Bu kimse, burnu üzerine secde eder. Şayet, burnu üzerine secde etmeyip, imâ ile namaz kılarsa, namazı caiz olmaz. Zehiyre´de de böyledir.

Namaz kılacak kimsenin, oturmaya da gücü yetmezse, sır­tının üzerine yatar ve ayaklarını kıbleye doğru uzatır. Oturan kimse­ye benzemek için de başının altına bir yastık koyar. Böylece rük´û´ ve secdeyi, imâ ile yapma ihtimali güçlenmiş olur.

Bu »durumdaki bir kimse, yanı üzeri yatıp da yüzünü kıbleye çe­virirse, yine imâ ile kılması caiz olur. Fakat, birinci şekil daha ev­ladır. Kâfî´de de böyledir

Bu durumda, bir kimsenin, sağ; tarafına yatmaya gücü yet­mezse, sol yanı üzerine yatabilir. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Bu durumda da yüzü kıbleye dönük olur, Gunye´de de böy­ledir.

Bir kimse, sağlam bir halde namaza başlar, fakat sonradan, kendisinin ayakta durmasına mani olacak bir hastalık gelirse, bu kimse, namazını, oturarak rükû´ ve secdelerle kılar. Eğer buna da gücü yetmezse, namazını, oturduğu yerden imâ ile kılar. Buna da gücü yetmiyen kimse ise, namazını, yattığı yerden imâ ile kılar. Tebyîn´de de böyledir.

İmâmeyn´e göre : Oturduğu yerden, rükû´ ve sücûd ile na­maz kılmakta oları kimse, namaz İçinde sıhhata kavuşursa, kalan kısmım ayakta bina eder. Hidâye-´de de böyledir.

Namazın bir kısmını imâ ile kılıp,, sonradan rükû´ ve sucu­da gücü yeten kimse, bütün âlimlere göre, namazını yeniden kılar Hidâye´de de böyledir.

Bu, rükû ve secdelere gücünün yetmesinden sonradır. Fa­kat bir kimse, namaza başladıktan sonra ve namaz bitmeden önce güç kazanırsa, kalan kısmı bina etmesi sahih olur. CevheretÜ´n-Neyyire´de de böyledir.

îmâ ile namaz kumaya da gücü yetmiyen kimseden, nama­zın farziyyeti düşer. Zâhirü´r-rivâye de böyledir. Gözlerle ve kaş-larîa, imâ etmeye de itibar edilmez.

Bu kimsenin hastalığı sonradan hafiflerse, kılamadığı namaz­ları kaza edip etmiyeceği hususunda da ihtilaf edilmiştir: Bazıları: «Eğer bu kimsenin aczi, bir gün bir geceden fazla olursa, namazla­rını kaza etmesi gerekmez. Fakat, bundan az olursa, kaza lazım olur.» demişlerdir. Bayılma gibi... Sahih olan görüş budur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Zâîiiriyye´de de böyledir.

Bu hastalıktan dolayı ölen kimsenin üzerine, bir şey lazım . gelmez; fidye de gerekmez. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, oturarak dört rek´at namaz kılsa, dördüncü rek´-atte de otursa, teşehhüdden Önce kiraaltte bulunsa, ve rükû´ eylese; bu davranışı, ayakta durma yerindedir. Yani, fazla rek´ate kalkan kimse ne yaparsa, bu kimse de öyle yapacaktır. Fetâvâyi Kâdîhânî da da böyledir.

Hâvî´de : «Bu kimse, sehvinden dolayı secde eder.» denil­miştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, ikinci rek´atin ikinci secdesinden başını kaldırır­ken, kıyama niyyet etse ve okumasa; sonra da yanıldığını anlasa, döner; teşehhüdü okur ve sehiv secdesi yapar. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Oturarak namaz kılan hasta, dördüncü rek´atin son oturu­şunun secdesinden, üçüncü rek´at zannı ile başını kaldırsa, kıraat­te bulunsa ve imâ ile rükû´ yapsa ve secde etse, namazı fesada gider.

Şayet, bu kimse, üçüncü rek´ati, ikinci rek´at zannederek oku­maya başlasa, sonra da yanıldığını anlasa, teşehhüde dönmez; na­mazına devam eder. Namazın sonunda da sehvi için secde eder. Mu-hıyt´te de böyledir.

Tecrîd´de : «Hasta olan kimse, namaz kılarken, kıraat, tes-bihat ve teşe.hhüd gibi, sağlam kimselerin yaptıklarının hepsini yapar. Fakat, bunlardan aciz olursa, hepsini de terk eder.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Hastanın, sağlamdan ayrıldığı noktalar, gücünün yetmediği şeylerdir. Hasta, gücünün yettiği hususlarda sağlam gibidir.

Hasta bir kimse, kıble istikametini bilir, fakat oraya dönmeye gücü yetmez ve kendisini kıbleye döndürecek bir kimse de bulamaz­sa, zahirür- rivâyede bulunduğu durumda namazım kılar. Ve o namazı iade etmez. Fakat, kendisini kıbleye çevirerek birini bulur­sa, münasip olan, o kimseden, kendisini kıbleye çevirmesini isteme­sidir. Bu durumda, böyle yapmaz da, kıble yönünden başka bir is­tikamete yönelmiş olarak namazını kılarse, bu namaz caiz olmaz.

Keza, hasla olan bir şahıs, pis bir döşekte veya yaygıda oturdu­ğu halde, temiz bir yaygı bulamaz veya temiz bir yaygı bulabildiği hailde, kendisini onun üzerine götürecek bîr kimse bulamazsa; bu şahıs, o pis döşek üzerinde namazını kı´ar. Eğer, döşeğini değişti­recek bir kimse bulunursa, bunu yapmasını o kimseden ister. Şa­yet, bunu talep etmeden, pis döşek üzerinde namaz kılarsa, bu na­mazı caiz o´maz. Muhıyt´te de böyledir.

Bir hastanın altında, pis bir örtü, pis bir çamaşır bulunur ve onun üzerine sereceği temiz bir örtü ayın anda kirlenecek olursa, bu hasta, bulunduğu hal üzere namazını kılar.

Keza, ikinci örtü (~ elbise) kirlenmiyecek olmasına rağmen, eğer onu değiştirmek çok zor olacaksa, yine namazını bulunduğu hal üzere kılar. Fetâvâyi Kâdînân´da da böyledir.

Bayılan kimsenin üzerinde, beş vakit namaz, kazaya kalmış olursa, ayılıncn onları kı´ar.

Fakat, bayılan kimse, baygınlık halinde, daha fazla namaz geçirmiş olursa, onları kaza etmez.

Delilik de, baygınlık gibidir. Sahih olan görüş budur. İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, burada, geçen vakitlerin çokluğuna rtibar olunur. Sahih olan görüş de budur. Ve bu, baygın­lık kesintisiz bir müddet devam ettiği zaman böyledir .

Fakat, baygın Kimse, ifakat bulup ayrıldığı zaman, bakılır : Bu kimsenin iyileşip ayılması, bilinen bir vakitte ise, meselâ : Sabah vakti hastalığı hafiflese, biraz İyileşip sonra yine baygınlık gelse, bu iyileşme haline itibar edilir. Daha önceki vakitlerin baygınlık hük­mü baygınlıkta geçen vakit bîr gün bir geceden az ise bozulur. Fakat, bu şahsın iyileşmesi, bilinen bir vakitte olmaz, aniden iyileşir ve sağlıklı olan kimseler gibi konuşur sonra da, üzerine yine baygınlık gelirse, bu şekildeki iyileşmeye itibar olunmaz. Teb-yîn´de de böyledir.

Bir kimse, yırtıcı hayvanlardan veya insanlardan korktuğu için bayılır ve bu baygınlığı, bir gün bir gece devam ederse, bü-ic-mâ´ bu kimseden kaza düşer.

Fakat, içki içen bir kimsenin, bir günden (azla bir müddette bile aklı b.´işma gelmezse, ondan kaza düşmez.

Bir kimse, her hangi bir ot kökünün suyunu ve}´a bir ilacı içe­rek bayılır veya aklı başından gider ve bu hâ! de bir günden faz´a devam ederse, İmâmeyn´e göre, yine bu kimseden-kaza düşmez.* Hu-lâsa´da da böyledir.

Bir gün bir guceden fazla uyuyan kimse, —uykudan ge­çen— namazların tamamını kaza eder.

Bir kimse, ramazanda oruç tutacak olursa, namazı oturarak kı­labilecek; oruç tutmadığı takdirde ise, namazı ayakta kılabilecek olsa; bu kimse, oruç tutar ve namazını oturarak kılar. Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Hasta bir kimse, hastalığının, namazını geri bırakacağı korkusu ile, bilerek veya bilmeyerek, namazını vaktinden Önce kıl­mış olsa, bu caiz olmaz.

Keza, kıraat etmeden veya abdestsiz olarak, bu düşünce ile namaz kılan hastanın, namazı da caiz olmaz.

Fakat, bu kimsenin kıraate gücü yetmezse, okumaksızın imâ ile namazını kılar.

Hasta olmasından dolayı, bir adamın kölesinin abdest al­maya gücü yetmese-, o köleye efendisi abdest aldırır. Şayet, hasta olan kölenin bir de hasta karısı o´sa, kölenin efendisi, o kadına abdest aldıramaz. Mııhıyt´te de böyledir.

Her hangi bir rüknü abdestli olarak kılmaya gücü yetmiyen kimseden, o rüknü —eda elmek vazifesi— düşer. Fetâvâyi Kâdîhân-tia da böyledir.

Meselâ : Secde etmeye gücü yetnıiyecek kadar, alnında ve burnunda yarası olan bir kimsenin, secde etmesi halinde, yarası ka-nayacak, secde etmezse yarası kanamıyacak olursa; bu durumda, o şahıs namazını, oturduğu yerde ve imâ ile kılar. Şayet, ayakta, kı­raat ederek kılar, rükû´ yapar ve sadece secdeyi terk ederse, bu şe­kilde kıldığı namaz da caiz olur. Fakat, önceki şekilde kılmak daha efrîaldir. Muhryt´te de böyledir.

Keza, bir kimsenin, namazı ayakta kılması halinde, kıraat cdemiyecek, idrarı akacak veya yarası kanayacak olur ve oturduğu zaman da bunlardan hiç biri olmayacak olursa, bu kimse, ayakta durmaz; namazını oturarak kılar. Sirâciyye´de de böyledir.

Düşman korkusundan dolayı veya dışarısı tamamen çamur olduğu veya yağmur yağarken, sahradaki küçük çadırının içinde doğrulmaya imkânı olmadığı zaman ayakta namaz kılmayı terk eden kimsenin oturarak namaz kılması caiz olur.

Hastalık halinde namazı kazaya kalmış olan kimse, bu na­mazı, iyi olunca kaza ederse, sağlam kimselerin kıldığı gibi kılarak kaza etmesi gerekir. Eğer, bu namazı Hastalar gibi kılarsa, caiz ol­maz. Meselâ : Hasta iken imâ ile veya oturarak kılabileceği nama­zı, iyileşince bu şekilde kaza etmesi caiz olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´-inde de böyledir.

Sağlam iken kılamadığı namazları, hasta halinde kaza et­mek isteyen kimse, bunları hasta halinde kılmakta olduğu namazlar gibi, ya oturduğu yerde veya imâ ile kaza eder. Sirâc´yye´de de böy­ledir.

Namaz kılan kimsenin, başka bir imkanı olmadığı za­man: yanma bir adamın oturup, rükû´, secde ve benzeri şeylerde, yanıldığı /aman kendisine haber vermesini istemesi caiz olur. Gun-ye´de de böyledir.

Hasta olan bir kimsenin, cuma günü, öğle namazını .imam cum´ayı kılana kadar te´hir etmesi müstehaptır. Eğer, te´hir eUnezse, mekruh olur. Sahih olan budur. Mıızmarat´ta da böyledir. [1]



15- MİSAFİRİN (= YOLCUNUN) NAMAZI


Kendisinde, hükümlerin değiştiği mesafenin en azı, üç gün­lük yolculuktur. Tebyîn´de de böyledir. Sahih olan budur. Cevâhirü´I -Ahlatî´de de böyledir. [2]



Seferle Değişen Hükümler :


Seferle değişen hükümler şunlardır :

1- Namazın kısa kılınması,

2- Orucu yemenin mubah olması,

3- Mesh müddetinin üç güne uzaması,

4- Cum´a ve bayram namazlarının düşmesi,

5- Kurban kesmenin düşmesi,

6- Hür olan kadınların, mahremsin yola çıkamamaları, Itâbiy-ye´de de böyledir.

Sefer müddetinde, orta halli yolculuğa itibar edilir. O da, deve yolculuğu ve senenin en kısa gününde yaya yolculuğudur. Teb­yîn´de de böyledir.

Her gün, geceye kadar yo´ yürümenin şart olup olmadığı hususunda görüş ayrılığına düşülmüştür. Sahih olan ise, bunun şart olmamasıdır.

Meselâ : Bir kimse, sabahın erken saatinden Öğleye kadar yü­rüyüp, merhalesine varsa ve oraya konaklasa; orada yatsa ve gece-Jese; sonra ikinci ve üçüncü günlerde de böyle yapsa, bu kimse misafir (= yolcu) olur. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Sefer müddetince, gidilen vola itibar edilir. Bahrü´r -Râık´ta da böyledir.

Gidilmek istenilen yere ulaşmak için iki yol bulunsa, bu yollardan biri, geceli gündüzlü üç günlük, diğeri de bundan daha aşağı olsa, bize göre, uzak olan üç günlük yoldan giden kimse misafir (seferi, yo3cu) olur. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böyledir.

Fakat, bu kfmse kısa yoldan giderse, namazlarını tam kı­lar. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bir yerin, hem sudan (denizden, ırmaktan), hem de kara­dan olmak üzere iki yolu bulunsa ve buraya, su yolu ile giden üç günde, kara yolu ile giden ise iki günde-varacak olsa; su yolu ile gi­den şahıs, namazlarını kasreder. (Dört rek´atli farzları ikişer rek´at kılar.) Karayolu ile giden ise kasretmez. (Tam kılar.)

Şayet, kara yolundan giden üç günde, su yolundan giden işe iki günde varsa; bu durumda da kara yolundan giden namazlarını kas­reder; su yolundan giden ise kasretmez.

Su yolunda da üç güne itibar edilir. Rüzgarın hızlı esmesi,, ya- • vaş esmesi veya tamamen durması halleri de müsavidir.

Dağda da durum aynıdır. Yani dağ yollarında da üç güne itibar edilir. Aynı mesafeye, kayalıklardan gidilip üç günden, önce varılsa j bile, üç güne itibar edilir.

Adet olan, yolculukla üç günlük mesafede bulunan bir yere-süratli yürüyen bir at Üe iki günde ve hatta daha az bir zamanda varılmış olsa bile, yine namazlar kısaltılırlar. Cevheretü´n - Neyyi-re´de de böyledir.

Misafire farz olan, dört rek´atli namazları ikişer rek´at kıl- ´ maktır. Hidâye´de de böyledir.

Bize göre, namazı kısaltmak farzdır.

Bir kimse eğer seferde dört rek´at kılar ve ikinci rek´atten sonra teşehhüd miktarı oturmuş olursa, —son iki rek´at nafile ol­mak üzere namazı caiz olur. Bu durumda, bu kimse, selamı te´hir ettiği için günahkâr olur.

Şayet, iki rek´at kıldıktan sonra oturmaz ise, namazı batıl olur. (Caiz olmaz.) Hidâye´de de böyledir.

Keza, bir kimse, bu durumda, iik iki rek´atte veya bunların birinde, kıraati terk ettiği zaman, bize göre namazı bozulur. Tatar-hâniyye´de de böyledir.

Kasr (= Dört rek´atli farzları iki rek´at olarak kılmak), bü­tün misafirler (= yolcular) için sabittir. Yolculuk, ister ibadet yol­culuğu olsun, ister kabahat yolculuğu olsunJ bu mes´elede müsavi­dir. Muhıyt´te de böyledir.

Keza, yolculuğun at ile veya yaya yapılması da müsavidir Sünnetlerde kısaltma yoktur.

Bazıları : «Misafir, sünnetleri terk eder.» demişlerdir. Muhtar olan görüş ise : Sünnetlerin korku zamanlarında terkedilebilece&i emniyet ve istikrar zamanlarında ise kılınmalarının uygun olacağı­dır, Vecîzü´l - Kerderi´de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.) : Bir yolcu, şehrinden ve şehrinin evlerinden çıktığı zaman namazını kısaltır.» demiştir. Gıyâsiyye´de de : «Beğenilen ve seçilen görüş budur; fetva da buna göredir.» denilmiştir. Tatarhânîyye´de de böyledir.

Bu hususta sahili olan, şu kavildir : Gerçekten, ancak şeh­rin ma´mur olan yerlerini geçip çıkmaya itibar olunur.

Ancak, şehrin etrafında bulunan bir köy veya müteaddit köy­ler şehre bitişini şlerse, bu takdirde, o köylerin geçilmesine İtibar olunur. Şehre bitişmeyen köy ise, bunun hilaf madır. Ve, bu durum­daki köy, geçilmeden de kasr-i salât yapılır. (= namaz kısaltılır.)

Keza, bir kimse, şehrine döndüğü zaman, şehrin ma´mur yerle­rine ge-meden, namazlarını tam kılamaz.

Bir kimse, şehrinden çıkmadıkça, sadece —sefere— niyyet et­mekle misafir olamaz. Fakat, sadece niyyet etmekUe mukîm olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Seferin başlamasında, kişinin çıktığı tarafın ma´mur yerle­rini geçmesine itibar olunur.

Bir kimse, şehrin, kendisinin çıktığı tarafının ma´mur yerlerini geçmiş olsa fakat bu durumda, şehrin baksa bir tarafının evleri­nin hizasında bulunmakta olsa, yine namazını kısaltarak kılar. Teî>-yîn´de de böyledir.

Bir kimsenin çıktığı tarafta, önceden şehre bitişik iken daha sonra ayrılmış bulunan bir mahalle var ise, bu kimse, mahal­leyi geçene kadar, namazını kisaltamaz. Hulâsa´da da böyledir.

Sefere çıkan bir kimseye, misafire tanınan ruhsatın tanın­ması için, o kimsenin üç günlük yolculuğa kasdetmesi gerekir. Böy­le olmazsa, ;bu ruhsat, kendisine katiyyen tanınmaz. Niyyeii olmadan dünyayı dolaşmış olsa bile, durum yine aynıdır. Niyyet etmeden, yi-

tiğini arayan veya alacağını toplayan kimselerin yo-culuklan da böyledir.

Kasıtta, zamanın galebesi kâfidir. Kişinin zanm, misafir olaca­ğına, yani üç günlük yola gideceğine galebe çalarsa, bu şahıs misa-fir olur. Bu hususta, kişinin kesin bilgi sahibi olması şart kılınma­mıştır. Tebyîn´de de böyledir.

Yolculukta, bir kimsenin niyyet ehli olması da şart kılın­mıştır. Meselâ ; Bir çocuk veya bir hırisıtiyan yola çıksalar; iki gün yol yürürseler; sonra çocuk bulûğa erse; hıristiyan da raüslüman ol­sa, bu durumda, çocuk namazı tamam kılar; müslüman olan kimse ise kısaltır. Zâhidî´de de böyledir.

Bir beldede, on beşgün veya daha fazla ikamete niyyet edil­medikçe, seferin hükmü kaybolmaz. Hidâye´de de böyledir.

Bu hüküm, üç gün yol yürünmüş olduğu zaman geçerlidir. Fakat, üç günlük yol yürümemiş o5an bir kimse, geri dönmeye az~ metse veya ikamete niyyet etse, —kişi sahrada olsa bile— mukîm olur.

1- Yolculuğu terk etmek. Meselâ : Bir kimse, yolculuğu de­vam ettiği halde, ikamete niyyet etmiş olsa bu sahih olmaz.

2 - Yer Selahiyeti, Meselâ : Bir kimse, bir yere yerleşmeden —karada veya denizde veya çölde— ikamete niyyet etse, bu sahih olmaz.

3- Yerin bir olması,

4 - Müddetin bir olması,

5- Kişinin re´yinde hür olması. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Şemsü´l - Eimme Halvâni: «Müslüman askerler, bir yerde kalmaya kasdetseler de yanlarında taşımakta oldukları haymalarını Cçadırlanm), inmiş bulundukları sahraya kursalar ve orada onbeş gün kalmaya azmetseler; yine de bu durumda mükîrn olamazlar. Çünkü : Taşınabildikleri için, o çadırlar, mesken hükmünde değil­dirler. Muhıyt´te de böyledir.

Müteahhirin âlimleri, çadırlarda yaşryan a´rabîler, türk-menler ve göçebeler hakkında; onların niyyetleri sebebi ile mukim olup olamıyacakları konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.

Bu hususta, İmâm Ebû Yûsuf (R.AJ´tan iki rivayet vardır; İkinci rivayette değil de, birinci rivayette : «Onlar mukim olurlar.» demiştir. Fetva da bunun üzerinedir.

Şayet, on beş günden az ikamet etmeye niyyet ederlerse, na­mazlarını noksan kılarlar. (Yâni, mukim sayılmazlar.) Hidâye de de böyledir.

Bir kimse, bir işini görmek için geldiği Mr şehirde, on beş gün kalmaya azmi ve niyyeti oimadan ve İşinin bitmemesi yüzün­den, senelerce kalmış oİsa bile namazlarını kısaltarak kılar. Tehrib´-de de böyledir.

Haccetmek için yola çıkmış bulunan kimseler, Bağdad´a vardıkları zaman ikamete niyyet etmeden, arkadan gelecek kafileyi beklemek ve onlar gelene kadar yola çıkmamak azminde olsalar; . o kafilenin gelip, kendileri ile Bağdat´ta birleşerek yola çıkmaları Üe, kendilerinin buraya gelmeleri arasında da on beş gün veya daha fazla vakit olduğunu da bilseler, bu kimseler namazlarım tam kılar­lar.

Bu kimseler, eğer Mekke ve Mina veya Küfe ve Hıyre gibi her biri kendi başına bir yer olan, iki ayrı yerde onbeş gün kalmaya niyyet etmiş olsalar, bu kimseler mukim sayılmazlar. Ancak, bu iki yerden biri, ıdiğerine bağlı ve orada oturanlara cum´a kılmak vacip ise, bu kimseler, bu durumda mukim sayılırlar.

Bu kimseler, on beş gün ikamete niyyet etseler ve bu müddeti de, —önbeş gündüzü bir köyde, onbes geceyi de diğer köyde olmak üzere— iki ayrı köyde geçirecek olsalar, mukim sayılırlar. Gecele­mek niyyeti ile girilmiş olunan köyde —ikinci köye Önce girilmiş olması sebebi ile mukim olunmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Menâsik isimli kitapta : «Ayın başında Mekke´ye giren ve ayın ortasına kadar orada ikamete niyyet etmiş olan hacıların bu niyye­ti, —Arafat´a muhakkak çıkacak olmalarından dolayı sahih olmaz. Çünkü şart tahakkuk etmez.

«Bu mesele, İsâ bin Ebân´ın fıkıhla uğraşıp, bu ilimde derinleş­mesine sebep olmuştur.» denilmiştir.

Aslında îsâ bin Ebân, hadîs ilmi ile iştigal´ediyordu. Fıkıh ilmi­ne geçişini şöyle anlatıyor :

Ben Zil~hicce´nin başında Mekke´ye girdim. Yanımda bir de/ arkadaşım vardı. Bir ay ikamete azmeyledim ve namazımı tamam kılmaya başladım Ebû Hanîfe (R.A.) ´ıûn arkadaşlarından bazdan bana mülâki oldular ve : «Hatâ ettin; çünkü sen Mina ve Arafat1» çıkacaksın.» dediler. Arafat´tan döndüğüm zaman, arkadaşını çıkma hazırlığına başladı. Ben de ona arkadaşlık etmeye azmeyledim ve namazımı kısaltmaya başladım. Yine, Ebû Hanîfe (R.A.)´nin arka­daşı bana : «Hata ettin, çünkü sen Mekke´de mukimsin. Buradan çıkmadığın müddetçe misafir olamazsın.» deldi. Ben de : «Bir mese­lede iki yerde hata ettim.» dedim. Ve İmâm Muhammed (RA.) ´İn meclisine giderek fıkıhla meşgul olmaya başladım. Bu mesele Bah-rü´r - Kâık´ta zikredilmiştir.

Dâr-ı harbte bir şehri kuşatan veya İslâm diyarında eş kıya­ları, isyankârları kuşatmış oîan kimseler, orada on beş gün kalmaya niyyet etseler bile, namazlarını kısaltmazlar. Çünkü durumları, kaç­makla durmak arasında mütereddittir. Bu kimseler, karşı taraftaki kimselerin evlerinde oturuyor olsalar bile, durum yine aynıdır. Ti-muriâşî´de de böyledir.

Bundan dolayı, bilginlerimiz : «Bir tüccar ihtiyaç için bir şehre gitse ve gerekli şeyleri alabilmek için orada on beş gün kal­maya niyyet etse, bu kimse de mukim sayıhnaz. Çünkü, tereddütlü* dür ve niyyetinde karar yoktur. îşi bitip gidecek rru\ yoksa işi bitme-yip orada kalacak mı, belli değildir.

Yukarıda söylenilen şeyler, bir yere gitmek ve yolculuğun ruh-. satında faydalanmak isteyip de, asıl gideceği yere değil de daha uzak bir yere niyyet eden kimsenin sözüne karşı bir hüccettir. Bu kimsenin böyle yapması galattır ve niyyeti boş bir niyyettir. Mi´râ-cü´d - Ddrâye´de de böydedir,

Küffâr memleketine, emniyyet (= güvenlik) içinde giren bir kimse, orada ikamete niyyet eylemiş olsa, bu niyyeti sahih ölür. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, küffâr memleketinde müslüman olsa ve kendisi­ne islâmiyet öğretilmiş bulunulsa; bu arada kâfirler onu öldürmek için arasalar, o da üç günlük yol gitmek üzere firar etse, bu durum­da o kimse —muhtelif yerlerde bir ay veya daha fazla kalmış olsa bile misafir olur. Çünkü bu şahıs, kâfirler için muharip olmuş­tur.

Keza, müste´men olan bir kimse 15= dar-ı harbde kendisin» emân verilmiş olan kişi) de gadre uğradığı veya ölmümü istendiği zaman durum yine böyledir. Bu durumda olan bir kimse, bir küffâr şehrinde yaşarken, kendisini yakalayıp öldürmek isteseler, o da bir yere gizlenmiş olsa, namazlarını tamam kılar. Çünkü, bu kimse o memleketten çıkmadan misafir sayılmaz, orada mukimdir.

Keza, küffar şehirlerinden bir toplum, müslüman olsa ve ehl-i küfür de onlara harb açsa, müslüman olan kimseler orada bulunduk­ları müddetçe namazlarını tamam kılarlar. Keza, kâfirler galip gel­seler de, müslümanlan bir günlük mesafedeki bir yere sürseler, müslümanlar yine namazlarını tamam kılarlar. Ancak, bu durumda üç günlük mesafede olan bir yere gitmeyi murad ederlerse, namaz­larını kısaltırlar. Şayet, kendi şehirlerine geri gelirlerse, yine na­mazlarını tamam kılarlar.

Müşrikler, müslümanlan yenseler ve şehirlerinde kalsalar; son­ra müslümanlar oraya geri dönseler ve o şehir müşriklerden boşal-sa; müslümanlar o şehri yurt veya menzil edinseler ve orada bir baskı ve zahmet kalmasa, bu şehir, dârü´l - İslâm olur. Ve, müslü-manlar, orada namazlarını tamam kılarlar.

Ancak, müslümanlar, bu şehri yurt edinmek istemezler ve eğer bir ay kalıp, İslâm diyarına gitmek üzere oradan çıkacaklarsa, bu durumda, bu şehirde namazlarını kısaltarak kılarlar. Muhıyt´te de

böyledir.

Küffâr memleketinde esir olan bir kimse, esaretten kur­tulsa ve bir mağara veya benzeri bir yeri on beş günlük vatan edin-se, bu kimse, orada mukim sayılmaz. Huiâsa´da da böyledir.

Tecnîs´de : «İslâm askerleri, kâfirlerin elinden, bir şehri al­salar, eğer orayı yurt edinirlerse, orada namazlarım tamam kılarlar. Fakat, orayı yurt edinmeyeceklerse, bir ay veya daha fazla orada kalmak isteseler bile, namazlarını misafir olarak kılarlar. Bahrü´r -Râık´ta da böyledir.

Başkasına tabi olan her şahsın, tabi olduğu kimseye itaat etmesi gerekir. O ikamet edince mukim; o sefere çıkınca da misafir olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Asker, şehirde olan komu´tanımn ikamet niyyeti sebebi ile, sahrada bilemukim olur. Kâfi´de de böyledir.

Aslolan : İkameti, kendi arzusu ile mümkün olan kimsenin, ile mukim olmasıdır. Kendi arzusu ile ikameti mümkün olmayan bir kimse, niyyeti ebebi ile mukim olamaz.

Meselâ : Yolculukta, kocası ile beraber olan bir kadın, efendi­si île beraber olan bir köle, hocası ile beraber olan bir talebe, iş vereni ile beraber olan bir işçi, komutanı ile beraber olan bir asker, İçendi niyyeti ile mukim olamaz. Zâhirü´r-rivâye budur. Muhıyt´te de böyledir.

Kendisine, mehr-i muaccele ödenmiş olsa bile, kadın, koca­sına tabi olur. Fakat, mehr-i muacceli verilmemiş ise, duhulden ön­ce kocasına tabi değildir.

Asker, emiri (= komutanı) tarafından yidirilip içiriliyorsa, ona tabidir. Tebyîn´de de böyledir. Fakat, asker, rızkını kendi maların­dan temin ediyorsa, onun niyyetine itibar olunur. Zahîriyye´de de böyledir.

Borcundan dolayı hapsolunan kimse, eğer fakirse alacaklı­sının niyyetine itibar olunur. Fakat, borcunu ödemesi istenilen kim­se zenginse, borçlunun niyyetine itibar olunur. Fakat, bu kimse, borcunu ödemeye azmetmemiş olursa, o zaman, bu kimse de fakir gibi olur. Muzmarât´ta da böyledir.

«Yolculuk esnasında, iki´ efendisi bulunan kölenin, efendi­lerinden birisi ikamete, diğeri de sefere niyyet etse, köle, ikamet niyyet eden efendisine hizmet ettiği gün, namazını tam kılar; diğe­rine hizmet ettiği gün ise, namazını kısaltır.

Köle, bu durumda, günlük hizmeti müşterek yapıyorsa, aslına itibar ederek, namazını tam kılması münasip olur.» denilmiştir.

Köle, bu durumda, ihtiyaten ve şüpheye mahal kalmaması için, her iki rek*a*t başında oturur. Gıyâsiyye´de de böyledir.

Metbû ( = tabi olan kimse), tabi olduğu kimsenin ikamete niyyet ettiğini bilmezse, bu durumda aslolan, onun mukîm olma­sıdır. «Mukim olmaz» deyinlerde vardır. Esahh olan da budur. Çün­kü, bir şeye, bilmeden önce hükmetmekte, zorluk ve zarar vardır. Bu ise şer´an yasaktır.

Efendisi ile birlikte sefere çıkan bir köîe, efendisine sorar, =o da —niyyetinin ne olduğunu— bildirmezse, köle, namazmı tamam kı­lar.

Eğer bu köle, iki rek´at başında oturmadan bir gün namaz kı­lar, sonra da efendisi ona, yolculuğa çîktığı andan itibaren sefere niyyet etmiş olduğunu haber verirse; asloîan, bu durumda bu köle­nin, o namazları iade etmemesidir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böy­ledir.

Köle, efendisine ve bir cemaate imam olduğu zaman, iki rek´ati kılınca, efendisi ikamete niyyet etse> bu niyyeti, hem kendisi hakkında hem de köfesi hakkında samlı olur. Bu hususta cemaatin durumu ise açıklanmamıştır.

İmâm Mubammed (R.A.) ´e göre, köle, iki rek´at kılar ve selam veımesi için, misafirlerden birim ileri geçirir." Sonra, köle üe efen­disi kalkıp namazlarını tamamlarlar.

Köle, efendisinin niyyetini nasıl bilebilir

Bu konuda bazıları: «Efendi, kölenin hizasına kalkar; önce iki parmağını kaldırıp onlarla işaret yapar; sonra da dört parmağını kaldırıp onlarla işaret yapar.» demişlerdir. Muhiyt´te de böyledir.

Seferi bir imâmın arkasında, seferi olarak namaz kılmaya başlamış olan bir misafir, namaz içinde ikamete niyyet etmiş olsa, bu kimse o namazı yalnız başına tamamlar. Bu kimse, mesbûk bir muktedî olsa bile durum aynıdır.

Bu kimse, lâhık olur ve imâm namazı bitirdikten sonra, niyyet ederse, namazını —dört rek´ate— tamamlamaz. Fakat, imâm nama­zını bitirmeden önce, niyyet etmiş olan kimse, bunun hilâfmadır. (Yani o namazını tamamlayabilir.)

Lâhık, —vaktin içinde— ikamete niyyet ettikten sonra konu­şursa, namazı dört rek´at kılar; vaktin dışında ise iki rek´at kıllar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

"Bir kimse, seferî olarak namaz kılarken vakit çıkmış olsa ve bu kimse, vakit çıktıktan sonra —namaz içinde— ikamete niyyet etse, bu namaz dört rek´ate çevrilmez. Hulâsa´da da böyledir.

Misafir olan bir kimse, selamdan sonra ve sehiv secdesin­den Önce, —imâma uymaya— niyyet etse, o kimsenin, bu namazla ilgili aiyyeti sahih olmaz. Çünkü, imânı namazdan çıktıktan sonra, o kimse ndyyet etmiş olur. Ve bu kimseden sehiv secdeleri de sakıt olur. Bu, İmâm Ebû Haffiife (R.A.T ve İmâm Efcû Yûsuf (R-AVilın görüşleridir.

Bu kimse, eğer sehiv Isecdeüerine dönerse, ikamete niyyeti sahih ve namazı da dört rek´at olur. Secdesi namazın içinde olmuş olur," Ve bu sebepten dolayı namazı bata! olur.

Bu kimse, eğer sehiv secdesini yaptıktan sonra, ikamete niyyet ederse, bu niyyeti sahih olur. Namazı da dört rek´at olur. Bu durum­da, T-^sehiv için— iki secde yapmış olması ile bir secde yapmış
Bu kimsenin, sehiv secdesinde ikamete niyyet etmesi de sahih olur. Çünkü o, sehvi için secdeye döndüğü vakit, namazın hürmeti geri döner ve o kimse, namaz içinde niyyet etmiş gibi ölür.

Misafir olan kimse, namazını vaktin başında kılmış ve sonra da mukim olmuş bulunsa, namazı değişmez. Fakat, bu kimse, na-mazını kılmamış oîur ve vaktin sonuna kadar ikamete niyyet eder-´ se, namazı tamam kıllar. Şayet, bu durumda, namazın tamamını d ğil de, bir kısmını kılacak kadar vakit kalmış olur ve niyyetini de o zaman yaparsa, namazım iki rek´at kılar. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, öğe namazını kılar ve vakit çıkmadan da yolcu­luğa çıkarsa; sonra da vaktinde ikindiyi kılar ve güneş batmadan da yolculuktan vaz geçerse; bundan sonra da öğle ve ikindiyi afo-destiz kıldığını hatırlarsa, öğleyi iki, ikindiyi dört rek´at kılar.

Bir kimse, mukim iken, öğle ve ikindiyi kılmış olsa, sonra da yolculuğa çıksa, güneş batmadan önce de bu namazları abdestsû kıldığım hatırlasa; öğleyi dört, ikindiyi ise iki rek´at olarak kılar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Misafir olan bir imâm, misafirlerden meydana gelen bir cemaate namaz kıldırırken, abdesti bozulsa ve cemaatten birini ye­rine geçirse, bu kimse de ikamete niyyet etse, arkasında bulunan cemaatin, farzlarında bir değişiklik olmaz.

Fakat, -ilk imâm, abdesti bozulmadan veya abdestî bozul­duktan sonra fakat camiden çıkmadan önce ikamete niyyet etse, kendisinin de, cemaatın da farzı dört rek´at olur. Zâhîriyye´de d* böyledir.

Bir misafir, diğer bir misafire uysa ve imâm olan kimsenin abdesti bozulsa, yerine de mukîm bir imâm geçirse, misafir oîan kimsenin namazını dört rek´ate tamamlaması lazım gelmez. Serâh sî´nin Muhıyt´inde de böyledir,

Mukim bir imâma uyan misafir, namazını tamam kılar. Şayet, bu namazı bozulursa, —tek başına— iki rek´at kılar. İmâmın arkasında, nafile kılan seferinin, namazının bozulması halinde, onu dört rek´at kılması gerekir. Tebyîn´de de böyledir.

Misafir olan bir imâmın, cemaate : «Ben misafir imamım, siz namazınızı tamamlayın» demesi müstehap olur. Hidâye´de de böyledir.

Halîfe, misafir olduğu zaman, namazını seferi olarak kılar. Zehıyre´çfe de böyledir.

Cum´a günü, zevalden önce veya sonra yolculuğa çık­mak mekruh değildir. Namaz vakti çıkmadan, şehirden çıkamıyaca-ğuıı bilen bir kimsenin, Cum´ayı kılması gerekir. Bu durumdaki bir kimsenin Cum´ayi kılmadan gitmesi mekruh olur. Serahsî´nin Mu-hiyt´inde de böyledir,

Kadın, mahremsiz olarak, üç günlük veya daha fazla mesa­fedeki bir yolculuğa çıkamaz. Aldı yetmeyen çocuk mahrem olmaz. Deli de mahrem olmaz. Aklî muvazenesi yerinde olan yaşlı kimse mahrem olur. Muhıy´te de böyledir.

Misafir (= yolcu), kendi şehrine girdiği zaman, ikamete niyyet etmese bile, namazlarını tam kılar. Yolcunun kendi şehrine, isteği ile veya bir ihtiyacından dolayı girmiş olması halleride müsa­vidir. Cevheretü´n - Neyyîre´de de böyledir.

Bütün âlimlerin görüşüne göre, vatan üç nev´idir :

1- Vatan-ı Aslî (= Asıl vatan) : Bu, bir kimsenin doğduğu veya evlendiği yerdir.

2- Vatan-i Sefer (= Yolculuk vatanı) : Buna, vatanı ikâme de denir. Seferi bir kimsenin on beş gün veya daha fazla kalmaya

niyyet ettiği yer, demektir.

3- Vatan* Süknâ : Bir kimsenin, içinde on beş günden daha az kalmaya niyyet ettiği yerdir.

Âlimlerimizden, tahkik ehli olanlara göre ise :

Vatan iki nev´i­dir :

1- Vatan-ı Aslî,

2 - Vatan-ı ikâme, Vatan-ı süknâ, vatan iti­bar edilmez. Sahih olan budur. Ktfâye´de de böyledir.

Bir kimse, aile - fertleri ile vatan-ı aslîsinden ayrılıp, ikin­ci bir vatan-ı asli edinirse, birinci vatan-ı asli, vatan-ı aslî olmak-tan çıkar.

Fakat, bir kimse, vatan-ı aslisinden ailesi Üe birlikte ayrılmaz; ancak ikinci bir yerde yeniden aile edinirse; önceki vatan-ı aslisi, vatan-ı asliHkten çıkmadığı gibi, bu şahıs, her iki asli vatanın­da da namazını tamam kılar.

Vatan-ı asli, yolculuk yapmakla veya vatan-ı ikamet üe, va­tan-ı asillikten çıkmaz. Vatan-ı ikame ise, yolculuk yapmakla veya ikinci bir vatan-ı ikame ile, vatan-ı ikame olmaktan çıkar. Vatan-ı ikame, vatan-ı asli ile de, elbette vatan-ı ikame olmaktan çıkar. Tebyîn´de de böyledir. 0 «Ailesi ve eşyası ile birlikte başka yere göçen kimseler için, geride bıraktıkları vatan-ı asli sayılır.» denilmiştir. Buna İmâm Muhammed (R.A.), Kitab´mda işaret etmiştir. Zahidi´de de böyledir.

Vatan-ı asli´nin sabit olması için, bil-icmâ, oraya yapılan yolculuğun eski olması şart değildir, Muhıyt´te de böylödir.

Yolculuğun önce olmasının vatan-ı ikame´nin şartlarından olup olmadığı hususunda da iki rivayet vardır :

1- Vatan-ı ikame, ancak yolculuktan üç gün sonra olur.

2- Sefer tekaddüm etmez; bir kimsenin kendisi ile ailesi ara­sında üç günlük mesafe yoksa, vatan-ı ikame de olmaz. Sirâcü´l -Vehhac´da da böyledir. Bu, Zahiru r - rivâyedir. Bahra´r - Râık ta ve Şerhü´l-Münye´de de böyledir.

Misafir t = yolcu) hırsızlardan veya yol kesicilerden kor-karsa, arkadaşlarını beklememesi ve namazını tehir etmesi de caiz olur. Çünkü, bu durum, kendisi için mazerettir. FetâvâyiJl - Garâib´-de de böyledir. [3]



Gemide Ve Hayvan Üzerinde Kılınan Namazlarla İlgili Hükümler

Hayvan Üzerinde Kılınan Namaz :


Şehir haricinde, hayvan üstünde, nafile bir namazı, —hay­van, hangi tarafa giderse gitsin, kiîmak caizdir. Serahsî´nin Muhıyt´-inde de böyledir.

Bu kimse, bu nafile namazı, hayvanın gittiği yöne doğru kılmazsa, namazı caiz oîmaz, Sarâcül - Vehhâc´da da böyledir.

EbûHanife (R.AJ´ye göre, şehirde, hayvan üzerinde namaz kılmak caiz olmaz. Serahsî´nîn Muhıyt´inde de böyledir,

Şehir haricinde, hayvan üzerinde namaz kılmak hususunda misafir olanlarla, mukim bulunanlar müsavidir. Sahih olan budur.

Meselâ : Bir kimse, yiğitini aramak için şehir haricine çıksa da, hayvanı üzerinde nafile namaz kılsa, bu şahıs misafir olmasa bile, namazı caiz olur. Muhiyt´te de böyledir.

Hayvan üzerinde, namaz imâ ile kılınır. Hulâsa´da da böy­ledir.

Huccet´de : «—Hayvan üzerinde namaz kılan kimse— eğerin veya semerin üzerine oturur. Kıraat ederek, rükû1 ve secdeleri ya­parak, teşehhüdü okuyarak namaz kılar ve selam verir.» denilmiş­tir. Tatarhânİyye´de de böyledir.

Bu kimse, secdelerini rükû´dan daha aşağı —eğilerek— yapar. Yürümekte olan hayvanın üzerinde bulunan bir şeyin üstüne başını koymaksızm imâ üe namazını kılar veya hayvanını durdura­rak kılar. Hulasada da böyledir.

Hayvanın üzerine konulmuş olan bir şeyin üzerine veya eğer üzerine secde etmek caiz olmaz. Bahrü´r - Râıkta da böyledir.

Hangi hayvan olursa olsun, üzerinde namaz kılan kimse, imâ ile kılar. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Hayvan üzerinde nafile namaz kılmakta olan kimsenin, na­maza başlarken, kıble istikâmetine dönüp dönmemesi müsavidir. Muhıyt´te de böyüedir.

Hayvan üzerinde namaz kılan kimseler, namazlarını. tek başlarına kılarlar; cemaatle kılacak olsalar, sadece imâm olan şahsın namazı caiz olur; diğerlerinin namazları caiz olmaz.

Şehir haricinde, hayvan üzerinde —nafile— namaz kılan kimse, hayvanını sürebilir mi

Şeyhü´l - İslâm, Şerhü´l - Siyer´inde : «Meselenin tafsilâtı şu­dur : Eğer hayvan kendi basma yürüyorsa, onu sürüp sevketmek doğru olmaz. Fakat, hayvan kendiliğinden yürümüyor da sahibi sü­rüyorsa, onun namazı fasid olur mu Bu kimse eğer yanında bulu­nan kamçı ile vurarak sürüyorsa, namazı fasid olmaz. Çünkü bu, amel-i kalîMir.» demiştir. Zehiyre´de de böyledir.

Bir kimse, şehir dışında hayvan üzerinde namaz kılmaya başlasa da, namaz bitmeden şehre girmiş olsa, âlimlerin çoğuna gö­re, bu kimse, hayvanından iner ve namazını yeride tamamlar. Alınıp kabul edilen görüş budur. Gıyâsiyye´de de böyledir.

Yerde başlanılan bir nafile namazı, bir hayvana binerek ta­mamlamak caiz olmaz.

Fakat, bir hayvan üzerinde başlanılmış olan nafile namazın, ondan inilerek tamamlanması caizdir, Mütûn´da da böyledir.

Aynı hayvan üzerinde bulunan iki kişiden biri, diğerine uy­muş olsa, kıldıkları nafile bir namaz ise, caiz olur. Sirâciyye´de de böyledir.

Bu kimselerin, ikisinin de bir mahmil (= devenin üzerine konulup, içine oturulan sandık veya sepet gibi şeyler) de olması ile mahmilin ayrı ayrı taraflarında bulunması arasında bir fark yoktur. Çünkü, bu durumda, aralarında ikamete mani bir hal yoktur. Ve bu durumda cemaatle namaz kılmaları caizdir. Eğer, başka başka hay­vanların üzerinde bulunurlarsa, o zaman cemaat olmaları caiz ol­maz. Çünkü, iki hayvan arasında yol vardır. Ve bu yol, iktidânm sıh­hatine manidir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Özürsüz olarak, hayvan üzerinde farz namaz kılmak caiz de­ğildir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Keza, vitir namazları, nezredilmiş (= adanmış) namazlar ile cenaze namazları da mazeretsiz olarak,- hayvan üzerinde kılın­mazlar. Mazeretsiz olarak, hayvan üzerinde tilâvet secdesi de yapıl­maz. Aynî´de de böyledir .

Bu namazları, hayvan üzerinde kılmayı meşru kılan maze­retler şunlardır :

Hayvanından inmesi halinde hayatından korkması, Elbisesini veya hayvanını, hırsızın çalmasından korkması, Vahşi hayvanın kendisini yemesinden korkması, Düşmandan korkmak,

Hayvanın serkeş olup, onun, yardımcı olmadan bindirmemesin­den korkmak,

Kişinin, inince geri binmeye gücü yetmiyecek kadar yaşlı olup, bindirecek başka bir kimsenin bulunmaması,

Her tarafın çamur olup, inecek kuru bir yerin bulunmaması, gibi şeylerdir. Muhıyt´te de böyledir.

Yerin çamur olmasındaki ölçü, bu çamurun çok cıvık olup, üzerine düşen şeyi veya basılınca ayağı, içinde kaydedecek şekilde olmasıdır.

Fakat, böyle olmaz da, yer sadece çamurla ıslanmış olursa, bu durumda, hayvan üzerindeki kimse, inerek namazını yerde kılar.

Bir kimse, hayvan üzerinde kıînıış olduğu bir namazı, inme im­kanı bulduğu zaman iade eylemez. Slrâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Ma´zur olan bir kimse; eğer hayvanını durdurma imkanı bulursa, durdurur ve namazım imâ ile kılar. Eğer, bu durumda, hay­vanını durdurmadan kılarsa, namazı caiz olmaz. Muzmarât´ta da böyledir.

Araba üzerinde kılman namaz, eğer arabanın bir tarafı hayvanın üzerinde ise (yâni, hayvan arabada koşulu ise), hayvan yürüsün veya yürümesin— hayvan üzerinde namaz kılma hükmün­dedir. Ki, bu hükümler yukarıda geçmiştir.

Eğer, arabada hayvan koşulu değilse, bu şerir hükmündedir.

Ke/â, mahmilin altına bir odun konularak, mahmil yere konul­muş olsa, yani yerde dursa ve hayvan üzerinde olmasa, bu durum­da, mahmil de yer hükmündedir. Tebyîn´de de böyledir.

Hayvanın üzerinde pislik bulunması, namaza zarar ver­mez. «Pislik eğer üzengide ve eğerde olursa, namaza mani olur» de­nilmiştir. «Üzengilerde olursa namaza mani olmaz.» diyenlerde olmuşsa da, esahh olan bunun asla mani olmamasıdır. Aynî´de de böyledir. [4]



Gemide Kılınan Namaz :


Gemide namaz kılan kimse, gücü yettiği kadar namazını ayakta kılar.

Müstehap olan, güç yetmesi halinde farzları gemiden çıkıp —karada— kılmaktır. (Gemi rıhtımda olduğu zaman.) Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir

Bir kimse, gemi giderken, ayakta kılmaya gücü yettiği hal­de, namazını oturarak kilsa, bu namaz —mekruh olmakla beraber— caiz olur. Bu imâm Ebû Hanîfe Hazretleri´ne göredir. Diğer iki ima­mımıza göre ise, bu namaz caiz olmaz. Şayet, gemi gitmiyor yani demirlemişse, bu durumda oturarak namaz kılmak —bil-iemâ— caiz olmaz. Tezhîb´de de böyledir.

Gemide namaz kılan kimse, şaye£ gemi nehrin kenarında bağlanmış bir şekilde iken, ayakıta durarak namazını kılmış ise, bu namazı caiz olur.

Eğer gemi durmuyor ve ondan çıkmak mümkünse, o geminin içinde namaz kılmak caiz olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de boyler­dir.

Denizin ortalarında demirlemiş olan gemi sallanıyorsa, —esahh olan kavle göre, rüzgâr gemiyi şiddetle sallıyorsa— bu du­rumdaki gemi, yürüyen gemi gibidir. Timurtâşî´de de böyledir.

Gemi sallanırken, bir kimse ayakta namaz kusa, eğer başı dönerse, bu kimsemin oturarak namaz kılması caiz olur. Hutâsa´da da böyledir.

Bir kimse, gemide namaz kılmaya başlarken yönünü kıble­ye dönmesi lazımdır. Kâfî´de de böyledir.

Gemide namaz kılan kimse, gemi döndükçe yönünü kıbleye doğru çevirir. Bu kimse, gücü yettiği halde, yönünü kıbleye çevir­mezse, namazı caiz olmaz.

Gemide namaz kılan kimse, rükû´ ve secdelere gücü yettiği hal­de, imâ ile namaz kılarsa, bu namazı caiz olmaz. Âlimlerin ammesi­nin kavli budur. Muzmarât´ta da böyledir.

Bir kimse gemide ikâmete niyet etmekle mukim olmaz.

Keza, geminin sahibi ve gemide çalışan kimseler, ancak ge­mi bir şehre veya köye yakın olursa, o takdirde, aslî ikametleri se­bebi ile mukim olurlar. Muhıytte de böyledir.

Velvâliciyye´de ; «Bir kimse, denizin kenarında ikâmet ha­linde iken namaza başlamış olsa da, rüzgâr onu yürütüp götürse, bu. kimse de sefere niyyet etse, yine namazını mukim gibi kılar.» denil­miştir. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ´a göredir. Huccet´de : «Fetva, Ebû Yûsuf (R.A.) ´un kavli üzeredir, ihtiyata uygun olan budur.» de-niümiştir.

Itâbiyye´de : «Bir misafir ( = yolcu) şehrin haricinde gemide namaza başlamış olsa da, gemi şehre girene kadar, devam etse, bu kimse namazını tamam kılar.» denilmiştir. Tatarhânİyye´de de böy­ledir.

Bir gemide bullunan cemaat, diğer bir gemide bulunan imâ­ma ikamet edemezler; Boneleri halinde namazları caiz olmaz. Fa­kat gemiler, yan yana iseler bu durumdaki -iktidalan caiz olur. Hu-lâsa´da da böyledir

Nevâzil´de : «Gemilerin birbirine yakın olmasındaki ölçü : Hiç zahmetsiz, geminin birinden inip, diğerine binilmesi halidir. Bu durumda, iki ayn gemideki cemaatin, bir imâma uyarak namaz kıl­maları caiz olur.» denilmiştir. Tatarhânîyye´de de böyledir.

Nehrin kenarında bulunan bir kimse, nehrin kenarında du­ran geminin imânıma, veya aksi olur, yani gemide bulunanlar, neh­rin kenarındaki imâma, uyarsa, bakılır : Eğer> aralarında yol varsa veya .nehirde insanlar bulunuyorsa, iktida caiz olmaz. Fakat, bunlar bulunmamakta ise, iktida caiz olur.

Bir kimse, rıhtımda durarak, gemideki imâma uyarsa, bu kimseninüctidası caiz olur. Fakat bu şâhıs imâmın ön tarafında bu­lunmakta olursa, iktidası caiz olmaz. Muhiyt´te de böyledir.

Bir kimse, namaz kılmakta iken, gemiyi —bir yere veya bir şeye— bağlarsa, namazını yeniden kılar. Çünkü, yaptığı bu iş, amel-i kesir´dir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir. [5]



16- CUMA NAMAZI


Cum´a namazı, farz-ı ayındır. Tehzîb´de de böyledir. [6]



Cuma Namazının Vücubunun Şartları :


Bir kimseye, cum´a namazının farz olması için şu şartlar vardır :

Hür olmak,

Erkek olmak,

Mukim olmak»

Sıhhatli olmak,

Bu dört şart, Kâfî´de zikredilmiştir.

Yürümeye gücü yetmek. Bu şart, Bahrü´r - Râık´ta zikre­dilmiştir.

Cum´a namazı, köleye, kadınlara, yolculara, hasta olanlara farz değildir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir. .

Cum´a namazı, bil-icmâ sürekli oturan t=: kalkmaya gücü yetmiyen felçli) kimselere de farz değildir. Muhıyl´te de böyledir.

Bu şekilde kötürüm olan bir kimseyi, mescide götürecek. bir kimse bulunsa bile, kendisine cum´a namazı farz değildir. Zâhi-ûî´de de böyledir.

Kör olan kimseye de, cum´a namazı farz değildir. Kör olan kimseyi, elinden tutup camiye götürecek bir kimse olsa bile, bu kim­seye cum´a farz olmaz.

Şiddetli yağmur ve zalim hükümdardan gizlenmek de, bir kimseden cuma´nın farziyetini düşürür. Fethül - Kadîr´de de böy­ledir.

Bir köleyi, efendisi cum´a namazından, cemaatten ve bay­ram namazından men edebilir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Mescidin kapısında, efendisinin hayvanını beklemekte olan kölenin durumu hakkında ihtilâf vardır. Esahh olan, o kölenin bu hayvanın muhafazasını temin ettiği zaman, cum´a namazını kılma­sıdır. Aynî´nin Hidâye Şerhin´de de böyledir.

Müste´cirin (= icarlayanın, ücretle adam tutup çalıştıran kimsenin, iş verenin), icarladığı i~ ücretle tuttuğu, çalıştırdığı, iş­çi) kimseyi, cum´a namazını kılmaktan men etmeye hakkı vardır. Bu, İmâm Ebü´l - Hafs´ın kavlidir.

Ebû Ali ed-Dekfcâk ise : «iş verenin, işçiyi cum´a namazını kıl­maktan men etmeye hakkı yoktur. Ancak, ücretle tutulmuş olan kimsenin, namazla uğraşmak ve —mescit uzaksa— gidip gelmek için kaj´bettiği zaman kadar, ücretinden kesebilir. Ücretle çalışan bu kimsenin de, namazla meşgul olduğu zaman karşılığı olan ücreti istemeye hakkı olmaz.» denilmiştir. Muhiyt´te de böyledir. Metinle­rin zahirine göre, Dekkâk´ın kavli daha kuvvetli ve daha doğrudur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Kendisine, cum´a namazı kılmak farz olmayan bir kimse, şayet cum´ayı kilmiş olsa, bu, vakit namazının yerine geçer ve caiz olur. Kenz´de de böyledir. [7]



Cuma´nınt Edasının Şartları :


Bu şartlar, namaz kılan şahsın dışında olan şartlardır:

1- Cuma kılınan yerin şehir olması :

Zahirü´r- rivâyede Şehir : KendisindeMüftî (= fetva veren), kadı (*= hâkim — hüküm veren) bulunup, hadlerin ikame edildiği (= verilen cezaların yerine getirildiği) ve binalarının da Mina bina­ları kadar olduğu yerdir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. Hulâsa´-da ise : İtimat bu kavü üzeredir.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Hadleri ikamenin = verilen cezalan infaz etmenin) mana­sı :Bunu yapmaya gücün yetmesi, yetki ve seîahiyet bulunmasıdır. Gryâsiyye´de de böyledir.

Cum´a namazı, .şehirde caiz olduğu gibi, finâ-i mısr´da da a: izdir.

Finâ-i mısr : Şehrin mühim işlerini yürütmek için hazırlanmış, şehre bitişik yer, meydan, demektir.

Bir kimsenin, ikamet ettiği oturup durduğu) yer ile şe­hir arasında, ekin tarlaları veya hayvan otlakları gibi aralıklar bulu­nursa, bu durumda olan kimselere, cum´a namazı farz olmaz. Buhâ-ra´da Kal´ denilen mevki böyledir.

Bu gibi yerlerde bulunanlara -^ezan sesini işitmekte olsalar bi­le cum´a namazı farz değildir,

Bftr ok atımı mesafe, bir veya birkaç mil mesafe bir şey değil­dir, Mâfâsa´da da böyledir.

Bu kavli, Fakih Ebû Ca´fer, Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf (R.A.) ´tan rivayet etmiştir. Şerosül - Eimme Halvânî´nin ihtiyarı da budur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Cum´a günü şehre gidip, orada kalmaya niyyet eden köy­lülerin de cum´a namazım kılmaları lazımdır. Çünkü, o kimse, o gün şehir halkından birisi gibi olmuştur.

Fakat, bu kimse, o gün şehirden çıkmak niyyetinde olursa, cum´a vaktinden önce de çıksa, sonra da çıksa, o kimsenin cum´a namazı kılması lazım gelmez.

Ancak, bu kimse, buna rağmen cum´a namazım kılarsa, sevap . kazanır, Fetâvâyi Kâdîhân´da, Tecnfe´de ve Muhıyt´te de böyledir.

Üzerlerine cum´a farz olmayan köylüler ve bâdiyeliler, cum´a günü öğle namazını, ezan okuyup, kamet getirerek, cemaatle kılarlar.

Misafir (= yolca) olanlar ise, cum´a günü öğle namazlarını şe­hirde tek tek kılarlar.

Şehirde —mukim— oldukları halde, cum´a namazını kılmamış bulunanlar da, öğle namazlarını tek tek kılarlar.

Hapiste olanlar ve hastalar da, cum´a günü öğle namazım ce­maatle kılamazlar. Şayet kılarlarsa mekruh olur. Fetâvâyi Kâdîhân´­da da böyledir.

Halife veya Hicaz Emîri´nin, hacc mevsiminde, Mina´da cum´a kıldırmaları caiz olur. Ancak, Hacc Emîri´nin burada, cum´a kılması Cai/ olmaz. Hacc Emiri´nin mukîm veya misafir olması da müsavidir. Ancak, Hacc Emîri, cuma hususunda, Irak Emîrindön veya Mekke Emîrinden izin almış bulunuyorsa, bu durumda cum´a kıldırması caiz olur. «Hacc Emiri mukim ise caiz olur.» diyenler ol­duğu gibi «Misafir ise —asla— caiz olmaz.» diyenler de olmuştur. Sahih olan ise, önceki görüştür. Bedâî´de de böyledir.

Hacc mevsiminin dışında ise bu caiz olmaz._ Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Arafat´ta cum´a namazı kılınmaz.´Bu hususta ittifak vardır. Kâ-ff.de de böyledir.

Bir şehirde, bir çok yerde cum´a namazı kılınabilir. Bu, İmâm-ı A´zam (R.AJ ve İmâm Muhammed (R.A.) ´in kavlidir. Bu ka­vil, esahhtır. İmâm Serahsî: «Gerçekten sahih olan kavli budur.» de­miştir. İmâm-ı A´zam (R.A.)´m yolu da budur. Bizim ihtiyarımız da budur. Balırü´r - Râık´ta da böyledir.

Cum´a günü, şiddetli yağmur yağması halinde, insanlar, cum´aya gidip gitmeme hususunda, bir genişlik ve serbestlik için­dedirler.

Her hangi bir yerde, cuma´nm caiz olup olmadığı hususunda bir tjereddüt meydana gelirse, (bulunulan yerin şehir olup olmadığı hakkında veya başka bir durumda) mukim olan, cum´a ehlinin, cum´a namazından sonra, öğle namazı niyyeti ile dört rek´at namaz kılmaları münasip olur. Bir kimse, böyle yapmakla, —eğer cum´a yerini bulmamış olursa—, kesin olarak vaktin farzı uhtesinden düş­müş olur. Kâfî´de de, Muhıyt´te de böyledir.

Kılınan bu dört rek´at namaza nasıl niyyet edileceği, husu­sunda görüş aynîığı vardır. «Bu namazı kılan kimse, üzerinde olan son öğle namazı kılan, kimse, üzerinde olan son öğle namazı niyyeti ile kılar.» denilmiştir. En güzeli budur. îhtiya´ta uygun olan ise : «Niyyet ettim, vaktine erişip de —henüz— kılmadığım son öğle na­mazına» demektir. Gımye´de de böyledir,

Fetâvâyi Âhu´da : «Cum´a namazından sonra kılınan dört rek´atıte, bizim memleketimizde uygun olan, dört rek´atin hepsinde de Fatiha ve zamm-ı sûre okumaktır, denilmiştir. Tatarhâniyye´de

2- Cum´amn edasının şartlarından bM de sultandır.

Cum´a namazını, ister âdil olsun, ister zâlim bulunsun, hü­kümdar f — veUyyü´1-emr) küdırır. Nisâb´dan naklen Tatarhânlyye´-de de böyledir.

Cum´a namazını, veliyyü´l-emr´in emrettiği, em´r, kadı veya hatipler de kıldırabilir. Aynî´nin Hidâye Şerhi´rade de böyledir.

Sultanın veya vekilinin emri ve izni olmadan, cum´ayı kıl­dırmak caiz olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Cum´a günü, bir kimsenin, imâm hazır iken, ondan izin al­madan hutbe okuması caiz olmaz. Ancak, imâm izin verirse, o kim­senin hutbe okuması caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Emir hasta olursa, emniyet işleri ile görevli kimsenin, on­dan izin almadan cum´a namazını kıldırması caiz olmaz; bu izni al­mışsa caiz olur. Câmhı´l - Cevânû´den naklen Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir beldeye kadı olarak tayin edilmiş bulunan kölenin, cum´a namazı kıldırması caizdir. Hulâsa´da da böyledir.

İdaresi altındaki insanları, emirler gibi idare etmekte olan ve huyca da emirlere benziyen ve devlet başkanından berat alma­mış .bulunan bir mütegalibenin arkasında, cum´a namazı kılmak caiz olmaz.

Bir kadın devlet başkanı olduğu zaman, onun emri ile cum´a namazı kıldırmak caiz olur. Fakat, kendisi cum´a namazı k.ıl-dıramaz. FethU´l - Kadîr´de de böyledir.

Zamanımızda [8] tam yetkisi bulunmayan, buna izinli ol­dukları, beratlarında veya ahidlerinde yazılı olmayan valiler ve em­niyet amirleri, cum´a namazını kıldıramazlar. Ancak, bu izne sahip oldukları zaman küdırabilirler. Giyâsiyye´de de böyledir.

Bir şehrin valisi Ölürse, cenaze namazını yakîni kıldırır. Fakat, cenaze namazını emniyet amiri veya kadı kıldınrsa, bu da caiz olur. Şayet, bunlardan hiç biri orada hazır bulunmazsa, insan­ların seçtiği birisinin bu cenaze namazını kıldırması da caizdir. Sirâciyye´de de böyledir.

Cuma kıldırmaya izni bulunan bir imâm olmadığı zaman, cemaatin üzerinde görüş birliği ettiği bir kimsenin imâm olup, cuma namazını kıldırması sahih olur. Tehzîb´de de böyledir.

Bir devlet başkanı vefat ettiği zaman, onun tâyin etmiş olduğu valilerin ve müslüman´arın işlerini yürüten — âmirlerin, azledilmedilderi müddetçe, cum´a namazı kıldırmaları caizdir. Se-rahsl nin Muhıyt´inde de böyledir.

Emrin, hutbe okumak için yerdiği izin, cum´a kıldırmak için de geçerli bir izindir. Cum´ayı kıldırmak için verdiği izin ise, hutbe okumak için de geçerlidir. Hatta, emîr bir kimseye: «Hutbe oku, fakat namazı kıldırma.» demiş olsa bile, bu emirle, yine de na­maz kıldırması caiz olur. Zahidi´de de böyledir.

Bir çocuk veya bir nasrânî (=hıristiyan), bir şehre vali tayin edilmiş olsa, daha sonra da, çocuk bulûğa erişse veya hıristi-yan müslüman olsa, yeniden izin almayınca, cum´a kıldiramazlar. Ancak, devlet başkanı onlara: «Büüûğa erince veya müslüman olun­ca hutbe okuyun.» demişse, bunlar cum´a kıldırabilirîer. Tehzib´de de böyledir.

Bir hükümdar, yolculuğa çıktığı zaman, köylerde insanları toplayıp, cum´a namazı kıldıramaz. Fakat, hükümdar kendi şehirle­rinden bir şehre varırsa,— misafir olduğu halde — kıldırdığı Cum´a namazı caiz olur. Çünkü, kendisinin emri ile, başka birinin cum´a kıldırması caiz olunca, kendisinin kıldırması —_elbette — daha evlâ olur.

Bir şehrin imâmı, başka bir şehre tayin edilse, o şehrin in­sanları bu imânını kendilerine düşman olması sebebi ile veya buna benzer bir halden dolayı şehirden kaçsalar; sonra da geri toplan­mak isteseler, bu durumda onlar, imâmı tayın etme yetkisinde olan idareciden (devlet başkanından) izin almadıkça toplanmazlar. Faldh Ebû Ca´fer: «Bu hüküm, o imâmın, insanlar herhangi bir — meşru´ — sebeple men ettiği ve o yerin şehiiüikten çıkmasını uygun görüp, istediği zaman — geçerli — olur. Fakat, imâm, inadından dolayı veya o insanlara zarar vermek maksadı ile men ediyorsa, bu durumda o insanlar, toplanırlar ve bir imâmın arkasında cum´a na­mazlarını da kılarlar. Zahiriyye´de de böyledir.

Azledilen bir imâm, azil yazısı gelene kadar veya önüne ikinci bâr emirin geçmesine kadar, cemaate cum´a namazı kıldıra-bilir.

Azil yazısı geldikten veya yerine diğer bir emirin geldiğini bil­dikten sonra, cum´a namazı kıldırmış olsa, bu namaz batıl olur. Fe-tâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Cum´a imâmı namaza başladıktan sonra, yeni bir vali gel­miş olsa, bu imâm devam edip namazını tamamlar. Hıuâsa´da da böyledir.

Küffârm idaresi altında bulunan bir memlekette, rhüslü-manlarm cum´a namazı kılmaları caizdir.

Buradaki müsîümanlarm rızası ile, bir hakim de hüküm vere bilir.

Fakat, böyle bir beldede yaşayan müslüman] arın, kendilerine, müslüman bir vali aramaları lazımdır. Mi´râcü´d - Dirâ´ye´de de böyledir.

3- Cum´anın edasının şartlarından: birisi de öğle vaktinin girmiş olmasıdır :

İmâm-ı Azam (RA.)´a göre, cum´a namazı.kılınırken, teşeh­hüt miktarı oturacak kadar bir vakit geçtikten sonra, öğlenin vakti çıkmış olsa, cum´a namazı fesada gider.

Bu durumda, iki namazın arasında bulunan ayrılık ve farklılık­tan dolayı da, cunı´anm üzerine, öğle namazı bina edilemez. Teb-yîn´de de böyledir.

İmâma uyan bir kimse, cum´a namazında uyuduğu zaman, vakit çıkacak olsa, bu muktedî´nin cum´ası fesada gider. Fakat, vakit çıkmadan, imâmın namazı bitmiş olsa ve muktedî bu sırada uyan-sa, cum´a namazını tamamlar. Muhıyt´teıde böyledir.

4- Cum´aınn edasının şartlarından birisi de namazdan önce hutbe okumaktır.

0 Cum´a namazı hutbesiz kılınsa veya vakit girmeden Önce, hutbe okunmuş olsa, caiz olmaz. Kâfî´de de böyledir.

Hutbenin farzları ve sünne-Çleri vardır.

Hutbenin ilki fara vardır :

1- Vakit.

2- Afllahû Teâlâyı zikretmek. [9]



Vakit :


Hutbenin vakti, zevalden sonra ve namazdan öncedir. Hutbe­nin, zevalden Önce ve namazdan sonra okunması caiz olmaz, Aynî´-de de böyledir. [10]



Allahu Teâla´yı Zikretmek :


Hutbede hamd (= Allahu Teâlâ´ya hamdetmek, «elhamdü lillah» demek) veya ,tehlîll (= Milâhe illallah demek) veya teşbih (== sübhânallah demek) kifayet eder. Mütûn´da da böyledir.

Bunların kifayet ötmesi, hutbe kastı ile söylenmeleri- halin­dedir. Fakat, bir hatip, aksiran bir kimse için : «elhamdülillah» de­se veya mücib-i hayret bir şey için : «sübhanalîah» veya «lâilâhe il-tallah» demiş olsa, bunlarm hutbe yerine geçmiyeceği hususunda iema´ vardır. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Bir hatibin, yalnız başına hutbe okuması veya —sadece— kadınlara karşı huflbe okuması caiz olmaz. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Hutbe, bir veya iki kişiye karşı okunur; namaz da, üç İdşi ile kılmırsa, bu durum caiz olur. Hulâsada da böyledir.

Uyuyanlara veya sağırlara karşı okunan hutbe caiz olur. Ay-nl´de de böyledir. [11]



Hutbenin Sünnetleri


Hutbenin on beş sünneti vardır :

1- Temizlik.

Cünüp ve abdestsiz olan kimselerin hutbe okumaları mekruh­tur.

2- Ayakta durmak.

Fakat, bir kimsenin oturarak veya yan yatarak hutbe okuması da caiz olur. Fetâvâyi Kadîhân´da da böyledir.

3- Hatibin, yönünü cemaate çevirmesi,

4- Hatibin, hutbeden önce: «Euzü billahi mine´ş - şeytânİ´n»-cim» demişi.

5- Hatibin, hutbesini cemaate duyurması,

6- Hatibin hutbeye, Allahu Teâlâ´ya hamd-ü sena ile başlama­sı,

7 - Allahu Teâlâ´ya, sânına lâyık bir şekilde övgüde bulun­mak,

8- Şehadet kelimelerini okumak,

9- Peygamber (S.A.V.) Efendimize, salat-ü selâm getirmek.

10- Cemaate öğüt ve nasihatta bulunmak.

11 Bir miktar Kur´an okumak.

Hutbede Kur´an okumayı terk etmek, kötülüktür. Hutbede oku­nacak Kur´ân´m miktarı ise, ya kısa üç âyet veya uzun: bir âyettir. ´

12- Hamd-ü senayı ve salât-ü selâmı, ikinci hutbede, tekrar okumak.

13- Müslümanlara, bolca duâ etmek.

14- Her iki hutbeyi de hafif (kısa) okumak. Hutbe, uzunca bir sûre okuyacak miktar ve müddette olmalıdır. Hutbeyi uzatmak mekruhtur.

15- İki huitbe arasında drurmak.

Zâhirii´r - rivâyede, iki hutbe arasında üç âyet okuyacak miktarda okumak sünnettir. Sirâcü´l - Vehhâe´da da böyledir.

Şemsü´l - Eimme Serahsi : «İki hutbe arasında oturma mik­tarı, her uzvun yerli yerine oturup, karar bulması ve yerleşmesi ha­lidir.» demiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Muhtar olan kavil, Şemsül - Eimme Serahsî´nin kavlidir. İki hutbe arasında oturmayı terk etmek kötülüktür. Esahh olan bu­dur. Gunye´de de böyledir.

Hutbe´den önce oturmak sünnettir. Aynî´de de böyledir.

Hatipde aranılan şart, cum´a namazını kıldırmaya ehil ol­masıdır. Zâhidi´de de böyledir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimize iktidâen, hatibin minber üzerinde bulunması da sünnettir.

Hatibin, hutbe okurken sesini yükseltmesi ve birinci hutbe­yi, ikinciden daha açık ve yüksek sesle okuması müstehabtır. Bah rü´r - Râık´ta da böyledir.

Münasip olan, ikinci hutbeye: «el-hamdü lillahi nahmedühû veneste´inüh» diyerek başlamak ve Hülefâ-i Râşldin´i ve diğer saha­beleri anmak ve «Allah cümlesinden razı olsun» demektir. Güzel olan budur ve Tecnîs´de de böyledir.

Hatibin hutbe esnasında hutbe harici bir sözle konuş­ması mekruhtur. Ancak, emr-i bil-ma´ruf maksadı ile konuşması müstesnadır; bu mekruh olmaz. Fethü´l - Kadîr´de de böyledir.

Cum´a namazını hatibten başka bir şahsın kıldırması mü­nasip olmaz. Hutbeden sonra, imâmın abdesti bozulmuş oüsa, eğer halife var ise, yerine birini geçirmesi caiz olur; aksi takdirde caiz olmaz. Fakat, imâmın abdesti, namaza başladıktan sonra bozulmuş olursa, dilediği gibi yapar. Tehzib´de de böyledir,

İmâm hutbeye çıktığı zaman, namaz kılınmaz vç konuşul-

maz.

İmâmeyn´in kavillerine göre, imâm minbere çıktığı zaman ve hutbeye başlamadan önce, namaz kılmakta bir beis yoktur. Ayrıca, imâm hutbeyi bitirip, de namazla meşgul olmaya başlamadan ön­ce namaz kılmakta da bir beis yoktur. Kâfi´de de böyledir.

Bu esnada, insanların konuşmaları, teşbih okumaları, ak-

sırıp ,da «el-hamdü lillah» diyene «yerhamü kal lalı» demeleri, selam almaları mekruh olur. Sirâcüİ - Vehhâc´da da böyledir.

Fakat, bu sırada fıkıh öğrenmekte, fıkıh kitablarına bak­makta ve onları yazmak da, bizim âlimlerimizin bazılarına göre bir beis yoktur. Fakat, bunları dili ile söylemedikleri zamandır. Bunları ancak´eliyle, başiyle veya gözü ile işaret edebilir. Bir kimsenin fena bir iş yaptığını görünce, onu eli ile nehyetmesi veya başı ile işaret edip, durumu haber vermesi gibi... Sahih olan kavle göre, bunda bir beis yoktur. Muhıyt´te de böyledir.

Hutbe okunurken, Peygamber (S.A.V.) EfendimÜze selâvat getirmek mekruhtur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Hutbeyi dinleme hususunda, imâmdan uzak olanlar da imâma yakın olanlar gibidirler ve her ikisi de susarlar. Muhtar olan görüş budur. Cevâhirül - Ahi ât i1 de de böyledir. Ehvat olan da bu­dur. Tebylr´de de böyledir

«Hutbe esnasında Kur´ân okunabilir.» diyenler de ol­muştur; fakat sahih olan susmaktır. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Namazda haram olan şeyler, hutbede de haramdır. Meselâ: îmâm hutbe okurken yemek, içmek uygun değildir. Hulâsa´da da böyledir.

Erkekler için müstehab olan, yüzünü hutbe okuyana çe­virmektir. Bu hüküm, imâmın önünde onlar içindir. îmânım sağ ve solunda bulunan kimseler de, imâma yakın olurlarsa, hutbeyi din­lemeye hazır olmak için, imâma doğru dönerler. Hulâsa´da da böy­ledir.

Âlimlerimizin âmmesi, cemaatın hutbeyi, baştan sona ka­dar dinlemesinin uygun olacağını söylemişlerdir.

İmâma yakın olmak, uzak olmaktan daha efdaldir. Bilginleri­mizin sahih kavli budur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimsenin, imâma yaklaşmak için, insanların omuzların­dan atlayarak ileri geçmesi mekruhtur.

Fakih Ebû Ca´fer, âlimlerimizden şöyle nakletmiştir: İmâm huttbe okumaya başlamışsa, ona yaklaşmak için insanların omuzla­rından atlayarak gitmek mekruhtur.

Ancak, imâm hutbeye başlamamışsa, böyle yapmak mekruh ol­maz. Çünkü: Sonradan geleceklere yer genişletmek için ve imâma yakın olmanın faziletinden dolayı, daha öncekilerin varmadığı boş yerlere gitmekte bir beis yoktur.

İmâm hutbeye başladığı zaman, camiye gelen kimsenin, boş oiari bir yere hemen oturması gerekir. Çünkü, bu durumda, o kimsenin yürümesi ve ileri gitmeye çalışması, hutbe okunurken bir iş, bir amel yapması demektir. Fetâvâyi Kâdiban´da da böyledir.

Fakat, bir soru sormak için, omuzlardan atlayarak, ileri gitmek, her hal-Ü kârda, bil-i´cmâ" mekruhtur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Mescidde, birden bir şey isteyecek olan kimsenin, insan­ların Önünden yürüyerek geçmeden ve omuzlarından atlamadan ve kimseyi sıkıntıya düşürmeden, istenilmesi gerek şeyi istemesinde bir 5eis yoktur. Ve bu şeyin verilmesinde de bir beis yoktur. Ancak, durum böyle değilse, mesçid içinde bir şey vermek hela! olmaz. Ve-cîzül Kerderi de de böyledir.

Hutfbe okanurken hazır bulunan bir kimse, isterse diz çö­ker isterse bağdaş kurar veya nasıl kolayına geliyor öyle oturur. Çünkü hutbe, hakikate amel yönünden namaz değildir. Muzmarât´ta da böyledir.

Fakat, müstehab olan, hutbe esnasında namazda otu­rulduğu gibi oturmaktır. Ml´râcü´d - Dİraye´de de böyledir.

Nafile namaz kılmakta olan kimse, hutbe okunmaya baş­lanınca, bu namazı iki, rek´atte keser. Eğer ilk rek´atte bulunuyorsa, secdeye varmadan namazını keser. Gunye´de de böyledir.

Bir kimse, cuma namazını kılarken, üzerinde sabah nama´ zının kaldığım hatırlasa, eğer cum´anın zayi olacağından korkmaz ise, cum´a namazını keser ve sabah namazını kılmaya başlar. Bu durumda, vaktin dar olması sebebi ile tertip düşer. Fakat, vakit zayi olacaksa, cum´a namazını tamamlar.

Ancak, vaktin değil de, cum´anın zayi olacağından korkarsa, Ebû Hanife IRA.) ile Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre, sabah namazım kıl­maya başlar. İmâm Muhammet! (R.A.) ´e göre ise, cum´ayı ttamam- • lar. Mâ´râcü´d - 0irâye´de de böyledir.

Bir yay´a veya bir bastona dayanarak hutbe okumak mek­ruhtur. Hulâsa´d a da böyledir,

Kılıçla fethedilen her belde de, hatip hutbe okurken, kıhn-ca dayanır. Tehâvi Şerhi´nde de böyledir.

5 - Cumanın edasının şartlarından birisi de cemaattir.

Cemaatin en az miktarı, imâmdan başka üç kişidir. Teb-yîn´de de böyledir.

Bu cemaatin hutbe esnasında hazır bulunmaları şart değil­dir. Fethü´l - Kadir de ide böyledir.

îmâm, tek bir k&şiye kaşı hutbe okusa ve sonra da cemaat gelse ve cum´ayı kılsalar, bu caiz olur: Serasi´nih Mutoyt´inde de böyledir.

Bu cemaatin, imamlık için elverişli olması da şarttn-. Yani bunların çocuk ve kadın olmaları gerekir. Sadece kadın ve çocuklar­la kılınan cum´a sahih ollmaz. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyte-dir.

Cemaatin köleler, hastalar ve misafirlerle tamamlanması ile cum´a tamam olur. Ümmi ve ahraslarla tamamlanması halinde de durum böyledir. Serahsi´nin Muhıyt´tnde de böyledir.

İmâm, cum´a için tekbir, alsa fakat cemaat, imama uyup cum´ayı kılmaya başlamazsa, Asıl´da zikrolunduğuna göre, imâm rükû´dan başını kaldırmadan önce, cemaat kendisine uyarsa, cum´a sahih olur; uymazlarsa, namazı yeniden kılmak gerekir. Bunun ak­sine bir kavil yoktur. Gıyâsîye´de de böyledir.

Cemaat, imamla birldlkte tekbir alır, sonra ondan ayrılıp mescidden çıkar ve daha sonra da geri gelip, imâm başını rükûdan kaldırmadan önce, tekrar tekbir alırsa, cum´a namazı sahih olur. Serahsi´nin Muhıyt´inde de böyledir.

İmâm tekbir alırken, yanında bulunan vcabdestli olan ce­maat, kendisi ile birlikte tekbir almasalar, sonra da abdestleri bo-zulsa; bundan sonra başka bir cemaat gelse ve öncekiler çıkıp gitse, cum´a namazı istihsânen caiz olur.

Bu durumda, eğer öncekiler tekbir almış olsalar ve sonra da başkaları gelmiş olsaydı, onla-r tekbirlerini yenilerlerdi- Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Eğer cemat, iftüıat tekbirinden sonra fakat secdeden ön­ce namazdan ayrılmış olursa, İmâm-ı A´zam´a (R.A.) göre, cuma sa­hih olmaz; diğer iki imamımıza göre ise, sahih olur. Thnurtaşî´de de böyledir.

Bu cemaat, rek´aıi secde ile kayıtladıktan sonra ayrılmış olursa, imamlarımızın üçüne göre de cum´a caiz olur. Muzmarat ta da böyledir.

6- Cum´anm edasının şartlarından birisi de izn-i ânıdır.

0 İzn-i ânı ; Umumî izin; cum´a kılınacak yerin herkese açık olması, Cum´a kılanan caminin kapısının açık olması; insanların oraya girmesi için umûmî izin bulunması ve bu camide ezan okun­ması, demektir.

Cemaat, camiye toplanmış ve caminin kapılarını üzerlerine ka­patarak cum´a namazı kılmış olsalar, bu cum´a caiz olmaz.

Keza, hükümdar,. hizmetkârlarını toplayıp evinde (sarayında) cuma kılmak istese; eğer evin kapısını açar ve herkesin girmesine izin verirse, —cemaat gelsin, gelmesin— bu cum´a caiz olur. Fakat, hükümdar evin kapısını açmaz ve kapıya bir kapıcı oturtursa, onla­rın cum´aları caiz olmaz. Muhiyt´te de böyledir.

Misafirin, kölenin ve hastanm, imâm olup cum´a namazını kıldırmaları caiz olur. Kudurî´de de böyledir.

Öğle namazını, özürsüz olarak cum´adan önce kılmak mek­ruhtur. Kenz´de de böyledir

Hastanm, misafirin ve hapis olan kimsenin, öğle namazını, imâm cum´ayı kılana kadar te´hir etmeleri müstehaptir; te´hir et­mezlerse mekruh olur. Kerdeii´nin Vecîz´inde de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını kılar, sonra da gidip cum´a na­mazına yetişirse, —misafir, hasta veya kölb olmak gibi— bir özrü olsun veya olmasın, daha önce kılmış olduğu Öğle namazı batıl olur. Fakat, imâma yetişemez veya evinden, imâm cum´ayı bitirdikten sonra çıkmışsa, kıldığı öğle namazı, bil-icmâ bâtıl olmaz.

Bu kimse, imâm namazda iken evinden çıkar fakat imâmın cum´a kıldırdığı yere varana kadar, imâm namazım bitirmiş olursa; İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ´ye göre, bu kimsenin kılmış bulunduğu öğ­le namazı bâtıl olur. Diğer iki imamımıza göre ise, bâtıl olmaz.

Fakat, bu kimse, evindencum´a kılmayı murad etmeden çıkmış, olursa, namazı bil-icmâ* batıl olmaz. Kâfî´de de böyledir.

Bu kimse, eğer imâma yetişmeye gayret gösterir fakat, an­cak imâmın cum´ayı bitirmesinden hemen sonra, ona kavuşursa, yine namazı batıl oJmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Öğle namazını evinde kılmış olan bir kimse, sonra da; imâ­ma yönciip gitse, imâm da namazı henüz kılmamış olsa, ancak bu şahıs, mesafenin uzaklığından dolayı imâma uyabileceğini ümid et­mese, Belh´li âlimlere göre, bu kimsenin namazı batıl olur. Sahih olan budur.

Fakat, bu kimse, bir özründen dolayı veya özürsüz olarak, imâ­ma yöneldiği halde, onunla namaz kılmazsa, namazının bâtıl olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Fakat, bu hususta sahih olan ka­vi!, namazın batıl olmamasıdır.

Bu kimse imâma yöneldiği zaman, orada insanlar olsa fakat bu insanlar, imâm namazı.tamamlamadan çıkmış bulunsalar; bu du­rumda da görüş ayrılığı vardır. Sahih olan, bu durumda, bu kimse­nin öğle namazının batıl olmasıdır. Kifâye´de de böyledir.

İmâma yetişmek için sa´yde (gayrette, sür´at göstermede), o kimsenin evinden ayrılmasına itibar edilir. Muhtar alan kavle gö­re, bu kimse, evinden ayrılmadan imâm namazı bitirmişse, bu şah­sın knmış bulunduğu Öğle namazı batıl olmaz. Fethü´l - Kadîr´de de böyledir.

Bu kimse, öğle namazım kıldıktan sonra mescidde otursa, bil-ittifak, imâmla beraber namaza başlayana kadar namazı bâtıl olmaz. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Hasta olan bir kimse, evinde öğle namazını kıldıktan son­ra, kendisinde bir hafiflik bulup mescide gitse ve cum´ayı kıîsa, ön­ce kılmış bulunduğu Öğle namazı nafileye döner. Nihâye´de de böy ledir.

Cum´aya, teşehhüdde veya sehiv secdesinden yetişmiş olan kimse, İmâmı A-´zam (R.A.) ile İmâm Yûsuf (R.A.)´a göre, cum´asını tamam lar.

Bir şehirde Özürsüz olarak —cum´a günü— öğle namazı kılmak mekruhtur.

Özürlü kimselerin de, cum´a günü öğle vaktinde, —ister imâ­mın namazından önce olsun, ister sonra olsun— cemaatle namaz kılmaları mekruhtur.

Cum´a kılmaya mani bir hâl olduğu zamanlarda da, cemaatle öğle namazı kılmak mekruhtur. Fakat, köylüler, kerâhetsiz olarak, ezanla ve kametle, —cum´a günü— öğle namazını cemaatle kılabilir­ler. Kâdihân ve diğerleri böyle zikretmişlerdir. Şerhü Muhtasaru´I -Vlkâyc´de de böyledir.

Cum´a günü, ilk ezan okunduğu zaman, alış verişi terk et­mek ve camiye yönelip gitmek icabeder.

Tahâvî : «—îlk ezan okununca— camiye gitmek vaciptir. Minber ezanı vaktinde de alış veriş mekruhtur.» demiştir.

Hasan bun Ziyâd ise : «Muteber olan, minarede okunan ezan­dır;» demiştir. Esahh olan, zevalden önce okunan ezanların hiç biri­ne itibar olunmayacağıdır. Burada mu´teber olan da, zevalden son­ra okunan ilk ezandır. Bu ezan, ister minareden okunsun, isterse içeriden okunsun, müsavidir. Kâfî´de de böyledir.

Bize ve f akihlerin ammesine göre, mescide giderken, sür´at-li yürümek ve koşmak vacip değildir. Bunun, müstehap olup olma-" dığmda da görüş ayrılığı vardır. Esahh olan ise, camiye sakinlik ve vakar üzi*e yürüyüp gitmektir. Gunye´de de böyledir.

Hatip minbere oturduğu zaman, önünde ezan okunur. Hut­be tamam olunca da kamet getirilir. Adet böyle cereyan edegelmiş-tir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Cum´a namazı iki rek´attir. Her iki rek´atinde de Fâtihâ ve sûre açıktan okunur. Serahsî´nin Muhıyf ilnide de böyledir.

Bir kimse, cum´a namazında tekbir aldığı halde, izdi­hamdan dolayı secde etmeye gücü yetmezse, bu şahıs, insanlar kal­kana kadar bekler; şaye.t, bir aralık boş yer bulursa secde eder. Bu durumda, bir başka şahsın sırtına secde etmek de caizdir. Ancak, secde edilebilecek boş yer var iken, başkasının sırtına secde etmek caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Kalabalık ve izdiham fazla olur ve secde edilecek yer bu­lunmazsa; bu durumda secde etmeye gücü yetmeyen kimse, imâm selam verene kadar durun Bu durumda bu kimse Iâhik ölür. Na­mazını okuınaksızin tamamlar. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Cum´a günü, cum´a namazını kılarken abdesti bozulan, kimse, —namazının kalan kısmını— kaza ederken serbesttir; dilerse gizli okur. Bu durumdaki şahıs, sabah namazının farzını münferi­den (— yalnız başına) kılan şahıs gibidir. Hulâsa´da da böyledir.

Cum´a namazına hazırlanan kimsenin, güzel koku sürün­mesi, varsa en güzel elbisesini gitmesi müstehaptır.

Cum´a günü, beyaz elbise giymek ve ön safta oturmak da müs-tehaptir. Mi´râcü´d - Dîrâye´de de böyledir. [12]



17- BAYRAM NAMAZLARI


Esahh olan kavle göre, bayram namazları vaciptir, Serahr sî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Ramazan bayramında, erkeklerin gusletmeleri, misvak kuV-lanmaîarı ve güzel elbise giymeleri müstehabtır. Gunye´de de böyle­dir.

Bu elbise taze olabileceği gibi, temizce yıkanmış bir elbise de olabilir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Keza, gümüş yüzük takınmak, güzel koku sürünmek, erken­den uyanıp kalkmak, saıdaka-i fıtri sabah namazından Önce vermek, mahalle mescidine yaya olarak gitmek ve dönüşte başka yoldan gel­mek müstehaptır. Gunye´de de böyledir.

Cum´aya ve bayram namazlarına —gücü yeten kimsenin-— binekle gitmesinde de bir sakınca yoktur. Bununla beraber yürüye­rek gitmek daha efdaidır, Zahîriyye´de de böyledir. .

Ramazan bayramında, namazgaha çıkmadan önce; üç, beş, yedi veya daha çok veya daha az hurma yemek müstehabtır. Hurma­sı bulunmayan kimse, tatlı olan şeylerden dilediğini yiyebilir. Kenz´-de de böyledir.

Bayram namazından önce, hiç-bir şey yememek de günah değildir. Fakat, bir kimse, bayram namazından sonra, akşama kadar hiç bir şey yemezse mes´ul olur ve cezalanır.

Kurban bayramı da Ramazan bayramı gibidir. Ancak, Kurban bayramında, bayram namazı kılmana kadar, bir şey yemek terk edi­lir. Gunye´de de böyledir.

Kübrâ´da : «Kurban bayramında, namazdan önce, bir şey yemenin mekruh olup olmadığı hakkında iki rivayet vardır. Aslında, bu mekruh değildir. Ancak, bir şey yememek müstehaptır.» denil­miştir. TatarHâniyye´de de böyledir.

Bir kimsenin, Kurban bayramında, ilk yediği şeyin kurban eti olması müstehabtır. Bu. Allah´ın bir ziyafetidir. Hidâyc Şerhi´ Ayni´de de böyledir.

Mescit ne kadar geniş olursa olsun, namazgaha çıkmak sün­nettir. Âlimlerin ekserisinin görüşü budur. Sahih olan da bu görüş­tür. Muzmarât´ta da böyledir.

Bayram namazım iki ayrı yerde kılmak caizdir. İmâm Mu-hamiTicd (R.A.) ´e göre ise, bayram namazlarının üç yerde kılınması da caizdir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) göre ise, bu caiz değildir. Mu-hiyt´te de böyledir.

Bayramlarda, namazgaha minber çıkarmak, bazı âlimlere göre mekruhtur; bazılarına göre ise mekruh değildir. Fetâvâyi Kâdî-hân´da da böyledir.

Sahih olan ise, namazgaha minber koymanın, mekruh ol­mamasıdır. Garâib´de de böyledir.

Namazgaha, sakin bir edâ ile, vakarla ve yürüyerek gitmek ve gözleri bakılması uygun olmayan şeylerden çevirmek münasip olur.

Kurban bayramında, yolda giderken, mescide veya namaz­gaha varıncaya kadar, açıktan tekbir almak güzeldir. Muhtar olan kavil de budur.

Ramazan bayramında ise, tekbirler açıktan alınmaz. Muhtar olan ve kabuü edilen görüş de budur. Giyâslye´de de böyledir.

Müstehap olan da, bu tekbirlerin gizli olmasıdır. Cevhere-tü´n - Neyyire´de de böyledir.

Kendisine, cum´a namazını kılmak, farz olan herkese, bay­ram namazlarını kılmak vaciptir. Hidâye´de de böyledir.

Hutbe hariç olmak üzere, cum ada şart olanlar,, bayram na­mazlarında da şarttır. Hutbe, bayram namazlarında farz değil, sün­nettir.

Hutbe okunmasa bile, bayram namazları caiz olur. Hutbenin, bayram namazlarında, namazdan önce okunması da caizdir. Fakat, bu mekruh olur. Serhsî´nin Muhıyl´inde de böyledir.

Bayram hutbesi/ namazdan önce okunmuş ise, namazdan. sonra tekrar iade edilmez. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bayram hutbesi, namazdan önce okunmuş ise, namazdan sonra tekrar iade edilmez. Fetâvâyi Kâdihânda da böyledir.

Bayram namazından eve dönünce, dört rek´at namaz kıl­mak müstehaptır. Zâd´da da böyledir.

Sabah namazım, bayram namazından önce kaza etmekte bir beis yoktur. Bir kimsenin, sabah namazım kılmamış olması, bay­ram namazının caiz olmasına mani olmaz.

Keza, bir kimsenin, kazaya kalmış olan bir namazını, bayram namazlarından önce kaza etmesi de caizdir. Ancak, bu namazı, bay­ram namazından sonra kılması daha uygun ve daha güzel olur. Ta-tarhâniyye´de de böyliedir.

Bayram namazlarının vakti, güneşin tam beyazlaşmasın­dan itibaren, zeval vaktine kadardır. Sirâeiyye´de de böyledir.

Kurban bayramını, erken saatlerde; ramazan bayramım ise, biraz tehirli kılmak efdaldir. Hulâsa´da da böyledir.

İmâm, bayram namazım iki rek´at kıldırır, imâm önce If-titâh tekbirüra alır. Sonra, sübhaneke*yi okur. Sonra üç defa tekbir alır. Sonra aşikar olarak Fâtîhâ ve Sûreyi okur. Sonra da, rükû a varmak için tekbir alir.

İkinci rek´ate kalkınca : Fâtdnâ ve sûre okuduktan sonra, üç defa tekbir alır. Dördüncü teldbirle de rükû´a varır.

Böylece, fazla tekbir sayısı altı olmuş olur. Bunlardan üçü bi­rinci rek´atte, üçü de ikinci rek´atîedir. Bayram namazlarında, üç de asîî tekbir vardır. Bunlardan biri iflitâh tekbiri, ikisi de rükû´ tek­birleridir. Bu durumda, iki rek´atte dokuz tekbir alınmış olmaktadır. Bu, İbn-i Mes´ûd (R.A.)´un rivayetidir. Âlimlerimizin alıp kabul et­tiği de budur. Tebyîn´de de böyledir.

Âlimlerimiz tde bununla fetva vermişlerdir. Giyâsiye´de de böyledir.

Ziyâdetekbirler arasında, eller bağlanmaz, salıverilir. Zahîriyye´de de böyledir.

İmâm, bayram namazından sonra iki hutbe okur. îki hut­be arasında, az bir miktar oturur. Bize göre, yeni çıktığı zaman, İmâm minberde oturmaz, Hidâye´de de böyledir.

İmâm, Ramazan bayramında hutbeyi, tekbir, teşbih, tehlil tahmid ve Peygamfber (5-A.V.) Efendimize salat-u selâm getirerek okur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Hutbenin başında tekbir almak, ikinci hutbede ise yedi defa tekbir almak müstehaptır. Zâhidî´de de böyledir.

İmâm, Ramazan bayramı hutbesinde, cemaate fıtır sadaka­sını ve fil ir sadakasının : a) Kime vacip olduğu, b) Kime vermenin vacip olduğu, cî Ne zaman vacip olduğu, d) Ne kadar vacip olduğu ve, e) Neden vacip olduğu gibi beş hükmünden bahseder. Cevhere-tü´n - Neyyire´de de böyledir.

Kurban bayramında ise, hatip, tekbir alır ve teşbih okur. Sonra da insanlara nasihatta bulunur. Kurban nasıl kesilir Kurban nedir Nahr nedir Bunlar ve bunların hükümlerini anlatıp, öğretir. Tatarhânivye´de de böyledir,

İmâm, Kurban bayramı hutbesinde teşrik tekbirlerini de anlatıp öğretir. Zâd´da da böyledir.

İmâm hutbede tekbir aldığı zaman, cemaatte bunu bera­ber söyler.

İmâm, Peygamber (S.A.VJ Efendimiz´e salat-ü selam getirince, cemaat bunu, emre imtisal, ve susmanın sünnet olmasından dolayı, içinden okur. Zahirü´r- rivâyede, cemaat, tekbirleri de içinden okur. Çünkü «bunlarda susmak vaciptir.» denilmiştir.

Burada «susmak sünnettir.» denildiği gibi; «vaciptir.» ve «farz­dır» da denilmiştir. Bu üç kavilden meşhur olan ise, «hutbe oku­nurken susmanın vacip olması» dır. Huccet´ten naklen Tatarhâniy-ye´de de böyledir.

Göremedikleri bir imâma uymuş olan kimseler de, bayram tekbirlerinde ellerini kaldırırlar. Çünkü bu, muhalefetin en azıdır ve mütâbaattan hali olmamaktır. Giyâsiye´de de böyledir.

İmânı Muhammed (R.AJ, Cami1 isimli eserinde : «İmâmla birlikte bayram namazına başlayan ve İbn-i Mes´ud (R.A.) Hazretlerinin rivayet ettiği tekbirleri bilen bir kimse, imâmın, bunlardan başka tekbir aldığını görürse, o imâma uyar. Fakat, imâm, fukahâ´-dan hiç kimsenin almadığı tekbirleri alırsa, bu kimse ona uymaz.» demiştir. Muhıyt´te de böyledir.

Bu hüküm, imâma yakın bulunup, onun aldığı tekbirleri işi­ten kimseler içindir.

Fakat, bir kimse, imâmdan uzakta bulunur ve tekbirleri biz­zat imâmdan değil de, tekbir getiren diğer kimselerden işitirse duyduklarının hepsini —sahabenin söylediğinden fazla bile-olsa söyler. Çünkü, bu tekbir getirenlerin galatları caizdir. Şayet, bir kimse, bu tekbirlerden birini terk ederse, ve terkettıği o tekbiri de imâm getirmiş olursa, bu caiz olur. Bedâi´de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.), «Kebîr» isimli kitabında ; «İmâmla birlikte birinci rek´ate başlamış olan bir kimse, imâm, İbn-i Abbâs (R.A.)´m altı tekbirini almış olsa, imam kıraate baş­ladıktan sonra namaza girmiş, olan bu kimse İbn-i Mes´ud (R-A.)´un tekbirlerini biliyorsa birinci rek´atte kendi görüşüne uy­gun olan tekbirleri alır-. İkinci rek´atte ise imâmm görüşüne uyar.» demiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

İmâma, bayram namazlarının rükû´unda yetişen kimse ayakta iken tekbirini alır. Eğer, hem —ziyâde— tekbirleri almaya hem de rükû´a yetişmeye imkan varsa, bu tekbirleri de ayakta alır; bu mümkün değilse, rükû´a varır ve orada ellerini kafcurmaksızm tekbirlerle meşgul olur. Bu kavil lmânı-i -A´zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.)´in kavlidir. Sirâciil - Vehhâc´da da böyledir.

Bu durumda rükû´da tekbir getirenler, elieririi kaldırmaz­lar. Kâfi´de de böyledir.

İmâm, muktedî tekbirlerini tamamlamadan, rükû´dan ba­şını kaldırırsa, muktedî imâma tabi olarak başını kaldırır ve kalan tekbirleri de düşer. Sirâcü´I-Vehhâc´da da böyledir.

Eğer muktedî, imâma kavmede yetişirse, orada tekbirleri getirmez. Çünkü, o kimse, birinci rek´alî kaza ederken, orada bu tekbirleri de kaza eder. Bu kimse lâhık ise, tekbirlerini imâmın görü­şüne göre alır, Uyuyup uyanan bir kimse ise, tekbirleri imâm gibi alır. Çünkü, o kimse, mesbûkun aksine, imâmın arkasında gibidir. x Kâfî´de de böyledir.

İmâma, bayram namazının son oturuşunda, teşehhüdden sonra ve selamdan önce veya —ilk—selamdan sonra yetişen kimse ayağa kalkar ve namazını kaza eder. Âlimlerimiz : »Bu kavil imâm Ebû Hanife (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´un kavlidir.» demiş­lerdir. Fakat, İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, bu kimse, —cuma namazında olduğu gibi bayram namazına da yetişmiş oımaz. Bazı Mimler : «Bu kavil hilafsızdır ve sahihtir.» demişlerdir. Zahîriyye´-de de böyledir.

Enfâ´da : «Bayram namazlarının ikinci rek´atierinin tekbir­leri, vacip olan tekbirlerdendir. Çünkü bu, bayram namazı tekbir-lerindendir. Ve bayram namazı tekbirleri de vaciptir.» denilmiştir. Nâfî´de de bunun gibidir.

Keza, bu tekbirlerin lafızlarına riayet etmek de. vaciptir. İftitâh tekbirinde olduğu gibi... Hatta bir kimse, bayram namazla­rında Allahû Ekber yerine Allahû A zam veya Allahû Eceli demiş ol­sa, sehiv secdesi yapması gerekir.

Bayram namazının tekbirlerini unutmuş olan imâm, kıraate bu­lunmuşsa, artık bundan sonra veya rükû´da başmı kaldırmadan, bu tekbirleri alır. TatarhânÜyye´de de böyledir.

Ramazan bayramı namazı, ayın görülmemesi, imâmın zeval­den sonra hazır olması veya zevalden önce imâmın hazır olmasına rağmen, cemaatin gelmemesi, bulutlu bir günde kılman bayram na­mazının zevalden sonra kılındığının açığa çıkması gibi bir özürle, ilk gün edâ edilememişse, bir sonraki günden, daha sonraya tehir edile­mez.

îmâm, bayram namazını cemaate kıldırmış olsa ve cemaatten bir kısmı bu namSzı zayi etmiş olsalar, bunlar, vakit çıkmış olsa da olmasa da, onu kaza edemezler. Tebyîn´de de böyledir.

Kurban bayramı namazı, ilk gün, kılmaya mani bir özür bulunduğu zaman, imâm ve cemaat tarafından ikinci veya "üçün­cü günde de kthnabilir. Bundan sonra kılamazlar. Cevheretü´n - Ney-yire´de de böyledir.

Buradaki özür, kerahatı nefydir (mekruhluğu ortadan kal­dırmaktır.) Yoksa, Kurban bayramı namazı Özürsüz olarak üçüncü güne, bırakılmış olsa, namaz yine caiz olur. Fakat, bu kötü bir iş olur.

Ramazan bayramı namazını, özürsüz olarak, ikinci güne tehir etmek caiz değildir. Tebyîn´de de böyledir.

Bayramın ikinci gününde de, bayram namazının vakti, ay­nen birinci gündeki vakti gibidir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir imâm, Ramazan bayramını namazını cemaate küdırsa zevalden önce de, bu namazı abdestsiz olduğu halde kıldırdığını an lasa, namazı yeniden kıldırır. Bu durumu zevalden sonra anlamış olsa, bayram namazını bir gün sonra kıldırır. İkinci günde de, du­rumu zeval vakti çıkana kadar anlamamış olsa* bundan sonra bu namazı yeniden kıldırmaz.

Bu durum. Kurban bayramı namazında meydana gelmiş ve ze­valden sonra da anlaşılmış olsa, cemaat de kurbanlarını kesmiş bu­lunsalar, bunların kesmiş oldukları kurbanlar caiz olur. îmâm ve cemaat bir gün sonrayı beklerler ve bayram namazını kılarlar.

Keza, durum ikinci gün anlaşılmış olsa, imâmla cemaat bay­ram namazlarını, ikinci gün kılarlar. Bu gün de çıktıktan sonra, du-: rum anlaşılmış olsa, bayram, namazlarını üçüncü gün zevalden önce kılarlar. Üçüncü günden sonra anlaşılırsa, artık bayram namazını kılmazlar.

tmâm, bu durumu, bayramın birinci günü, zevalden önce an­lamış olursa, cemaati namaza çağırır. İmâmın durumu anlamasın­dan önce, kurban kesmiş olanların kurbanları caiz olur. İmâmın du­rumu bilmesinden sonra fakat yeniden bayram namazım kıldır­masından Önce, kurban kesmiş olanların kurbanları ise, —güneş zeval noktasına varıncaya kadar— caiz olmaz. Fetâvâyi Kadîhâıi´da da böyledir.

Bayram namazı ile cenaze namazı, bir araya gelmiş olsa önce bayram namazı, sonra da cenaze namazı kılınır; daha sonra ise hutbe okunur. Gunye´de de böyledir.

Arefe günü, insanların Arafat´taki vakfelerine benzemek için, bazı kimselerin bir yere .toplanıp durmaları hiç bir şey döğü-dir. Tebyîn´ıde de böyledir. [13]



Teşrik Günlerinde Alınan Tekbirler


Teşrik tekbirlerinin

1- Sıfatı,

2- Adedi ve mahiyeti,

3- Şartlan,

4- Vakti,

hakkında söylenmiş bulunan kelâm vardır ; [14]



Teşrik Tekbirlerinin Sıfatı


Gerçekten, teşrik tekbirleri vaciptir. [15]



Teşrik Tekbirlerinin Adedi Ve Mahiyeti :


Teşrik tekbirinin lafzı şudur :

«Allahü Ekber, Allahü Ekber, Lâ ilahe illallahü vallâhü Ekber, Allahü Ekber ve lÜIahil-hamd.»

Meali : «Alllah en büyük. Allah en büyük. Allah´tan başka ilâh yok. Allah en büyük. Allah en büyük. Ve hamd Allah´a mahsustur.» Teşrik tekbiri bir defa söylenir. [16]



Teşrik Tekbirlerinin Şartları :


a) Bu tekbirleri söylemek,

b) Teşrik tekbirlerinin söylendiği yerin şehir olması,

e) Teşrik tekbirlerinin, farz namazların arkasında söylenme­si... Bunlar, Teşrik tekbirlerinin şartlandır.

Teşrik tekbirlerini cemaatle hep birden söylemek inüste-haptıf.

İmâm-i A´zam (R A.)´a göre, teşrik tekbirlerini söylemek için, hür olmak ve saltanat şart değildir. Sahili olan da budur. Mi´râcü´d -Dlr&ye´de de böyledir. [17]



Teşrik Tekbirlerinin Vakti :


Teşrik tekbirlerinin vaktinin başlangıcı, arefe gününün sa­bah namazının sonrasıdır. Sonu ise, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) ´e göre, teşrik .günlerinin sonuncusunun ikindi namazının sonudur. Tebyîn´de de böyledir.

Bu hususta, fetfya ve tatbikat (amel) bütün şehirlerde ve bütün zamanlarda, bu iki imamımızın kavillerine göredir. Zâhidî´de de böyledir.

Münasip olan, teşrik tekbirini selamın hemen arkasından, söylemektir. Meselâ : Bir kimse selamdan sonra konuşmuş olsa ve­ya abdesti bozulsa, bu kimsenin üzerinden teşrik tekbirleri düşer. Tehzîb´de de böyledir.

Teşrik tekbirleri, vitir ve beyram namazlarının arkasından söylenmezler. «Bayram namazından sonra söylenmez.» kavli, Mtic-tebâ´dari naklen Bahir´de zikredilmiştir Belh´Bfer ise, bayram na­mazının arkasından teşrik tekbirini söylüyorlar. Çünkü o tekbir­ler, cemaatle söyleniyor; bayram namazları da, —cum´a namazları gibi— cemaatle kılmıyor.

Teşrik günlerinde, bir namazı unutan bir kimse, bu namazı aynı senenin teşrik günlerinde kaza etse, teşrik tekbirlerini de söy­ler.

Teşrik günlerinden önce kılamadığı bir namazı, teşrik gün­lerinde kaza eden kimse ise, teşrik tekbirlerini getirmez.:

Keza, bir kimse, teşrik günlerinde geçirmiş bulunduğu bir na­mazı, teşrik günlerinin halicinde veya bir sonraki senenin teşrik günlerinin içinde kaza edecek olsa, yine teşrik tekbirlerini söylemez,

Kadınlar ve misafirler, teşrik günlerinde bir imâma uymuş olsalar, bu sebeple teşrik tekbirleri onlara da vacip olur. Kadınlar, teşrik tekbirlerini gizlice söylerler.

Keza, mesbuk olan bir kimseye de, kazaya kalan rek´atlerini ta­mamladıktan sonra, teşrik tekbirlerini söylemek vacip olur.

Bir imâm, teşrik tekbirlerini terk edecek olsa, muktedî bundan söyler ve imâma bakar; eğer imâm bir şey yapacak olursa, tekbiri keser. Çünkü, bu tekbir de, binayı kesen şeylerdendir. Mes­citten çıkmak, kasden konuşmak ve abdesti bozmak gibi... Tebyîn´-de de böyledir.

İmâm, namazdan sonra ve tekbirden önce abdestini bozdu­ğu zaman, esahh olan bu tekbiri getirir. Abdest almak için çıkmaz. Hufitâsa´da da böyledir. [18]



18- KÜSÛF NAMAZI


Küsûf Namazı Güneş tutulduğu zaman kılman namaz) sünnettir. Zehıyre´de de böyledir.

Küsûf namazının cemaatle kılınacağı hususunda görüş bir­liği vardır.

Küsüf namazının nasıl kılınacağı hususunda ise ihtilaf vardır Bizim âlimlerimiz : «Küsûf namazı iki rek´attir. fler iki rek´atinde de, diğer namazlarda olduğu gibi bir rükû´ iki secde vardır. Küsûf namazını kılan kimse, bu namazda dilediğini okuyabilir.» demişler­dir. Muhıyt´te de böyledir.

Küsûf namazının her iki rek´atinde de, kıraati uzunca oku­mak efdaldir. Kâfî´de de böyledir.

Küsûf namazında sonra, güneş tamamen açılana kadar dua etmek de efdaldir. Sirâcü´l - Vehhâc´da da.böyledir.

Kıraati uzatıp, duayı kısa yapmak veya duayı uzatıp, nama­zı kısa kılmak da caizdir. Bunlardan biri uzatılırsa, diğeri kısa tu­tulur. Cevheretü´n - Neyyire´de de böylbdir.

tt Küsûf namazını, cemaatle, ancak cum´a namazını kıldıran imânı kıldırabilir; başkası kıldıranıaz.

Şemsü´l - Binime Halvânî : «Cum´a ve bayram namazını kıldı­ran imâm bulunmaz ise, bu durumda cemaat, tek tek, mescitlerinde bu namazı kılarlar. Ancak, cum´a ve bayram namazlarını kıldıran büyük bir imâm bulunur ve bu kimselere izin verip emrederse, bu durumda bu kimseler, kendi mescitlerinde ve kendi İmamları ile birlikte bu namazı cemaatle kılabilirler.» demiştir.

Küsûf namazında, İmâm Ebû Hanîfe´nin (R.A) kavline göre, açıktan okunmaz. Muhıyt´te de böyledir. Sahih olan da O´nun kav­lidir. Muzmarât´ta da böyledir.

Bizim görüşümüze (mezhebimize) göre, Küsûf namazında hutbe yoktur. Muhıyt´te de böyledir.

Namazgahlarda ve camilerde küsûf namazı kılınabilir. Baş­ka bir yerde kılınması da caizdir. Fakat, efdal olan birinci kavildir.

Bu namazı, insanlar evlerinde teker teker kılmış olsalar, bu da caiz olur. Bir araya toplanıp, namaz kılmaksızm dua etmeleri de caizdir. Hızânetü´l - Müftîn´dc de böyledir.

Küsûf namazında, imâm dua için minbere çıkmaz. Tatar-hâniyye´de de böyledir.

İmâm, bu duada muhayyerdir. Dilerse oturur; yönünü kıb­leye çevirir ve böyle dua eder; dilerse ayağa kalkıp yönünü kıbleye döner ve böyle dua eder; dilerse de, yönünü cemaate dönerek dua eder

Cemaat ise, imâmın ettiği duaya «âmin» der.

Şemsü´l - Eimme Halvânî : «... Bu güzeldir. Fakat, imâm kalkıp, bastonuna veya yayını dayanarak dua ederse, önceki gibi, bu da gU-zel oîur.» demiştir. Muhıyt´te de böyledir.

Küsûf namazı, güneş açılana kadar kıhnmamışsa, güneş açıldıktan sonra kılınmaz.

Şayet güneşin bir kısmı açılmışsa, namaza başlanır. Eğer, bulut veya başka bir hâl, güneşi gizlerse namaza devam edilir.

Güneş, tutulmuş olduğu halde batarsa, dua bırakılır ve akşam namazı ile iştigal edilir.

Küsûf namazı ile cenaze namazı bir araya gdirse, önce cenaze namazı kılınır.

Şayet güneş, namaz kılmanın mekruh olduğu bir vakitte tutu­lursa, küsûf namazı kılınmaz. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir. [19]



Husuf Namazı :


Husuf (= ay tutulması) namazı da, iki rek´at olarak kılınır. Serahsî´nin Muhryt´inde de böyledir.

Keza, korkular şiddetlendiği; çok kuvvetli rüzgar estîiği; şiddetüi kar ve yağmur yağdığı; güneşin kızarıp, gecenin çok karan­lık olduğu; yaygın bir hastalık zuhur ettiği; zelzele olduğu; yıldıran­ların düşmeye başladığı; yıldızların söndüğü ve düşman korkusunun arttığrzamanlar da da iki rek´at namaz kılınır. Tebyîn´de de böyle­dir.

Bedâi´de : «Bu namazları, herkes kendi evinde kılar.» denil­miştir. [20]



19- İSTİSKA ( = YAĞMUR DUASI)


İmâmı Azam Ebû Hanîfe (R.A.) : «İsüskâ´da (=yağmur duasında) cemaatle kılınacak, sünnet bir namaz yoktur.» demiştir. Hidâye´de de böyledir.

İstiska´da hutbe okumak da yoktur. İstiska, ancak dua ve istiğfardır. Fakat, istiska´da namaz kılmakta da bir beis yoktur. Ze-hıyre´de de böyledir.

İmâmı A´zam Ebû Hanife (R.A.)´ye göre, istiska namazın­da, cübbeyi ters çevirmek de yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

Ebû Yûsuf ve İmâm Muhanuned (R.A.) : «îstiska´da, ce­maat, imâmla birlikte çıkar ve iki rek´at namazı imam, cemaatlf beraber, açıktan okumak suretiyle kılar.» denıişüerdir. Muzmarât´ ta da böyledir.

Bu namazda, birinci rek´atte «Sebbihisme Rabbt kel - a´Iâ» sûresini, ikinci rek´atte de «Hel etâke hadlsü´l - ğâsiyeh» suresini okumak daha fedaidir. Aynî´de de böyledir.

îstiska namazından sonra, ayakta olarak iki hutbe okunur. Hatip yönünü cemaate çevirir. Yerde durur; minbere çıkmaz.

Hatip, iki hutbe arasında biraz oturur. Fakat, hatip dilerse, tek bir hutbe de okuyabilir. Cenâb-ı Hakka dua eder; teşbihte bulunur ve mü´min erkekler mü´min kadınlar için istiğfarda bulunur. lîâ-tip- yayına dayanır; hutbe okumak için ileri geçince, cubbesini ters çevirir. Bu, İmâm Muhanuned (R.A.) ´in kavlidir, fetva da bu kavle göredir. Muzmarât´ta da böyledir.

Imâm´ın, cubbesini ters çevirmesinin şekli : Eğer, imâmın üzerinde ridâ varsa ve bu ridâ dört köşeli ise, imâm bunun altını üstüne, üstünü altına çevirir. Eğer ridâ, nıüdevver t = yuvarlak) ise, imâm, bunun sağını soluna, solunu sağma çevirir. Fakat, bu durumda cemaat, ridâlarım çevirmezler. Muhıyt´te, Kâfî´de, Sirâcü´l Vehhâc´da ve Tuhfe´de de böyledir.

İmâm hutbeyi bitirince, arkasını cemaate ve yönünü kıbleye dö­ner. Hutbe´de de, duada da, imâm, ayakta olarak; cemaat de otur­dukları yerde dua ve istiğfarda bulunurlar. Tekrar istiğfar ve tev-be ederler.

Dua esnasında, ellerini semaya doğru kaldırırlar. Güzel olan bu­dur. Fakat, ellerini bu duada semaya doğru kaldırmasalar da olur. Şahadet parmaklan ile işaret etmek ve böylece cemaatin ellerini kaldırmış olmaları da güzeldir. Çünkü, duada, sünnet olan, elleri aç­maktır. İMuzmarât´ta da böyeldir.

İstiskâ hutbesi okunurken, cemaat susar ve hutbeyi din- * ler. Muhıyt´te de böyledir.

îstiska´da, imâmın cemaatle birlikte, üst üate üç gün dua­ya çıkmaları müstehaptır. Zâd´da da böyledir.

Ekseriyet, bu «üç gün üst üste çıkma» yi nakletmemiştir.

İmâm, istiska duası için, minbere çıkmaz.

Yağmur duasına çıkan cemaat,.yaya olarak ve eski elbisalerini giyerek çıkarlar. Veya yıkanmış elbiselerini veya yamalı elbiselerini giyerler. Bunları, Aziz ve Celil olan AUahû Teâlâ´ya karşı tevazu´, huşu ve tezellül maksadı ile yaparlar. Yağmur duasına, boyunları büyük bir vaziyette çıkarlar. Ve, yağmur duasına çıkmadan önce, sadaka dağıtılır. Zahîriyye´de de böyledir.

Tecrîd´de : «Cemaat, yağmur duasına çıkmayacak olursa, imâm, onlara, çıkmalarım emreder. Cemaatın, yağmur duasına, imâmdan izin almadan çıkmaları da caizdir.

Zimmîler, müslümanÜarla birlikte, yağmur duasına çıkamazlar. 0 Şayet,, zimmîler kendi başlarına, klişelerinde veya havra­ların da yağmur duası yaparlar veya bu maksatla sahraya çıkarlarsa, bun mani olunmaz. Aynî´de de böyledir.

Yağmur duası, ancak derelerin bulunmadığı, nehirlerin ol­madığı, kuyuların yok olduğu yerlerde yapılır. Bunlar bulunur fakat ihtiyaca kafi gelmezse, yine yağmur duasına çıkılabilir.

Fakat, dereleri, nehirleri ve kuyuları bulunup, bunların ihtiyaca kafi geldiği yerlerde, yağmur duasına çıkılmaz. Çünkü, yağmur du­ası, ancak şiddetli ihtiyaç ve zaruret zamanlarında yapılır. Muhıyt´te de böyledir. [21]



20- KORKU NAMAZI


Şüphesiz ki, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz zamanında, korku namazı meşru´ idi. İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ile İmâm Muhammet! (R.A.)´e göre, korku namazının meşruiyeti, Pey­gamber (S.A.V.) Efendimiz´den sonra da bakidir. Sahih olan da bu­dur. Zâd´da da böyledir.

Korku ziyadeleştiği zaman, komutan cemaati ikiye böler. Bir kısmını düşmana karşı gönderir; bir kısmını da arkasına alarak, namazı kıldırır. Kudûrî´de de böyledir.

Korkunun şiddetlenmesi : Hep birlikte namaz kılmak iste­dikleri ve namazla iştigal ettikleri zaman, düşmanın durumu görüp, birden hücum etmesinden korkulması halidir. Cevheretü´n - Neyyi-re´de de böyledir.

Bir topluluk, bir karartı görür ve onu düşman zannederek korku namazı kılarsa, sonra da bu zamları doğru çıkarsa, namazları caiz olur. Fakat, zanlannın aksisi çıkarsa, namazları caiz olmaz.

Ancak, birinci taife nöbetten döndükten sonra ve henüz diğerleri namaz kılmakla iken ve gelenler safları geçmedn durum açıklık ka­zanmış olursa, namaz kılmakta oLanîar, namazlarını bina ederler. Müstahsen olan budur. Fethüİ - Kadîr´de de böyledir.

Bu hükümlerin tamamı, cemaat hakkındadır. İmâma gelin­ce, onun namazı her halinde caizdir. Çünkü, onun namazım ifsad edecek bir şey bulunmamaktadır. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir. [22]



Korku Namazı Nasıl Kılınır :


Eğer, imâm ve cemaat seferi olur ve cemaat de imâmın ar­kasında namaz kılmak hususunda münazaa etmezlerse, imâm, onla­rı iki kısma böler. Bunlardan bir kısmına, düşmana karşı çıkmala­rını emreder. Diğer kısımla da, namazı tam olarak kılar.

Sonra, düşman karşısında bulunanlardan birine, imâm olması­nı emreder; o şahıs imâm olur ve diğerleri ona uyarak namazlarını ^marnlarlar.

Eğer, cemaat «biz seninle namaz kılacağız» diye münazaa eder­lerse, yine, imâm cemaati ikiye böler;, bir kısmını düşman karşısına gönderir ve kalan kısmı ile bir rek´af namaz kılar. Sonra, o bölük düşman karşısına gider; diğerleri gelerek imâma uyarlar. Bunlar gelene kadar, imâm oturup onları bekler. Ve onlarla da bir rek´at kılar. Teşehhüdü .okur ve selam verir. Arkasında bulunanlar ise, se­lam vermezler. Ve kalkıp düşmana karşı giderler. Sonra ilk gidenler gelirler, namazı kıldıkları yerde kıraatte bulunmadan bir rek´at daha kılarlar ve oturup teşehhüdü okuyarak selam verirler. Sonra da kal­kıp düşmana karşı giderler Daha sonra, ikinci taife namazgaha gelir ve okumadan ikinci rek´ati kaza ederler.

Eğer, hem imâm hem de cemaat, mukîm ve namazda dört rek´- atli bir namazda, bu iki grubtan biri, düşmana karşı gider; imâm da diğer grubla namaza başlar. Bu cemaat, imâmla birlikte iki rek´at namaz kılar ve teşehhüdü okurlar. Sonra bu grub düşmanın karşı­sına gider; düşmanın karşısındaki diğer topluluk gelir. İmâm, otu­rup, onların gelmesini bekler. Bu gelen cemaatle de iki rek´at namaz kılar. Sonra oturur, teşehhüdü okur ve selam verir. Bu ikinci ce­maat, selam vermeden kalkar ve düşmanın karşısına gider.

Sonra, ilk topluluk gelir; kıraatsiz olarak iki rek´at namaz kı­lar; oturup teşehhüdü okur ve selam verir. Sonra da düşmanın kar­şısına giderler.

Sonra da, ikinci cemaat gelerek, kıraatle birlikte iki rek´at na­maz kılarlar.

Eğer, imâm mukîm, cemaatin de, bir kısmı mukim, bir kıs­mı misafir ise; bu durumda, misafir olanlar da mukim gibidirler.

Eğer, imâm misafir, cemaat ise mukîm olursa; bu iki topluluk­tan birincisi, imâmla birlikte bir rek´at kıldıktan sonra düşman kar­şısına gider; ikinci topluluk gelir, onlar da imâmla birlikte .bir rek´­at kılarlar. Bu durumda imâm oturup selam verir. Sonra, birinci topluluk, namaz kılınan yere gelir ve üç rek´ati kıraatsiz olarak kı­lar. Çünkü onlar müdriktirler. Birinci topluluğun namazı tamam olunca, bunlar düşman karşısına giderler ve ikinci topluluk, namaz kılman yere gelir Bunlar, kılacakları ilk rek"atte Fâtîhâ ve sûre okurlar; diğer iki rek´atte ise, sadece Fâtihâ okurlar. Çünkü, bunlar ınesbûkturlai*.

Eğer imâm misafir, cemaatin de bir kısmı misafir, bir kıs­mı mukim olursa; imâm birinci grubîa bir rek´at kılar. Bunlar ıdüş-mana karşı giderler. İkinci taife gelir. îmâm bir rek´at de onlarla kılar. Misafir olanların, namazlarını tamamlamaları için, birer rek´-aeleri kılar. Mukim olanların ise, namazlarını tamamlamaları için, üçer rek´atleri kalır.

Sonra, bunlar düşman karşısına giderler. Birinci topluluk na­maz kılman yere geri gelir.

Bunların içinde misafir olanlar, kıraatsiz olarak birer rekat da­ha kılarlar. Çünkü onlar namazın başında müdrik idiler.

Mukim olanlar ise; zahirü´r - rivayede, kıraatsiz olarak üç. rek´at kılarlar.

Birinci topluluk, namazların tamamlayınca düşman karşısına gider. İkinci topluluk namaz kılınan yere gelir. Bunlardan da misa­fir olanlar kıraatsiz olarak birer rek´at kılarlar. Çünkü bunlar, na­mazın başlangıcında müdriktirler.

Mukim olanlar ise, zahirü´r - rivayede kıraatsiz olarak, üç rek´­at kılarlar.

Birinci topluluk namazlarını tamamlayınca düşmanın karşısına

döner.

İkinci topluluk, namaz kılınan yere gelir. Bunlardan misafir olanlar, birer rek´at kıraatle kılarlar. Çünkü bunlar mesbukturlar.

Bunlardan mukim olanlar da, üçer rek´at kılarlar. Bu durum­da ilk kıldıkları rek´atte Fâtihâ ve sûre okurlar. Çünkü bunlar mes-buk idiler. Diğer iki rek´ati ise, bütün rivayetlere göre sadece Fâtihâ okuyarak kılarlar.

Bu durumda, düşmanın kıbleye karşı yönelmiş olması ile kıble­ye arkasını dönmüş bulunması müsavidir. Muhıyt´te de böyledir.

Mukim olan bir imâm, dört rek´atli bir farzı kıldırırken birinci topluluk imâmla bir rek´at kılsa ve düşman karşısına gitse; sonra ikinci topluluk gelip, imâmla bir rek´at kılsa ve düşman kar­şısına gitse; sonra birinci topluluk tekrar gelse ve imâmla bir rek´at daha kılıp düşman karşısına gitse; sonra da ikinci topluluk tekrar

gelip, imâmla birlikte bir rek´at daha kıisa ve yine düşman karşısına gitse; burtlann hepsinin de namazları fesade gider.

Bunun aslı : Düşman karşısına dönüşler, yerinde olmadığı za­man, namazı bozarlar. Düşmanın karşısına, yerinde çıkılması ise, namazı bozmaz. Buna göre, komutan, şayet onları dört kısma böl­müş olur ve her toplulukla bir rek´at kılarsa; birinci topluluğun ve ikinci topluluğun namazları tasid olur. Üçüncü ve dördüncü toplu­lukların namazları ise sahih olur.

Eğer, ikinci topluluk döner, üçüncü ve dördüncü rek´atleri kı-raaısiz kılar; ilk rek´atı kıraatle kılar ve oturup selam verirse, nama­zı sahih olur.

Keza, dördüncü kafile döner de, üç rek´atı da kıraatle kılar, ´bir rek´ati Fatiha ve sûre ile kılıp oturur; sonra kalkar, bir rek´ati daha Fâtihâ ve sûre ile kılar oturmaz; sonra da üçüncü rek´ati sa­dece Fatiha okuyarak kılıp, oturur ve selam verirse namazı sahih olur. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Bu durumda, kendi takımının haricindeki bir takıma dahil olmuş olan kimse hakkındaki hüküm, sonradan girmiş bulunduğu takımın hükmü gibidir. Ancak, bu kimsenin, kendisinin dahil oldu­ğu topluluktan ayrıldıktan sonra, bu yeni topluluğa girmiş olması gerekir.

Bir kimse, Öğle namazını birinci toplulukla iki rek´at kılar ve bu topluluk düşman karşısına döndüğü halde o şahıs, üçüncü rek´a­tı kuana kadar geride kalır ve sonra düşmanın karşısına dönerse, aamazi, sahih olur. Çünkü o, her ne kadar ikinci kısma dahil olmuş­sa da, kendi topluluğundan ayrılmış olduğu için— onlardan sayıl­maz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Akşam namazında, imâm, birinci topluluk ile iki rek´at kı­lar. İkinci taife ile ise bir rek´at kılar.

Hata etse de birinci topluluk ile bir rek´at kıisa ve onlar dönse; ikinci taife ile de bir rek´at kıisa, onlarda dönseler, sonra birinci taife ile bir rek´at daha kıisa, birinci taifenin namazı fasid olur; ikinci taifenin namazı ise caiz olur.

Bunlar iki rek´at daha kaza ederler. Bu rek´atlerin birinde kı­raatte bulunurlar, diğerinde ise okumazlar.

Şayet akşam namazında, imam, cemaatı üç bölük yapmış olsa da her birine bis er rek´at kıldırsa, birinci topluluğun namazı fasid ölür. İkinci ve üçüncü taifelerin namazları ise caiz olur.

Bu durumda ikinci topluluk, iki rek´at kaza eder ve ikinci rek´­ati kıraatsiz olarak kılar.

Üçüncü topluluk da, iki rek´at kaza eder ve ikisinde de kıraatte bulunur. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Korku, (düşmandan olsun, vahşî hayvanlardan olsun müsa­vidir.

Korku, namazı kısaltmayı gerektirmez. Korku, ancak o namaz­da yürümeyi mubah kılar. Muzmarât´ta da böyledir.

Namaz halinde kıtal yapılmaz. Namaz içinde kıtal yapan kimsenin namazı batıl olur. Çünkü kıtal, namaz amelinden değildir.

Keza, korku namazı kılan bir kimse, düşman karşısından döner­ken, hayvanına binmiş olsa, namazı batıl olur. Cevheretü´n - Neyyî-re´de de böyledir.

Bu kimsenin, düşman karşısından dönüşünün, kıbleden düşman tarafına olması ile, düşmandan kıble istikametine olması müsavidir.

Yürüyerek veya denizde yüzerek namaz kılınmaz. Muzma­rât´ta da böyledir.

Eğer, yaya olarak düşmandan, kaçarken, namaz vakti girer ve namaz kılmak için, durma imkanı olmazsa, bize göre, bu durum­daki bir kimse namaz kılamaz; namazını te´hir eder.

Korku naraazmda yanılan kimse, sehiv secdelerini yapar. Mu-hiyt´te de böyledir.

Şayet harp şiddetlenir ve korku artarsa, müslümanlar, na­mazlarını, bineklerinin üzerinde tek tek imâ ile kılarlar. Kıbleye dönme imkanı olmazsa, istedikleri cihete yönelerek imâ ile, rükû´ ve .secde yaparlar. HSdâye´de de böyledir.

Bu durumda, harb çok şiddetlenir; düşmanlar hayvanların­dan inerek, ınüsiümanları namaz kılmaya bırakmazlarsa, onlar da savaşa devam edip, düşmana hücum ederler. Cevheretü´n - Neyyire´-de de böyledir.

Binüi olarak cemaatla namaz kılınmaz, ancak, imâm ve muktedî ayni hayvanda olurlarsa, imâma uymak sahih olur.

İmâ ile kılınan namaz, vaktinin içinde olsun, dışında olsun, özür zail olup gidince yeniden kılınmaz.

Yürüyen kimse, rükû ve secde etmeye güç yetiremez ise, imâ ile namaz kılar.

Binili olan kimse, eğer düşmanı arıyorsa, hayvan üzerinde na­maz kılamaz. Şayet düşman tarafından aranmakta ise, hayvan üze­rinde namaz kılmasında bir beis yoktur. Muhıyt´te de böyledir.

Bize göre, yerde kılma imkânı olan her durumda, binilî oîarak namaz kılmak, namazı ifsad eder. Muzmarât´ta da böyledir.

Korku namazı kılınırken, düşmanın çekilip gitmesi gibi bir sebepten dolayı emniyet hali hasıl olsa, bu, korku namazının, ta­mamlanması caiz olmaz. Bu namazı kılmakta olanlar, kalan kısmını emniyet üzere tamamlarlar.

Düşman dönüp gittikten sonra, —namaz kılanlardan— yönünü kıbleden çevirenlerin namazları fasid olur.

Düşman dönüp gitmeden Önce, yönünü kıbleden —korku namazından dolayı ve namaz esnasında— döndüren kimseler, düşman gittikten sonra da, namazlarının kalan kısımlarını, Ön­ce kıldıklarının üzerine bina ederler. Tatarhâniyye´de de böyledir.

İmâm Mtıhammed (R.A.). Ziyâdât isimli kitabında : «imâm, ve cemaat, mukim oldukları halde, öğle namazını, korku namazı olarak kılarlarsa, imâm, cemaatten bir topluluğa iki rekîat kıldırsa ve bunlar düşman karşısına gitseler, ancak içlerinden biri, gitmeyip imâmın arkasında kaİsa, bu şahsın namazı fasid olmaz. Lâkin, bu müstehap değildir.

Bu kimse, şayet imâmla birlikte üçüncü rek´ati kıldıktan sun-ra, yaptığı işin kötülüğünü anlasa ve üçüncü rek´atte veya dördüncü rek´atin ka´desinden önce kalkıp cepheye gitse, namazı sahih olur.» demiştir.

Keza bu kimse, İmâmla birlikte teşehhüd miktarı oturma­dan, selamdan Önce, ayrılıp cepheye gitse, yine namazı sahihtir.

Mukim olan bir imâmla, öğle namazı kılmaya başlayan cemaat, seferi olmuş bulunsa; bunlar, bir rek´at kılınca karşılarına düşman çıksa, namaz kılanlardan bir topluluk, ayrılıp düşmanın karşısına çıkar. Diğer topluluk ise, imâmla beraber kalıp, namazlarına devam ederler ve tamamlarlar.

Bu durumda, imâmla birlikte namaz kılan topluluğun, namaz­larının sahih olduğu ortadadır. İmâmdan ayrılmış bulunan toplulu­ğa gelince, şüphesiz ki bunlar, bir zaruretten dolayı imâmdan ayrıl­mışlardır.

İmâm, mukim olan bir cemaatle Öğle namazı kılmaya başladık­tan sonra, karşılarına düşman çıksa, iki rek´at kıldıktan sonra ce­maatten bir topluluk ayrılıp, düşmana karşı çıkarsa, bunların na­mazları bozulmaz. Fakat, bir rek´at "kılınca ayrılmış olurlarsa, na­mazları bozulur.

Şayet, cemaat üç rek´at kıldıktan sonra düşman karşılarına çı­karsa, cemaatten bir topluluk düşmana karşı çıkmak için ayrılır. Bu fasıl kitap´ta zikrolunmamıştır. Ve âlimlerin burada görüş ayrı­lıkları vardır. Bazıları : «Bu kimselerin, namazları bozulmaz.» de­mişlerdir. Çünkü, bu durumda, imamla birlikte iki rek´at kıldıktan sonra, imâm namazı bitirinceye kadar, onlar-da namazda gibidirler. Bu sebeple, o topluluğun ayrılması daha evladır. Muhıyt´te de böy­ledir.

Korku namazı, cum´a ve bayramlarda da caizdir. Sirâciy-ye´de de böyledir.

Bayram günü bir şehirde, bir komutanın karşısına düşman çıksa, komutanda, bayram namazını, cemaatle birlikte korku na­mazı olarak kılmayı murad etse, cemaati iki topluluğa ayırır. Her topluluk ile bayram namazının bir rek´atini kılar. Eğer imâm (ko­mutan), İbn-i Mes´üd´un görüşünü biliyorsa, her iki topluluğun gö­rüşü de, imâma muhalif olsa bile, birinci topluluk, ona birinci rek´­atte, ikinci topluluk ise, ikinci rek´atte tabi olur,

Ancak, bunlar, imâmın, sahabelerden hiç birinin kavlinde olma­yan bir şeyi yapmakta olduğunu ve dolayısı ile hata ettiğini kesin olarak bilirlerse, imâm namazı bitirdikten sonra ikinci topluluk ay­rılıp, düşman karşısına gider. Birinci topluluk gelerek, ikinci rek´-atlerinî kıraatsiz olarak kaza ederler, imâmın okuyacağı miktarda veyahut da ondan biraz az veya biraz fazla ayakta dururlar. Sonra, ziyade tekbirleri alıp, imâmın yaptığı gibi yaparak, namazlarını ta­mamlarlar. Ve düşman karşısına giderler.

ikinci topluluk gelir. Ve birinci rek´ati okuyarak kaza ederler. Sonra da tekbirleri alırlar. Rivâyetü´z Ziyâdât, Cami´, Siyerü´I Ke­bîr, Vahidî, Rivayettin - Nevâdir´de de böyle zikredilmiştir. Müstah-sen olan da budur.Muhît´te de böyledir. [23]



21- CENAZELER


Ölüme Hazırlanma


Ölüme yaklaşan bir kimse, sağ yanı üzerine kıbleye karşı çevrilir. Bu bir sünnetttir. Hidâye´de de böyledir.

Bu, ölmek üzere olan kimseye, bir zahmet olmayacağı za­mandadır. Eğer zahmet olacaksa, o şahıs hali üzere terkedilir. Zâhİ-dî´de de böyledir.

Ölümün yaklaşmasının alameti : Ölmek üzere olan kimse­nin ayaklarım salıvermesi, onları dikememesi, burnunun eğilmesi; gözle kulak arasının kararıp çökmesi; husyelerinin derisinin çekil­mesidir. Tebyîn´de de böyledir.

Yüzünün derisinin çekilip toplanması, yüzünde teattufün görülmemesi de, ölümün yaklaşmasının alamederindendir. Sİrâcü´l-Vehhâc´da da böyledir.

Ölmek üzere olan kimseye, şehadet kelimeleri telkin edilir.

Bu telkin şöyle yapılır : Gargara halinden Ccan boğaza gelme­den) önce, halet-i nezi´de, o kimsenin yanında, açıktan ve ona işittirecefc bir şekilde ; «Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Mu-hammeden Resûlullâh» denilir.

Şehadet kelimesi, bu kimsenin yanında tekrar edilir ve fakat: «Sen de söyle» denilmez. Söylemesi için de İsrar edilmez. Çünkü, reddetme korkusu vardır. Bu kimse, keMme-i şehadeti, bir defa söy­lerse, teükin .tekrarlanmaz; ancak başka bir söz söylenebilir. Cevhe-retü´n - Neyyire´de de böyledir.

Bu telkin, bü-icmâ´ sünnettir. Fakat, bize göre, Zâhirii´r-rivayede, bir kimseye öldükten sonra telkin yapılmaz. Aynî´de de böyledir.

Biz bu telkini, ölürken ve defnedilirken söyleriz. Muzma-rât´ta da böyledir.

Telkin verene müstehap olan, ölenin meserreti ile suçlu du­ruma düşmemesi ve önün iyiliğine inananlardan olmasıdır. Sİrâ-cül - Vehhâc´da da böyledir.

«Ölümü- yaklaşan kimseden, küfrü icabettiren sözler sadır olursa, o kimsenin küfrüne hükmedilmez. Ve ona, müslüman mua­melesi yapılır.» demişlerdir. Fethül - Kadirde de böyledir,

Ifayırh ve salîh olan kimselerin, ölmek üzere olan kimse­nin yanında bulunmaları, rağbet edilen ve güzel görülen bir şeydir, ölmek üzere olan kimsenin yanında, Ya-Sîn Sûresini okumak müstehapür. îbn-i Emİrü´I - Hacc´m Münyetü´I - Musallî Şerhİ´nde de böyledir.

ölüme hazır bulunan kimsenin yanında, güzel koku bulun­durulur. Zâhidî´de de böyledir.

ölüme yakın olan bir kimsenin yanında, hayızlı ve cünüp kimselerin bulunmasında bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse öldüğü zaman, çeneleri bağlanır ve gözleri kapa-tiüır. Bu işi ailesi içinden en merhametlisi, en suhûletli bir şekilde ve gücünün yettiği kadar mülayim bir hareketle yapar. Ve, enliee bir bez parçası ile alt çenenin altından, başın üstüne doğru, çenelerini bağlar. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Bu kimse, ölen şahsın gözlerini kapatırken : «Bismillah. ´Alâmillet-i ResûİHlâh (S.Â.VJ » der. Ve : «Allahümme yesslr aleyhi emrehû ve sehhffl aleyhi mâ ba´dehû ve esıdhü bi - likâike ve´c´al mâ haraca Ueyhi hayran mirama haraca anhü» der. Tebyîn´de de böyle­dir.

Bunların manası : «Allah´ın adıyla. Resûlullâh´m milleti (— di­ni) üzere.» ve : «Allah´ım bunun işini kolaylaştır. Bundan sonra da, buna kolaylık göster. Bunu, sana kavuşması sebebi ile saîd eyle. Çıkıp vardığı o yeri, çıkıp gittiği bu yerden daha hayırlı eyle.»

Bu kimse, ölen kimsenin masfallarım ovalar, yumuşatır. Kollarını yanlarına uzatır. Parmaklarını avuçlarına koyarak, ölünün parmaklarım açar ve uzatır. Uyluklarını ve bacaklarını güzelce uza­tır. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Ölen kimsenin üzerinde olan elbiseleri çıkarmak, müste-haptır. Ve, bütün vücudunu kapatacak şekilde, üzerine bir Örtü ör­tülür. Başındaki şahıs, ölen kimseyi, yüksekçe bir tahta veya sedir üzerine uzatır. Yerin rutubetinin, ölen şahsa isabet etmemesi için böyle yapılır. Odanın kokusu değiştirilir.

Ölünün başındaki şahıs, ölen kimse şişmesin diye, karnının üze­rine ya bir demir parçası veya yaş toprak, çamur gibi bir şey koyar. Sirâcü´İ - Vehhâc´da da böyledir.

Ölen kimsenin, akrabalarına ve komşularına ölmünü haber vermek müstehaptir. Böylece, onlar o kimsenin, cenaze namazım kı-îanak ve ona dua ederek, hakkını eda etmiş olsunlar diye... Cevhere­tü´n - Neyyire´de de böyledir.

Bazı âlimler, bir şahsın ölümünü ilan için, sokakta bağır­mayı kerîh görmüşler; bazıları ise, bunda bir beis görmemişlerdir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Ölünün borcunu ödemeye ve onu borçtan kurtarmaya gay­ret göstermek müstehaptır.

Ölünün .teçhizine hemen başlanır; bu te´hir edilmez. Eğer, bir kimse aniden Ölürse, ölümü iyice anlaşılsın diye, bir müddet bekle­tilir. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Yıkanmcaya kadar, ölünün yanında Kur´ân okumak mek-r´uhtur. Tebyîn´de de böyledir.

îmânı Muhammed CR.A.) : «Ölen bir kadının karnındaki ço­cuk hareket ederse, o kadının karnı yarılır; çocuk çıkartılır. Buna müsaade vardır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. [24]



Ölüyü Yıkamak


Ölüyü yıkamak, dirilerin üzerine vacip olan bir haktır. Bu, sünnet ve icma-i ümmetle böyledir. Nihâye´de de böyledir.

Fakat, bunu insanlardan bir kısmı yaptığı zaman, diğerlerinden mes´ûlîyet düşer. Kâfî´de de böyledir.

Vacip olan, ölüyü bir defa yıkamaktır. Tekrar tekrar yıkan­ması ise sünnettir. Ölüyü bir defa yıkamakla iktifa edilse veya ölü bir akar suya daldınlsa, bu da caiz olur. Bedâi´de de böyledir.

Bize göre, ölü yıkanmak istendiği zaman, iyice soyulur. Zâ-hîriyye´de de böyledir.

Üzerine ölü konulmadan önce, teneşir tahtası buhurlanır. Teneşir tahtasının etrafı, bir veya üç veyahut da beş defa tüt­sülenir; fazla tütsülenmez. Tebyîn´de ve Kenz Şerhi´nde de böyledir.

Bilginlerimizin bazılarına göre, ölüyü teneşir hatasına koy­manın şekli şudur : Ölü, bu tahtaya hastalık halinde olduğu gibi uzunlamasına konur. Sanki imâ ile namaz kılıyormuş gibi uzatılır. Bazı âlimlerimiz ise : «Ölü, teneşir tahtasına kabre konuyormuş gibi konur.» demişlerdir. Esahh oîan ise, hangi şekilde konması kolay oluyorsa, o şekilde konmasıdır. Zahîrfyye´de de böyledir.

Ölüyü yıkayan kimsenin, elini —bir bezle— örtmesi, müs-tehap olur. Böylece, bu el, yıkayıcının yardımcılarından başka kim­se tarafından görülmemiş olur. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Ölünün, göbeğinden dizkapağma kadar olan yeri, bir bez ile örtülür. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bu görüş sahihtir. Mezhebin zahiri : Uyluklarından başka, galiz yerlerinin kapanmasıdır ve bu sahihtir. Hidâye´de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) e gö­re : Ölüye istincâ yapılır. (Ön ve arka, avret yerleri temizlenir.) Se­rahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

İstincâ´nın şekli : Ölüyü yıkayan kimse, eline bir bez sarıp, onun. Önünü ve arkasını yıkar. Çünkü, avret mahalline el sürmek, ona bakmak gibi haramdır. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Ölüyü yıkayan kimse, onun uyluklarına bakmaz. Keza, ölü bir kadını yıkamakta oüan bir kadın da, o kadının uyluklarına ba-kamaz. Tatarhâniyye´de de böyledir.

bulunursa, o Ölüyü yıkayan kimse, sonra ona namaz abdesti gibi abdest aldırır. Ancak, Ölü sabi olur ve namaz kılmamakta ço­cuğa abdest aldırılmaz. Fetâvâyî Kâdihân´da da böyledir.

Ölüyü yıkayan kimse, onu ellerinden değil, yüzünden yıka­maya başlar. Muhıyt´te de böyledir.

Yıkamaya, ölüye göre, onun sağ tarafından başlanır. Nite­kim o sağlığında, sağ tarafından yıkamaya başlardı. Ölüyü yıkayan, ona mazmaza ve istinşak yapmaz. (Ağzına, burnuna su vermez.) Fe-tâvâyi Kâdîhân´da´da da böyledir.

Bazı âlimler : «Ölüyü yıkayan kimse, parmağına ince bir bez sarar. Ve parmağanı ölünün ağzına sokarak, onunla dişlerini, dudaklarını, dilini ve diş etlerini temizler, mesh eder. Burun delik­lerini de, öylece parmağını sokarak temizler. Zâhîriyye´de de böyle-dh´.

Şemsu 1 - Binime Halvânî : «Bu gün de, insanların yaptığı budur.» demiştir. Muhıyt´te de böyledir.

Ölünün, başımn nıeshedÜmesi hususunda görüş ayrılığı var ise de, sahih olan görüş, onun başının da meshedilmesidir.

Ölüyü yıkayan kimse, ayaklarını yıkamayı te´hir etmez. Teb-yîn´de de böyledir.

Bize göre, Ölüyü sıcak su ile yıkamak efdaldir. Muhıyt´te de

böyledir.

Ölü yıkanacak su, sidr (= bir nevi buhur) ile, çöğen ile kay­natılır. Şayet, bunlar yoksa, saf su kaynatılır. Hidâye´de de böyle­dir.

Ölüyü yıkayan kimse, onun başım ve sakalım hatmi (= gü­zel kokulu bir ot) ile yıkar. Bu yoksa, sabun ve benzeri şeylerle yıkar. Çünkü, onJar da hatminin yaptığını yaparlar. Saçını da, o kim­senin hayatta iken yıkadığı gibi yıkar. Tebyîn´de de böyledir.

Şayet, bunlar yoksa, safi su kâfi gelir. Tahâvî Şerhi´nde´de boyledir.

Ölüyü yıkayan kimse, sonra onu sol tarafına yatırır. Onu, su ve sidr ile, suyun her taraf ma ulaştığım görene kadar yıkar.

Sonra sağ tarafına yatırır; sol tarafında olduğu gibi, iyice yıkar. Çünkü sünnet olan, sağ .taraftan başlamaktır.

Sonra, ölüyü oturtarak, kendisine yaslar; yavaş yavaş karnını mesheder. Kefenini pislendirmekten kaçınır. Şayet bir şey çıkarsa, onu temizler. Tekrar yıkamaz ve tekrar abdest aldırmaz. Sonra da, kefenini ıslatmaması için, ölüyü bir havlu ile kurular.

Ölünün saçı, sakalı taranmaz; tırnağı kesilmez; etek ve kol­tuk tıraşı yapılmaz. Bıyığı kısaltılmaz. Öldüğü zaman üzerinde ne varsa, öylece defnedilir. Serahsî´nin Muhıyfînde de böyledir.

Şayet, ölünün kırık tırnağı varsa, onun kopartılmasında bir beis yoktm*. Muhıyt´te de böyledir.

Akıntı olursa; ölünün ağzının, yüzünün üzerine, önüne ve arka­sına ve kulaklarına pamuk koymakta bir beis yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

Ölü, suyun içinde bulunmuş, olsa bile, yine de yıkanır. Çün­kü, yıkama emri, insana yöneltilmiştir. Ancak, ölü sudan çıkarılır­ken, yıkama niyyeti ile, ileri geri hareket ettirilirse, yıkanmış sayı­lır, îlk durumda, bir insan fiili bulunmuyordu; böyle hareket etti­rilince mes´ele halledilmiş oldu. Tecnîs´de ve Serahsî´nin Muhiyt´in-de de böyledir.

Ölü tefessüh edip, bozulmuş olduğu için, el sürülmek imka­nı olmazsa, üzerine su dökmek kafidir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Hüküm itibariyle, kadın da erkek gibi yıkanır. Saçı ise, sağlığında olduğu gibi arkasına salıverilmez. Tatarhânîyye´de böyle­dir.

Doğumdan sonra sesi duyulan çocuğa isim verilir; yıkanır ve cenaze, namazı kılmir. Şayet çocuğun sesi duyulmaz, onda birhayat alameti olmazsa, bir beze sarılır ve cenaze namazı kılınmaz. Za­hir olmayan rivayette : «Bu durumda ki de yıkanır.» denilmiştir. Beğenilen de budur. Hidâye´de de böyledir.

İstihlâl : «Çocuğun, sesi veya hareketi ile bilinen haldir. Şayet, ebe veya anne, çocuğun canlı olduğuna şehâdet ederlerse, bu ikisinin şahidliği, o çocuğun cenaze namazının kılınması hususunda makbuldür. Muzmerfit´ta da böyledir.

A´zası tam olmayan düşük için, bil-iltifak, cenaze namazı kılınmaz. Muhtar olan rivayetlere göre yıkanır; bir beze sarılarak defnedilir Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bedenin çoğu veya yarısı ile beraber başı bulunursa yıka­nır; kefenlenir ve üzerine cenaze namazı kılınır. Muzmarâtta da böyledir.

Çok kısmının üzerine, namaz kılınmış olan bedenin, geride kalan az kısmı da bulunsa, onun üzerine namaz kılınmaz. İzah´da da böyledir.

Başsız olarak, yarısı bulunan veya tam ortadan uzunlama­sına parçalanmış olarak yansı bulunan bir ceset yıkanmaz ve üze­rine namaz kılınmaz. Bir beze sarılıp, öylece defnedilir. Muzmerât´-t´a da böyledir.

Bulunan cesedin, müslüman mı, kâfir mi olduğu bilinmese; eğer, üzerinde müslüman sıması olur veya islâm toprağında bulu­nursa yıkanır; aksi takdirde yıkanmaz. Mi´râcü´d - DSrâye´de de böy­ledir.

Müslüman ölüleri, kâfir ölüleri ile karışırsa,"eğer müslümafı ölülerin sünnet olmak, siyah giyinmek gibi bir alametleri olur ve onunla tanınabilip, kafirden ayıdediliyorlârsa, cenaze namazları kı­lınır. Böyle bir alamet olmadığı halde ölülerin ekserisi müslüman-sa, hep birlikte üzerlerine cenaze namazı kılınır. Namazda ve duada, müslüman niyyeti ile niyyet edilir ve müslümanlara ait mezarlığa defnedilirler.

Şayet, çoğunluk kafir ise, hiçbirinin cenaze namazı kılınmaz. Ancak yıkanırlar ve defnedilirler. Ancak, müslümanlar gibi yıkan­mazlar ve kefenlenmezler. Müşriklere ait kabristana gömülürler.

Eğer, müslüman ve kafir ölülerin sayıları eşitse, yine üzerlerine cenaze namazı kılınmaz. Definleri hususunda ise görüş ayrılığı var­dır. Bazıları : «Küffâr mezarlığına», bazıları da : Müslümanlara ait kabristana defnedilir.» dediler. Bazıları ise : «Yeni ve müstakil bir mezarlığa gömülürler.» dediler. Muzmarât ta da böyledir.

Ebeveyninden biri ile esir alınmış olan çocuk, ölmüş olur ve kendisi v%ya ebeveyninden birisi, müslüman olduğunu itiraf et­mişlerse, yıkanır. Büyük ana veya büyük baba ile beraber esir alın­mış bulunan esir çocuğun durumu hakkında ise ihtilaf vardır.

Fakat, çocuk tek başına esir alınmış ve sonra da ölmüş bulu­nursa; bu çocuk yıkanır ve cenaze namazı kılınır. Zâhidî´de de böy­ledir.

Gemide öimüş bulunan bir kimse de, yıkanır, kefenlenir ve ağırlaş tırıl arak denize bırakılır. Mİ´racü´d - Dirâye´de de böyledir.

Muharebe halinde iken, öİdürüldükleri zaman, bağî´nin (= âdil hükümdaar karşı gelen kimsenin) ve yol kesen kimsenin, ölüsü yıkanmaz ve cenaze namazı küınma*z.

Hükümdar veya komutan, muharebeden el çektikten, kıtal bı­rakıldıktan sonra, bu kimselerden biri öldürülmüş olursa, yıkanırlar ve cenaze namazları kılınır. Güzel olan ve büyük âlimlerimizin.ka­bul etmiş bulundukları görüş budur.

Şehirlerde, geceleri silahlan ile eşkiyalık yapanlar da yol kesiciler gibidirler. Zehıyre´de de böyledir.

Münasip olan, cenazeyi yıkayan kimsenin temiz olmasıdır. Fetâvâyi Kâdîhân´cla da böyledir.

Cenazeyi yıkayan kimsenin, cünüp, hayızlı veya kâfir olma­sı da caizdir. Fakat bti, mekruh olur. MVrâcü´d - Dirâye´de de böyle­dir.

Ölüyü yıkayan kimsenin, abdestsiz olması, ittifakla mek­ruh değildir.

Cenazeyi, insanlar içinde ölüye akrabalık yönünden en ya­kın olan kimsenin yıkaması müstehaptır.

Şayet bu kimse, ölü yıkamayı bilmezse, onu, emîn ve verâ sa­hibi bir kimse yıkamalıdır. Zâhidî´de de böyledir,

Ölüyü yıkayan kimsenin, doğru sözlü, yıkama işini iyi bilen, —ölüde— gördüğü körü halleri gizleyen ve iyi halleri açıklayan bir kimse olması müstehaptır.

Ölüyü yıkayan kimse, şayet onda yüzünün nurlanması, güzel bir koku hasıl olması ve benzerleri gibi, mûcib-i hayret bir şey görürse; bunları diğer insanlara söylemesi müstehaptır. Fakat, onda, yüzü­nün kararması, kötü koku hasıl olması, suretinin bozulması, âzaları­nın değişmesi ve benzerleri gibi kötü haller görürse; bunları hiç bir kimseye haber vermesi caiz olmaz. Cevheretü´n - Neyyire´de de böy­ledir.

Ancak, Ölü, hem bid´at ehli hem de bid´ati açıktan yapan bir kimse ise, yıkayan kimsenin, onda gördüğü hoşa gitmeyecek hal­leri, insanların, o bid´atten uzaklaşması niyyeti ile, söylemesinde bir beis yoktur. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Ölüden çıkan fena kokuyu, onu yıkayan kimsenin ve yar­dımcısının duymaması için, onların yanma buhardanlık veya güzel koku konulması müstehaptır. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

En efdal olan, cenazeyi ücretsiz yıkamaktır.

Şayet, ölüyü yıkayan gimsenin ücret istediğinde, ölüyü yıkaya­cak başka kimseler de bulunursa, ona ücret vermek caiz olur. Yıka­yacak başka kimse bulunmadığı zaman, ölüyü yıkayan kimsenin üc­ret alması caiz olmaz. Zahîriyye´de de. böyledir

Erkek cenazeleri erkekler, kadınları da kadınlar yıkarlar. Bunlardan biri diğerini yıkayamaz.

Ölü &üçük olur da, henüz iştah ehlinden olmazsa, onu kadın yı­kayabilir.

Keza, Ölü aynı durumda küçük bir kız çocuğu ise, onu da erkeğin yıkaması caiz olur.

Zekeri kesilmiş ve hayaları burulmuş olanlar da, erkek gibidir­ler.

Bir kadının, kendi kocasını yıkaması caiz olur. Ancak, kocasının oğiu veya babası, kadını öpmek suretiyle, aralarında beynûneti ge­rektiren bir hadise, kocasının ölümünden sonra meydana geldiği za­man, bu kadının kocasını yıkaması caiz olmaz.

Bize göre; bir koca, karısını yıkayamaz. Strâcü´I - Vehhâc´da tfo böyledir.

Bir koca, karışım talâk-ı rlc´i üe boşadaktan sonra ölürse, kadın, iddetüi olduğu için kocasını yıkayabilir. Serahsî´nin Muhryt´-İnde de böyledir

Eğer koca, kadının, iddetinin sonuna doğru ölür ve öldük­ten sonra da kadının iddeti biterse, bu durumda da, kadın kocasını yıkayabilir. Tahavî´de de böyledir.

Bu hususta asıl kaide şudur : Sağ olmuş olsaydı, nikahı se­bebi ile karısı ile cima´ etmesi helâl olan bir erkek öldüğü zaman, karısının bu kimseyi yıkaması helâldir. Itâbîyye´den naklen Tatarhâ-niyye´de de böyledir.

Yahudi veya nasrânî olan bir kadın da, müslüroauı kadın gi­bi, müslüman kocasını yıkayabilir. Ancak bu, çok çirkin bir iş olur. Zâhîdî´de de böyledir.

Ölen bir kadım, zaruret halinde, mahremi olan erkek te­yemmüm eder. Fakat, erkek yabancı olursa, eline bir bez sarar. Kol­larına teyemmüm yaparken gözlerini kapar.

Keza, bir koca, karısına teyemmüm yaptırırken gözlerini kapa­maz. Kadının genç veya yaşlı olması arasında bir fark yoktur. Fetâ-vâyî Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimsenin ümm-i veledi, müdebbiresi, mükâtebesi veya cariyesi ölse, o kimse, bunlardan hiç birisini yıkayamaz. Bunun ak-sî de böyledir.

Bir erkek, kadınlar arasında öldüğünde, onu, rahm sahibi karışı veya cariyesi, eline bir bez parçası sarmadan teyemmüm eder. Bunlardan biri de bulunmazsa, diğer kadınlardan biri, eline bez sa rarak teyemmüm eder. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Bir kimse, yolculuk esnasında, kadınlar arasında ölse ve orada, bir de kafir erkek bulunsa; kadınlar, bu kâfire, ölünün nasıl yıkanacağını öğretirler ve ölüyü yıkaymcaya kadar, ölü ile onu baş başa bırakırlar.

Ancak, böyle bir kimse bulunmaz fakat dokuz yaşından aşağı olmasına rağmen, ölü yıkamaya gücü yetecek bir kız çocuğu bulu­nursa, ona, ölü yıkamayı öğretirler ve ölüyü yıkayana kadar, ölü ile baş başa bırakırlar.

Yolculuk esnasında, bir müslüman kadın, kafir kadınlar arasında ölse, aralarında bulunan dokuz yaşından küçük bir erkek çocuğu, erkek hakkında söylediğimiz şekilde, bu kadını yıkar. Muz-marât´ta da böyledir.

Bulûğ çağına yaklaşmış olan bir hünsâ-i müşkül, hiç bir er-, keği veya hiç bir kadım yıkayamaz. Hiç bir erkak veya hiç bir kadın da, hünsâ-i müşkil´i yıkayamaz. Hünsâ-i müşkîl, ancak elbisesinin dışından teyemmüm edilir. Zâhidî´de de böyledir.

Velîsi müslüman olan bir kafir ölürse, bu müslüman, onu yıkar, kefenler ve gömer. Ancak, onu pis bir çamaşırı yıkadığı gibi yıkar ve onu bir beze sarar. Bir çukur kazar; sünnete uygun olma­yan şekilde kefenler. Lahdi olmayan o çukura koyar; atar. Hİdâye´-de de böyledir.

Kâfir olan bir babaya, müslüman oğlunun ölüsünü yıkama­ması, başında durmaması ve o müslümanı, müslümanlann yıkaması münasip olur. Nihâye´de de böyledir.

Yolculukta ölen bir kimseye, yıkayacak su bulunmazsa, te­yemmüm yapılır ve o kimsenin cenaze namazı kılınır. Muhıyt´te deböyledir.

Bir kimse öldüğünde, su bulunmadığı için, ona teyemmüm yapılsa ve cenaze namazı kılınsa; sonra da su bulunsa, bu kimse tek­rar yıkanır ve cenaze namazı tekrar kılınır. Bu, Ebû Yûsuf (R.A.) ´un kavlidir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. [25]



Ölünün Kefenlenmesi


Ölüyü kefenlemek farz-3 kifâyedir. Fethü´l - Kadîr´de de

böyledir.

Erkek için kefenin sünnet olan miktarı : İzâr, kamıys ve li-fâfedir. Zaruret halinde, —kamıys bulunmadığı zaman izâr ve li-fâfe kafi gelir. Kenz´de de böyledir.

İzâr : Ölüyü, baştan ayağa kadar örten bez parçasıdır. Lifâ-fe de izâr gibidir. Kamıys ise, boyundan itibaren, ayağa kadar olan bez parçasıdır. Hidâye´de de böyledir.

Kamıys, yakasız, telaşız ve kolsuzdur. Kâfi´de de böyledir.

Kefende imame (= sarık) yoktur. Zahirü´r - rivâye budur. Fatva da buna göredir. Mütehhirîn, âlim olan zatların kefenlenme-sinde, sarığı da güzel görmüşlerdir. «Bu âlimin sarığının ucu, haya­tında yaptığının aksine, yüzünün üzerine konur.» dediler. Cevhere­tü´n - Neyyîre´de de böyledir.

Kadın için, kefenin sünnet olan miktarı ise : Dır´izâr, hı-mâr, lifâfe ve hırkadır.

Hırka, göğüslerin bağlandığı bez parçasına denir,

Zaruret halinde— kadın için kafi gelen miktar ise : izâr, li-fafe ve himar´dır. Kenz´de de böyledir.

Hırkanın genişliği, göğüsten göbeğe kadar olan yer kadar­dır. Aynî Kenz Şerhî´nde ve Tebyîn´de böyledir.

Evla olan, hırkanın göğüsten kalçaya kadar olmasıdır. Cev-heretü^n - Neyyire´de de böyledir.

Zaruret olmadıkça, kadının kefenini iki parçaya, erkeğin ke­fenini de tek parçaya indirmek mekruhtur. Aynî Kenz Şerfıi´nde de böyledir.

Murahik sabi (= bulûğ çağına yaklaşmış erkek çocuk) ke­len hususunda, büyük erkek gibidir.

Mürahika kız (= bulûğ çağına yaklaşmış olan kız) ise, bâliğa kadın gibidir.

Bu durumda olmayan erkek çocuğun, kefeninin en az miktarı, bir parça bez; kızın ki ise, iki parça bezdir.- Tebyîn´de de böyledir.

Hunsâ olan şahıs ise, ihtiyaten kadın gibi kefenlenir. Ke­feninin ipekten olmasından, san boya ile veya zâ´feranla boyanma­sından kaçınılması icap eder. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Erkeğin kefenlenmesinde, sağlığında bayramlarda giydiği elbiseye bakılır. Yanî, —değerce— onun misli ile kefenlenir..

Kadınların ise, sağlığında, ana ve babasını ziyarete gittiği elbi­se nazar-ı itibare alınır. Yani, — değerce— onun misli ile kefenien­mesi evla olur. Zâhidî´de de böyledir.

Kefenin, çubuklu bir kumaştan olmasında veya kitan ve kasb denilen kumaşlardan yapılmasında bir beis yoktur. Kasb, yu­muşak bir kumaştır.

Kadınların kefenleri ipekten olabilir ve bir boya ile veya za´-feranla boyanabilir. Erkekler için bunlar mekruhtur. Kefenin, en uy­gun olanı, beyaz olanıdır. Nihâye*de de böyledir.

Kefenin, eski veya yeni olması müsavidir. Cevheretü´n -

Neyyire´de de böyledir.

Erkek için, sağlığında giymesi mubah olan her şey, kefenin­de de mubah olur. Hayatında mubah olmayanlar ise, ölümden son­ra, kefenlenmesinde de mubah değildir. Tahavî Şerhi´nde de böyle­dir.

Ölen kimsenin, mali çok ve veresesi az ise, onun, sünnet olan kefenle kefenienmesi daha evla olur. Eğer, durum bunun aksi ise, kifayet miktarı bir kefenle kefenienmesi daha evladır. Zahîriy-

ye´de de böyledir.

Kefen hakkında, vereseler arasında ihtilaf çıktığı zaman; .yani vereselerden bazıları: «İki kefen olsun», bazıları ise : «üç kefen olsun.» derse; sünnet oliduğu için, bu cenaze üç kefenle kefenlenir. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Erkeğin kefenlenme şekli : Önce lifafe serilir; üşürüne de izâr serilir. Sonra ölü, izânn üzerine konur ve kamıys (gömlek) giydirilir. Başına, sakalına ve vücudunun diğer yerlerine, hanut (deni­len güzel bir koku) sürülür, Muhiyt´te de böyledir.

Erkeklerin kefenine, zaferan ve vers (= güzel kokulu sarı bir ot) hariç, diğer güzel kokuların sürülmesinde bir beis yoktur.

Öien erkeğin alnına; burnunun, ellerinin, dizlerinin ve ayakları­nın üzerine kâfur konur.

Sonra, izârm sol tarafı, ölünün üzerine konur. Sonra da sağ ta­rafı ölünün üzerine atılır.

Lifâfe de" böyle yapılır. Muhıyt´te de böyledir.

Eğer, kefenin açılacağından korkulursa, o, bir şeyle bağla­nır. Serahsî´nin Muhiyt´finde de böyîedir.

Kadının kefenlenmesine gelince : Erkeklerde olduğu gibi, lifafe ve izâr serilir. Sonra, cenaze izâr üzerine konur. Ve dır´ı (= gömleği) giydirilir. Saçı iki bölük yapılarak, gömleğin üstünden göğsünün üzerine konur. Sonra da hımâr (= baş örtüsü) örtülür.

Daha sonrada, erkeklerde anlattığımız gibi, izâr ve lifâfe kapa­tılır. Daha sonra da, hırka göğüslerinin üzerine, kefenin üstünden bağlanır. Muhiyt´te de böyledir. .

Kefenler, ölüye sarılmadan önce, bir veya üç, veya beş, ve­yahut da yedi defa buhurlanır. Yedi defadan fazla buhurlanmaz. Ve tek sayı ile buhurlanır.´Aynî´de de böyledir.

Ölü üç defa buhurlanır :

1- Ruhu çıktığı zaman, kerîh kokuyu gidermek için;

2- Yıkanırken;

3- Kefenlenirken. Ölünün arkasından buhurlama yapılmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Ölüyü buhurlama da, mahrem olanlarla, olmayanlar müsa­vidirler. Ancak, yüzlerini ve başlarım örterler. Cariye de, hür kadın gibi buhurlama yapabilir. Muhıyt´te de böyledir.

Kefen, varsa—ölünün şahsî malından yapılır. Ve kefen, borçlarından önce gelir. Kefen, Ölünün vasiyyetınden ve veresenin malım taksim etmesinden de önce gelir. Ve bu hallerde, sünnet mik­tarı kefen esas ahmr.

Ancak, bu kimse de; rehin gibi, teslim etmemiş fakat satmış bulunduğu mal gibi, cinayet işleyen köîe gibi, başkalarının hakkı olan bir şey varsa; bunlar biaynihi malmın üzerine tealluk etmez, (Onun mali sayılmaz.) Tebyîn´de de böyledir.

Malı olmayan bir kimsenin kefeni, nafakasının üzerine va­cip olduğu kimseye aittir. Bu, îmânı Muhammed (R.A.)fm kavlidir. İmâm Yûsuf (R.A.)´a göre ise, kefen, eğer kadın, kendisine mal bi-rakmışsa, koca üzerine de vaciptir. Fetva´da bunun üzerinedir. Fetâ-vâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir koca, geride mal bırakmadan ölür ve karısı da fakir-se, bil-icmâ´, onun kefenini ,temin etmek, kadına lazım gelmez. Mu­hıyt´te de böyledir.

Nafakası üzerine vacip olan bir kimsesi bulunmayan, fakir bir kimse öldüğü zaman, kefeni, beytü´l - mâl´den temin edilîr. Bey-cü´I - mâl´de de yoksa, o kimseyi müslümanlar kefenler. Eğer bunlar da kefen almaktan aciz olurlarsa yani kefen almaya güçleri yetmez­se, bunu halktan isterler. Zâhîdî´tde de böyledir.

İtâbiyye´de : «... Bu yolla da kefen bulunamazsa, bu cena­ze yıkanıp üzeri otla Örtülüp defnedilir ve cenaze namazı, mezarının üstünde kılınır.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, topluma ait. bir mescidde Ölse, cemaatten birisi ayağa kalkar ve para toplar. Yapılan harcamadan sonra, artan mik­tar olur ve bu paranın da küme ait olduğu bilinmezse, o para ile de başka bir muhtaç kefenlenir. Paranın sahibi bilinirse, iade edilir.

Kalan para ile kefen alma imkânı olmaz ise, fakirlere tasadduk edilir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Eğer, bir ölünün kefeni çalınırsa, malından ikinci bir kefen daha ahmr. Bu kimsenin malı taksim edilmişse —vasiyyetinin veril­diği kimselerle, alacaklıları hariç— vârisleri bu kefeni alırlar.

Bu kimsenin terekesi, (= bıraktığı mal) borcundan fazla de­ğilse, alacaklıları da, henüz alacaklarını almamış olurlarsa, önce ke­fen alınır. Fakat, alacaklılar alacaklarını almışlarsa, onlardan hiç bir şey geri alınmaz. Eğer bu cenaze, kokmaya başlarsa, bir tek kefene

sarılır.

Bir ölüyü, şahsî hayvan yer de, kefeni kalmış olursa, bu kefen terekesine geri verilir. Bu kefeni, bir başkası almış olursa veya bir yakını kendi öz malından bu şahsı kefenlemiş bulunursa, bu ke­fen, kefenleyen kimseye geri verilir. Mirâcü´d - Dirâye´de de böyledir. [26]



Cenazenin Taşınması


Cenazeyi, dönt erkeğin taşıması sünnettir. EM´l - Mekârim´-in Nikâye Şerkâ´nde de böyledir.

Cenaze tabuta konduğu zaman, dört tarafından, birerden dört kişinin tutarak taşımaları sünnettir. Cevheretün - Neyyire´de de böyledir.

Cenaze taşımada, birisi bizzat sünnet, diğeri de kemâl-i sün­net olmak üzere iki türlü sünnet vardır.

Bizzat sünnet: Dört kişinin, tabutu .dört tarafından tutup, her tarafından, birbirini takip ederek, onar adım taşımasıdır. Bu sün­net, cemaatin tamamı hakkında tahakkuk eder.

Kemâl-i sünnef e gelince, bu sünnet, ancak bir kişi hakkında ta­hakkuk eder. Bu kimse, cenazeyi sağ ön taraftan başlayarak sağ omuzunun üzerine ahr. Tatarhâfliyye´de de böyledir. Sonra, arka sağ taraftan, sağ omuzunaahr; sonra sol ön taraftan sol omuzuna alır; daha sonra da arka sol tarfatan, sol omuz üzerine alarak cenazeyi —böylece-- taşır, Tebyîh´de de böyledir.

Yerin darlığı veya buna benzer zaruretlerin dışında, cena­zeyi biri önde biri arkada olmak üzere, iki direğin arasında taşı­mak mekruhtur.

Tabutu el ile tutmada veya omuz basma koymada bir beis yok­tur. Tabut tahtasının yansını omuz başına, yarısını da boyun kökü­ne koymak mekruhtur. Tahâvî Şerhi´de de böyledir.

İstîcâbî : «Meme emen veya sütten kesilmiş olan veyaljut da daha büyük bulunan bir çocuk öldüğü zaman, onu, bir kişinin eîleri üzerinde taşımasında bir beis yoktur. Bu çocuğun cenazesini, insanlar böylece sıra ile taşırlar. Bir vasıtaya binip, çocuğun cena­zesini elleri üzerine almalarında da bir beis yoktur. Fakat, çocuk büyük olursa, cenazesi büyük adam gibi taşınır. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir.

Cenazeyi taşırken, koşar gibi olmamakla beraber sür´atli yürümek lazımdır. Bu sür´atte ölçü, cenaze saîianmıyacak şekilde yürümektir. Tebyîn´de de böyledir.

Cenaze içinde yürüyenler arasında en ef dal olanlar, cena­zenin arkasında yürüyenlerdir. Cenazenin önünde yürümek de caiz­dir. Ancak, herkesten iteri gitmek ve cenazeden uzakta yürümek mekruhtur. Cenazenin sağından ve solundan yürümek de iyi değil­dir. Fethü´I - Kadîr´de de böyledir.

Cenaze götürülürken, ölünün başı ön tarafta oiur. Mırana-rât´ta ta böyledir.

Ölen kimse, komşu, akraba veya iyiliği şöhret bulmuş bir kimse ise, onun cenazesinin arkasından gitmek, nafile ibadetten daha efdaldir. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir.

Cenazeye, bir şeye binmiş olarak gitmekte bir beis yoktur. Fakat, yaya gitmek daha efdaîdlr.

Bir şeye binilıi olarak, cenazenin peşinde giden kimsenm, onu geçmesi mekruhtur. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böyledir,

Cenazede feryat- etmek, bağırmak, yaka-bağır yırtmak mekruhtur. Cenazede, ses çıkarmadan ağlamakta bir sakınca olma­makla beraber, sabretmek daha efdaldir. Tatarhâırfyye´de de böyle­dir.

Cenazenin ardından ateş veya mum yakmak da doğru de­ğildir. Bahrü´r Râik´ta da böyledir.

Kadınların, cenazeyi takip etmek üzere çıkıp, onun peşin­den gitmeleri uygun olmaz.

Cenazenin yanında feryad-ü figan edilirse, bunu yapanlar azarla­nır. Azarlanmasalar bile, bu hal her hangi bir kimsenin cena­zenin peşinden gitmesine mani olmaz. Bu cenazenin peşinde git­mekte bir beis yoktur. Çünkü, cenazenin peşinden gitmek, sünnet­tir. Başkasının bid´ati sebebi ile, sünnet terkedihnez.

Cenazede hazır bulunup, onun peşinden gidecek olan kimseler den başka, hiçbir kimse, cenaze için ayağa kalkmaz. îzâh´ta da böy­ledir.

Keza, cenaze, namaz kılınan yere getirildiği zaman, orada cemaat bulunmakta ise, bazılarına göre, burada oturanlar, cenaze, omuzlardan indirilip, musalla taşına konana kadar, oturmazlar. Sa­hih plan kavil de budur. Fetâvâyi Kâdihân:da da böyledir.

Cenazenin arkasında gidenlerin, üzerine düşen vazife sus­maktır. Bunların, yüksek sesle Kur´ân okumaları ve zikretmeleri mekruhtur. Tahâvî Şerhİ´nde de böyledir.

Cenazenin peşinden giden bir kimse, Alalhû Teââ´yı zikret­mek isterse, gizli ve sessiz olarak zikreder. Fetâvâyi Kâdîhân´da da bövledir.

böyledir.

Cenaze, kabre konmak üzere yere konduğu zaman, cemaa­tin oturmasında beis yoktur. Ancak, cenaze omuzlardan yere kon­madan oturmak mekruhtur. Hulâsa´da da böyledir,

Bu durumda, en efdal olan davranış, mezar toprakla dola­na kadar oturmanıaktadır. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Cenaze, namazı kıldırılmak üzere indirildiği! zaman, başı batıya, ayaklan doğuya doğru gelecek- şekilde, kıbleye enlemesine konulur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Cenazeyi taşıtmak için, ücretle adam tutmak caizdir. Fetâ­vâyi Kâdîhân´da da böyledir. [27]



Cenaze Namazı


Cenaze üzerine namaz kılmak farz-ı hikâyedir. Erkek ol­sun, kadın olsun, insanlardan bir kısmı veya sadece biri, cenaze na­mazını kılarsa, diğer insanlardan mesuliyet kalkar. Şayet, hiç bir kimse bu cenazenin namazını kılmazsa, hepsi de günahkâr ölür. Ta­tarhâniyye´de de böyledir.

Cenaze namazını, imâm, yalnız başına da kılabilir. Çünkü, cenaze namazında cemaat şart değildir. Nihâye´de de böyledir.

Cenaze namazının şartı : Ölünün müslüman olması ve yı­kanması mümkün olduğu müddetçe, temiz (= yıkanmış) olmasıdır.

Ölü yıkanmadan defnedilmiş olur ve bu sçbeple yıkanma imkâ­nı olmazsa, cenaze namazı kabri üzerine kılınır.

Bir cenaze için, yıkanmadan önce namaz kılınmış sonradan da defnedilmiş bulunsa, birinci namaz fasid olduğu için, bu cenazenin namazı yeniden kılınır. Tebyîn´de de böyledir.

Cenaze namazının kılınması- için, Ölünün bulunduğu yerin, temiz olması şart değildir. Muzmarât´ta da böyledir.

Büyük, küçük, erkek, kadın, hür veya köle olsun, her müs-lümanın üzerine cenaze namazı kılınır. Ancak, âdil hükümete karşı gelen kimselerle, yol kesen kimselerin ve bunlara benzeyenlerin, ce­naze namazları kılınmaz.

Doğum esnasında Ölen çocuğun, eğer vücûdunun çoğu çık­mış ise, onun cenaze namazı kılınır. Eğer, vücudunun azı çıkmışken ölürse, onun cenaze namazı kılınmaz. Tam yarısı çıkmış olduğu za­man ölmüş olursa, ne yapılacağı hakkında kitapta bir şey söylen­memiştir. Bunun da kıyas üzre olması gerekir ki, biz onu, yarısı mevcut olan bir Ölünün cenaze namazının kılınması gerektiğine kı­yas eder ve onun da cenaze namazı kılınır, deriz. Bedfti´de de böyle­dir.

Küçük bir çocuk, küffar memleketinde, bir müsliiman as­kerin eline geçse ve bu askerin yanında ölse; elinde bulunduğu müs-lüman askere tabî olarak, onun cenaze namazı da kılınır. Muhıyt´te de böyledir.

İmâm Ebû Yusuf (R.A.) : «Bir şey çalarken öldürülen, hiç bir kimsenin, cenaze namazı kılınmaz.» demiştir. İzahta da böyle­dir.

Hataen kendisini öldüren bir kimsenin, cenazesi yıkanır ve namazı kılınır. Bunda ihtilaf yoktur. Hataen kendisini öldürme : Bir kimsenin, düşmanı öldürmek için vurmak istediği kılıcın, ha­taen kendisine değip, ölümüne sebep olması gibi bir haldir. Zehıyre´-de de böyledir.

İmâmı Azam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) göre, ken­disini, bile bile, kasden öldürmüş olan (= intihar eden) kimselerin de cenaze namazları kılınır. Esahh olan görüş de budur. Tebyîn´de de böyledir.

Kısas veya recm gibi. bir hak sebebi ile silahla veya başka bir şeyle Öldürülen kimseler de yıkanırlar ve cenaze namazları kı-Imir, Normal´ ölülere yapılan muameleler ona da yapılır. Zehıyre´de

de böyledir.

İmâmın (= deylet başkanının) astığı kimseler hakkında, İmâm Ebu Hanife (R.A.)´den iki rivayet vardır. Ebû Süleyman, İmâm-ı Azam {R.A.)´m : «O kimsenin cenaze namazı kılınmaz.» de­diğini rivayet etmiştir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

İnsanlar içinde, cenaze namazını kıldırmaya en evla olan, eğer-orada hazır ise devlet başkanıdır. Şayet devlet başkanı hazır de­ğilse, kadı´nin, o da yoksa emniyet amirinin; o da bulunmazsa, mes­cidin imamının ve o da yoksa, ölünün en yakın arkabasınm, ölünün cenaze namazını kıldırması evlâdır. Ekseni´I - Mütün´da da böyledir.

Hasan´m rivayet ettiğine göre, İmâm-ı A´zam Öbû Hanîfe (R.A.) şöyle buyurmuştur : «îmâm (~ devlet reisi) = halife) ora­da bulunuyorsa, en evlası, cenaze namazım onun kıkhrmasidir. Şa­yet, o yoksa, sırası ile şehrin imâmı vali - kaymakam), o da yok­sa kadı, emniyet âmiri, mescidin imâmı, ölünün en yakın, akrabası cenaze namazını kıldırır.» Âlimlerimizin çoğu bu kavli almışlardır. Ktfâye´de, Nihâye´de, MTrâcü´d - Dirâye´de de İnftye´de de böyledir.

Yakınlık, asabelik sırasına göredir. Baba ise, bu sıralama­dan müstesnadır. Çünkü bir kimsenin babası, —bu hususta oğlun­dan önce gelir. Hızânetü´l - Müftm´de de böyledir.

«Bu kavil, İmâm Muhammed (R.A.)´in kavlidir.» denilmiş­tir. Ve, diğer iki imâmıza göre, «—Bu hususta da— oğul, babadan daha evladır.» denilmiştir. Gerçekten, hepsinin de kavilleri sahihtir. Tebyîn´de de böyledir.

Kadınlar ve küçük çocuklar, cenaze namazı kıldıramazlar. Cenaze namazı kıldırma hususunda yakın akrabalar, uzak olan akrabalardan önde gelir.

Fakat, yakın akraba hazır bulunmaz ve onun gelmesinin beklen­mesi halinde vakit geçecekse, bu durumda, uzak olan akrabanın, cenaze namazını kıldırması evlâ olur. Bu durumda, bir kimse, ölü­nün yakın akrabasına bir yazı yazıp onu çağırmaya kalkarsa, uzak olan akraba o şahsa mani olabilir.

Şehirde bulunan bir hasta, hasta olmayan kimse gibidir. Dilerse cenaze namazını kıldırmak için öne geçer. Uzak akraba hasta olan o yakın akrabaya mâni olamaz.

Akrabaların yakınlık dereceleri müsavi olursa, cenazeyi yaşça büyük olanların kıldırması daha evlâ ve daha uygundur.

Her yönden aynı derecede bulunan, iki akrabadan biri, diğerinin izni olmadan, bir başka kimseyi —cenaze namazını kıldırması için— öne geçiremez. Eğer, her ikiside, öne birer adam geçirmiş olurlarsa, öne geçirilen kimselerden hangisi yaşli ise, cenazeyi onun kıldırma­sı evlâdır. Cevheretü´n - NeyySre´de de böyledir.

Kübrâ´da : «Ölü, sağlığında bir şahsın, cenaze namazını kıl­dırmasını vasiyyet etmiş oüsa; bu vasiyyeti batıldır, geçersizdir.» denilmiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarât´ta da böyledir.

Bir köle ölse de, cenaze namazım kıldırmak hususunda, bu kölenin efendisi, babası ve oğlu arasında ihtilâf çıksa; kölenin baba-s> ve oğlu hür olsalar bile, cenaze namazını kıldırmakta efendisi hak sahibidir. Namazı, o kıldırır. Fetva bunun üzerinedir. Muzmarât´ta da böyledir.

Bize göre, ölümle vuslat sona ermiş olduğu için, kocanın vekalet hakkı yoktur. Câmiu´s - Sağtr´de de böyledir.

Şayet ölen bir kadının, başka bir yakını yoksa, onun cena­zesini, kocasının kaldırması evlâdır. Sonra komşusunun, sonra da yabancıların, bu kadının cenazesini kaldırma haklan vardır. Teb-yîn´de de böyledir.

0 Bir kadın ölmüş olsa ve o kadının kocası ve âkil bir oğlu bulunsa; velayet hakkı, kocasının değil, oğlunundur. Fakat, bu du­rumda, oğlanın, babasının önüne geçmesi mekruh olur. Münasip olan, babasını Öne geçirmesidir. Şayet, bu kadının oğlu, başka koca­sından ise, onun öne geçip, cenaze namazım kıldırmasında bir beis yoktur. Çünkü, bu durumda onun kıldırması, daha uygundur. Ve bu çocuğun, anasının kocasına ta´zim etmesi lazım gelmez, Bedai´de de böyledir.

Bir ölü üzerine, bir defadan başka cenaze namazı kılınmaz. Çünkü, cenaze namazında nafile meşru* değildir. îzâh´da da böyledir.

Bir Ölünün cenaze namazını, devlet reisi, vali, kadı veya mescidin imâmı kıldirmışsa, ölünün yakını yeniden cenaze namazı kılamaz, kıMıramaz. Çünkü, bunlar, bu cenaze namazını kıldırmaya, kendisinden daha lâyıktırlar. Fakat, bunlardan başka bir kimse bu cenazenin namazını kıldirmışsa, ölünün yakını bu namazı iade ede­bilir. Hulâsa da da böyledir.

Bir cenazenin namazını, ölen kimsenin yakını küdırmışsa, bundan sonra başka birinin de* bu ölü için cenaze namazı kıldırması caiz olmaz. Ancak, devlet başkanı bu kimsenin cenaze namazını kıl­dırmayı nıurad ederse, küdırabilir. Çünkü o, hak yönünden, velfden öncedir.

Bir Ölünün cenaze namazını, bir yakını kıldırmış olsa, aynı derecede olan diğer yakınlarının, yeniden cenaze namazı kıldırma hakları yoktur. Cevheretü´n - Keyyîre´de de böyledir.

Şayet cenaze namazını, cenazenin velisinden başka bir kim­se veya devlet başkanı kıldırmış olsa, velî dilerse bu namazı yeni­cen kıldırır. Hîidâye´de de böyledir,

Bir kimse, cenaze namazım kıldırsa, ölünün velisi de, bu imâmın arkasında olsa; fakat bu kimsenin namazı kıldırmasına gön­lü olmasa; eğer imâma uyup, onunla beraber bu namazı kılarsa, kı­lınan bu namaz caiz olur. Ve, velî bu namazı iade ermez.Şayet, cenaze namazım kıldıran imâm, abdes.tsiz olsa, bu cenaze namazım iade eder.

Eğer, imâm abdestli, fakat cemaat âbdestsiz ise, imâmın nama­zı sahih olur; cenaze namazı iade edilmez. Hulâsa´da da böyledir.

Ölünün hasta olan akrabası, oturduğu yerde, cemaat ise ayakta olduğu halde namaz kıldırmış olsa, bu namaz caiz olur.

Bir kimse, başka bir yerde ölse, sonra da ehli gelip, onu kendi beldelerine götürseler; eğer daha önce hükümdarın veya kadı´nın emri ile, bu cenazenin namazı kıhnmişsa, yeniden kılınmaz. Fetâvâ-yi Kâdîhân´da da böyledir.

Cenaze, akşam vakti hazırlanmış olsa, önce akşam namazı­nın farzı kılınır. Ancak, cenaze namazı, akşam namazının sünnetine takdim edilir. Yani, cenaze namazı, akşam namazının sünnetinden önce kılınır. Gtmye´de de böyledir.

Bir şeye- binili bir durumda cenaze namazı kılınmaz. Mu-hıyt´te de böyledir.

Hakikî ve hükmî temizlik, kıbleye yönelmek, avret yerlerini örtmek ve niyyet etmek gibi, diğer namazlarda olan şartlacenaze namazında da vardır.

Diğer namazların sıhhati için gerekli olan şartlar, cenaze nama­zı için de gereklidir. Bedai´de de böyledir.

Cenaze namazında imâm ye cemaat niyyet ederler. Cemaat: «Kıbleye dönülü olduğum halde, imâma uydum ve Allah´a ibâdet kasdi ile bu farzı edâ ötmeye niyyet ettim.» der. İmâmın, kalbi ile cenaze namazını kılmayı kasdetmiş olması da niyyet olarak sahih olur. Muktedî´nin, sadece «imâma uydum» demesi de caiz olur. Muz-marât´ta da böyledir.

Cenazenin hazır olması ve imâmın önüne konmuş bulun­ması da, cenaze namazının şartlarmdandır. Hazırda olmayan veya bir hayvan üzerinde bulunan cenazeye namaz kılmak sahih oÜmaz. Nehrü´l - Fâık´ta da böyledir.

Kadınlarla aynı hizada bulunma hali* hariç, diğer namazları bozan şevler, cenaze namazını da bozarlar. Zâhidî´de de böyledir.

Cenaze namazında, cemaat, yedi kişi olduğu zaman üç saf olurlar : Bunlardan biri, imâm olarak öne geçer; üçü onun arkasına, ikisi de bunların arkasına, diğer biri ise, en arkaya dururlar. Tatar-hâniyye´de de böyledir.

Cenaze, ister kadın, ister erkek olsun; imâm, namazını kıl­dırırken, o Ölünün göksü hizasına durur. En güzeli budur. Ancak, başka.bir hizaya durmuş olsa bile, kıldırdığı namaz, caiz olur. [28]



Cenaze Namazı Nasıl Kılınır


Cenaze namazı, dört tekbirle kılınır. Bu tekbirlerden birisi terk edilmiş olsa, namaz caiz olmaz. Kâfî´de de böyledir.

Cenaze namazı kılacak kimse, iftitâh tekbirini alır ve süb-haneke´yi okur. Sonra bir tekbir daha alır. Peygamber fS.A.VJ Efen­dimize salat okur; sonra bir tekbir daha alır. Ölü için ve bütün müs-lümanlar İçin dua eder.

Cenaze namazında okunması mecburi olan bir dua yoktur. Pey-yamber (S.A.V.) Efendimiz´in, cenaze namazında şöyle dua buyurdu­ğu rivayet olunmuştur. (= Ey Allah´ım!... Şağ olanlarımızı/ölü bulunanlarımızı; hazır olanlarımızı, gaib bulunanımızı; küçüğümüzü, büyüğümüzü, erkeği­mizi, kadınımızı bağışla.

Ey Allah´ım!... Bizden kimi yaşatırsan, müslüman olarak yaşat. Ve bizden kimi de öldürürsen, onu da imân üzere öMür.)

Ölen küçük bir çocuk ise, İmâmı A zam (R.A.) ´in, onun ce­nazesini kılarken, şöyle dua ettiği rivayet olunmuştur:

(= Ey Alah´im!... Bunu, bizim için önde gönderilmiş bir hayır kıl.

Ey Allah´ım!.1.. Bunu, bizim için, ebedî bir azık, bir menfaat kıl.

Ey Allah´ım!... Bunu, bizim için, şefaati kabul edilen bir şefaat­çi kıl.)

Bu duaları güzelce bilen kimseler, bunları okur. Şayet bunları iyice bilmiyorsa» bildiği başka duaları okur ve sonra dördüncü tek­biri alır. Sonra da iki tarafına selam verir.

Dördüncü tekbirden sonra ve selamdan Önce, hiç bir dua okun­maz. Cami´ Şerbi´nde de böyledir. Mezhebin zahiri de budur, Kâfî´de de böyledir.

Cenaze namazı kıldıran kimse, tekbirler hariç, diğerlerini içinden okur. Tebyîn´de de böyledir.

Cenaze namazında Kur´an okunmaz. Ancak, Fâtiha´nm dua niyyeti ile okunmasında bir beis yoktur. Fakat, Fâtiha´nın da Kur´­an rayyeti ile —cenaze namazında— okunması caiz olmaz. Çünkü, cenaze namazı dua yeridir; kıraat mahalli değildir. Serahsî´nin Mu-hıyt´inde de böyledir.

Cenaze namazında, iftitah tekbirinden başka tekbirlerde, el kaldırılmaz. Aynî´de de böyledir.

Bu hususlarda, imâm ile cemaat arasında bir fark yoktur. Kâfî´de de böyledir.

îki tarafa selam verirken, —selamda— cenazeye riiyyet edilmez. Ancak, sağ tarafa selam verilirken, sağ tarafta bulunan ce­maate, sol tarafa selam verilirken de, so] tarafta bulunanlara -—se­lam vermeye— niyyet edilir. Sirâcü´l - VeJıhacMa da böyledir.

Şayet, imâm, —cenaze namazında— beş defa ´tekbir alsa, muktedî ona tabi olmaz. O halde, ne yapar İmâm Ebû Hanîfe (R. A.) ´den rivayet edildiğine göre, o kimse, bekler ve imâmla birlikte selam verir. Sahih olan budur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Cenaze namazında, imâm birinci tekbiri aldıktan sonra bir şahıs gelse; bu şâhıs, imâm1 ikinci tekbiri alana kadar bekler ve onunla birlikte tekbir alır. tmâm cenaze -namazını bitirince de, mes-buk, yedşememis bulunduğu tekbiri, cenaze kaldırılmadan önce alır. Bu, İmâmı A´zam Ebû Hanîfe CR.A.) ve İmâm Mıihammed (RA.)´in kavlidir.

tmâma; iki veya üç tekbir aldıktan sonra yetişmiş olan kimse de, keza böyle yapar. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Cenaze namazına, imâm dördüncü tekbiri alırken yetişen kimse, eğer imâm selâm vermemişse, Ebû Hanîfe (R.A.)´den gelen bir rivayete göre, bu tekbirle namaza girmez. Esahh olan ise, o kim­se bu tekbirle, cenaze namazına girer. Fetva da buna göredir. Muz-marât´ta da böyledir.

Bu şahıs, sonra, cenaze kaldırılmadan önce, arka arkaya ûç defa tekbir alır; dua okumaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Cenaze namazında, eller kaldırılmış olsa bilet omuzlara kon­maz. Zahirü´r - rivâyede böyle zikredilmiştir. Zâhîrîyye´de ise, «böy­le´ bir rivayet gelmemiştir.» denilmiştir.

Bir kimse, imâmla beraber bulunmasına rağmen, gaflet edip tekbir almaöuş olsa veya bu tekbirleri sonradan almaya niyyet et­se; bu kimse hemen tekbir alır. İmâmın ikinci tekbiri almasını bek­lemez. Çünkü, âlimlerimizin kavillerine göre, o kimse gücü yettiği müddetçe, imâma iştirak etmiş durumdadır. Kâdîhân´ın Camîmâmla birlikte iftitah tekbirini almış olan kimse, ikinci ve üçüncü tekbirleri almamış bulunsa; onları alır ve sonra da, imâmla birlikte dördüncü tekbiri ahr. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Sehven, üçüncü tekbirden sonra selam vermiş bulunan bir imâm, dördüncü tekbiri alır ve yeniden selam verir. TatarhânJyye´-de de böyledir.

Çok sayıda cenazenin toplanmış olması halinde, imâm mu­hayyerdir, isterse, bunların namazlarını ayrı ayrı kıldırır; isterse de, hepsine birden niyyet ederek bir cenaze namazı kıldırır. Mî´râcü´d-Dirâye´de de böyledir.

Cenazelerin ne şekilde konulacağı hususunda da, imâm ser­besttir : İsterse onları, yan yana tek hizaya kor ve kendisi de, onla­rın en ef dal olanının önüne durur; isterse, cenazeleri, kıble cihetine, bir biri arkasına kor ve bu durumda onları hayatta iken imâmın ar­kasında nasıl durur idi iseler, o şekilde sıraya dizer. Yani, en efdal-leri, imâma en yakın olur.

Cenazeler karışık olursa, imâmın önüne erkekler konur. Onların arkasına erkek çocuklar, onların arkasına da hünsalar ve onlar ar­kasına ise kadınlar konur. Kadınlardan sonra da, mürâhik kızlar di zilir.

Cenazelerin hepsi de erkek olursa, Hasan´ın Ebû Hanîfe XR.A.) ´-den rivayet ettiğine göre, en ef dalleri ve en yaşlıları öne konur.

Şayet, hür ve köle cenazeleri bir araya gelmiş olursa, meşhur olan kavle göre, hürlerin cenazeleri ön tarafa konulur. Fethül - Ka-dîr´de de böyledir.

İmâm, bir cenazenin namazını kumaya başladıktan sonra, başka bir cenaze gelmiş olsa, imâm, ilk cenazenin namazına devam eder. İkinci cenaze için ise, yeniden cenaze namazı kıldırmaya baş­lar.

Ve, ikinci cenaze imamının önüne konduğu zaman, ikinci defa tekbir alıp da, cenazelerin ikisine birden niyyet etse, bu durumda alınmış bulunan bu tekbir de, birinci cenaze için alınmış olur. An-; cak imâm, bu ikinci tekbiri alırken ikinci cenazeye niyyet ´etmiş olursa, işte bu durumda, o ikinci tekbir, ikinci cenaze için alınmış olur. Ve bu durumda imâm, birinci cenazenin namazından ayrılmış olur. Sonradan başlamış bulunduğu, ikinci cenazenin namazını bi­tirdikten sonra, birinci cenazenin namazımı yeniden kılar; Sîrâcü´l -Vehhâc´da da böyledir.

Cenaze namazı kıldırmakta olan bir imâmın, abdesti bozul­muş olsa, yerine başkasmı geçirmesi caiz olur. Sahih olan kavil bu­dur. Zahîrîyye´de de böyledir.

Yıkanmadan veya cenaze namazı kılınmadan defnedilmiş olan ölünün, kabri üzerine üç güne kadar cenaze namazı kılmabiîir. Sahih olan kavle göre, bu zarurî olan bir takdir —sınırlama— değil­dir. O cenazenin parçalandığı bilinmediği müddetçe» cenaze namazı kılınır. Sirâdyye´de de böyledir.

Cenaze namazının, namazgahta, açık bir yerde veya evde kı­lınması müsavidir. Muhıyt´te de böyledir.

İçinde, cemaatin namaz kıldığı mescitlerde, cenaze namazı kılmak mekruhtur.

Ölünün de, cemaatin de beraberce mescidde bulunması; cena­zenin dışarda ve cemaatin mescidin içinde olması; imâmın, cemaatin bir kısmı ile mescidin dışında, cemaatin kalan kısmının mescidin içinde olması; cenazenin, mescidin içinde, imâmla cemaatin de, mescidin dışında olması hallerinin hepside müsavidir. Muhtar olan gö­rüş budur. Hulâsa da da böyledir.

Ancak, bu haller, yağmur ve benzerî gibi bir öziir sebebi ile olursa, mekruh olmaz. Kâfî´de de böyledir.

Yolda veya bir insana ait olan arazide cenaze namazı kıl­mak mekruhtur. Muzmarât´ta da böyledir,Cenaze namazı kılmak için Özel olarak yapılan bir mescîd-de cenaze namazı kılmak mekruh olmaz. Tebym´de de böyledir.

Cenazenin peşinden gidenlerin, namazı kılınmadan geri dönmeleri münasip olmaz. Namaz, kılındıktan sonra da, ancak cena­ze sahibinden izin alındıktan sonra dönülebilir. Fakat, definden Ön­ce veya sonra, cenaze sahibinden izin almadan dönmeye ruhsat var­dır. Muhiyt´te de böyledir. [29]



Kabir, Defin Ve Ölünün Kabirden Başka Bir Yere Nakledilmesi


Ölüyü defnetmek, farz-ı kifayedir. Sirâcüİ - Vehhâc´da da böyledir.

Sünnet olan mezar şekli, lahiddir. Serahsî´nin Muhayt´inde de böyledir.

Lahdin şefcli : Mezar kazılıp bittikten sonra, mezarın kıble cihetini biraz daha kazıp, ölüyü oraya koymaktır. Muhıyt´te de böy­ledir.

Lahid, sanki tavanı olan bir ev gibi yapılır. Babrü´r-Râık-

ta da böyledir.

Yeıyumuşak olduğu zaman, şak yolu ile mezar yapmakta da bir beis yoktur. Fetâvâyî Kâdîhan´da da böyledir.

Şıkkın şekli şudur : Kabrin ortası, bir nehir gibi kazılır. îki tarafı kerpiç veya benzeri bir şeyle Örülür. Cenaze oraya konularak, üzeri tavan gibi kapatılır. Mirâcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Kabrin derinliğinin, erkeğin göğsüne kadar veya yaran boy ka­dar olması münasiptir. Aslında, kabir ne kadar derin olursa, o kadar efdal olur. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Hasan bin Ziyâd, İmâm Ebû Hanîîe (R.A.) ´nin şöyle buyur­duğunu nakletmiştir : «Kabrin uzunluğu, —gömülecek— adamın uzunluğu kadardır; genişliği ise, yarım boydur.» Muzmarât´ta da böyledir.

Şeyhü´İ - İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fazl: «Yerin yu­muşak olmasından dolayı, bizim beldemizde tabut edinmek caizdir... Demirden tabut yapılmasında da bir beis yoktur. Ancak, demir tabut içine toprak döşemek, cenazeye yalan yerleri çamurlamak ve lahid yerini tutsun diye ölünün sağma ve soluna birer kerpiç koymak uy­gun olur. Cenazeye dokunması halinde, lahde kiremit koymak mek­ruhtur.» demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân´-da da böyledir.

Cenazeyi, fâsıklann yerine defnetmek mekruhtur. Fethü´I - Ka-dîr´de de böyledir

Cenazeyi mezara indiren kimselerin, kuvvetli, güvenilir ve iyi kimseler olması müstehaptir. Tatarhânİyye´de de böyledir.

Bir kadının cenazesini, rahm sahibi olan bir akrabasının indir­mesi, diğer akrabaların indirmesinden daha evladır. Uygun oîan bu­dur. Ceyheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Keza, mahrem olmayan akrabanin (rahm sahibi), kadını kabre indirmesi de, yabancıların indirmesinden daha evlâdır. An­cak, akrabasından kimse yoksa, kadını yabancıların kabre indirme­sinde de bir beis yoktur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Cenazeyi indirmek için, hiç bir kadın kabre inmez. Serahsî-´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Cenaze, mezarın kenarına indirilir ve mezarın kıblfe tarafına konur. Buradan da alınarak Lehda konur. Mezara inip, yerine koymak üzere cenazeyi alan kimselerin yönleri kıbleye doğru olur. Fethü´I - Kadîr´de de böyledir.

Cenazeyi lahda koyan kimseler, bu esnada : «Bismillah ve alâ milleti Resûliîlah». (= Allah´ın adı ile ve Allah Resûlü´nün mille­ti üzere —koyuyoruz.—0»derler. Mutunda da böyledir.

Cenaze, sağ yanı üzerine, kıbleye karşı konur. Kefenin bağ­lı yerleri çözülür. Mezar, kerpiç ve kamışla tesfiye edilir; mezara kiremit konulmaz.

fCadm defnedilirken, kabri kapatılır. Erkeğin kabri kapatılmaz; toprak dökülür. Toprağı elfe dökmekte bir beis yoktur. Kabir, bütün imkanlar kullanılarak, toprak atihr ve örtülür. Cevheretii´n - NeyyS-re´de de böyledir.

Kabre, bu kabir kazılırken çıkmış olan topraktan daha faz­la toj5rak atmak mekruhtur. Aynî´de de böyledir.

Cenaze defnolunurken hazır bulunan kimsenin, bu ölünün kabrine, avucunun dolusu ile, üç avuç toprak atması müstehaptır. Toprak atan kimsenin, ölünün baş ucunda durması ve birinci defa toprak atarken : «Minhâ halaknâküm (^ Sizi topraktan yarattık)»; ´ ikinci defa toprak atarken : «Ve fihâ nü´ıydükum (= sizi toprağa

döndürürüz) » ve üçüncü defa toprak atarken de : «ve minhâ nüh-ricüküm .târeten uhrâ (= Sizi topraktan ikinci defa çıkarırız.) » la­fızlarını okumak da müstehap olur.

Cenazeyi geceleyin defnetmekte bir beis yoktur. Fakat im­kan nisbetinde, cenaze gündüz defnedîlmelidir. Sirâcül Vehhâc´da da böyledir.

Kabir, yerden bir karış kadar, yukarı kaldırılır. DÖrtkÖşe yapılmaz. Çamurla sıvanmaz. Kireçle badana edilmez. Kabrin üzeri­ne su dökmekte bir beis yoktur. Kabrin üzerine ev yapmak mekruh­tur.

Kabrin üzerine oturmak, uyumak, üzerinde cim´a etmek, üze­rine abdest bozmak, bevletmek, mezar üzerine yazı ile işaret etmek ve benzeri şeyler yapmak mekruhtur. Tebyîn´de de böyledir.

0 Kabiiüer yıkıldığı zaman, onları çamurla sıvamak veya yap­makta da bîr beis yoktur. Tatarhâniyye´de de böyledir. Esahh olan budur. Fetva da buna göredir. Cevâhirü´İ - Ahlâtî´de de böyledir.

Bir kimsenin, sağlığında kendisi için kabir kazdırmasında bir beis yoktur. Bununla sevap kazanır. Tatarhânİyye´de de böyledir.

Bir kimsenin kendisi için kazmış olduğu mezara, bir baş­kasını gömmek isteseler, eğer mezar genişse, bu kimseyi defn etmek mekruh olur. Fakat, mezar dar isef defnetmek caiz olur. Ancak, ön­ceki adama, mezarı kazma masrafım borçlanırlar ve Öderler. Muz-marât´ta da böyledir.

îçinde iyi kimselerin bulunduğu, kabristana defnedilmek en efdal olandır.

Ölü defnedildikten sonra, kabrin başında, bir deve kesilip eti dağıtılacak kadar bir müddet oturup Kur´an okumak ve ölü için dua etmek müstehap olur. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

İmâm Muhammed (R.A.Ve göre, kabrin yanında Kurban okumak mekruh değildir. Âlimlerimiz bu görüşü alıp, kabul etmiş­lerdir.

Okunan Kur´an ölüye fayda verir. Muhtar olan kavil budur. Muz-marât´ta da böyledir.

Kabrin üzerine mescit veya başka bir bina yapmak mekruh­tur. Sfcrâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Kabrin yanında sünnete uygun olmayan bir şey yapmak; va-siyyet edilmemiş bir iş yapmak mekruhtur.

Ancak, kabir ziyareti ve kabrin yanında ayakta durup dua et­mek caizdir; mekruh değildir. Bahru´r - RMkta da böyledir.

Zaruret olmadıkça, bir kabre, iki veya üç cenaze koymak mekruhtur.

Zaruret halinde ise, ihtiyaçtan dolayı kabrin kıble tarafına er­kek, onun gerisine erkek çocuk, onun gerisine hunsâ ve onun gerisi­ne de kadın konur; araları da toprakla aynlır. Serâhsî´nin Muhıyt´-inde de böyledir.

Eğer iki erkek bir kabre konacaksa —zaruretten dolayı—, bunlardan efdal olan hangisi ise, o, lahdin ön tarafına konur, Mu-hiyt´te de böyledir.

Keza, iki kadın bir kabre defnolunacağı zaman da, bunlar­dan efdal olan, kabrin ön tarafına konur. Tatarhaniyye´de de böy­ledir.

Bir cenaze tamamen çürümüş, toprak olmuş ise, o kabre başka birini defnetmek, Jcabrin üzerine bir şey ekmek ve bina yap­mak caiz olur. Tebytu´de de böyledir.

Ölen veya öldürülen kimseleri, Öldükleri yerin kabristanına defnetmek müstehaptır. Ancak, defin´den Önce, cenazeyi bir veya iki mil mesafede bîr yere nakletmekte bir beis yoktur. Hulâsa´da da böyledir.

Keza, bir kimse başka bir memlekette Ölürse, onu öldüğü yerde defnetmek müstehaptır. Başka bir şehre nakletmekte de bir beis yoktur. Ancak, defnedüdikten sonra, bir cenazeyi çıkarmak mü­nasip olmaz. Fakat, defnedilmiş olduğu yer zorla veya şuf´a yolu ile alınmış olursa, bu cenaze kabirden çıkarılır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir cenaze, başka bir kimsenin yerine ve yerin sahibinin iz­ni olmadan defnedilmiş olursa; bu durumda mal sahibi muhayyer­dir : isterse emreder ve cenazeyi çıkarttırır; dilerse o kabri düzleyip üzerinde ziraat yapar. Tecnîş´de de böyledir.

Cenaze kıble tarafına konmamış olsa; sol tarafı ürerine ve­ya başı ayağının konacağı tarafa konmuş bulunsa, eğer üzerine top­rak atılıp mezar kapatılmışsa, geri açılmaz. Şayet ölü lahde kon­muş, kerpiçler örülmüş ve fakat kabir Örtülmemişse, kerpiçler kaldırılır ve ölü sünnet olan şekilde konulıar. Tebyîn´de de böyle­dir.

Eğer kabre bir şey düşer de, bundan kabir örtüldükten son­ra haberdar olunursa; kabir açılıp, düşen şey çıkartılır. Fetâvâyi Kâ-dîhân´da da böyledir.

«Kabre düşen şey, bir dirhem miktarında bile olsa, —kabir acılır. —» demişlerdir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Kabristanın otunu koparmak, odununu kesmek mekruhtur. Fakat bunlar kurumuş olursa, kesmekte, koparmakta bir beis yok­tur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bize göre, kabristanda ayakkabı ile yürümek mekruh değil­dir. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir. [30]



Bu Konu İle İlgili Bazı Meseleler :


Ölü sahibine ta´ziyette bulunmak güzeldir. Zahîrlyye´de de böyledir.

Hasan hin Ziyâd´ın şöyle dediği rivayet olunmuştur : «Ce­naze sahiplerine, bir defa ta2İyette bulunmak kâfidir. İkinci defa ta-ziyette bulunmak münasip olmaz.» Muzmarât´ta da böyledir.

Taziyenin vakti : Ölümden itibaren üç gündür. Üç günden sonra taziyede bulunmak mekruhtur. Yalnız, taziyede bulunan veya taziye edilen kimse gaib iseler; taziyenin üç günden sonra olmasında da bir beis yoktur.

Taziyeyi definden önce yapmak —şayet cenaze sahiplerinde, fer-yad-u figan yoksa— definden sonra yapmaktan efdaldir. Yani, bir kimse cenaze sahipüerini sakin görürse, definden Önce taziyede bu­lunur.

Ölünün bütün akrabalarına taziyede bulunmak müstehaptır. Büyük olsun, küçük olsun; erkek olsun, kadın olsun... Ancak, ölü­nün akrabası olan genç kadınlara, mahremi olmayan kimseler tazi-yette bulunmazlar. Sîrâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Taziyede bulunurken şöyle demek müstehap olur

Ğaferallehü Teâlâ li meyyitike ve tecâvez anhu. Ve teğmidehû bi rahmetilıî. Ve rezagake´s-sabre alâ musıybetihî. Ve âcereke alâ mevtihî.

Allahû Teâlâ, ölünüzü bağışlasın; günahlarını affetsin. Ve ona rahmeti ile muamele etsin. Allahû Teâlâ, onun ölümünden dola­yı sana sabır versin. Ve, onun Ölümüne sabretmenden dolayı, müka­fatını artırsın.)

Taziyelerin en güzeli Peygamber (S.A.VJ EfendibnKzin ta-zi-yesidir. Resûlullah (S.A.V.) şöyle derdi :

İnne lillahi mâ ehaze ve lehü mâ a´tâ ve külle şey´in ´indehû bi eceli´m-müsemmâ.

Şübhesiz, aldığı da verdiği de Allah´ındır. Ecel´i müsemmâ da onun yanındadır. —kimin ne zaman öleceğini, ancak O bilir.—)

Müslüman bir kinişe, bir kâfire taziyede bulunurken :

´zamellâhü ecreke ve ahsene ´azâeke

Allah, ameHiiıin karşılığını büyük kılsın. Ve sana sabır ver­sin.) der.

Bir kâfir de, müslümana taziyede bulunurken :

Allah, sana sabır versin ve ölünü bağışlasın.) der. Kafir : «A´zamellâhü ecreke» demez.

Bir kafir, diğer bir kafire taziyede bulunurken :

(= Allah sana sabır versin ve Ölünü bağışlasın) der. Kafir : «A´zajneBahû ecreke» demez.

Bir kâfir, diğer bir kâfire taziyede bulunurken :

Ahlefe´llaheu leyke ve lâ nekasa ´adedeke. C= Allah, sana halef versin ve adedini eksiltmesin) der. Sirâ-cü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Ölüsü olan kimselerin, insanların gelip taziyede bulunmala­rı için, bir evde veya bir mescidde oturmalarında bir beis yoktur. Evin kapısında oturmak ise mekruhtur.

Acem memleketlerinde olduğu gibi, bir sergi serip başına diki­lerek Kur´an okumak ve para toplamak kötülüğün en kötüsüdür. Zâhİrıyye´de de böyledir.

Hızânetü´l-Fetâvâ´da : «Musibetten (bir yalanın ölmesin­den) olayı, oturup üç gün bekleme hususunda ruhsat vardır. Ancak, bunun terkedilmesi de daha evladır.» denilmiştir.

Ölünün ardından sesli olarak ağlamak caiz değildir. Kalbin incelmiş, hassaslaşmış olmasından dolayı, sessiz bir şekilde ağla­makta bir beis yoktur.

Bir yakını Ölmüş olan erkeklerin, siyah elbise giymeleri ve onu . taziye için yırtıp parçalamaları mekruhtur.

Kadınların ise, siyah elbise giymelerinde bir beis yoktur. An­cak, bunların da, yüzlerini karalamaları, yakalarını sırt maları, yüz­lerini çizmeleri, saçlarını yolmaları, başlarına toprak saçmaları, diz­lerine ve bağırlanna vurarak dövünmeleri, kabirlerin üzerine ateş yakmaları batıldır; cahüiyye adetlerindendir ve boş bir,aldanmadır. Muzmarât´ta da böyledir.

Ölü sahipleri için, komşularının yemek yapmalarında bir beis yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

Ölümü takip eden ilk üç günde, ölü evinin yemek yedirme­si, ziyafet vermesi mubah değilidir. Tatarhâniyye´de. de böyledir. [31]



Şehidlik Ve Şehidlerle İlgili Hükümler


Şehîd : Harbîler veya bağîîer (= âdil devlet başkanına is­yan edenler) veyahut da yol kesiciler tarafından öldürülen kimse demektir.

Muharebe meydanında yaralı olarak bulunan, gözlerinden veya kulaklarından kan gelen, içinden kan gelen, vücudunda, yanma eseri bulunan, yaya veya binili olduğu halde düşman hayvanları tarafın­dan tepelenen, veya bunlar tarafından ışınlan veyahut da bu hay­vanların ön veya arka ayakları ile tepilen, yani saydığımız bu sebep­lerden dolayı veya hayvanına vurulmasından dolayı onun kaçması sebebi ile veya ona mani olmak isterken düşüp ölen kimselerle, vu­rulup suya veya ateşe atılan, surdan aşağı atılan, üzerine duvar yı­kılarak öldürülen; düşmanlar tarafından, başına ateş atılarak veya odun vurularak öldürülen veya suda boğularak Öldürülen kimseler ,şehid$rler.

Bir müslümanın da suda boğarak veya zulmen öldürdüğü fakat ölümü sebebi ile diyet vacip olmayan kimseler de şehiddirler. Şehi­din şer´î tarifi budur.

Keza, zımnî veya islâm ülkesinde, eman´Ia bulunan bir kim­senin de, —yukardaki gibi— öldürdüğü kimseler de şehirdirler. Ht-dâye Şerlü Aynîde de böyledir.

Sulh ve bir babanın oğlunu öldürmesi sebebi ile, ölen kim­seye diyet vacip olmuş olsa büe; o kimsenin şehidliği düşmez. Çün­kü, kısas vacip olmuş olmasına rağmen, sulh ve şüphe sebebi ile bu kısas düşmüş olmaktadır. Kenz Şerht Aynî´de de böyledir.

Bir kimse, nefsini veya malım kurtarmak veyahut da müs-lümanlan veya zımmîieri müdafaa etmek için savaşırken, —demir, taş veya ağaçtan olan hangi âletle olursa olsun— öldüriilürse, o kim­se şehiddir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Düşman, ateş açarak bir gemide bulunan müslümanlan yak­mış olsa, ve bu ateş başka bir müslüman gemisine sıçrayıp o gemide bulunanları da yaksa, bu gemilerde bulunup, yanarak ölenlerin hepsi de şehiddir. Hulâsa´d a da böyledir. [32]



Şehidin Hükmü :


Şehidler yıkanmazlar ve üzerlerine, bu durumda, cenaze namazı kılınır. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Şehid, kam ve elbisesi ile defnedilir. Kâfi´de de böyledir.

Şayet, şehidin elbisesinde necaset bulunursa, bu yıkanır. Itâbiyye´de de böyledir.

Şehidin üzerinde bulunan şeylerden, kefen hükmünde ol­mayan silah, ´vükan, deriden yapılmış eşya, mestler ve giydiği başlık gibi şeyler çıkarılır. Şalvar, pantalon ve benzeri gibi şeyler de çıka­rılır. İmâm Muhammed (R.A.) ise bunu, Siyer´hıden başka bir ese­rinde zikretmemiştir.

Şeyh Ebû Ca´fer el - Hînduvânî : »Şalvar ve benzerini çıkarmak daha münasip ve daha uygundur.» demiştir. Âlimlerimizin ekserisi de bunu uygun bulmuşlardır. Muhıyt´te de böyledir.

Şehidin üzerinde bulunan fazla elbiseler çıkarılış1; şayet noksan ise, fazlalaştırüarak kef ünnet üzere tamamlanır. Kâfi´­de de böyledir.

Ölü için yapıldığı gibi, ^enid için de hanut (= bir nevî gü­zel koku) yapılır. Bahrü´r - Râık´ ta da böyledir.

Şehid, cünûp olarak Ölmüşse; çocuk veya deli ise İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ye göre yıkanır. Tebyîn´de de böyledir.

Keza, hayızlı veya nifash iken öldürülen kadınlar da yıka­nırlar. Kâfî´de de böyledir.

Ancak, kadın bir veya iki gün kan gördükten sonra öldürül­müş olursa, bil-iemâ ´ yıkanılmaz. Hidâye Şerhi Aynî´de de böyledir.

Yaralandıktan sonra yemek, içmek, uyumak, tedâvî ol­mak veya harp meydanından sağ olarak ayrılmak gibi bir takım şeylerle, bir müddet vakit geçiren kimseler, bu müddet içinde ha­yatta kalmış oldukları için— şehid hükmünde olmalarına rağmen, cenazeleri yıkanılır. Bu durumdaki kimselere mürtes denir.

Savaş alanında yaralanıp da, hayvanlar tepelemesin diye şehre taşman veya orada bulunan bir çadır veya haymeye kaldırılan veya-hud da bir namaz vakti geçinceye kadar sağ kalıp aklı başında ya­şayan kimse de mürte&tir. Bu gibi kimselerin de cenazeleri yıkanır. Hidâye´de de böyledir.

Harpde yaralanan bir kimse, harbin sonunda alış veriş ya­par veya çokça konuşursa, nıürtes sayılır. Harp sona ermeden, bu kimseler mürtes sayılmazlar. Tebyîn´de de böyledir.

Savaşta yaralanan bir kimse, dünyevî şeylerden biri ile va-siyyet ettikten sonra, şehid olursa, bu şehidin cenazesi yıkanır.

Bir kimse, şehirde öldürülür de, zulmen ölidürürüp öldürülme­diği bilinmezse, cenazesi yıkanır ve namazı kılınır. Kenz Şerhli Ay-nfde de böyledir.

Keza, yaralandıktan sonra, yerinden kalkan veya başka ta­rafa dönen ve sonra şehid olan kimsenin de cenazesi yıkanır. Hulâ-sa´da da böyledir.

Üzerlerinde kimse bulunmadığı hatde, müşriklerin atUn ürküp, bir müslümam çiğnerse veya bir müslünıamn kafire attığı bir şey diğer bir müslümana değerse, veya bir müslümamn bindiği müşriklere ait bir hayvan kaçıp, müslümam üzerinden atarsa; veya müslümanlar kaçar ve kafirler onları ateşe veya hendeğe düşmeye zorlarlarsa; veya müslümanlar etraflarına çekilen tel Örgü üzerinde "yürürlerse bu hallerin her biri sonucu ölen kimseler yıkanırlar. Bu­na, İmâm Ebû Yusuf (R.A.) muhalefet etmiştir. Serahsî´nin Muhit­inde de böyledir.İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ´ye göre, harbte, müslümanın bin­diği at m ayağı kayar da, o müslümam üzerinden atar ve Öldürürse, bu şahsm cenazesi yıkanır.

Müslümanların hayvanları,—müşrikler kasden ürkütmemeleri­ne rağmen—, müşriklerin bayraklarından ürküp kaçarlar ve sahip­lerini üzerlerinden atarak öldürürlerse, İmâmı A´zam (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) ´e göre, bunların cenazeleri yıkanır.

Keza, müşriklerin şehirlerinin etrafına çevirmiş oldukları surların üzerine çıkmış olan müslümanlardan birinin ayağı kayıp, o surun üzerinden düşse ve ölse, yine İnıâm-i A´zam (R.A.) ile İmâm Muhammed CR.A.) ´e göre bu şahsm cenazesi yıkanır.

Müslümanlar bozguna uğrasa, sahibi üzerinde bulunan ve bir müslümana ait olan bir hayvan, başka bir hayvanı süren veya çek­mekte olan bir şahsı çiğnerek öldürse, o kimsenin de cenazesi yıka­nır.

Keza, harpte bir duvarı delmekte iken, üzerlerine duvar yıkıhp ölen kimselerin de cenazeleri yıkanır, imâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a gö­re, bunlar da yıkamazlar. Mulıryt´te de böyledir.

İki topluluk bir birlerini görseler ye fakat savaşmasalar, burada ölü olarak bulunmuş olan müslüman, zulmen öldürüldüğü ve demirle öldürüldüğü bilinse dahi yıkanır. Tatarhâniyye´de de böyle­dir.

Muharebe meydanında, ölü olarak bulunan fakat kendi­sinde yara gibi, boğulmak gibi, vurma gibi, kan çıkması gibi bir öldürme eseri bulunmayan kimse de şehid olmaz. Keza, harici bir tesir olmadan, kendisinden burun kanı gibi. Ön ve arkadan çıkan kan gibi, başından inerek ağzından çıkan kan gibi kan çıkmış plan kimseler de şehid sayılmazlar Bedâî´de de böyledir.

Bu meselede aslolan şudur : Bir kimse, harbîlerle, bağî-lerle veya yol kesenlerle savaşttiğı zaman, düşman tarafından öldü­rülünce, Ölüm ister bil-fiil olsun, ister bir sebebe bağlı bulunsun, bu kimse şehiddir. Ölümü düşmana izafe edilmeyen kimse ise, şe­hid değildir. Mumyt´te de böyledir. [33]



22- SECDELER


Secdelerle ilgili meseleler, şu asıllar üzerine bina edilmiş­tir:

Yerinde eda edilen secde, niyyetsiz sahih olur.

Yerinde eda edilemeyip, geçirilen secde ise niyystsiz sahih olmaz.

Yerinde eda edilmeyen secde, kendisi ile arasında tam bir rek´-at boşluk bulunan secdedir.

Bir kimse, rek´atin veya secdenin terkinde şüpheye düş­tüğü zaman, o kimse secde ile rek´atin arasını cem´eder. Böylece, kesin bilgisi sebebi ile üzerinde bulunduğundan çıkmış olur. Bu durumda, secdeyi rek´ate takdim eder; eğer rek´ati secdemin Önüne geçirirse, o kimsenin namazı fasid olur.

Bir kimse, vacip iie bid´at arasında tereddüt ederse, ihti­yaten secdeyi yapar. Bu kimse, bidatle sünnet arasında tereddüt ederse, secdeyi terk eder.

Bir kimse, terk ettiği secdelerle, eda ettiği secdelere ba-Jcar; hangisi az ise, ona itibar eder. Çünkü, az olana itibar etmek daha kolaydır. Serahsi´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Sabah namazım kılan bir kimse, namazın sonunda secde­nin birini yapmadığını hatırlasa, bu kimsenin secdeyi yapması, sonra teşehhüdü okuyup, selam vermesi ve sehvi için de secde et­mesi lazımdır.

Şayet, unuttuğu secdenin, birinci rek´ate ait bir secde olduğu­nu bilirse, böyle olduğuna rey´ide varsa, —bu secdeyi— kaza etmeye niyyet eder.

Şayet, bu secdenin birinci rek´ate mi, ikinci rek´ate mi ait ol­duğunu bilemez ve bu husustaki taharrisi (=araştırması) da bir netice vermezse veya ikinci rek´ate ait olduğunu bilirse, kazaya niy­ eylemez.

Bu kimse, her rek´attan birer secde olmak üzere, iki secde ter-ketmiş olduğunu hatırlasa veya bu^ iki secdeyi de ikinci rek"atta terketmiş olduğunu bilse, bu kimse iki secde yapar, teşehhüd okur ve sonra da sehivden dolayı secde eder.

Fakat, bu kimse, iki secdeyi de birinci rek´attan terk etmiş ol­duğunu bilirse, bir rek´at daha namaz kılar.

Bu kimse, terk etmiş bulunduğu bu iki secdenin hangi rek´ate ait olduğunu bilmezse, birinci rek´atin secdeleri diye niyyet eidip, iki secde yapar ve sonra bir rek´at daha namaz kılar.

îmâma ikinci secdede vetişmiş olan kimse, birinci rek´ata yeti-şememiş sayılır. Çünkü iki secde, birinci rek´ati zımmına almış olur. Bu rivayetlerden biridir. Diğer bir rivayette ise, ikinci rükû´u içine alır. Buna göre ise, o kimse birinci rek´ate yetişmiş olur.

Bir kimse, bu secdeleri hangi rek´atten terk ettiğini bilemezse, bu durumda iki secde yapar; teşehhüdü okur; selam verir ve sonra kalkıp bir rek´at daha kılar; teşehhüdü okur ve selam verir; sehvin­den dolayı da secde eder.

Bir kimse, şayet üç secde terk ettiğini hatırlarsa, bir secde edip kalkar; bir rek´at daha kılar; sonra teşehhüdü okur; yapmış bulun­duğu bu secdede kazaya niyyet etmez.

Bu kimse, dört secdeyi terk ettiğini hatırlarsa, bu durumda iki secde yapar ve bir rivayete göre, buna, önceki rükû´u da ilave eder. Diğer bir rivayete göre ise, hem ikinci rükû´u iiave eder ve hem de ikinci rek´atı kılar. Hulâsa´da da böyledir.

Akşam namazını kılmakta olan bir kimse, secdelerden bi­risini terk etmiş olsa, üzerinde olan secdeye niyyet ederek bir secde yapar. Sonra teşehhüdü okur ve selam verir. Daha sonra da sehiv secdesi yapar.

Akşam namazında iki secdeyi terketmiş olan kimse, bunların, bir rek´atin secdesi mi, yoksa iki rek´atin secdesi mi olduğunu bile­mez ve araştırması da bir netice vermezse, üzerinde bulunana ve ka­zaya kalmış olana niyyet ederek, iki secde yapar. Sonra teşehhüdü okur ve bir rek´at daha kılar. Sonra, yine teşehhüdü okuyup, selam verir ve sehiv secdelerini yapar. Bundan sonra da, teşehhüdü okuya­rak selam verip, namazını tamamlar.

Bu kimse, üç secde terk etmiş olursa, yukarıda açıkladığımız gi­bi taharride bulunur (araştırır), araştırmasından bir netice hasıl olmazsa, her secdenin arkasından müstahafckı kadar oturarak, üç secde yapar. (Şayet, oturmazsa namazı bozulur.) Sonra kalkıp bir rek´at namaz kılar ve oturup teşehhüdü okuduktan sonra selam ve­rir. Sehivden dolayı .da secde eder.

Akşam namazım kılmakta olan kimse, şayet dört şedde terk et­miş olsa ve bunları iki -rek´atte mi yoksa üç rek´atte mi terk ettiğini bilemese, her secde arasında müstahakkı kadar oturarak iki secde eder. Sonra kalkıp bir rek´at namaz kılar ve oturup teşehhüdü okuduktan sonra yine kalkarak bir rek´at daha kılar. Daha sonra oturup, teşehhüdü okur; selam verir ve sehiv secdesi yapar.

Bu kimse, beş secde terk etmiş olursa, bir secde eder ve ona bir secde daha katar. Sonra bir rek´at namaz kılar; teşehhüdü okur ve sonra da üçüncü rek´ati kılar; teşehhüdü okur ve daha sonrada

sehiv secdesi yapar.

Şeyhü´l - İslâm Hâzerzâde: «Bu, tek secde ile kayıtladığı rek´-aita niyyet edip, o rek´atin rükû´una varana kadar olan zamandadır. Fakat, bir kimse secde ettiği halde niyyet etmez ise, namazı fasid olur.» demiştir.

Dört rek´atli namazların hükmü, iki rek´atli namazların hükmü gibidir. Bir secde, iki secde veya üç secde terk edildiği zaman, üç rek´atli namazların hükmü gibi de olur. ZâMttfyye´de de böyledir.

Bir kimse, dört secde terk eder ve bunları nasıl! terk ettiğini bilmez ise, dört defa.secde eder. Her secde arasında da farz miktarı oturur. (Şayet bunlardan birisini terk ederse, o kimsenin namazı fa­sid olur.) Sonra, bu kimse, bir rek´at kılıp oturur; teşehhüdü okur; sonra kalkıp bîr rek´at daha kılar. Oturup teşehhüdü okur; selâm verir ve sehiv secdesi yapar.

Bir kimse, beş secde terk etmiş olursa, üç secde yapar ve oturmaz. Sonra iki rek´at namaz kılar ve her rek´atte ihtiyaten otu­rur.Bir kimse, eğer altı secde terk etmiş olursa, iki secde ya­par; oturmaz. İki rek´at daha kıldıktan sonra oturur. Sonra, bir rek´at daha- kılar.

Yedi secde terk etmiş olan kimse, bîr secde yapar ve sonra üç rek´at daha kılar. Bu, secde ile kayıtlamış bulunduğu rek´ate niy yet etmiş olduğu zamandır. Eğer, nryyetsiz olarak, unutarak secde eder ve sonra hatırlarsa, iki secde yapar. Bunlardan birine, —birin­ci rek´ati katana kadar— üzerinde olan secdeye diye niyyet eder. İkinci secde ile de, ikinci rek´ati niyyet eder. Böylece iki rek´at kıl­mış olur. Sonra üçüncü rek´ati kılıp ve teşehhüdü okur ve daha son­ra da dördüncü rek´ati kılarsa, namazı caiz olur.

Bir kimse, sekiz secdeyi de terk etmiş olsa, iki secde yapar ve kalkıp üç rek´at daha kılar.

Sabah namazını üç rek´at kılan ve ikinci rek´atte oturma mış olan veya oturduğu, halde secdeyi terk etmiş bulunan ve nasıl terk ettiğini de bilmeyen kimsenin kılmış olduğu bu namaz fesada gider.

Şayet bu kimse, iki secdeyi terk etmiş olursa, durumu hakkın­da iki kavil vardır. Bu kavilerden esahh olanı ise, o kimsenin nama­zının fesada gitmiş olduğudur. Üç secdeyi terk etmiş olan kimsenin durumu da böyledir.

Fakat, bu kimse, dört secdeyi de terk etmiş olursa, namazı fe­sada gitmez, iki secde yapıp oturur ve bir rek´at daha namaz ki-ar.

Öğle namazını beş rek´at kılıp, secdelerden birini terk et­miş olan kimsenin namazı fasada gider. Keza, bu kimse, iki, üç, dört veya beş secde terk etmiş olsa, yine namazı fesada gider.

Bu kimse, şayet altı secde terk: etmiş olsa, namazı fesada git­mez. Bu durumda, bu şahıs, öğle namazını dört rek´at olarak kılıp, secdelerin dördünü terk etmiş olan kimse gibidir. —Ki bu mevzu yukarıda geçmişti.

Bu kimse yedi secde terk etmiş olursa, yine namazı bozulmaz. Bu kimse, üç secde yapar ve iki rek´at daha namaz kılar.

Bu kimse, sekiz secdeyi de terk etmiş olursa, iki secde yapar ve üç rek´at daha kılar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Öğle namazım beş rek´at kılan bu kimse eğer dokuz secdeyi terk etmiş olursa, bir secde yapar ve bir rek´at namaz kılıp oturur. Bu oturuş sünnettir. Sonra iki rek´at daha kılar ve müstahık-ki Kadar oturur.

Bu kimse, on seode terk etmiş olsa, iki secde yapar ve sonra üç rek´at daha kılar. Sehvinden dolayı da secde eder. Zahîriyye´dc de

böyledir.

Akşam namazını dört rek´at kılmış olan kimsenin namazı fasid oJur. Bir kimsenin bu namazda; iki, üç veya dört secdeyi ter-ketmiş olması halinde, iki kavil vardır.

Şayet, bir kimse, beş secde terk etmiş olursa, namazı bozulmuş olmaz. Bu kimse, üç secde yapar ve bir rek´at kılar.

Bu kimse, altı secdeyi terk etmiş olursa, iki seode yapar ve son­ra iki rek´at daha namaz kılar. Bu hâl, akşam namazını üç rek´at kı-iıp iki secdeyi terk etmiş olan şahsın durumu gibidir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir. [34]



--------------------------------------------------------------------------------
[1] Feteva-i Hindiyye



[Resim: Namaz-Bahsi-Fetavayi-Hindiye-Bolum1.png]

Fetavay-i Hindiyye Namaz Bahsi 1.Bölüm

NAMAZ

Namaz, hükmolunmuş bir farzdır. Terkedilmesine la ruhsat yoktur. Namazın farzîyetini inkar eden, kafir olur. Hulâ-sâ´da da böyledir.

Farz olduğunu inkar etmeksizin, namazı kasden terk eden kimse, Öldürülmez. Ancak, tevbe edinceye kadar hapsolunur. Mec-mû´atü´l - Bahreyn´de de böyledir.

Bize (mezhebimize) göre, namazın farz olması, bir namaz kı­lacak kadar vaktin sonuna taalluk eder.

Bir kafir müslüman olsa, bir çocuk bulûğa erse, bir mecnûn (deli) ifâkat bulsa (iyileşse), hayızlı bir kadm temizlense, bu du­rumda eğer bir namaz kılacak kadar vakit var ise, bu kimselerin üzerine, namaz kılmak farz olur, Muhtârül - Fetâvâ´da da böyledir.

Bir ebe, namazla meşgul olunca, çocuğun öleceğinden korkarsa, o ebenin, namazı, vaktinden sonraya bırakması caiz olur.

Hırsız ve benzeri sebeplerle de, namaz geriye bırakılabilir. Hulâsa d a da böyledir.

Dinimizin temel direği olan NAMAZ´in, bütün açıklığı ve tafsilâtı ile anlatıldığı bu KÎTAB´ta 22 bab vardır : [1]



1- NAMAZ VAKİTLERİ


1- Sabah Namazının Vakti :


Sabah namazının vakti, subhu sâdıktan başlar. Subh-u Sâdık: Güneşin doğacağı vakte kadar, doğu ufkunda yayılan beyazlıktır. Sub-u kâzıb de : Ufukta, uzunlamasına başlayıp, sonra, arkasını karanlık takip eden beyazlıktır. Sabah namazının vaktinin girmesi hususunda, subh-u kâzîb´e itibar edilmez. Bununla, sabah namazı­nın vaktinin girmediği gibi, oruç tutacak kimsenin de, o anda, bir şey yiyip içmesi, haram olmaz. Kâfi´de de böyledir:

Âlimler, ikinci fecrin (subh-u sâdık´m) ne zaman doğma­ya başlıyacağı hususunda, görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları: «Doğu ufkundaki beyazlık, dağınık halde iken, ikinci fecir başlar.» dediler. Muhryt´te de böyledir.

Bazıları da : «Bu beyazlık dağıldığı zaman, ikinci fecir başlar» dediler. Âlimlerin ekserisi bu görüştedirler. Muhtârül - Fetâvâ´da da böyledir.

Oruçda ve yatsı namazının vaktinin sonu hususunda, ihti­yat olarak, birinci fecre itibar olunur. Namazda ise itibar, ikinci fecredir. Şerhi Vikâye´de de böyledir. [2]



2- Öğle Namazının Vakti:


Öğle namazının vakti, zeval vaktinden başlar ve bir şeyin göl­gesi, zeval vaktindeki gölgesinden başka iki misline vardığı zamana kadar devam eder. Kâfi´de de böyledir. Sahih olan budur. Serahsi´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Zeval : Her şahsın gölgesinin, doğu tarafına doğru düşme­ye başladığı vakittir. Kâfi´de de böyjledir.

Zeval Vaktini, doğru tesbit etmenin yolu şudur : Düz bir ağaç parçasını bir yere ,dikmeli.

Bu -durumda, gölgesinin boyu noksanlaşip kısaldıkça, güneş yük­seliyor demektir.

Gölgenin kısalması bitip, artmaya başladığı an, bilinir ki, gü­neş zevale ermiştir. Bu an, hadd-i irtafâ; yani güneşin en yüksek noktada bulunduğu andır.

Gölgenin uzamaya başladığı anda yani zeval vaktinde, yere dikmiş olduğumuz, düz ağaç parçasının ucuna, bir işaret koyalım, işaret koyduğumuz bu yerden, diktiğimiz şeye varana kadar olan mesafe, fey´i zeval (= zeval anındaki gölge) olur.

Güneş, batıya dönmüş olduğuna göre, diktiğimiz şeyin, doğu is­tikâmetine meyletmiş olan gölgesi, gittikçe artıp uzayacak demek­tir.

Diktiğimiz şeyin gölgesinin uzunluğu, fey´i zevalden o şe­yin zeval vaktindeki gölgesinden) başka, dikilen şeyin gölge­sinin iki katı oMuğu zaman, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ´ye göre, öğle namazının vakti çıkmış olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böy­ledir. Doğru olan yol da, budur. Zahirîyye´de de böyledir.

«İhtiyata uyyun olan, öğle namazını gölgenin bir misli ol­masından önce kılmak, ikindi namazını ise, gölgenin, dikilen şeyin iki misli olmasından sonra kılmaktır. Böylece, bu iki namazın, tam vakitlerinde kılınmış olduklarına, kesin kanâat hasıl olmuş olur.» demişlerdir. [3]


3- İkindi Namazının Vakti:


İkindi namazının vakti, fey´i zevalden başka, gölgenin, iki misli olduğu zamandan başlar ve güneşin batmasına kadar devam eder. [4]



4- Akşam Namazının Vakti :


Akşam namazının vakti, güneşin batması ile başlar, şafağın kaybolmasına kadar devam eder.

Şafak : İmameyn´e göre, güneş battıktan sonra, batıda meyda­na gelen kızıllıktır. Fetva da bununla verilir.

Fakat, Vikaye Şerhi´nde ve Ebû Haııife CR.A.) nm kavlinde Şafak : Kızıllığın kaybolmasından sonra ortaya çıkan beyazlıktır. Kudûrî´de de böyledir.

İmâmeyn´in kavilleri, insanlar için daha ruhsatlıdır ve genişliktir.

İmâm-´ A´zam (RJV.)´ın kavli ise, ihtiyata daha muvafıktır.

Namaz hakkında aslolan, ondaki rüknün ve şartın sabit oldu­ğuna, mutlaka kalbin tam bir şekilde kanaat etmesidir. Nihâye´de bu husus, Şeyhul - İslâm´ın Möbsût´u üe el - Esrâr´dan nakledil­miştir. [5]



5- Yatsı Namazının Vakti :


Yatsı namazının ve vitir namazının vakti, batıdaki şafağın kay­bolması ile başlar; sabah namazının vaktine kadar devam eder. Kâ-fî´de de böyledir.

Vitir namazı, yatsı namazından önce kılınmaz. Çünkü bu­rada, tertîb vacibtir. Burada, vitir namazınm, yatsı namazından ön­ce kılmmaması, vitir namazının bir vaktinin olmaması demek de­ğildir. Burada tertib, vacib olduğu için böyle denilmiştir.

Hatta, bir kimse unutarak, vitir namazını yatsı namazından ön­ce kılmış olsa veya her ikisini de kılsa da, sonradan yatsı namazının, herhangi bir sebeble sahih ve makbul olarak kılınmış ol­madığı ortaya çıksa, bu kimsenin vitir namazı sahih olur. Sadece, yatsı namazını yeniden kılması gerekir. Bu görüş, Ebû Hanîfe (R. A.)´ye aittir. Ve O´na göre : Unutmak ve benzeri diğer özürlerle, burada tertib sakıt olur.

Bir kimse için, yatsı ve vitir namazlarının vakti girmese, şöyleki : Bir memlekette, batıdan şafak batar batmaz fecir doğu­yor veya batıdan şafak kaybolmadan sabah oluyorsa, böyle bir memlekette yaşayanlara, yatsı w vitir namazları vâcib olmaz. Tebyîn´de de böyledir. [6]



Faziletli Vakitler :


Sabah namazını bir miktarte´hir etmek müstehabtır. Ancak, güneşin, doğup doğmadığında tereddüt hasıl olacak kadar da, te´hir edilmez.

O Fakat, sabah namazı, ortalığın tamamen ışımasına kadar te´hir edilir. Şoyleki : Bir kimse, kıldığı namazın bozulması halinde, onu yeniden müstehab bir kıraatle okuyup kılabileceği bir zaman kalıncaya kadar te´hir eder. Tebyîn´de de böyledir,

Bu durum, yalnız hacılar için Müzdelife´de bayram sabahı hariç, bütün zamanlarda böyledir.

Müzdelife´de ise, bayram sabahı sabah namazını, sabahın ka­ranlığında kılmak efdal´dir. Muhıyt´te de böyledir.

Yazın, Öğle namazını geciktirmek, kışın ise acele etmek müstehabtır. Kâfi´de de böyledir. Yalnız kılınması veya cemaatle kı­lınması hâllerinde de hüküm aynıdır. Şerhü´I - Mecmuada da böy­ledir.

İkindi namazım, her zaman, güneşin teğayyür etmediği ya­ni sararmaya başlamadığı vakte kadar te´hir etmek, müstehabtır.

Tegayyürde itibar, güneşin tegayyürünedir; yoksa ışığının te-gayyürüne değil.... Güneşin teğayyür (= değişmesi) edip sararma­sı : Bakıldığı zaman göze hararet vermemesi, gözü yakıp kamaştır-mamasıdır. Böyle değilse, güneş teğayyür etmemiş sayılır. Kâfî´de de böyledir. Sahih olan da budur.

İkindi namazını kumaya, güneşin tegayyüründen Önce baş­layıp, teğayyür vaktine kadar uzatmak, mekruh değildir. Gâyetü´l -Beyân´dan naklen Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Akşam namazını, her zaman, vakti girer girmez kılmak, müstehabtır. Kâfi´de de böyledir.

Yatsı namazını, gecenin üçte birine kadar; vitir namazını ise, gecenin sonuna kadar, te´hir etmek müstehabtır. Bu durum, kesinlikle uyanabilecek olan, bu husustaki sağlam kimseler içindir. Uyanması kesin olmayanlar, vitir namazını da yatmadan kılarlar. Tebyîn´de, de böyledir,

Bir kimse, bulutlu günlerde : Sabah namazım, sanki hava acıkmış gibi, tam aydınlıkta kılar.

Öğle namazım, zevalden önce kılmış olmamak için tehir eder.

İkindi namazında da, kerahat vaktinin girmesinden emin ol­mak için, acele eder.

Akşam namazım, güneşin batmasından önce kılmak ihtimalin­den sakınarak, biraz geciktirir.

Yatsı namazında ise, yağmur, kar ve sair şeylerin engelleme­mesi için acele eder. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bulutlu günler için söylediğimiz şeyler, yaz - kış, bütün za­manlar için geçerlidir.

Seferde olsun, hazerd£ olsun veya herhangi bir özür bu­lunsun, hiç bir zaman ve vakitte, iki namazın arasını cem´ etmek (yani bir vakitte, iki vaktin namazını kılmak) caiz değildir!

Ancak» Arafat´da arefe günü öğle ile, ikindiyi cem´ etmekle, MüzdeKfe´de aksam ile yatsıyı cem´ etmek, bu kaidenin dışındadır. [7]



Namaz Kılınması Caiz Olmayan Ve Mekruh Olan Vlkitler :


Şu üç vakitte, farz namazları ile cenaze namazını kılmak ve ti´âvet secdesi yapmak, caiz değildir :

1- Güneş doğup yükselene kadar,

2- Güneş, tam tepe noktasında olduğu zaman, meyledene kadar,

3- Güneşin, kızarmaya başlamasından batışına kadar. Fakat, o günün ikindi namazı, bu kaideden müstesnadır. Onun edası, gü­neş batarken de caizdir. Kâdîhân´da da böyledir.

Şeyhü´I - İmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl : «İnsan güneşi gördüğü müddetçe, işte o tulu´dadır.» demiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Bu, cenaze namazının ve tilâvet secdesinin mubah olan va­kitte yerine getirilmeyip de, tehir edilmiş bulunduğu zamandır. As­lında, vaktinde edâ edilmeleri mümkünken, bunları teTıir etmek, katiyyen caiz değildir.

Ancak, cenaze namazını bu vakitlerde kılmak vacib ise ve o vakitlerde de kılınmış ise, bu da caizdir. Çünkü o, vacib olduğun­dan, nakıs olarak kılınmış olur. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Fakat, efdal olan, tilâvet secdesini geriye bırakmaktır. Cenaze namazının geciktirilmesi ise, mekruhtur. Tebyîn´de de böyledir.

Kerahat vaktinde, vaktinde kılınmayan farz ve vitir gibi vacib namazların kaza edilmeleri de caiz olmaz. Müstesfâ´da ve Kâ-fî´de de böyledir.

Kerahat vakitlerinde, nafile namazları kılmak-caizdir, fa­kat mekruhtur. Kâfî´de ve Tahâvî Şerhi´nde de böyledir.

Bir kimse, güneş doğarken veya batarken, nafile namaza başla­mış olsa da, namazda iken kahkaha ile gülse, abdesti bozulmuş olur. Fakat, o gönün ikindi namazını kılmakta olan kimse, böyle bir sev yapmış olsa, abdesti bozulmaz. Çünkü, farz bir namazı kaza ederken kahkaha ile gülen kimsenin bu mekruh vakitte abdesti bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Mekruh olan vakitlerin haricinde, namazda kahkaha ile gü­len kimse, hemen, namazı bırakır ve yeniden abdest alır ve kılmak­ta olduğu namazı da yeniden kılar. Zahirü´r - Rivâyede : «Şayet o namazı, o halde tamamlamış olsa, başlamış olmasından, dolayı, ken­disi yapması gereken şeyi yapmış ve borçtan kurtulmuş olur.» de­nilmiştir. Fethü´l - Kadîr´de de böyledir.

Fakat, bu kimse, gerçekten kötü bir iş yapmış olur. Ancak, abdesti ve namazı yenilemek gibi bir şey, o adama lazım gelmez. Tahâvî Şerhi´nde de böyledir.

Bir kimse, nafile bir namazı, kerahat vakitlerinin birinde kaza eylese, namazı caiz olur; fakat bu, günahtır. Serahsî´nin Mu-hıyt´inde de böyledir.

Mekruh bir vakitte, namaz kılmayı adamış olan bir kimse, adadığı namazı, o kerahat vaktinde kılsa, sahih olur; fakat, kendisi günahkar olur. Bu şahıs için uygun olan, o namazı, mekruh olma­yan bir vakitte kılmaktır. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bir kimse, zaman belirtmeden veya mekruh vakitlerin dı­şında kılmak üzere, namaz nezretmiş (adamış) olsa, bu namazı, mekruh vakitlerin birinde kılması, asla caiz olmaz. Evceh olan da. budur. Şerh-i Münyetü´l - Musallî li - Eımîril - Hacc´da da böyledir.

Dokuz vakitte de, farzlar kıhnabilir, fakat nafileler kılın­mazlar. Nihâye´de ve Kifâye´de de böyledir,

Bu vakitlerde, farz namazlarının kazası, cenaze namazı ve tilavet secdesi de caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. [8]



Kendisine Nafile Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Dokuz Vakit :


1- Fecrin doğuşundan itibaren,sabahnamazının kılındığı vakitten önceye kadarolan vakit. Nihâye´de ve Kifâye´de de böyle­dir.

Bu vakitte, sabah namazından başka, nafile bir namaz kıl­mak mekruhtur.

Bir kimse, gecenin sonunda, nafile bir namaz kılmaya baş­lamış olsa ve bir rek´at kılınca da fecir doğsa, o namazı tamamla­ması efdal olur. Çünkü, bu nafileye fecirden sonra başlamış değil­dir; bunu kasden yapmamıştır ve bu namazı, sabah namazının sün­neti niyyeti ile kılmamaktadır. Esahh olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.

Bu durumda, bir kimse, dört rek´atli bir nafile kılmaya başlamış olsa da, bunun iki rek´ati fecrin tulüundan sonraya kal­mış olsa; fecrin doğuşundan sonra kıldığı bu iki rek´at, sabah na­mazının sünneti yerine geçer. Muhtar olan da budur. Hızânetü´I -Fetâvâ´da da böyledir.

2 - Nafile namaz kılınmayan, dokuz vakitten birisi de : Sa­bah namazını kıldıktan sonra, güneşin doğacağı vakte kadar olan zamandır. Nihâye´de de, KSfâye´de de böyledir.

Bir kimse, sabah namazının sünnetini ifsâd etmiş olsa da, farzından sonra kaza etse, bu namazı caiz olmaz. Serahsî´nin Mu-hıyt´inde de böyledir.

3- İkindi namazını kıldıktan sonra, güneşin battığı zamana kadar geçecek olan vakitte de, nafile namaz kılınmaz. Nlhâye´de de Kifâye´de de böyledir,

Müstenab bir vakitte, nafile bir namaz kılmaya başlamış olan kimse, o namazı ifsad etse ve ikindi namazından sonra, güneş­in gurubundan önce bu namazı kaza etmiş olsa, bu caiz olmaz. Se­rahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

4- Güneş battıktan sonra, akşam namazını kılmadan önce de, nafile namaz kılınmaz. Ayrıca :

5- Cüm´a namazı kılınacağı zaman,

6- Cum´a hutbesi okunacağı zaman,

7- Bayram namazlarının hutbeleri okunacağı zaman,

8- Küsûf namazında, hutbe okunacağı zaman,

9- îstiskâ namazında, hutbe okunacağı zaman da nafile na­maz kılınmaz. Nlhâye´de de, Kifâye´de de böyledir.

Bunlardan başka :

Hac hutbesi ve nikah hutbesi vaktinde de, nafile namaz kılmak mekruhtur. Emûrü I - Hâcc´ın MÜnye ŞerM´nde de böyledir.

Cum´a günü, imâmın hutbeye çıktığı vakitte, nafile kılmak mekruhtur. Münyetü´l - MusalH´de de böyledir.

Bir kimse, cum´adân önce, dört rek´at namaz kılmaya baş­lasa ve sonra da imâm hutbe için minbere çıksa, namazını tamam­lar. Sahih olan da budur. İmâm Sedrut Ecl Şeh´dül Üstâz Hüsa-meddîn de bu görüşe meyletmiştir. Zahiriyye´de de böyledir.

Namaz için kamet getirildiği zaman, sabah namazının sün­neti hariç, nafile bir namaz kılmak (kılmaya başlamak) mekruhtur. Bayram namazından, Önce ve, sonra, nafile namaz kılmak mekruhtur. Yalnız, bayram namazından sonra, evde camide de­ğil nafile namaz kılmak mekruh değildir.

Arafatta ve Müzdelife´de, cem´ edilen iki namaz arasında, nafile namaz kılmak mekruhtur. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Farz namazların vakti darlaştığı vakit, o vaktin farzından başka, kılınacak bütün namazlar mekruh olur. Emîrul - Hac-c´ın Münyetü´l - MusaUî Şerhi´nde de böyledir.

Büyük veya küçük abdesti sıkışmış olan kimsenin o vak­tin namazım, sıkışık halinde kılması da mekruhtur.

Nefis çektiği zaman, yemek hazır iken, namaz kılmak da mekruhtur.

Kalp insanı, namazın huşûundan geri bırakacak şekilde bir şeyle meşgul iken, o meşguliyetle, namaz kıHmak da mekruhtur.Yattı namazmu. edâsım, gece yansmdan sonraya bırak-mak da mekruhtur. [9]



2- EZAN VE KAMET


Ezanın Sıfatları Ve Müezzinin Ahvali


Cemaat ile kılman beş vakit namazın, edası için ezan, sün­nettir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

«Ezan vacibtir.» diyenler de olmuştur. Fakat, sahih olan ise, gerçekten ezanın, sünnetli müekkede oluşudur. KâK´de de böy­ledir. Bütün meşâyih, bu görüştedir. Muhıyt´te de böyledir.

Yalnız, farzlar için okunmakta olan kamet de sünnettir. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Ezan ve kamet, beş vakit namazın ve cuma´nm sünnetidir. Bunların dışında kalan, sünnet, vitir, nafile, teravih ve bayram na­mazları gibi namazlar için, ezan ve kamet sünnet değildir. Muhıyt´­te de böyledir.

Keza, nezredilmiş namazlar, cenaze namazı, istiska, kuş­luk, korku, kiisûf ve hüsûf namazları için de ezan okunmaz. Aynî´de de böyledir.

Kadınlar, namaz için ezan okumazlar ve kamet getirmez­ler. Bunlar, kendi aralarında cemaatle namaz kılsalar bile, ezan okumazlar ve kamet getirmezler. Fakat, bunlar namazlarını ezanlı ve kametli olprak kılarlarsa, gerçi namazları caiz olur, amma on­lar, günahkâr olurlar, Hulâsa´da da böyledir.

Köleler de, namazlarını ezansız ve kametsiz olarak kılar­lar.

Seferinin veya mukimin, evlerinde ezan okumaları ise, meilduptur. Tebym´de de böyledir.

Sabah ezanı hariç, vaktinden önce ezan okumak, bil-ittifak caiz değildir.

İmâmı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (RjU´e göre, sabah ezanı da böyledir. Ve eğer, Önce okunursa, vaktinde, ye­niden okumak gerekir. Fetva da bunun üzerinedir, Huccet´ten nak­len, Tatarhâı%ye´de de böyledir.

Vakitten önce, kamet getirmek de, bil-icmâ´, caiz değildir. Muhıyt´te de böyledir.

İmâm, müezzinin kametinden bir müddet sonra gelir, ve­ya kametten sonra sabah namazının sünnetini kılarsa, yeniden ka­met getirilmesi icab eder. Gunye´de de böyledir.

Ezan okumaya ehil olabilmek için, namazların vaktini ve kıblenin cihetini bilmek gerekir. Kâdihân´da da böyledir.

Müezzinin, erkek, akıllı, salih, muttaki, sünneti bilen bit­kisi olması, daha uygun olur, Nihâye´de de böyledir.

Müezzinin, mehâbetli, insanların hallerini araştırıp göze­terek, cemaatten geri kalanları, (yeni namaza gelmeyenleri) bu hallerinden men edici olması, onun için en uygun haldir.

Müezzin, ezan okuma görevinde devamı elden bırakmayan, oku­duğu ezana inanan ve sevabını Allah´tan bekliyen bir şahıs olmalı­dır. NehruH - Fâık´ta da böyledir.

En güzeli de, namazda imâm olmaktır. Dİrâye´-de de böyledir.

Efdal olan, müezzinin, mukim olmasıdır. Kâfi´de de böy­ledir.

Bir kimse, ezan okusa da, başka bir kimse de kamet getir­se, ezan okuyan kimse - o esnaca, orada yoksa, bu durum, ke-rahatsiz olarak caiz olur.

Fakat, ezan okuyan, orada hazır bulunur ve başkasının ka­met getirmesinden hoşnut olmaz ise, başkasının kamet etmesi, mek­ruh olur.

Ezan okuyan kimse, başka bir kimsenin kamet getirmesine ra­zı olursa, bu durumda, başkasının kamet getirmesi, bize göre mek­ruh olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Akıllı olan çocuğun ezanı, zâhiru´r rivâyeye göre, kerahat-siz olarak sahihtir. Fakat, bulûğa ermiş kimsenin okuması, daha evladır.

Akıllı olmayan çocuğun ezan okuması sahih değildir. Oku­muş olsa bile, başkası tarafından tekrar okunur. Meçnûn´un, (delinin) hakkındaki hüküm de böyledir. Kâffde de böyledir.

Sarhoşun ezanı mekruhları; iadesi müstehabdır. Tebyîn´dc de böyledir.

Kadının ezan okuması mekruhtur, iadesi ise, menduhtur. Kâfirde de böyledir.

Fasıkın, (ilahî emirlere muhalefet" eden, günahkârın) ezan okuması, mekruhtur. Ancak; ezan okumuşsa, bu iade edilmez. Zehıy-re´de de böyledir

Cünübün e£am ve ikameti, rivayetlerin ittifakiyle, mek­ruhtur. Eşbah olan, onun okuduğu´ ezanm da, ikametin de, iade edilmesidir.

Abdesti olmayanın ezan. okuması, rivayet-i zâhiriyye´ye gö­re, mekruh değildir. Sahih olan da budur. İkamet getirmesi ise, mekruhtur. Fakat, ikamet getirmişse iade olunmaz. Serahsi´riln Muhıyt´inde de böyledir.

Müezzin, ezan okuduktan sonra, irtidâdetse (İslam´dan çık­sa) , okuduğu ezan iade olunmaz. Fakat, iade edilmiş olursa, bu da­ha efdaldir. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Müezzin, ezan okurken dinden çıksa, evla olan, ezam baş­tan başlıyarak bir başkasının okumasidır. Fakat, başkası yeniden başlayıp ezanı okumaz da, mürted, devam edip ezanı tamamlarsa, bu da caiz olur. Kâdihân´da da böyledir.

Ezanı oturarak okumak mekruhtur.

Bir kimsenin, yalnız başına kılacağı namaz için, oturarak ezan okumasında ise, bir beis yoktur.

Misafirin, (yolcunun) binili olduğu halde ezan okunîası, mekruh olmaz. Kamet içinse, bineğinden iner. Fakat, inmeden ka­met yapsa, bu da caiz olur. Muhiyt´te de böyledir.

Kıbleye dönmemiş bile olsa, misafirin (yolcunun) ezan okumaya, bineğinin üzerinde başlaması caiz olur. Kâdîhan´da da, Hulâsa´da da böyledir.

Hazerde iken (yolcu değilken), binek üzerinde ezan oku­mak mekruhtur. Zahfirü´r -rivâye´de böyledir. Serahsî´nin Muhıyt´-inde de böyledir. Fakat, ezan bu şekilde okunmuş olursa, iadesi ge­rekmez.

Kölenin, köylünün, çöl ehlinin, veled-i zinanın, kör´ün ezan okumaları caizdir.

Bir kimseye, bazı namaz vakitlerinde ezan okuması için izin verilse de, bazı vakitlerde ezan okuması için izin verihnese, o kimsenin okumuş olduğu ezanların hiç birinde kerahat yoktur. Fa­kat, izin verilmemiş vakitlerde, ezanı, başkasının okuması daha ev­ladır. Muhiyt´te de böyledir.

Kör bir kimse ile, beş vakit namazın vakitlerini bilen bir kimse, beraber bulunduğu müddetçe, kör kimsenin okuduğu ezan­la, gören kimsenin okuduğu ezan müsavidir. Nihâye´de de böyledir.

Farz namazları, ezansız ve ikametsiz olarak, mescitte ce­maatle kılmak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

Şehirde oturanların mahallelerinde, ezan okunuyor, kamet ediliyorsa, ister yalnız olsun, ister cemaatle olsun, ezansız ve ka-metsiz namaz kılmalarında, bir kerahat yoktur. Tebyîtı´de de böyle­dir. Fakat :

Efdal olan, bunların namazlarını ezan ve kametle kılmala­rıdır. Timurtâşiye´de de böyledir.

Şehirli bir kimsenin, oturduğu mahallesinde ezan okun-mazse:, o kimsenin, ezanı ve kameti terketmesi mekruh olur. Şayet, yalnız ezanı terk etmiş olursa mekruh olmaz. Mııhıyt´te de böyledir. Fakat :

Bu kimse, kameti terk ederse, mekruh olur. Timurtaşî´de de böyledir.

Misafirin, (yolcunun) eğer yalnız ise, ezanı da, kameti de terk etmesi mekmh.olur. Mebsût´ta da böyledir.

Misafirin, sadece kameti terk etmiş olması caizdir, fakat mekruhtur. Tehâvî Şerhinde de böyledir.

Misafirin, bu durumda, hem ezan okuması, hem de kamet getirmesi en iyisidir,

Keza, kamet getirmiş ve fakat ezan okumamış oba, sefe-rî için, bu da caizdir. Mebsût´ta da böyledir,

Bir kimse, evinde veya köyünde namaz kılmış olsa, eğer kö­yünde mescid var da, orada ezan okunup, kamet getiriliyorsa, bu durumda, bu adam hakkındaki hüküm, şehirde, evinde namaz kılanın hükmü gibidir. Şemnî´de de böyledir.

Bir kimse, yakm olan, bağ, bahçe veya arazisinde bulunursa köyünün veya beldesinin ezanı ile iktifa eder. Fakat, bulunduğu yer, köy veya şehre uzaksa., oraların ezanı i]e yetinmeyip, kendisinin ezan okuması gerekir.

Burada, yakınlığın sınırı, okunan ezanın, o şahsa, bulun­duğu yerde durulmasıdır. Muhtâru´l - Fetâvâ´da da böyledir.

Fakat, bu durumda olan kimselerin bile, ezan okumaları da­ha iyidir. Hulâsa´da böyledir.

Yabanda, cemaatle namaz kılan kimseler, ezanı terkeder-Ierse/ou mekruh olmaz; fakat, kameti terketmeleri mekruh olur.Fe-tevâ^i Kâdîhan´da da böyledir.

Ezan okunan ve kamet getirilen mescit ehlinin, aynı vaktin ezan ve kametini lekrar etmeleri mekruhtur.

Bir mescid ehli, kamet getirerek cemaatle namaz kılmış olsa, sonra da, müezzin ve imâm içeri girerek başka bir cemaatle namaz kılmaları mekruh olmaz; fakat önce kılanların namazları, mekruh olur. Muzmarât´ta da böyledir."

Şayet, o mescitte, ehlinden (cemaatinden) başkaları, cema­atle namaz kılmışlar ise, mescid ehlinin, cemaatle tekrar namaz kıl­maları, mekruh değildir. Serahsînin Muhıyt´inde de böyledir.

Mescid ehlinin bir kısım cemaati, kimse duymasın diye mescidin içinde gizlice ezan okudukları zaman, sonra aynı mescid ehlinden diğer bir topluluk gelerek, önceki topluluğun ne yaptık­larını bilmeden— açıktan ezan okurlarda, sonradan da evvelki top­luluğun gizlice ezan okuyarak cemaatle namaz kıldıklarını öğrenir­lerse, bu durumda, birinci cemaate itibar edilmez. Fetâvâyi Kâdi-hân´ın «Ezan» bölümünde de böyledir.

Bir mescidin, belli bir imâmı ve müezzini olmayıp insanlar, o mescidde, bölük bölük, fevc fevc namaz kılıyorlarsa, efdal olan her topluluğun, ezan okuyup, kamet getirerek namaz kılmasıdır. Kâ-dihân´da da böyledir.

Bir topluluk, mescitte cemaatle kaldıkları namazın fesada gittiğini anlasalar bile, o namazı, o mescidde yeniden kılarlar. Fa­kat, ezanı ve kameti yenilemezler.

Fakat, bu namazı,,vakit çıktıktan sonra, o mescidin dışında kılsalar, yeniden ezan okuyup, kamet getirirler. Zâhidî´de de böy­ledir.

Bir kimse, kazaya kalmış bir namazını kılarken, yalnız olsun, cemaatle olsun ezan okur ve kamet getirir. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, bir çok namazını geçirip, kazaya bırakmış olsa, bunları da peşpeşe kılacak olsa, ilk kılacağı namaz için, hem ezan okur hem de kamet eder. Diğerleri için de, isterse, hem ezan okur hem de kamet eder, isterse, sadece kamet etmekle yetinir. Hidâye´de de böyledir.

Kaza da edanın sünneti üzere olsun diye, her namaz için ezan okur ve kamet eylerse daha güzel olur. Kâfî´de de böyledir.

Adamın bu şekilde serbest olması, kazaya kalmış olan na­mazları, ancak, bir mecliste ve aynı yende kıldığı vakittir. Fakat, bu kaza namazlarını ayrı ayrı yerlerde ve ayrı ayrı vakitlerde kılacak olan kimsenin her namaz için hem ezan okuması ve hem de kamet getirmesi şarttır. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Bize göre, mazbut olan, gerçekten, kılman farzın, edası ol­sun, kazası olsun; o farz için, ezan okumak ve kamet getirmektir. O farzı, yalnız kılması ile cemaatle kılması da, bu hükümde müsa­vidir.

Yalnız, cuma günü şehirde cum´ayı değil de öğle na­mazını kılacak olanların, ezan okumaları ve kamet getirmeleri mek­ruh olur. Tebyîıı´de de böyledir.

\rafat ve Müzdelife´de bir arada kılınan namazlarda, Önce kılman için hem ezan okunur ve hem de kamet getirilir; ikinci na­maz içinse; ezan okunmaz.

Ezan ev en veya kamet getirirken, müezzine baygınlık gelse veya ölmüş . -.a, bu vazifeleri başkası yapar.

Şayet, müezzinin ezan okurken veya kamet getirirken ab-desti bozulmuş olur ve o, abdest almaya giderse, ezan ve kameti, ya başkası okur veyahut da dönüp kendisi devam eder. Fetâvâyi KâdShân´da da böyledir,

Bilginlerimizin çoğu: «Ezan esnasında veya kamet yaparken abdesti bozula ı müezzinin, onları tamamlaması, sonra da, gidip abdestini alması evladı demişlerdir. Muhıyt´te de böyledir.

Müezzin ezanda veya kamet okumaktan aciz kalsa, orada da kendisine, kaldığı yeri hatırlatıp telkin edecek kimse bur hınmasa, bu işi başkasının tamamlaması gerekir.

Keza, müezzinin, ezan ve kamet esnasında, dilinin tutulması halinde de, ezan ve kameti başkası tamamlar. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

Müezzin, ezan okurken fazlaca, yani fasıla sayılacak ka­dar duraklarsa, ezanı yeniden okur. Fakat, boğazını temizleme veya öksürme gibi az bir zaman duraklamışsa, ezanı yenilemez. Tatar-îıâniyye´de de böyledir.

Ezan okurken, özürsüz olarak boğaz temizlemek ve tenah-nuh etmek (Öksürük gibi yapmak) mehruktur. Bu şeylerin bir Özür­den dolayı yapılmasında ise, beis yoktur. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Ezan okurken ve kamet getirirken, verilen selâma mukabe­le etmek mekruhtur. Ezan ve kamet bittikten sonra da, önce ve­rilmiş olan bu selama, mukabelede bulunmak icâb etmez. Sahih olan dâ budur. Zâhidi´de de böyledir.

Müezzinin, ezan okurken veya kamet getirirken, konuşması veya yürümesi uygun olmaz.

Müezzin kamet getirdiği esnada.

(fcad kâmeti´s - saîah)´a vardığı zaman serbestin Dilerse, kametini olduğu yerde tamamlar; dilerse namaz kılacağı yere giderken ta­mamlar. Fetâvâyü Kâdtiıân´da da böyledir. Muhıyt´te de böyledir. [10]



Ezan Ve Kametin Kelimeleri, Özellikleri Ve Müezzine İcabet:


Ezan 15 cümledir. Bize göre, onun son cümlesi ise «lâ ilahe illallah» cümlesidir.

AHahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedü en lâ ilahe illallah, Eşhedü en la ilahe illallah Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, Eşhedü enne Muham-meden Resûlullah

Hayya´ale´s - Selâh, Hayya´ale´s - Salâh Hayya´ale´l - felah, Hayya´ale´l - felah Allahu ekber, Allahu ekber Lâ ilahe illallah.

Kamet ise, 17 cümledir. 15 cümlesi ezan cümlelerinin ay­nıdır. Fazla olan 2 cümlesi de:

Kad kâmeti´s - salah, Kad kâmeti´s - salah.) cümlesidir. Fe-âyi Kâdihân´da da böyledir.

Birde, sabah namazında (=hayya´Ie´l felah) cümlelerinden sonra, iki defaes-salâtû hayrunmine´n-nevm) denir. .

Ezan, arabca´nm dışında fârisî veya diğerleri gibi hiç bir lisanla okumaz. Fetâvâyi Kâdİhân´da da böyledir. Açık ve sahih olan da budur. Cevheretü´n - NeyVire´de de böyledir.

Ezanı ve kameti açıktan ve sesi yükselterek okumak sünnet"tir. Yalnız," kametin sesi, ezandan biraz aşağı olmalıdır. Nttıâye´de de, Bedâi´de de böyledir.

Ezam, minarede veya mescidin dışında okumak, .mescidin içinde okumaktan daha muvafıktır. Kâdîhân´da da böyledir

Ezanda sünnet olan: Onu, yüksek bir yerde okuyup sesi de yükselterek, komşulara duyurmak ve kendine de meşakkat verme­mektir. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Ezan okuyan müezzinin, sesini, gücünün yettiğinden daha fazla yükseltmeye çalışması mekruhtur, Muzmarat´ta da böyledir.

Müezzin kameti, yerde ve mescidin içinde getirir. Gunye´de de böyledir.

Ezanda terci´ yoktur. Yani: İki sehadeti, iki defa alçak ses­le okuyup, sonra geri dönerek yüksek sesle okumak yoktur. Ki-fâye´de de böyledir.

Ezanda acle etmeyip, harflerine, mahreçlerine, medlerine (uzatmalarına) riayet etmek, kamette ise, acele etmek müstehabtır. Hidâye´de de böyledir.

Ancak, her ikisini de acele veya her ikisini de, yavaş yavaş, uza­tarak; veyahut da, kameti uzatarak ve ezanı ise, kısa kısa ve acele okusa, bu da caiz olur. Kâfî´de de böyledir. Fakat, bazıları: «Böyle okumak mekruhtur» demişlerdir ki, doğru olan da, bu sözduür.

Teressül: «Allahu Ekber, AH ahu Ekber» deyip, biraz dur­mak, sonra yine «Allahu Ekber, AİIahu Ekber» demek... Böylece, ezanm sonuna kadar, her iki cümleden sonra, biraz durmaktır.

Hadr İse: Kelimeleri, birbirlerine bitiştirerek, sür´atli okumak­tır. Yenâbî´den naklen Tatarhânîyye´de de böyledir.

Ezan ve kametin, her ikisinde de, durulduğu zaman, keli­melerin son hareketleri sakin kılınırlar. Bu hâl, ezanda hakikaten, kamette de, durmaya niyyet edildiği zamandadır. Tebyîn´de de böyledir.

Tekbirin baş harfini, yani «Allah» lafzının elifini, uzatmak küfürdür.

«Ekber» kelimesindeki be´yi uzatmak ise, fahiş hatadır.

Ezan ve kametteki cümlelerin ve kelimelerin arası, meşru1 olduğu gibi tertîb edilir. Yâni, okunurlarken, sıraya riâyet edile­rek okunurlar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Ezan ve kamette kelimelerin bazısı, bazısına tekaddütm etse (yani) biri diğerinin önüne (geçse); mesela : «Eşhedü en lâila­he illallah» d -^eden önce, «Eşhedü enne RSuhammeden Resûlıâlafe»

dense, bu c ida efdal olan, sırası gelmeden okunanı saymayıp, (okumamış ıv^ûui edip), önceki cümleyi yerinekoymak ve normal sıra üzerine, ezanı okumaya devam etmektir. Fakat, bir kimse, böyle yapmayıp da, öylece ezanı bitirmiş olsa bile, yine ezan caiz olur. Muhıyt´te de böylldir.

Ezan ve kametin kelimeleri birbirini takip eder.

Okumuş olduğu ezam, kamet zanneden bir kimse, bitirdikten sonra, durumu fakederse, onun için efdal olan, ezanı yeniden oku­yup, sonra tertibe riayet ederek kamet getirmektir.

Keza bir kimse, kamet getirse ve fakat ezan okudum zannet-se, sonra da bu durumu farketmiş olsa, efdâl olan, dönüp kamete yeniden başlamasıdır. Bedâi´de de böyledir.

Ezan ve kamette kıbleye dönülür. Kıbleye dönülmeden okunmuş olanlar da caizdir; fakat mekruhtur. Hidâye´de de böyle­dir.

Müezzin, ezan okurken, «Kayya´ale´s - Salâh» cümlesine gelince, yüzünü sağ tarafa; «Hayya ´aîe´l - feîâh» cümlesine gelince de, yüzünü sol tarafa çevirir.

Bunları söylerken, ayaklan, yerinde sabit kalır, (yani yürümez.) Yalnız olsun, cemaatle olsun, bu husus müsavidir. Sahih olan da budur. Hatta, yeni doğan çocuk için ezan okurken de, bu cüm­lelerde sağa ve soîa dönmek, en uygun olan harekettir. Muhıyt´te de böyledir.

Bu dönüş, yukarıda tarif ettiğimiz gibi yapılır.

«Hayya ´ale´s - salah» m birincisini söylerken sağa ve ikincisini söylerken sola; keza, «Hayya ´alel -.feSâh» m da, birincisini söyler­ken sağa, ikincisini söylerken sola dönülür; diyenler de olmuştur. Fakat, doğru olan Önceki kavildir,

Bir kimse, eğer geniş olan odasında kamet yapıyorsa, bu cümleleri söylerken, sağa ve sola ıdönmesi müstahsen (güzel) gö­rülmüştür. Bedâi´de de böyledir.

Müezzin, ezanı (şerefesi olmayan ve fakat pencereli olan bir) minarede okurken, «Hayya´ale´s - salâh» dediği sırada, başını sağ pencereden; Hayya´alel - felah» dediği sırada başını sol pence­reden çıkarır,

Bu, müezzin yerinde durduğu zaman, duyurunun, tamam olmadığı vakittedir. Nikâbe Şerhi´nde de böyledir.

Amma, yalnızca başını çevirdiği zaman, i´lâm tamam olursa bu hal ile iktifa eder. Ayaklarını yerlerinden ayırmaz. Şâhânda da böyledir.

Ezan ve kamette teShîn mekruhtur. Telhîn: Kelimenin bo­zulmasına sebep olacak şekilde nağme yapmak demektir. Ezam, güzel sesle okumak güzeldir. Fakat, lahn olmamak kaydıyla... Şer-hül - VÜcâye´de de böyledir.

Müezzinin, kamet getirirken, iki şahadet parmağım kulaklarına koyması güzeldir. Çünkü böyle yapmak, aslî sünnet de­ğildir, ancak, ilamın fazla olması için böyle yapılır.

Eğer, müezzin iki elini kulaklarına koyarsa, işte bu güzei olur. Tebyîn´de de böyledir.

Müezzinin, ellerini kulaklarına koyması kametin aksine sesi yüseltmesi için, ezanın sünnetidir. Gımye´de de böyledir.

Tesvüb, akşam namazlarının dışındaki, bütün namazlar için yüzeldir.

Tesvîb: Müezzinin, ezan ile kamet arasında «Es -. Salâh» diye bağırmasıdır.

Tesvîb, her beldenin örf ve adetine öredir. Müezzin, tesvîb maksadı ile, yaöksürür veya «Es - salâh!... es - salâh..» der veyahut da «Kamet!... kamet...» der çünkü bu, duyurmada bir mübağladır. Bu şekillerin herhangi, biri de, örf olarak bilindiği vakit, müezzinin o şekli yapması ile maksat hasıl olmuş olur. Kâfî´de de böyledir.

Müezzin, sabah namazı için, ezan okunduktan sonra, oturur ve Kur´an-ı Kerîm´den yirmi âyet kadar okur. Ve sonra tesvîb yapar. Sonra yine oturur, biraz Kur´an okur; sonra da kalkıp kamet geti­rir. Tebyîn´de de böyledir.

Müezzin, ezanı ile kamet arasını, iki rek´at veya dört rek at namaz kılacak kadar ayırır. Buradaki reVatÜarin ölçüsü, her bir rek´atte, on âyet okuyacak kadar uzun olmalıdır. Zahidi´de de böy­ledir.

Ezanla kametin arasım bitiştirmek, görüş birliği ile mek­ruhtur. Mî´racü´d - Dirâye de de böyledir.

Müezzinin, farz namazdan önce, sünnet veya müstehab olarak kılınacak fazla namaz var- ise ezan ile kamet arasında namaz kılması evlâdır.

Şayet, bu arada namaz kılmaz ise, ezanla kamet arasında oturur. Ve fakat, akşam namazı olduğu vakit, müstehab olan, ezanla kamet arasında üç kısa okuyacak kadar, bir süre susmasıdır. NK hâyelde de böyledir.

Akşam namazında, ezanla kamet arasında, fasıla yapmanın lazım geldiği hususunda, görüş birliği vardır, Itâbe´de de böyledir.

Ancak bu fasılanın miktarında görüş ayrılığı vardır, Ebû Hânlfe (R.A.) ye göre müstehab olan: Ezanla kamet arasında, ayakta durarak bir müddet sükût etmek ve sonra kamet getirmektir. Sükût miktarı, Ebû Hajıîfe (R.A.) ye göre, üç kısa veya uzun âyet okuya­cak kadardır.

İmâmeyn´e göre ise, ezanla kamet arasındaki fasıla, hatibin iki hutbe arasında, oturduğu kadar az bir müdder oturmakla olur.

İmâm Halvâni : «İhtilâf, fasiin, hangi şeklinin daha fazilet­li olduğundadır. Hatta, Ebû Hantfe (R.A.) indinde, şayet müezzin oturmuş ol .a, buda caiz olur; fakat efdal olan oturmamasıdır, - tmâ-meyne g< ; ise, efdal olan oturmasıdır.» buyurmuştur. Nihâye´de de böyles r.

Ezan ile kamet arasında duâ etmek müstehabtır. Sirâcül -Vehhâc´da "da böyledir

Müezzin, insanların haline bakarak onların, işi acele olan­larının ve zâif bulunanlarının durumunu göz önüne alarak acele kamet yapar. Yoksa mahallenin başkanının veya büyüklerinin hatm için, hemen kamet getirmez. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böy­ledir.

Müezzine lâyık olan, vaktin evvelinde ezan okuması ve ihtiyacı olanın kazai hacetini yapması, abdest almakta olanın ab-destini tamamlaması namaz kılanın namazını bitirmesi için vak­tin ortasında kamet getirmesidir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Kamet yapılırken içeri giren kimsenin, ayakta beklemesi mekruh olur. Bu kimse, oturur, ve müezzin «Hayya alel - felah» a gelince ayağa kalkar. Muzmarât´ta da döyledir.

Bir mescitte, müezzin ve imâmdan başka, cemaat da bu­lunmakta ise, müezzin «Hayya´alel - felah» demeye başlayınca, imâm ve cemaat ayağa kalkar. Bu imamlarımızın üçüne göre de böyledir. Sahih olanda budur.

îmâm, mescidin dışında olduğu zaman, eğer mescide safla­rın bulunduğu taraftan girerse, her safı ileri geçtikçe o saf ayağa kalkar. Şemsül - eimme Halvâni, Serâhsî ve Şeyhü I - İslâm Haher Zade bu görüşe yönelmiştir.

Eğer, îmâm, mescide ön taraftan girerse, cemaat, imâmı gör­düğü zaman, hep birlikte ayağ kalkarlar:

Eğer, imâm ile müezzin, aynı şahıs olur ve mescidin içinde ka­met yaparsa, kameti bitirmedikçe, cemaat ayağa kalkmaz.

Eğer, mescidin dışında kamet etmiş ise, bu imâm mescide gir­medikçe, cemaatin ayağa kalkmıyacağı hususunda, âlimlerimiz it­tifak etmişlerdir.

îmâm, müezzin.«kad kameti´s - salâh» derken tekbirini alır. Şeyhül -İmâm Şemsü´l - eimmeti - Halvâni: «Sahih olan budur.» demiştir, Muhıyt´te de böyledir. [11]



Müezzine İcabet Etmek


Ezanı duyan kimselerin, müezzine icabet etmesi gerekir icabet: Müezzin ne söylemişse, onu aynen tekrarlayıp söylemektir.

Ancak, müezzin, «Hayya ale´s salâh» ^derken, dinleyen kimse­nin (=lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi! - âliyyü´l- azıym) demesi ve «Hayya´ale´l - felah» derken ise, dinleyen kimsenin,

(Maşaallahu kane ve matem yeşa´e lenı yekûn) demesi gerekir. Seralısî´nin Muhıyt´inde de böyledir. Sahih olan da budur. Fetvâyİ´ - GarâlVde de böyledir.

Keza, müezzin sabah ezamnda «es - salâiü hayrun mineln-

nevm» dediği zaman da, dinleyen kimse, onun söylediğini aynen söylemez; (sadakte) veya (berarteî der. Serahsi´riin Muhıyt´inde de böyledir.

Yürürken ezam işitmiş olan kimse için evla olan, bir müd­det durması ve ezana icabet etmesidir. Gunye´de de böyledir.

Kamete icabet müstehabtır. Fethü´l - Kadir´de deböyîedir. Müezzin »Kad kameti s - salâh.» derken, dinleyen kimse der. Diğer kelimelerde ise, ezanda olduğu gibi - söylediği kemeleri aynen tekrarlıyarak, müezzine icabet eder. Fetâvâyil - Gar-âib´- de de böyledir.

Ezan ve kameti dinleyen kimsenin, bunların arasında ko­nuşması, icabetten başka bir şeyle meşgul olması ve Kur´an-ı Kerim okuması uygun olmaz. Ezan ve kamet esnasında, Kur´an-ı kerim o-kumakta olan kimse için, münasip olan, okumayı kesip, ezan ve kameti dinlemek ve usulünce onlara icabet etmekle meşgul olmaktır. Bedâi´de de böyledir.

Kamet yapılırken, dua ile meşgul olmakta bir beis yoktur. Hulâsa1 da da böyledir.

Bir mescidde, birden çok müezzin olduğu zaman, onlar, tek tek ve biri diğerini takiben ezan okurlar; cemaat ise, ilk okuyana icabet -eder. Küfâye´de de böyledir. [12]



3- NAMAZIN ŞARTLARI


1- Hadeslerden taharet. (=-abdesti olmayanın abdest alması cünüb olanın gusletmesi),

2- Necasetlerden taharet. (—Her türlü pisliklerden temiz­lenmek.)

3- Setrü´I - avret. (=Avret yerlerini örtmek.)

4- İstİkbâl-i Kıble, (=Yönünü kıbleye dönmek.)

5- Vakit. (Namazı vaktinde kılmak.)

6- Niyyet. (Kılınacak namaz için, usulünce niyyet etmek.)

7- Tahrime (=Namaza başlama (=iftitah) tekbirini al­mak), Zahidî´de de böyledir.

Bu bab, namazın şartlarının incelendiği, şu dört bölümden me-dana gelmektedir.

1- Taharet ve setrü´i - avret,

2- Kendisi ile Avret Mahalli Örtülebilecek şeyler,

3- İstikbâl-i Kıble,

4- Niyyet, [13]



Taharet Ve Setrü´l Avret


Namaz kılan kimsenin, bedeninden, elbisesinden ve namaz Julacağı yerden, pislikleri temizlemesi farzdır. Zâhidî´de de böy­ledir.

Temizlenecek olan bu pislik, suç, işlemeden temizlenip giderilmesi mümkün olan ve namaza manî olacak kadar bulunan pisliktir.

Pisliğin giderilmesi, avret mahallini, diğer insanlara gös­termeden mümkün olmuyorsa, o pislikle beraber namaz kılınır. Bir kimsenin, pisliği temizlemek için, avret yerlerini açması fâsikhk-tır, büyük bir günahtır. Bahru´r - Râık´.ta da böyledir.

Bedenin, dışında bulunan pisliğe i´tibar olunur; içte bulu­nana değil. Hatta bir kimse gözlerini pis sürme ile sürmelemiş olsa, gözlerini yıkamak, o kimseye vacip olmaz. Sirâcü´I - Vehhac´da da böyledir.

Pislik, eğer necâset´i galize ise, onun - dirhem miktarından fazla olması halinde yıkanması farzdır. Bu miktardaki necaseti, yı­kamadan kılınmış olan namaz bâtıldır.

Pislik, dirhem miktarında ise, onu temizlemek de vacibtir. O-nunla kılınmış olan namaz ise caizdir.

Eğer, pislik, dirhem miktarında az ise, onu yıkayıp temiz­lemek de sünnettir,

Eğer pislik, necaset-i hafife ise, çok olsa bile, namazın ce­vazına mâni değildir. Muzmarât´ta da böyledir.

Gücü yeten kimsenin, örtünmesi, (setrül - avret) namazın sıhhati için şarttır. Serâhsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Avret: Erkekler için göbeğin altından, dizkapağım geçene kadar olan yerdir.

Erkeğin göbeği, imamlarımızın her üçüne göre de avret değil­dir. Diz kapağı ise, hepsinin yanında da avrettir. Muhıyt´te de böy­ledir.

Hür olan kadının, yüzü, elleri ve ayakları hariç, bütün be­deni avrettir, Mütüûn´da da böyledir.

Kadının, başı üzerinde olan saçı avrettir. Uzamış olan sa­çında ise, iki rivayet vardır. Esahh olan kavle göre, o da avrettir. Hulasâ´da da böyledir, En sahih olan da buduv. Fakih Ebü´I - Leys de bu görüşü almıştır. Fetavâ da bunun üzerinedir. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Cariye olan kadın, erkek gibidir. Ancak, onların karınları ve sırtları da avrettir.

Bu hükme, ümmü veled, müdebbire ve mükâtebe gibi vasıflı cariyeler de dahildir. Tebyin´de de böyledir.

Müstesat t=bir nev´i cariyeler) de, Ebû Hanife (R.A.) in dinde, mükâtebe gibidir. Zahiriyye´de de böyledir.

Hünsâ-i müşkil, köle olduğu zaman, onun avreti cariyenin avreti gibidir. Şayet hür ise,, ona, bütün bedenini örtmesi emredilir. Şayet, göbeği ile diz kapağı arasını kapatır ve bu şekilde namaz kıl­mış olursa, bazıları: «O namazı iade eder» demişler; bazıları ise: «..iade etmez.» demişler. Sirâcü´I - Vehhac´da da böyledir.

Murâhika ( = dokuz yaşında olan, fakat henüz bulûğa er­miş olmayan kız) çıplak veya abdestsiz namaz kılsa, ona bu nama­zı yeniden kılması emredilir. Eğer namazını baş örtüsüz kılmışsa, namazı tamam sayılı)-. Serâhsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Setrül - avret, itifakla farz namazın dışındaki namazlarda da farzdır.

Namazda, avret mahallini, başkalarına karşı kapatmak farzdır. Bu hususta ihtilâf yoktur.

Bütün âlimlerimize göre, bir kimsenin kendi nefsi için setri avret etmesi, farz değildir. Şâhân´da da böyledir.

Sadece bir entari ile namaz kılmakta olan bir kimse, en- yakasından bakınca avret yerini görecek olsa, âlimlerim izin umumuna göre, o kimsenin namazı, bozulmuş olmaz. Doğru olan da budur.

Bir kimse, temiz elbisesi olduğu halde, karanlık bir odada cıblak olarak namaz kılsa, namazı bil-icmâ caiz olmaz. Siracü´l -Vehhâc´da da böyledir.

Altını gösterecek kadar, ince bir elbise ile namaz kılmak caiz değildir. TebyhVde de böyledir..

Bir kimsenin, üzerinde bir entarisi bulunsa, o kimsenin üze­rinde başka bir giysisi de olmasa, bu kimse secde ettiği zaman, hiç bir kimse avret yerini gormese; fakat, bir insan, o entarinin altından bakacak olunca, onun avret mahallini görecek olsa, işte bu, (mah­zuru olan) bir şey değildir. Az açıklık bağışlanmıştır. Çünkü, bunda zaruret vardır. Çok ve büyük açıklık, belvâ tzorunluk) değildir ve ba-ğişlanmarriıştır. —Bir uzvun— dörtte biri ve daha fazlası çok açık­lık hükmündedir. Dörtte birden aşağısı ise, az açıklık hükmündedir. Sahih olan da budur. Muhiyt´te de böyledir.

Esahh olan kavle göre, gerçekten, ağır ve hafif avrette Ölçü, uzvun dörtte biridir. Hulâsa´d a da böyledir.

Dörtte birden az olan açıklık, tek uzuvda bulunduğu vakit bağışlanmıştır. Eğer, iki uzuvda olur veya bir uzuvda dörtte birden fazla açıklık bulunursa-veya avret olan uzuvlardan her birinde dörtte birden az olan yerler toplandığı zaman, bir azanın dörtte bi­ri kadar olursa, bu hal, namazın cevazına manî olur. İbni´l - Melek in Mecma´ Şerhi´nde de böyledir.

Hatta, bir kadının, kulağının dokuzda biri ile, bacağının do­kuzda biri açılmış olsa, bu hal, onun namazına mani´dir. Çünkü, açılmış olan yerlerin toplamı, kulağın dörtte birinden fazladır. Gun-ye´de de böyledir.

Bir kimsenin, namaz kılarken, avret mahalli açılırsa, onu hemen kapattığı takdirde, bil-icmâ´ namazı caiz olur.

Eğer, o kimse, o açıklıkla bir rükün edâ ederse, yine, bil-icmâ´, namazı fesâde gider.

Şayet, bu durumda, bir rükün edâ etmez de, o kadar zaman açık halde beklerse Ebû Yûsuf (R.A.) indinde, yine namazı fesada gider.

İmâm Muhammedi (RA.) ise, bu görüşe muhalefet etmiştir. îmâm-ı A´zam Ebû Hanife (R.A.) ´den ise, bu hususta bir rivayet gelmemiş­tir. Gunye ŞerKİ´nde de böyledir,

Bir cariye, baş Örtüsüz namaz kılarken azad edilse, hemen başını örter. Eğer, başını hemen Örtmezse, namaza fesada gider. Eğer başını örtmek için, aynı süre içinde, az bir amel (amel-i kalîl) işleyerek başını örtmüşse, namazı caiz olur. Serahsî´nin Mulnyt´inde de böyledir.

Burada, amel-i kalîl, onu bir elle tutmaktır. Siracü´l - Veh-hâc´da da böyledir.

Mu´teber olan,, başın örtüldüğü esnada, bir elin kullanılma­sıdır. Keza, bir elle fakat bir hareketle bunu yapmak da böyledir. Sahih olan da budur. HUdâye´de de böyledir.

Husyelerin (erkeğin yumurtalarının) her biri, bir avrettir. Dübür de bir avrettir. Sahih olan da l udür. İbnVI - Mdlek´in Mec­ma´ Şerhî´nde de böyledir.

Diz kapağı, uyluğun nihayetine kadar bir uzuvdur. Hatta, bir adam, diz kapaklan açık ve fakat uylukları kapalı olarak namaz kusa, namazı sahih olur. Esahh olan da budur. Tecnîs´de de böyledir.

Kadının topuğu, dizi ile birlikte, bir tek "uzuvdur. İbnİ´l -Meflek´iİn Mecma´ Şerhi´nde de böyledir.

Göbekle kasık arası da bir uzuvdur. İrade olunan, bütün be­denin etrafında olanlardır. Artık, onlardan birinin dörtte biri açılır­sa, namaz fesada gider. Hulâsa´da da böyledir.

Sırt, karın ve göğüs, yalnız başlarına birer avrettirler. Ta-tarhâniyye´de de böyledir.

Yan, karna tabiidir. Gunye´de de böyledir.

Kadının memesi, küçük olur ve göğüse yapışık bulunursa, işte o meme, kadının göksüne tâbi´dir. Eğer, meme büyük olursa, ö, yalnız başına bir uzuv´dur. Hulâsa´da da böyledir.

Bunların, herbirinin, yalnız başlarına avret olduklarına iti­bar edilir.

Kulaklar da böyledir. Hatta, bir kadının kulaklarından birisinin dörtte biri açılmış olsa, bu kadının namazı, bozulmuş olur. Zâhidî´de de böyledir.

Bir kimse, giyecek elbise bulamazsa» namazını, arduğu yerde; rükû ve sücûdunu, imâ yaparak kılar. Veya, ayakta rükû, ve secdelerle kılar. Efidâl olan ise, önceki kavildir. Kâfide de böyledir.

Bu hüküm, gece olsun gündüz olsun; o kimse, evde olsun veya sahrada bulunsun, aynıdır, değişmez. Sahih olan da budur. Bahru´r-Râık´ta da böyledir.

Örtünmeye kudreti bulunmasından maksad, namaz kılacağı elbiseyi giymenin, kendisi için mubah olması demektir. Esahh olan ise, kullanmasının, üzerine vâcib olmasıdır. Cevheretü´n - Neyyire´-de böyledir.

Çıplak bir kimsenin yanında, elbisesi olan bir kimse bulun­sa, ondan namaz kılmak için elbiseyi ister; şayet o adam ver­mezse, namazını çıplak kılar.

ÇıpJak namaz kılan kimse, namaz esnasında, bir elbise bul­muş olsa, o elbiseyi giyerek namaza devam eder. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Elbise bulacağını ümid eden çıplak kimse, namazını, vaktin çıkmasından korkmayacağı vakte kadar tehir eder. Temiz yer bulma ümidinde olan kimsenin, tehir etmesi de böyledir. Gunye´de ide böy­ledir.

Çıplak kimseler, namazlarım yalnız başlarına kilacaklarsa, bir­birlerinden uzakta kılarlar,

Eğer cemaatle kılacakîarsa, imâmı aralarına alıp, onun etrafına otururlar; ayaklarını da kıbleye doğru uzatırlar. erini, uylukları­nın üzerine korlar. Ve, namazlarını îmâ ile kılarlar. Eğer, ayakta ve îmâ üe kılıyorlarsa, rükû1 ve secdeleri yaparlar. Fakat, oturdukları yerden kılmaları da caiz olur. Zâhidî´de de böyledir.

Hüccette : «Çıplak bir kimse, hasır veya yaygı bulursa, —çıplak olarak değil de— onların içinde namaz kılar» denilmiştir. Keza, avret yerlerini, otla Örtmeye gücü yetenin de, öyle yapması ge­rekir. Tatar-isâniyye´de de böyledir-

Çıplak bir kimsenin, çamura gücü yeterse, avret yerlerini onunla sıvar. Ancak, o çamurun, —çıkmayıp^- üzerinde kalacağım bilirse, caiz olmaz; değilse olur. Üzerini,, ağaç yaprağı ile kapatmaya gücü yeten kimse gibi... Gunye´de de böyledir.

Bir kimse, iki avret mahallinden sadece jbirisini örtecek ka­dar bir örtü bulsa, bazıları : «Onunla arka tarafını Örter; çünkü o, rükû´ hâlinde en fahiş yerdir.» demişler; bazıları ise : «Onunla ön tarafını örter; çünkü o, kıbleye yöneliktir.» demişlerdir. Sirâçiil-Vehhâc´da da böyledir.

Erkeklerin, ipek elbise ile namaz kılmaları caiz değildir. Kadınların, ipek elbise ile namaz kılmaları ise sahihtir.

Şayet, bir erkek, ipekten başka giyecek bir şey bulamazsa, na­mazını—çıplak olarak değil de— o ipek elbise ile.kılar. Fethü´1-Ka-cuVde de böyledir.

Bir kadın, ayakta namaz ;kıldığı takdirde, avret mahallin­den, namazına mani´ olacak kadar bir yer açılacak olduğunda, otu--rarak kılınca, böyle bir açılma olmayacaksa, o kadın, namazını otu­rarak kılar. Tebyîn´de de böyledir.

Itâbiye´de : «Bir kimse, secdeye vardığı zaman, avret yer­lerinin dörtte biri açılıyorsa, o kimse secdeleri terk eder.» denilmiş­tir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Erkeğin, namazını, şu üç elbise iie kılması müstehâbtır : Kamıys, gömlek), izâr belden aşağı tutulan peştemal, don) ve imame (= sarık).

Fakat, erkek, tek bir elbise ile namaz kilsa da, o elbise, örtün­meyi sağlamış olsa, o kimsenin namazı, kerahatsiz olarak caiz olur.

Eğer erkek, sadece izar´m içinde namaz kılmış olsa, bu da ke-rahatle caiz olur.

Kadına gelince, ona müstehab olan da, şu üç elbise ile na­maz kılmasıdır : (Gömlek, izâr ve baş örtüsü.)

Kadının, başını ve bütün bedenini tamamen örten iki elbise ile ve hatta aynı şartları taşıyan bir elbise ile namaz kılması da caiz olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

îki kişi, bir elbise içinde namaz kılmış olsalar, eğer, onlar­dan her biri, o elbisenin birer tarafı ile örtünebiüyorlarsa, namazları caiz olur.

Keza, elbisenin bir kısmı, uyuyan bir kimsenin üzerine atılmış olsa, bir kısmı ile de namaz kılan kimse örtünmüş bulunsa, bu kim­senin namazı da caiz olur. Cevheretti´n - Neyyire´de de böyledir.

Eğer, bir kadının, bedenini ve başının dörtte birini örtecek kadar elbise olsa da, kadın, başını Örtmeyi terk etse, namazı caiz ol­maz. Şayet, bu elbise, bedenden sonra başın dörtte birinden azım örtecek kadar olursa, onu örtmemek zarar vermez. Fakat, bu durumda efdal olan, mümkün olan kadarını örtmektir. Tebyîn´ de de böyledir.

Çıplak bir kimse, avret yerlerinden en küçüğünün dörtte b; rine Örtecek kadar bir parça bulsa ve fakat onu örtmese,. namazı fâsid olur. Onu örterse, namazı fâsid olmaz.

Çıplak bir kimse, suyun içinde namaz kılsa, eğer su bulanık ise, namazı sahih olur. Fakat, eğer su berrak olurda, o kimsenin av­ret yerlerini görmek mümkün olursa, namazı sahih olmaz. Vehhâc´da da böyledir. [14]



Kendisi İle Avret Mahalli Örtülebilecek Şeyler :


Dörtte biri temiz olan bir elbise bulabilen kimse, çıplak ola­rak namaz kılsa, bu caiz olmaz.

Eğer, teiniz yeri, dörtte binden az veya .tamamı pis ise; bu du­rumda, çıplak vaziyette oturarak ve ima ile namaz kılmakla; tamamı pis olan bir elbisenin içinde, ayakta, rükû, ve süçud ile namaz kıl­mak arasında muhayyer bırakılan kimse için, efdal olan, pis elbise ile namaz kılmaktır. Kâfî´de de böyledir.

Bir adam, boğazlanmamış bir İaşe derisinden başka bir şey bulamamış olsa, o adamın, o deri ile avret yerin örtmesi ve onunla namaz kılması caiz olmaz, Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Bir adamın yanında, iki elbise olmuş olsa da, her birinin üzerinde de dirhem miktarından fazla necis bulunsa; bu durumda, o kimse, serbest bırakılır. Çünkü, onlardan her birisinin dörtte bi­rine pislik ulaşmadıkça, men´etme hususunda, ikisi de müsavi ol­maktadır. Tebyîn´de de böyledir.

Namazın müstehabı, o iki elbiseden pisliği en az olanı ile kılınmasıdır. Hulâsa´rîa da böyledir.

O elbiselerden birine bulaşmış olan kan, dörtte bir mikta­rında, diğerine bulaşmış olan kan da daha az ise, o kimse, kam az olan elbise ile namazım kılar; aksini yaparsa caiz olmaz.

Bulunan iki elbisenin her birinde kendi büyüklükleri nisbe-tinde dörtte birleri kadar pislik bulunsa; veya birindeki pislik daha fazla, mesela elbisenin dörtte üçü kadar olsa; fakat, bu elbise­deki dörtte üç nisbetindeki pislik, diğer elbisedeki dörtte bir mik­tarına yetişmese yani ondan daha az olsa, o kimse, bu elbiselerden hangisini isterse, onunla namaz kılar.

Şayet, o iki elbiseden birinin, dörtte biri temiz olsa da, diğeri­nin, dörtte birden azı temiz bulunsa, dörtte biri temiz olanla kılar-aksini yaparsa namazı caiz olmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Kan, elbiselin dış tarafında bulunsa da, iç kısmı temiz ol­sa; eğer, o elbiseyi açmak mümkün ise, onunla namaz kılmak caiz olmaz. Ancak, namazı, o temiz olan kısmın içinde kılmak caiz olur Çünkü, temiz elbise ile avret mahallini örtmek mümkündür. Onun bir tarafını kımıldatınca, diğer tarafının hareket etmesi ile, etme­mesi arasında da bir fark yoktur. Serahsî´nftn Muhıyt´inde de böy­ledir.

Elbisenin, iki tarafından birim yere sermek mümkün ise, öyle yapılarak kılınan´.namaz caiz olmaz : Bu durumda, elbisenin diğer tarafının hareket edip etmemesi müsavidir. Hulâsa´da da böyledir.

Bu gibi meselelerde aslolan şudur :

Gerçekten, bir kimse, iki müsavi beliyye (= zahmet, mihnet) ile imtihan olursa, onlardan istediğini alır. Eğer, aralarında bir farklılık Olursa, onlardan, en ehven ve en kolay olanını seçer. Bah-ru´r-Râık´ta da böyledir.

Bir kimse, iki elbiseden, hangisinin temiz, hangisinin pis olduğunu ayıramazsa, araştırır; zann-ı galibi ile namazını kılar. Namazı, pis elbise ile kılmış olsa bile zann-ı galibi ile onu te­miz sandığı için, namazı fasid olmaz´. SSrâciyye´de de böyledir.

Bir adam, bu durumda araştırma yapsa da, bir elbisenin temiz olduğuna kanaat getirse ve o elbise ile öğle namazını kusa; sonra da araştırması sonucu, diğer elbisenin temiz olduğuna ka­naat getirse ve bu elbise ile de ikindi namazım kılsa, bu kıldığı ikindi namazı fasiddir.

Yanında, iki elbisesi bulunan bir kimse, bu elbiselerden, han­gisinin pis olduğunu bilmeyerek onlardan biri ile Öğle namazını, sonra da, diğeri ile ikindi namazını kusa; öğle namazını kıldığı el­bise ile akşam, ikindi namazını kıldığı elbise ile de, yatsı namazım kılmış olsa; daha sonra da, bu elbiselerin birinde, dirhem mikta­rından fazla necaset görse; fakat, birinci elbise (yani, öğle ve ak­şamı kıldığı) ile ikinci elbiseyi (yani, ikindi ile yatsıyı kıldığı) bir­birinden ayıramazsa; bu durumda, kılmış olduğu öğle ile akşam na­mazları caiz, ikindi ile yatsı namazları ise, fasiddir.

Keza, bir adam, araştırması sonucu olarak, öğ!e namazını birinci elbise iJe, ikindiyi ikinci elbise ile; akşamı birinci elbise ile ve yatsıyı da ikinci elbise ile kılsa; öğle ile akşam namazları, sa­hih; ikindi ile yatsı namazları ise fasiddir, İmâm Serahsî´de, böyle-zikretmiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, bir beze bürünerek veya çar (çarşaf) giyinerek namaz kıîsa ve bu esnada onun, iki tarafından birisi pis olsa ve o pis olan tarafda yerde bulunsa; eğer, namaz kılanın, hareket edip kımıldamasiyle, o pis tarafda hareket ediyorsa, o adamın namazı, caiz olmaz; eğer hareket edip kımıldamıyorsa namaz, caiz olur.

Bir kimse, kendi zannina göre, pis olan bir elbise ile na­maz kıldıktan sonra, o elbisenin temiz olduğu açığa çıksa, kıldığı namaz caiz olmuştur. Muhıyt´te de böyledir.

Çıplak olan kimsenin yanında, hem ipek bir elbise, hem de dirhem miktarı pis olan bez bir elbise bulunduğu zaman, nama­zını ipek elbise ile kılar. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, namaz içinde, elbisesinde dirhem­den az miktarda pislik görmüş olduğundan; vakitte genişlik olur­sa, efdal olan, o pisliği yıkayıp namazına devam etmesidir.

Fakat, eğer cemaatle namaz kılmayı kaçırmasına rağmen, baş­ka yerde cemaat bulacak olursa,.yine öyle yapar. (Yani, pis elbiseyi yıkar ve sonra başka cemaate gider.)

Şayet, bu pisliği yıkaması halinde, cemaat bulamayacağından veya vaktin çıkacağından korkarsa, namazına devam eder. Zehıy-re´de de böyledir.

Söylediğimiz bu durum, kişinin, namazda olduğu vakittir. Eğer namazda oİmaz fakat, o pisliği yıkayana kadar, cemaatin, na­mazı tamamlayacağından korkuyorsa yıkama işini bırakıp, o hali ile cemaatle namaz kılması, daha evladır. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, elbisesinde, dirhem miktarından fazla necaset-i galîza bulur da, onun, ne zaman bulaştığını bilemezse; bil - icmâ, o kimsenin, önce kıldığı namazlardan hiç birini iade etmesi gerek­mez. Esahh olan da budur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de; Cevheretü´n- Neyyire´de de böyledir.

Bir kimse, tâbi olduğu imâmın elbisesinde, dirhem mikta­rından az, necaset görmüş olsa; eğer, o muktedînin (imâma uyan kimsenin) mezhebine göre, az necaset namaza mani olmayıp imâ-mm mezhebine göre, bu miktar necaset, namaza mani olur. Ve imâm da, elbisesinde, o necasetin olduğunu bilmeyerek namaz kı­lıyorsa, muktedînin namazı caiz olur; imâmın namazı caiz olmaz. Eğer mezhebleri, söylediğimizin aksine ise, ikisi hakkındaki hüküm de söylediğimizin aksinedir. Yani, muktedînin namazı caiz değildir; imâmın namazı ise, caizdir. Fetâvâyl Kâdîhan´da da böy­ledir.

Nusayr : «Biz, bu görüşü alırız, demiştir. Fetâvâyi Kâdi-hân´da da böyledir.

Hem mestlerin hem de elbisenin üzerinde, dirhem mikta­rından az pislik bulunsa, fakat bu pislikler bir araya getirildikleri zaman, ctjrhem miktarını geçecek olsa, bu hâl, namazın cevazına manî olur.

Namaz kılan kimsenin, elbisesinin ayrı ayrı yerlerinde bulunan necaset, toplandığı zaman dirhem miktarını geçerse, yine, bu du­rum, namazın cevazına mâni´ olur. Hulâsa´da da böyledir.

Tek kat bir gömlekle namaz kılan bir kimsenin, bu göm­leğinin üzerinde bir dirhemden az pislik bulunsa ve bu necaset de, gömleğin diğer tarafına nüfuz ettiğinde, bu iki tarfta bulunan ne­casetin toplamı, bir dirhemden fazla gelse, yine, namazın cevazına maniî olmayacağı söylenmiştir. Çünkü, bu, tek elbisedeki dağınık necaset gibi değildir.

Bir kimse, iki kat elbise ile namaz kılmış olsa ve bu elbi­selerin her birinde, dirhem ağırlığından az necaset bulunsa; bun­lar toplanınca, dirhem miktarından fazla olursa, namaz caiz olmaz.

Bir kimse, astarlı bir elbise ile namaz kılsa da, necaset, as­tarın bir yüzüne bulaşarak ikinci yüzüne de geçse; İmâm Ebû Yû­suf (R.AJ ´a göre, bu, bir elbise gibidir; namaza mâni´ olmaz. İmâm Muhammed (R.A.)´e göre ise, namaza manî olur. Ebû Yûsuf (R.A.) ´m sözü, genişliktir. İmâm Muhammed (R.AJ ´m sözü ise, ihtiyata daha uygundur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, üzerinde, bulunan bir dirhem pislikle namaz kılsa ve o necaset de diğer tarafı pislendirmiş olsa; muhtar olan görüş, bunun, namaza mani´ olmayışıdır. Sahih olan da budur.

rünkü, bunların hepsi, tek bir dirhemdir. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

Bir kimsenin namaz kılacağı zaman, burnunu koyacağı yer is, ainım kovacağı yer temiz olursa, —ihtilafsız olarak namazı caiz olur.

Eğer, burnunun da, alnının da veri, necis olursa, bu durum hakkında, ez - Zendûyesti, Nazm´ında : »Ebû Hanîfe (R.A.) alnı­nın haricinde burnu üzerine secde etti ve namazı caiz oldu. An­cak, eeer-alnında bir özrü yoksa, îmâmeyn´e göre namazı caiz ol­maz.; ancak, özrü olursa, o zaman caiz olur.» demiştir. Muhıyi´tr de böyledir.

Hiç bir özrü yokken, alnının ve burnunun geldiği yer necis olur ve bu iki uzvunun ikisi üe de secde ederse, namazı caiz olmaz. Serahsî´nin Mııhryt´inde de böyledir.

Eğer necaset, namaz kılan kimsenin ayaklarının altında ise, namaza mani´dir. Vecîzil - Kerderî´de de böyledir.

Ayaklarını koyacağı yerin tamamı-pislik olanla, ellerini ko­yacağı yerin tamamı pislik olan kimselerin durumlarında, bir ayrı-hk, farklılık yoktur.

Bir kimsenin, ayağının birini koyacağı yer temiz, diğerini koyacağı yer de pis olur ve fakat bu kimse iki ayağını da yere koy­muş bulunursa, âlimler bu şahsın durumu hakkında ihtilaf etmişler­dir. Fakat, bu durumda esahh olan, gerçekten o kimsenin namazı­nın caiz olmayacağıdır.

Bir kimse secde ederken, ellerinin ve dişlerinin altında necaset olursa, o necaset, namazı ifsad etmez. Zahiru´r - rivâye bu­dur.

Fakîh Ebû´I-Leys ise; bu durumun, namazı ifsad edeceği görüşünü seçti ve Uyun da bunu sahihledi. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Bir kimse, temiz bir yer (toprak) üzerinde namaz kıldığı ve oraya secde ettiği zaman, elbisesi, üzerinde kuru necaset olan on- yere dokunsa, veya pis bir elbiseye değse, o kimsenin namazı caiz olur. Muhıyt´tc de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, her iki ayağının altında, dirhem ağırlığından az necaset olur da> bunlar toplandığı zaman, dirhem miktarından çok olursa; gerçekten bu pislik, namazın cevazına ma­ni´ olur- Fetâvâyi Kâdîhân´da «Elbiseye isabet eden necaset» bölü­münde de böyledir. Muzmarât´ta da : «muhtar olan budur» denil­miştir.

Itâbiyye´de : «Secde yerinde ve ayakların yerlerinde bulu­nan necaset, toplandığı vakit, bir dirhem ağırlığından fazla olursa, namaz caiz olmaz.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, elbisesinde bir dirhemden az ve ayaklarının altında da yine bir dirhem ağırlığından az necaset oı-duğu vakit, bunlar toplandıkları takdirde dirhem miktarından çok olsalar bile toplanmazlar. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, namaza temiz yerde durup, sonra pis olan bir yere gitse; sonra da yine temiz olan yere dönşej eğer temiz olmayan yerde, en kısa bir rüknü edâ edecek kadar .durma­mış ise, namazı caizdir. Aksi taktirde, namazı caiz değildir. Fetâvâ-yii Kâdîhân´ın «Elbiseye ve bir yere isabet eden necaset» bahsinde de böyledir.

Bir kimse, necîs bir yerde namaza başlamış oîsa da, sonra temiz olan bir yere geçse, o kimse, necis olan o yerde, namaza baş­lamış sayılmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, eğerinin üzerinde kan ve kazurat gibi bir pislik olan hayvanına binmiş olarak namaz kılsa; eğer, pislik dirhem mik­tarından ağır ise, namazı fasid olur. Sahih olan da budur. Serahsî´-nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse, her hangi bir yerinde necaset bulunan bir sergi­de (hasırda, bezde ve benzeri şeylerin, üzerinde) namaz kılsa, eğer o pislik, ayaklarının altında veya secde ettiği yerde değilse; bu ne­caset» o kimsenin namazını edâ etmesine maniî değildir. Serginin büyük veya küçük olması da müsavidir. Muhtar oîan görüş de bu­dur. Hulâsa´da da, Sîrâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Hüccet´de : «Bir yere necaset bulaşmış olsa da nereye bulaş­mış olduğu kesin olarak bilinmese; araştırılır. Böyle bir durumla karşılaşan kimse, araştırması sonucu, kalben, temiz olduğuna kanaat ettiği yerde namazını kılar.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir çarşafın üzerinde veya çarşafın serili bulunduğu şeyin üzerinde, necaset olsa; bunların üstünde namaz kılmak caizdir. Fa­kat, bu durumda, bunların birbirlerine dikilmiş veya yapıştırılmış olmamaları gerekir.

Ancak, İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, bunlar, birbirlerine dikilip yapıştırılmış olsalar bile, üzerlerinde namaz kılmak yine caizdir. Çünkü, dikilmekle veya yapıştırılmakla onlar, tek bir örtü veya tek bir elbise olmuş olmazlar.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre ise, bunların üzerinde namaz kılmak caiz olmaz. Ebû Yûsuf (R.A J´m görüşü, ihtiyata daha yakın­dır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Yaş olan necasetin üzerine, bir bez atılarak namaz kılın-sa, eğer sahan altlığı gibi genişliğinden iki bez yapmak mümkün olursa, İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, bunun üzerinde kılınan namaz caiz olur. Fakat, şayet iki bez yapmak mümkün değilse; na­maz da caiz olmaz.

Pislik kuru olduğundan, bu örtünün üzerinde namaz kılmak, namaz kılacak şahsa, uygun ve güzel görünürse, namaz kılması caiz olur.

Fetvalarda : «Eğer, bez iki kat ise, altı temiz olmasa bile, bezin üstü temiz olduğu zaman, o bezin Üzerinde, namaz kılmak caizdir.» denilmiştir. Mübteğî´de de böyledir.

Ayağında, ayakkabısı veya çorabı olduğu halde, pisliğin üzerinde durarak namaz kılan kimsenin, namazı caiz olmaz. Serah-sî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bu durumda, ayakkabısını çıkartıp, onların üzerine basa­rak namaz kılan kimsenin namazı ise, caiz olur. Ancak, yerinden kayarak, yakınma vardığı yerin, temiz olması gerekir. Kayıp, aya-ğm yanma gelen toprağın, pis olması ile temiz olması müsavidir.

İki yüzünden biri pis, biri temiz olan bir kiremidin, temiz tarafına durarak namaz kılan kimsenin, namazı caiz olur. Kiremit, ister yere döşenmiş (sabit) olsun, ister iğreti konulmuş (taşınabi­lir) olsun, fark etmez. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

İmâm Muhammed (R..A.) ´e göre, altında pislik bulunan bir değirmen taşının veya bu durumdaki bir kapının veyahut aynı du­rumdaki kahn bir yaygının veyahut da içi pis dışı temiz olan bir şeyin üzerinde namaz kılan kimsenin namazı caiz olur.

Şeyh Ebû Bekr el - İskâf da bununla fetva vermiştir. Tercihe elverişli olan da budur. Muhıyt´te de böyledir.

Keçe ve kaim tahta da böyledir. Yani, alfı temiz olmasa bile bunların üst taraflarında namaz kalmak caizdir. Hulâsa´d a da böyledir!

Bir kimse, üzerinde necaset bulunan bir yerde namaz kı­lacak olsa, kıldığı namazın caiz olması için, o yerin üzerine, çok miktarda toprak olması lâzımdır.

Toprak attıktan sonra, eğer, kokladığı zaman alttaki necase­tin kokusu geliyorsa, o toprak azdır; şayet, koklayınca alttaki ne­casetin kokusu gelmiyorsa, o toprak çoktur. Tatariıâmyye´de de böyledir.

Serili bir bezin üzerinde necaset olduğu zaman, pislik bu­lunan yerin üzerine toprak atılarak, üzerinde namaz kılınması caiz olmaz. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Bir kimsenin, gömleğinin yakasını, pislik bulunan bir ye­rin üzerine sererek, onun üzerine secide etmesi caiz olmaz. Sahih olan budur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, palto, pardesü gibi astarlı olan bir cübbe ile na­maz kılmış olsa, sonra da, onun içinde Ölmüş ve kurumuş bir fare bulsa; eğer, cübbede delik veya yırtık var ise farenin yeni girmiş olduğu düşüncesi ile üç günlük namazım yeniler. Şayet, delik ve yırtık gibi bir şey yok ise, o cübbe ile kılmış olduğu bütün namaz­ları iade eder. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Cebinde, sarı kısmı bozulduğu için kan haline, dönüşmüş olan veya içinde ölü civciv bulunan bir yumurta olduğu halde na­maz kılan kimsenin, kıldığı bu namaz caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´-da da böyledir.

Nısab´da : «İçinde idrar bulunan bir şişe, cebinde olduğu halde namaz kılan kimsenin, namazı caiz oîmaz. Şişenin, tam dolu olması ile olmaması aynıdır. Çünkü bu idrarla, şişenin ma´deni ayni değildir; aynı zannedilecek bir şey de değildir. Fakat, bozuk yu­murta bunun hilafınadir. Çünkü, o bozukluk önün madenindendir. ve onunla aynıdır. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir. Muzma-rât´ta da böyledir.

Sırtında, elbisesi çok kanlı bir şehîd taşıyan kimsenin, bu durumda, yani şehîd sırtında iken kıldığı namaz sahih olur. Fakat, bu kimse, sırtında şehidin kendisi değil de kanlı elbisesi olduğu halde namaz kılmış olsa, bu namazı caiz olmaz.

Bir kimse, cebinde sağ bir civciv olduğu halde namaz kılsa, namazı tamamlayınca da, o civcivin öJmüş olduğunu görse, eğer o civcivin namaz kılarken öldüğü hususunda zann-ı galibi bulunursu. kıldığı namazı iade eder. Fakat, bu hususta galip zanm olmaz ise. o namazın, iadesi lazım gelmez. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimsenin, cebinde, ağırlıkları toplamı bir dirhemi ge­çen çekilmiş insan dişleri bulunarak namaz kılması caizdir. Zahi-rü´r - rivaye üzerine, âlimlerimiz arasında bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Sahih olan da budur. Çünkü, insan oğlunun dişleri temizdir. Kâfî´de de böyledir.

Boğazmdaki gerdanlıkta köpek dişi bulunan bir kimsenin, onunla namaz kılması caiz olur.

Bir kimse, üzerinde fare, kedi veya yılan bulunarak namaz kılmış olsa, namazı caiz olur. Fakat bu kimse günahkâr olur.

Üzerinde, artığı temiz olan bir hayvan bulunan bir kimse­nin kıldığı namaz caiz olur.

Fakat cebinde, tilki, köpek veya domuz yavrusu olduğu halde namaz kılan kimsenin namazı caiz olmaz. Çünkü, onların ar­tığı necistir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz kılan kimsenin elbisesinin eteğine, üzerinde nama­za mani olacak kadar necaset bulunan ve kendiliğinden tutunamı-van bir çocuk konmuş olduğunda; eğer, bu çocuk, bir rükün eda edecek kadar durmuş olursa, o kimsenin namazı fasid olur. Bu mik­tar durmamışsa, namazı fasid olmaz.

Bu durumun aksine, kendiliğinden rutunabilen bir çocuk, da­na uzun müddet durmuş bile olsa, namazı ifsad etmez.

Pislenmiş olan bir güvercinin, namaz kılan kimsenin üze­rine konması halinde de hüküm yine aynıdır. Hulâsa´da da böyle­dir.

Sırtında, abdestsiz veya cünüp bir kimse bulunduğu halde namaz kılan kimsenin, kıldığı namaz caizdir. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir. [15]



Dokuz Yerde Namaz Kılmak Mekruhtur :


1- Yol üzerinde,

2- Deve ağıllarında,

3- Çöplüklerde,

4- Deve boğazlanan yerlerde,

5- Dışkı atılan gübreliklerde,

6- Gusledilen yerlerde

7- Hamamlarda,

8- Kabirlerde ye

9- Kabe´nin üzerinde namaz kılmak mekruhtur.

Ot, hasır, yaygın ve kalmış hasır üzerinde namaz kılmakta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Başının üstünde pislenmiş bir elbise asılmış olan kimse, namaz kılarken ayağa kalktığı vakit; bu pis elbise, omuzlarının üze­rine gelir ve bu durumda namazın bir rüknünü eda ederse, o kim­senin namazı fasid olur.

Keza, namaz kılarken, üzerine pis bir elbise konan ve onunla bir rükün edâ eden kimsenin namazı da fasid olur. Hulâsa´­da da böyledir.

Başkasının elbisesinde, dirhem miktarı pislik gören bir kimse, eğer, kalbinde «ben bunu söylersem bu şahıs elbisesini te­mizler» diye bir duygu varsa, derhal haber verir.

Şayet, kalbinde, «o kimsenin kendisinin sözüne iltifat etmi-yeceği -duyusu varsa, bu durumda, o kimsenin haber vermemesi için bir genişlik, bir ruhsat vardır, Emr-i ma´rûf bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

İmâm Serahsî ise : «Emr-i ma´rûf mutlaka vacibiir. Böyk" bir ayırım yoktur.» demiştir. [16]



İstikbâli Kıble (Namazda Kıbleye Dönmek)


Farz, vâcib ve nafile namaz kılan, tilâvet secdesi yapan, ce­naze namazı kılan kimselerden hiç birisinin, bu namazların edaları ve kazaları esnasında, kıble istikametinin dışında başka bir yere dönmeleri caiz olmaz. Ancak, kıble istikametine dönerler. Sirâcü´l -Vehhâc´da da böyledir.

Mekke´de bulunanlar için kıble, bizzat Ka´be´dir. Bu hu-hususta ulemanın ittifakı vardır. Ka"be´nin, bizatihi kendisine dön­meleri lazımdır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir,

Mekke şehrinde namaz kılan kimse ile Ka´be arasında, du­var gibi bir hâilin olmasında veya olmamasında bir fark yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

Evinde namaz kılan bir Mekkelinrn, namazı, tam Ka´be´ye dönerek kılması gerekir. Hatta, o kimse ile Ka´be arasındaki du­varlar kaldırılacak olsa, Ka´be´nin, o adamın karşısına çıkması ge­rekir. Kâfi´de de böyledir.

Bir kimse, Ka´be dahilinde, yüzünü Hâtim´e çevirerek na­maz kılmış olsa, o kimsenin namazı caiz olmaz. Muhıyt´te de böy­ledir.

Mekke´nin dışında olan kimse de, yönünü, Ka´be cihetine çevirir. Ammenin görüşü budur. Sahih olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.

Ka´be ciheti işaretle bilinir : Şehirlerde işaret ve köylerde alâmet mihrablardır. Sahralarda deül ile yıldızlardır. Fetâvâyi Kâ­dîhân´da da böyledir.

İstikbâl-i kıblede mu´teber olan şekil : Kâ´be binasının di şında, beytin mekanına (Kabe´nin yerne doğru) dönmektir.

Fetâvâyi Huccet´de : «Kabe´nin bulunduğu yere dönmek, derin kuyularsa, yüksek dağlarda ve Ka´be´nin dışında da caizdir. Çünkü Ka´be, yedi kat yerin altından, yedi kat semanın üstüne, tâ arşa varıncaya kadar Ka´be´nin hizasıdir.» denilmiştir. Muzmarât´ta da böyledir.

Ka´be´nin içinde veya damında namaz kılan bir kimse, na­maz kılarken, hangi tarafa dönmüş olursa, olsun kıldığı namaz caiz olur.

Bir kimse, Ka´be´nin duvarında namaz kılmış olsa, eğer yü­zü Ka´be´nin tavanına dönük olursa, namazı caiz olur; değilse caiz olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Yatalak bir hastanın, kıbleye dönmeye gücü yetmez ve yö­nünü döndürecek bir kimse de bulunmasa, o yatalağın, yüzünü, iste­diği tarafa çevirmesi caiz olur. Huİâsa´da da böyledir.

Keza, bu kimsenin, yüzünü Kıble´ye çevirecek birisi bulunsa fakat döndürülmek hastaya zarar verecek olsa; bu kimsenin yüzü­nü, islediği tarafa çevirmesi caiz olur.ZahîrSyye´de de böyledir.

Korkan bir kimse, gücünün yettiği tarafa dönerek nama­zını kılar. Burada korkmak, ister düşmandan ister yırtıcı hayvan­dan, ister hırsızdan olsun müsavidir; aralarında bir fark yoktur.

Kıbleye döndüğü zaman denizde boğulacağından korkan kimse de, yönünü Kıbleye çevirmeden namaz kılabilir.

Bir özür sebebi´iîe farz namazı veya özürsüz olarak nafile bir namazı, hayvan üzerinde kılacak olan kimse, de yönünü kıbleye çevirmeden namaz kılabilir. Münyetü´l - Musafll´de de böyledir.

Gemide, farz veya nafile namaz kılmak isteyen bir kimse­nin Kibleyedönmesi lâzımdır. Gemide bulunan bir kimsenin, yönünü istediği tarafa çevirerek namaz kılması caiz, olmaz.

Kıbleye dönüp, gemide namaz kılan bir kimsenin, yönü, gemi­nin dönmesi ile kıbleden ayrılmış olsa; o kimse, namaz içinde Kıbleye dönerek namazım tamamlar. Şerh-i Münye´de de böyle­dir.

Kıblenin hangi tarafta oMuğu hususunda şüpheye düşen bir kimse, soracak bir kimseyi de bulamazsa, araştırır; kalbinin ka­naat ettiği yöne dönerek namazını kılar Hidâye"de de böyledir.

Bu kimse, namazım kıldıktan sonra, kıble hususunda hatâ ettiğini anlamış olsa bile, namazını iade elmez. Fakat, hatasini namaz esnasında anlarsa, namaz içinde hemen kıbleye dönerek namazını tamamlar. Zâhidi´de de böyledir.

Bir kimsenin yanında, bulunduğu yerin halkında birisi ol­duğu halde, ona sormadan fakat kıble istikametini araştıra­rak namaz kılması caiz olmaz.

Bu durumda, yanında kıble istikâmetini sorabileceği bir kimse bulunduğu halde, ondan sormadan, kendi araştırması ile namaz kılan kimse, şayet kıbleye dönmüşse namazı caiz olur. Fakat kıbleye dönmemişşe, namazı caiz olmaz Münyetü´l - Musallî´de de böyledir.

Saharda, kıble istikameti hususunda şüpheye düşen bir kimse, araştıması neticesi, bir istikamet üzerinde kanaat hasıl edip, o yöne yönelmiş olarak namaza başlasa; sonra iki kişi gelip, kıble­nin başka tarafta olduğunu haber verseler, eğer, o adamlar misafir (yo´cu) iseler, sözlerine iltifat edilmez.

Fakat haber veren o, iki kişi, o beldenin halkından iseler, söz­lerini kabul etmek gerekir. Aksi halde namaz caiz olmaz. Hulâsa1 da da böyledir.

Bir kimse, kıble istikâmetini araştırır da, vardığı kanaatin haricinde bir yöne dönerek namaz kılarsa, bu namaz caiz olmaz. Hatta, kıbleye isabet etmiş olsa bile... Münyetü´l - Musallî´de de böyledir.

Bir kimse, kıble olduğu hususunda şüphesi bulunmayan bir yöne dönerek namazını kılmış, olsa sonra da, kıble istikâmeti hususunda şüpheye düşse, bu kimsenin kılmış olduğu namaz ca­izdir.

Fakat, bütün kalbi ile, namazın fasid olduğuna kanaat ge-Urmiş olursa, namazı iade etmesi vacib olur. Huİâsa´da da böy­ledir.

Bir kimseye, bu husustaki şüphe namaz içinde «durdu­ğum kıblede gerçekten isabet yok» şeklinde gelirse, o kimsenin, hemen kıbleye dönmesi lazım gelir.

Fakat, bu şekildeki şüpheye .rağmen, kıbleye isabeti durmuş olduğu açığa çıkarsa, bu durumda, görüş ayrılığı vaki olmuştur. Sahih olan ise, o kimsenin kılmakta olduğu namazı bozup yeniden kılmasıdır. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Kıble istikâmetinde şüphesi bulunan bir kimse, araştırır yapmaksızın namaz kılmaya başlamış ve namazın içinde de, kıble istikametine isabet ettiği veya isabet etmediği hususunda, kesin bir kanaate varıp şüphesi gitmiş olsa, bu kimse kıble istikame­tinde namazına´ devam eder.

Eğer, hatası namazdan sonra meydana çıkarsa, veya kıble istikametinde, isabet edip etmediği, hususunda hiç bir şey ortaya çıkmazsa, o kimse, bu şekilde kılmış olduğu namazı iade eder.

Namazı bitirdikten sonra, kıbleye isabet etmiş olduğu ortaya çıkarsa, namazı tamam olmuş olur. Hulâsa´d a da böyledir.

Araştırma yapmış olmasına rağmen, kıble istikâmetinin hangi taraf olduğu hususunda, hiç bir kanaat sahibi olmayan kimse için:

— «Bu kimse, namazı tehir eder.» denilmiştir. Veya:

— «Dört tarafa da dönerek ayrı ayrı namaz kılar.» denil­miştir. Veya:

— «İstediği yöne dönerek namaz kılar.» dlnilmiştir. Bahru´r -Râık´ta da böyledir. En isabetli olanı ise, son kavildir.

Bu kimse, eğer, bir yöne dönerek namaz kılarsa, kıbleye isabet ettiği belli olunca, namazı caiz olur.

İsabet etmediği, belTi olunca veya bir şey belli olmayınca, na­mazını iade eylemez. Zahîriyye´de de böyledir.

Bir beldeye giren ve orada mihrablar gören bir kimsenin, kıble istikametini araştırmasında bir mana yoktur. Mihrabların yö­nüne durup namazını kılar.

Çölde olan bir kimse de, gece açık havada, yıldızlara bakıp kıble cihetini tayin etme ilmini biliyorsa, araştırma yapmaz. Serah-si´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Mihrabının bulunmamasından dolayı, kıblesi belli olmayan bir mescide giren bir kimse, araştırma yaparak namazını kılmış oîsa, sonra da hatası meydana çıkmış bulunsa, bu kimse, namazını iade eder: Çünkü o kimsenin kıble istikametini sorma imkânı var­dı.

Bu kimse, araştırması soncu, kıble istikametim .doğru tayin etmişse, namazı caiz olur. Fetâvâyi KâdÜhâıı´da da böyledir.

Bu dununda, bu kimse, kıbleyi sormuş olsa da, haber ver memiş bulunsalar; sonra da bu kimse, araştırma yapıp namazını kılmış olsa sonradan hatası açığa çıkmış olsa bile bu kimse­nin kılmış olduğu namaz caizdir. Serâhsfnin Muhkyt´inde de böyledir.

Karanlık bir gecede mescidde, kıble istikametini araştı­rarak namaz kılan bir kimse, daha sonra namaz kılarken kıb­le istikametine dönmemiş olduğunu anlamış olsabüe, kılmış olduğu namaz caizdir. Çünkü, onun, kıble istikametini sormak için, insan­ların kapılarını çalması gerkmez.

Kıblenin istikametini araştırarak namaza başlamış olan bir kimse, bir rek´at kıldıktan sonra, kıblenin başka istikamette olduğu kanaatine varsa, o tarafa dönerek ikinci rek´ati kılar. Sonra tekrar, kıblenin birinci rek´atta yöneldiği istikamette olduğu kana­atine varırsa, bu durumda ne yapmasının gerektiği hususunda, meşayih arasında görüş ayrılığı meydana gelmiştir. Bazıları: «Bu kimse, namazı bozar ve birinci rek´ati kılmış bulunduğu istikâmete dönerek yeniden kılar.» demişlerdir! Bazıları ise : «...namazına bozmadan devam eder; ancak birinci rek´ati kıldığı tarafa döner.» demişlerdir. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böyledir.

Kıble istikametini araştırarak, çölde namaz kılmakta olan bir kimseye, kıble istikametini araştırmamış olan.biş başka kimse, uymuş olsa; eğer, imam olan şahıs, kıble konusunda isabet etmişse, ikisinin de namazı caizdir.

Fakat, eğer imâm kıble konusunda isabet etmemişse, bu durum­da, imâmın namazı caizdir; muktedînin namazı caiz değildir. Hulâ-sa´da da böyledir.

Mahpus olduğu için, Mekke´de kıble hususunda şüpheye düşen bir insanın yanında, kıbleyi sorabileceği bir kimse olmasa; kıble istikametini araştırıp, namazını kılmış bulunsa; sonradan da —kıble hususunda— hata etmiş olduğu ortaya çıksa, İmâm Muham-med (RA.) ´e göre, bu kimsenin namazını iade etmesi gerekmez. En doğru kıyas budur. Aynı durum, Medine´de meydana gelmiş olsa, hü­küm yine aynıdır. Zahîriyye´de de böyledir.

Kıble cihetinde şüpheye düşüp, araştırma ile bir rek´at namaz kılan kimse, ikinci rek´atte rey´i, o tarafa dönmüş olduğu için bu rek´ati de o tarafta kılmış olsa; hatta, (her rek´ati kıldıkça kibk jstikameti hususundaki kanaat ve) rey´ini değiştirdiği için dört rek´ati, dört ayn istikamete dönerek kılmış olsa İmâm Muhammed (R,A.) den gelen bir rivayette, bu kimsenin namazı ´şüphesiz caiz olur. Fetâvâyî Kâdûhân´da da böyledir.

Bir kimse, kıble istikametini araştırmış olarak, bir yöne dönüp, bir rek´ati kıldıktan sonra, rey´ ve kanaati başka bir yöne dönmüş~olduğu için, ikinci rek´atide o tarafa dönerSk kılmış olsa-fakat, bu arada, birinci rek´atin secdesini unutmuş olduğunu ha­tırlarsa bu kişinin durumu hakkında, meşayih arasında görüş ay­rılığı olmuştur. Sahih olan kavil ise: «Bü kimsenin namazının, fa-sid olmuş olduğudur. Gunye´de de böyledir.

Bİr kimse; araştıma yaparak namaza başlamış olsa ve bil­meyerek kıble istikameti hususunda hata yapış bulunsa; sonra da, namazda hatasını anlayıp yönünü kıbleye çevirmiş olsa; bu kimsenin namazı kılmaya başladığı zamanki halini bilen, başka bir kimse de, gelip ona uyarak namaz kılmaya başlamış olsa, bu durumda, namaza ilk başlamış olan kimsenin namazı caiz, ikinci şahsm namazı ise, fasid olur.

Kör bir adam, kıblenin aksi istikametine dönerek namaza başlamış olsa, başka bir adam da gelerek onun yönünü kıbleye çevirerek ona uysa; eğer, kör olan şahıs, namaza başlayacağı vaki Kible istikametini sorabileceği bir kimse bulduğu halde, ona sor­madan namaza durmuş olursa; hem, îmâm olan kor şahsın, nem de kendisine cemaat olmuş bulunan şahsın, namazı fasid olmuş olur.

Fakat eğer kör şahıs, kıble istikametini sorabileceği kimseyi bulamamışsa, kendisinin namazı sahih olur; ona uyan şansın na­mazı ise, fasid olur. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böyledir.

Karanlık bir gecede, karanlık bir evede bulunan kimseler, kıble istikametinde şüpheye düşerek sorabilecekleri bir kimse de bulamasalar ve kıble istikametine delil olabilecek bir alametde ol­masa; veya bu şahıslar, aynı1 şartlarla bir sahrada bulunuyor olsa­lar; hepsi de, araştırma yaparak, ayn ayn istikametlere dönüp na­maz kılmış olsalar; kıbleye isabet etmiş olsalar da, olmasalar da namazları caiz olur.

Bunlar, bu namazı cemaatle kılmış olurlarsa; ancak, imâmdan ileri durmayan ve aynca, imâmın.kıblesine muhalif bulunmayanla-namazları caiz olur. Aksi durumda olanlann, — cemaatle kıl-malan halinde — namazlan caiz olmaz.

Bir cemaat, sahrada, kıble istikâmetini araştırmış olarak namaz kılmış olsa, ve bu cemaat içinde, musbûk ve lâhık olanlar da bulunsa, imâm namazını bitirince, o ikisi ayağa kalkıp, geçir­dikleri rek´atleri kaza ederlerken, kıblenin, imâmın dönmüş oldu­ğu taraf olmadığı açığa çıksa, mesbûkun yönünü kıbleye çevirip namazını tamamlama imkânı vardır. Lâhık içinse, bu imkân yoktur.

Tilâvet seödesi için de, aynı şekilde kıble istikameti araş­tırılır. Namaz kılacak kimsenin kıbleyi araştırmasının caiz olduğu gibi tilâvet secdesi yapacak kimsenin de kıbleyi araştırması caiz­dir. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.[17]



Kâbede Kılınan Namazlar:


Kâ´be´nin içinde, farz olsun veya nafile olsun, namaz kıl­mak sahihtir.

Şayet, Kâ´be´nin içinde cemaatle namaz kılınacak olunursa, imâmın etrafında daire olunur. Kimin sırtı, imâmın sırtına veya yüzü imâmın sırtına jgeîmişse, onun namazı caiz olur. Yüzünü ima­mın yüzüne çeviren kimsenin namazı da caiz olur; fakat, bu du­rumda, imâmla bu şahıs arasında, bir sütre bulunmazsa, namazı mekruh olur.

Fakat, bu durumda, akasını imâmın yüzüne döndüren kimse­nin namazı caiz olmaz. Cevheretü´n - Neyyire´de ve Sirücü´I - VeH-hâc´da da böyledir.

Kâ´be içinde, cemaatle namaz kılınırken, imâmın sağında ve solunda bulunan kimselerden, imâmın yöneldiği duvara imâm­dan daha yakın olmayanların namazları caiz olur. ez - Zâd´da ve îmâm Serâhsî´nin Mebsut Şerhi´nde de böyledir.

fi tmâm, Harem-i Şerif de namaz kıldırdığı zaman, insanlar Kâ´be´nin etrafında halka olurlar ve imâmın kıldırmakta olduğu namazı kılarlar.

Cemaatten her hangi biri, imâmın bulunduğu tarafta olmamak şartıyle, Kâ´be´ye imâmdan daha yakın bulunsa bile, namazı caiz olur. Hidâye´de de böyledir.

îmâm, Kâ´be´nin içinde, cemaat de Kâ´be´nin etrafında bulunsa; bu durumda, eğer Kâ´be´nin kapısı açık olursa, namazları caiz olur. Tebyin´de de böyledir.

Eğer, bir kadın, imâmın hizasına durmuş olur ve imâm da ona, imâm olmaya niyyet- etmiş bulunursa; bu durumda, kadın, imâmın yönelmiş olduğu tarafa dönmüş bulunursa, imâmın namazı fasid olur. Fakat, kadın başka tarafa^ yönelmiş bulunursa, imâmın namazı fasid olmaz. Zahİrîyye´de de böyledir.

Kâ´be´nin içinde namaz kılian bir kimse, bir rek´ati bir ta­rafa, diğer rek´ati de başka bir .taraf a dönerek kılmış olsa, namazı caiz olmaz. Çünkü o kimse, zaruretsiz olarak, yakîni olan kıbleden dönmüş olur. Bedai´de de böyledir. [18]



Namazda Nıyyet


Niyyet, namaza girmeyi dilemektir.

Niyyetin şartı, hangi namazı kıldığını bilmektir. Hangi namazı kıldığını bilmenin en yakın delili îse; bu husus, kendisine soruldu­ğunda, o kişinin, hemen cevap verebilmesidir. Eğer o kimse, düşün­meden bu sorunun cevabım veremezse, namazı caiz olmaz.

Aslında, itibar, bunun dil ile söylenmesine değildir. (Yani kal­ben bilmesi kâfidir.) Fakat, dili ile de söylerse, bu hâî kalbinin azi­metini topladığı için, daha güzel! olur. Kâfi´de de böyledir.

Kalbini hazırlamadan aciz olan kimsenin, bunu, dille söy^ lemesi de kâfi gelir. Zâhfcft´de de böyledir:

Nafile, sünnet ve teravih namazları için, mutlak niyyet kâ­fidir. Sahih olan da budur. Bu, açık bir cevap ve âlimlerin umu­munun seçtiği görüştür. Tecnls´de de böyledir.

Teravih namazını kılarken, ihtiyata uygun olanı, şu şe­kilde niyyet etmektir: «Niyyet ettim teravih namazını kılmaya», diyerek, teravih namazı kılmaya veya «niyyet ettim vaktin sünnetSnt kumaya» diyerek, vaktin sünnetim klimaya veyahut da «niyyet etttm gecendh kıyamına» diyerek, geceyi ikame etmeye niyyet et­melidir. Münyet&l - MusaUî´de de böyledir.

Sünnet namazları kılarken: «Allah´ın Resulüne uyarak na­maz kılmaya, rüyyet ettim.» şeklinde niyyet etmek, ihtiyata daha münasip olur. Zehıyre de de böyledir

Vacipler ve farzlar, mutlak namaz niyyeti ile edâ olunmaz­lar; bu icmaen böyledir. Gıyâsiye´de de böyledir.

Bunlarda, muhakak tayin yani hangi namazı kılacağım belirtmek lâzımdır. «Niyyet ettim bu günkü öğle namazının fora­na» veya »...İkindi namazına», veyahut «...Vaktin Sanana», veyar hut da ...vaktin Öğle namazına», gibi... niyyet edilinŞerhu´l - Mok-addiim´de de böyledir.

Sadece, «farza nflyyet ettim» demek kâfi gelmez. Fakat, bir kimse «...vaktin farzını kılmaya» diye niyyet ederse, cum´a hariç, bu niyyeti caiz olur. Cum´a gününden başka günlerde, Öğle vaktinde «vaktin farzına...» diyerek niyyet, caiz olur. Sahih olan da budur.

Vakti içinde kılınmış olan bir namazın, sadece, o vaktin farzı niyyetiyle kılınması caiz olur.

Fakat, bir kimse vaktân çıktığını bilmeden, vaktin farzı niyyeti ile — çıkmış olan vaktin farzını — kılmış olsa, bu caiz olmaz. Si-râcü´l Vehhâc´da ıda böyledir.

Fakat, bir kimse «bu günün Öğle namazına.» diye niyyet ederse, namazı kıldığı zaman, vakit geçmiş bile olsa, kıldığı namaz caiz ölür. Bu, vaktin çıkması konusunda, şüphe taşımayan kimse içindir. Tebyîn´de de böyledir.

Cenaze namazında «Allah için namaza, meyyit için duaya» diye niyyet edilir.

Bayram namazında «Bayram namazını kılmaya», vitirde ise «Vitir namazını kılmaya» diye niyyet edilir. Zâhidî´de de böyledir.

Gaye isimli kitabta : Vitir namazının vücubiyeti hususun­da ihtilaf olduğu için, ona «vacib» diye niyet edilmez.» denilmiştir. Tebyîn´de de böyledir

Adanmış olan tavaf namazını kılarken, nezredilmiş olan namazın kılındığını, niyeytle belirtmek de şart kılınmıştır. BahruV - Raık´ta da böyledir.

Niyyet ederken, rek´at adedini belirtmek şart kılınmamış­tır. Şerhul -yikâye´de de böyledir.

Bir kimse, beş rek´at diye miktar belirtmiş olsa da, dört rek´at tamamlanınca oturmuş bulunsa, bu namazı caiz olur. Çün­kü, beş rek´at niyyeti boştur; bir değer taşımaz. MünyetüU - Musal-lî´de de böyledir.

Kabe niyyeti (Niyyet esnasında kıbleye döndüğünü belirt­mek) de şart değildir; Fetva da bunun üzerinedir. Muzrarât´da da böyledir.

Kaza namazlarında, ta´yine (hangi namazı kılacağın» be­lirtmeye) ihtiyaç vardır. Fethu´l Kadlr´dc de böyledir.

Kazaya kalmış namazlar çok olduğu zaman, bunları kaza etmekle uğraşan kimsenin, kıldığı kaza namazını, öğle, ikindi... gi­bi hangi vakti kılıyorsa, onu belirtmesine ihtiyaç vardır, «...günün öğlesi», «...günün ikindisi», şeklinde niyyet edilir. Fetâvâyi Kâdî-lıânVia da böyledir. Esahh olan da budur.

Bu kimse, şayet, işinde kolaylık istiyorsa, «üzerimde en ön­ce (veya en sonra) kazaya kalan öğle namazını kılmaya...» diye veya buna benzer bir şekilde niyyet etmelidir. Fetâvâyi Kâdîhân -da da böyledir.

Bir kimse, başladıktan sonra bozmuş bulunduğu nafile bir namazı kaza ederken, niyyetinde, bu namazı kaza etmekte olduğu­nu belirtmesi şarttır, Tebyîn´de de böyledir.

Bir kaza namazına niyyet edildiği esnada, «Cumartesi... namazına» diye niyyet edilse de, kazaya kalan namaz, Pazar gü­nünün namazı veya durum bunun tersine olsa, bu hususta, ine-şayih ihtilaf etmiştir;

Böyle bir durum, vakit namazlarında caiz olur. Gunye´de de böyledir.

Bir kimse, farz namazı kılmaya başlasa da, sonra onu, na­file zannetse ve nafile diye devam etse ve namaz bitene kadar da bu niyyetde olsa; kıldığı bu namaz, farz namaz (olarak caiz) dir. Şa­yet, iş bunun aksine olmuş olsaydı, hüküm de tersine olurdu. Yani, nafile diye başlanılan namaz, farz niyyeti ile bitirilmiş olsa bile o namaz, nafile namazdır; farz namaz değildir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, öğle namazına başladıktan sonra, nafileye niy­yet eylese veya ikindi namazına veyahut kaza namazına veyahut da cenaze namazına niyyet edip başlamış olsa ve bu ikinci niyyetin-den sonra tekbir aîsa; ilk başladığı namazdan çıkmış, niyyet edip tekbir alidığı ikinci namaza başlamış olur. Şayet, tekbir alma­mışsa, tekbirsiz niyyetle Önceki namazdan çıkmış sayılmayacağın­dan, ilk başlamış olduğu namazı bitirmiş olur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, Öğle namazından bir rek´at kıldıktan sonra, tek­bir alır ve yeniden kalbinden öğle namazına niyet ederse, kalbi İle niyyet ettiğinden, kılmış olduğu ilk rek´at da caizdir. Fakat,

ikinci defa tekbir aldığı esnada dili ile, «niyyet ettim Öğle na­mazına» diyerek niyyet etmişse ilk başladığı öğle namazı bozu­lur ve ilk kıldığı rek´at caiz olmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Nafile için tekbir alan bir kimse, sonra, tekrar tekbir ala­rak, bu ikinci tekbirle de farza niyyet etse, o kimse farza başlamış olur,

Yalnız başına namaz kılmakta olan bir kimsenin, namazı-nızLcaiz olması için, şu üç şeye, niyyet etmesi gerekir :

1- Namazı Allah için kıldığına,

2- Hangi namazı kılmakta olduğuna,

3- Kıbleye dönmeye.

îmâm da, yalnız kılan kimse gibi niyet eder. îmâm olmak için, ayrıca niyyet etmesi ihtiyâç değildir. Hatta, imâm olan kimse, «felan adama imâm olmamaya» niyyet etmiş bulunsa da, o adam da, gelip bu imâma uymuş olsa, bu bile caiz olur. Kâdîhân´da da böy­ledir.

Fakat, bir imâm, kadınlar için, imamlığa niyyet etmiş ol­mazsa, ona uyan kadınların, namazları sahih olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

îmâma uyan kimse de, yalnız kılan kimse gibi niyyet eder ve aynca imâma uymaya da niyyet eder. Çünkü, niyyetsiz olarak, imâma uymak caiz değildir. Kâdîhân´da da böyledir.

İmâma uyan kişinin «İmâmın başladığı ve kıldığı namaza» veya «... ve imâmın namazına iküdâya» diye niyyet etmesi caiz olur. Keza, «başkasına değil ona iktidâya» niyyet etse bu da caiz olur. Esahh olan da budur. Mi´râcü´d IMrâye´de de böyledir.

Ancak, imâma uyan kimse, «imâmın farzına...» veya «imâmın namazına...» diye niyet etse, bu caiz olmaz. Tebyîn´de de böyledir.Bu hususta, efdal olan, imâm «Allahu Ekber» dedikten son-ra, «imâma uymaya» niyyet etmektir. Böylece, namaz kılan kimseye uymuş olur. îmâm yerine durunca, ona iktida edilmiş olsa, bu da caizdir. Alimlerimizin hepsi bu görüştedir. Fetva da buna göredir. Şeyhu´l - İmâmü´z - Zalıid İsmail ve Hakim Abdurrahman el - Kâtib de bununla fetva vermişlerdir. Kuvvetli olan da budur. Muhıyt´te de böyledir.

îmâmın, henüz namaza başlamadığım bilen bir kimse, «imâmın namazına» başlamaya niyyet etse, imâm namaza başladığı vakit, o adam da namaza başlamış olur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, imâmın namazına başlamaya niyyet etmiş olsa da imâm namaza başladı zaniiı ile kendisi namaza başlamış bulun­sa, bu kimsenin, o niyyeti caiz olmaz. Kâdîhân´da bu görüsü seçmiş­tir. Şerhul - Münye´de de böyledir. îmânım, öğleyi mi, cum´ayı mı kıldığını bilmediği halde, bir kimsenin «imâmın namazına» niyyeti ile imâma uyarak kıldığı namaz, imâm hangi namazı kılmışsa, o namaz olarak caiz odur.

Fakat, imâma uymaya niyyet eden kimse, «imâmın namazı­na)» niyyet etmese de, «öğle namazına» diye niyyet etse; eğer, imâ­mın kıldığı namaz, cum´a namazı olursa, bu durumda, o kimsenin niyyeti caiz olmaz.

îmâma uyan kimse, eğer işin kolayım istiyorsa, «imâma uy­maya ve onun namazını kılmaya» veya «imâmla birlikte onun kıldı­ğı namazı kılmaya» diyerek niyyet etmesi münasip olur. Muhıyt´te de böyledir.

Cum´a namazı kılmak için imâma uyan kimse, öğle ve cu-ma´nın ikisine birden niyyet etse, bazı âlimler bunu caiz görmüşler ve iktidarım hükmü sebebi Üe cum´ayı tercih etmişlerdir.

Bir kimse, imâma uymaya niyyet etmiş olsa da, imâmın Zeyd mi Amr mı olduğunu hatrlamasa veya imâmı Zeyd olarak gör­se, halbuki imâm Amr olsa, bu durumda da, o şahsın, imâma iktidâ-sı caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.İmama uyan kimse, imamın şahsını görse ve «ben, bu imâm olan Abdullah´a uydum» dese; veyahut da, imâmın şahsını görmese ve fakat «Ben mihrabda duran imâm Abdullah´a uydum» dese, imâm ise Abdullah değil de Ca´fer olsa; yine, o şahsın iktîdası caiz olur.

Muktedî, Zeyd´e uyduğu zaman, imâm, Amr ise, niyeti caiz olmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Cemaat çok olduğu zaman, imâma uyan kimse için, en mü­nasip yol, imâmı ta´yin etmemektir. (Niyyet esnasında, kime uydu­ğunu belirtmemektir.

Cenaze namazında da ölüyü tayin etmemek (niyyet esnasında kimin cenaze namazını kılacağını belirtmemek) daha uygun olur. Zahîriyye´de de böyledir. [19]



Bilgi Durumları İtibariyle, Namaz Kılan Kimselerin Dereceleri


Bilgi durumları itibariyle, namaz kılan kimseler, şu altı gruba ayrılırlar :

1- Namazın farzlarını ve sünnetlerini bildikleri gibi, farzın mânasını da bilen kimseler.

Bu kimseler, namazı kılmakla, gerçekten sevaba hak kazanırlar. Terketmeleri sebebi ile ide azaba müstehak olurlar.

Bu gibi kimseler, sünneti yapmakla da sevaba müstehak olur­lar; sünneti terketmekten dolayı ise azap görmezler.

Bilgi seviyesi yüksek olan bu kimseler, «Öğle namazına», «ikin­di namazına» veya «sabah namazına) niyyet ettikleri zaman, ne yaptıklarını bildiklerinden dolayı niyyetleri caiz olur.

2- Bazı kimseler de hangi namazın farz, hangisinin sünnet ol­duğunu bilir ve farza.farz olarak niyyet eder; ancak, kıldığı namaz­daki f arzların, sünnetlerin neler olduğunu bilmez; işte bu gibi kim­selerin de niyyeti (ve namazı) caiz olur.

3- Bir kimse, farza niyyet eder fakat farzın manasını bilmez­se, o kimsenin niyyeti (ve namazı) caiz olmaz.

4- Bir kimse, diğer insanların kıldığı gibi farzları ve nafilele­ri kılıyor fakat farzları nafilelerden ayıramıyor bulunsa, onun da niy­yeti (ve namazı) caiz değildir.

5- Kıldığı namazın, hepsinin de farz olduğuna inanan kimse­nin, namazı caizdir.

6- Bir kimse, Allahu Teâlâ´nm, kuÜarına beş vakit namazı farz kıldığını bilmese fakat kendisi, bu namazları vaktinde kılıyor olsa; bu şahsın kıldığı namazlar da caiz değildir. Gunye´de de böyle­dir. [20]



Farz mı. Nafile ini Kıldığını Bilmeyen Kimse:


Bir kimse, farzı nafileden ayırmayı bilmiyor ve kıldığı na­mazların hepsine farz diye niyyet ediyor olsa; kendisinden önce, mü-ekked sünnet olmayan ikindi, akşam ve yatsı gibi namazlarda, o kimseye uymak caiz olur. Sabah, öğle gibi, kendisinden önce, sün-net-i müekkede bulunan namazların hiç birisinde, bu kimseye ifcti-dâ eylemek caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Niyyetin, namaza başlarken yapılmasının efdal olduğu hu­susunda, âlimlerimiz ittifak etmişlerdir. Kâdîhân´da da böyledir,

Tekbirden önce niyyet etmek, tekbir esnasında niyyet et­mek gibidir. Ancak, niyyetle tekbir arasında, namaza uymayan bir iş yapmamak gerekir. Kâfî´de de böyledir.

Bir kimse, namazı kılmak için niyyet etse ve sonra da abdest alıp mescide gitse ve tekbir getirip —önce niyyet ettiği nama­za başlamış olsa, bu caizdir ve niyyetine bir zarar vermez.

Tekbîr aldıktan sonra niyyet etmek ise, âdetten değildir. Hulâsa1 da da böyledir.

Farzda Riya Olmaz:

Farz´da riya (gösteriş´ olmaz, Hulâsa´da da böyledir.

Bir adam, Allah rızası için namaza başladıktan sonra, kal­bine riya duygusu girse, o namaz, başladığı hal üzeredir.

Riya diye, insanların yanında namaz kıümayıp da, görsünler di­ye onların yanında namaz kılan kimselerin haline denir.

insanların yanında olduğu zaman, namazı güzel kılıp, yalnız bulunduğu zaman güzel kılmayan kimselere de, —ihsan hâriç na­mazın aslî sevabı verilir. Mıızmarât´ta da böyledir.

Bir kimse, öğle namazını kılmak için mescide girse ve imâ­mı —tahiyyata— oturmuş bulsa ve onun birinci oturuşta mı, ikinci oturuşta mı olduğunu da bilemese, hemen niyyet edip imâma uyar. Fakat, niyyet esnasında, şayet : «îmâm birinci oturuşta ise, ona uy­dum, eğer ikinci oturuşta ise ona uymadım.» demiş olursa, bu kim­senin imâma iktidâsı, caiz olmaz.

Keza, bu durumda, bîr kimse «îmâm birinci oturuşta ise farza, ikinci oturuşta ise nafile kılmaya nîyyet ettam.» dese, o kimsenin farza iktidası, caiz olmaz.

Bir kimse, mescide varsa ve kılınan namazın, yatsı namazı mı, yoksa teravih namazı mı olduğunu bilemese ve imama uyup niy-yet ederken de : «eğer kıldığı farz ise, ona uydum! teravih ise uyma­dım.» dese, bu kimsenin namazı sahih olmaz.

Fakat, bu durumda, bu kimse :«Kıldığı farz ise de, teravih ise de imâma uydum.» dese ve namazın teravih olduğu meydana çıksa, iktidası sahih olur. TeciüVde de böyledir.

Bir kimse, mescide girdiğinde, imâmı namaz kıldırmakta iken görse ye kıldıkları namazın yatsı namazı mı, teravih namazı mı olduğunu bilemese ve : «Eğer yatsı ise iktida eyledim, teravih ise ik-tida etmiyorum.» dese; kılınan namaz ister yatsı olsun, ister teravih olsun, o kimsenin iktidası sahih olmaz.

Fakat, bu durumda, bu kimse : «Yatsıda İse de, teravinde ise de imâma uydum.» demiş olsa; kılınan namaz ister yatsı olsun, ister teravih olsun, bu şahsın iktidası sahih olur. Hulâsa´da da böy­ledir. [21]


4- NAMAZIN SIFATI


Namazın Farzları


I - Namazın Farzı :


Namazın birinci farzı, tahrî-me (iftitâh tekbîri) dir.îftitah tekbiri, bize göre şarttır.

Hatta bir kimse, farzlar için .tekbir alsa, o tekbirle, nafile bir namazı eda edebilir. Ilidâye´de de böyledir. Fakat, böyle yapması, farz için aldığı iftitah tekbirini, selâmla tamamlamayı terk etmiş ol­duğu için, mekruh otur.

Fakat, bir farzın tekbîri üzerine, başka bir farzı bina etmek, bil - icmâ caiz olmaz.

Keza, nafile bir namazın tahrîmesi üzerine, farz bir namazı bina etmek de caiz değildir.

Bir kimse, üzerinde necaset bulunduğu halde tekbir alsa da, tekbirden sonra o pisliği atmış bulunsa; veya, tekbir aldığı zaman, açık bulunan bir yerini kapatmış ve bunları da amel-i yesîr ile yap­mış olsa; veyahut da, zevalin belli olmasından önce, tekbir almış olsa da, tekbir aldıktan sonra, zeval ortaya çıksa; veya yönü kıblede değilken tekbir almış olsa da, tekbirden sonra, yönünü kıbleye çe-^ virmiş bulunsa, bütün bunlar caizdir. Bahru´r - Râık´ta da böyledir. 0 Bir kimsenin, «Sübhanallah» diyerek veya «Lâ ilahe illailâh» diyerek başlaması sahih olur; fakat evlâ olan, namaza «Allahu Ek­ber» diyerek başlamasıdır. Tefeyîn´de de böyledir.

Tekbîr´den başka bir lafızla, namaza başlanıp, başlanama-yacağı hususunda, meşayih arasında ihtilâf vâkiî olmuştur. Bazıları; «Namaza, tekbirden başka bir lafızla başlamak mekruh olur.» de­mişlerdir. Esahh olan da budur. Zehıyre´de de, Muhıyt´te de böyle­dir.

İmâmı A´zara Ebu Hanîfe (R.A.)´ye göre : «Bir kimsenin, Allahu ilâh", subhânallah, Jâüâhe illallah gibi, Allahu Teâlâ´mn isim­lerinden birini, ta´zîm kasdı ile söyleyerek, namaza başlaması caiz olur. Tebyîn´de de böyledir.

Keza, elhamdü lillah, Iâilâhe gâyrihû, tefcârekallâh lafızları ile de, namaza başlanması caizdir. Muhıyt´te de böyledir.

Keza, İmâmeyn´e göre, bir kimsenin, Allahu ecsll veya Alla­hu a´zam veya er-Rahmanu Ekber lafızları ile de namaza başlaması caizdir. Fakat, başta eceli veya a´zam veya ekber lafızlarını söyler ve bunların hemen akabinde AHah lafzını anmazsa, bu sıfatlarla nama­za başlamak bil-icma caiz olmaz. Cevheretü´n - Neyyire´de de, Sîrâ-cül Vehhâc´da da böyledir.

Keza, bir kimse, namaza başlarken «Allahumme» demiş ol­sa, fâkihlerimize göre, namaza başlamış olur. Hulâsa´da ve Fetevâyi Kâdîhân´da da böyledir. Esahh olan da budur. Muhıyt´te de böyle­dir.

Bir kimse, sıfatı zikretmese de, sadece «Allah», er-Ral-man, er - Rab ve benzeri gibi, Cenab-i Hakkın isimlerinden birini zikretmiş olsa ve bu isimîere de hiç bir sıfat eklenmemiş bulunsa, İmâm-ı A´zam (R.AJ´a göre, bu kimse, namaza başlamış olur. Teb-yîn´de de böyledir. Sahih olan da budur.

Namaza, Allahu Teâlâ´nın sadece kendisine mahsus isimleri ile mi başlanır; yoksa, başkalarına da isim olmuş bulunmaları itiba­riyle müşterek bulunan isimleri ile de başlanabilir mi, hususunda âlimler arasında çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır.

Bu hususta, zahir ve esahh olan, Allahu Teâlâ´nin isimlerinin her biri ile namaza başlanabileceğidir. Bu kavili, el-Kerhî de zikret­miştir. İmâm Mergînânî de bununla fetva vermiştir. Zâhidî´de de böyledir.

«Allahümme ğfirlî» lafzı ile namaza başlanması sahih olmaz. Çünkü, bu lafız, sadece tazim için değildir; bu lafızda, kulun ihtiyacı şaibesi vardır. SerahsS´nin Muhıyt´inde de .böyledir.

Esteğfiruİlah, eözübillah, mnâ lillah veya lâ havle ve lâ kuv­vete illâ billâh veyahut da mâşâellan.lafızları ile de namaza başlan­mış olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, ta´zim kasdetmeden veya müezzine cevap ver­mek niyyeti ile ve şaşkınlıkla tekbir almış olsa; bu arada niyyet.de etmiş bulunsa, bu tekbirle namaza başlamak caiz olmaz. Tatarhâniy-ye´de de böyledir.

Bismİilâhirrahmânirrahîm lafzı, ile de namaza başlanmış olmaz. Tebyîn´de de böyledir..

AlSahu Ekfoer lafzı, başına bir istifham (soru) elifi getirile­rek söylenmiş olsa, bu şekilde namaza başlanmış olmayacağı husu­sunda ittifak vardır. Sıyrfîyye´den naklen Tatarhâniiyye´de de böyle­dir.

Allahu Ekber lafzını, kâf-ı fârisî ile Allahu Egber şeklinde okumuş oba, namaza başlamış olur. Muhıyt´te de böyledir.

Tekbir ile namaza başlanabilmesi için de, tekbirin ayakta veya ayakta olmaya yakın bir şekildeki rükû´ halinde söylenmiş ol­ması gerekir. Aksi ıalde, tekbirle bile namaza başlanılmış olmaz. Zâhidî´de de böyledir.

Hatta, oturduğu yerden tekbir alıp da, sonra ayağa kalkmış olan kişi de, namaza başlamış oîmaz.

Fakat, bir kimsenin, ayakta durmaya gücü yettiği halde, nafile namazları oturduğu yerde kılması ve tekbîrini de oturduğu yerde alması caiz olur. Serâhsi´nin Muhıyt´mde de böyledir.

İmânı-ı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ´ye göre, muktedî´nin tek­birinin, imâmın tekbirine (bitişik gibi) yakın olması gerekir. îmâmeyne göre, muktediî, imâm tekbir aldıktan sonra, tekbir alır. Fet­va da İmâmeyn´m kavli üzeredir. Maden´de de böyledir,

«Bu iki durumun da caiz olduğunda ihtilaf yoktur. Sahih olan da budur. İhtilaf, sadece hangisinin daha efdal ve daha evla olduğu hususundadır.» denilmiştir. Tebyîn´de de böyledir.

Muktedî´nin tekbirinin, imâmın tekbirine«,yakm olması sö­zü, parmağı hareket ettirince üzerindeki yüzüğün de hareket etmesi -gibi iki tekbirin de bir anda alınması demektir.

tmâmeyn´e göre, uzaklıktan kasıt ise, muktiedînin, Allah lafzı­nın başındaki elifi, imâmın söylediği AJlahu Ekber lafzının sonunda­ki re harfine ilave edip bitiştirmesidir. Musaffa´da da böyledir.

imâma uyan kimse, imamla birlikte tekbir alır ve Allah laf­zını imâmla birlikte söylemiş olmasına rağmen, ekber lafzını Ondan önce bitirmiş olursa, Fakîh Ebû Ca´fer´e göre, o kimse, namaza baş­lamış olmaz ve esahh olan da budur.

Keza, imâma rükû´da yetişen bir kimse, Aliahu Ekber der; fa­kat Allah lafzını ayakta iken, Ekber lafzını da rükû´a varınca söyle­miş olursa, bu kimse namaza başlamış olmaz.

İmâma uyan kimsenin, henüz imâm tekbir almadan önce Allah demesi halinde, Zahİrü´r-Rivâye´de, namaza başlamış olmayacağı hususunda icma´ vardır.

Bir kimse, imâmdan önce tekbir almışsa, sahih olan kavle göre, eğer o kimse, alidığı tekbirle imâma iktidaye niyyet etmiş ise, namaza başlamış olmaz.

Fakat, bu kimse, o tekbirle imâma uymaya niyyet etmemiş ise, kendisi, tekbaşına kılacağı namaza başlamış olur. Serahsf´nin Mu-hıytfSnde de böyledir.

îftitah tekbiri hususunda efdal olan, bir kimsenin, imâma yetiştiği zaman tekbir almasıdır.

Sahih olan kavle göre, imâma birinci rek´atte yetişmiş olan kimse, imâmın iftitâh tekbirinin faziletine yetişmiş olur. Hasr´da, Ebû Yûsuf babmda´da böyledir.

îmânı rükû´da iken, ona yetişen bir kimse, ayakta tekbirini İthr da,, onunla rükû´ tekbirini de irâde eylerse namazı caiz olur. Bu niyyeti de gereksiz olur. Serahsî´nîn Muhıyt´inde ide böyledir.

bir kimsenin farsca alması mekruh olur. Muhıytfte de böyledir.bibleri muşturmuştur.

Keza, bu ihtilâf, sadece arabca üe farsça arasında değildir; Türkçe, Zenciceğ,Habeşce, Nabtîce ve benzeri... arabca dışındaki bütün diller arasında geçerlidir. Kâdîhân´da da böyledir.

Mebsût-u Veb´iî´de : «Ahras ve ümmî, hiç bir şey söyüyemez iseler, niyyetleri ile namaza başlamış olurlar. Dillerini oynatmaları lazım değildir.» denilmiştir. Tebyîn´de de böyledir. [22]



Kıyam


Kıyam, farz ve vacib namazlarda farzdır. Cevheretü´n-Ney-ytoe ve Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Ayakda durmanın (kıyanım) haddi; bir kimsenin, iki elini uzattığı zaman, dizlerine yetişemez olması halidir.

Kıyam esnasında, özürsüz olarak ayaklardan birinin üze­rinde durmak mekruhtur. Özürlü olan kimsenin, böyle sadece bir ayağının üzerine durması, mekruh olmaz ve namazı caiz olur. Cevheretü´n - Neyyire ve Sfoacül - Vehhâc´da da böyledir. [23]



Kıraat


Ebû Hanife İRA.) ´ye göre, farz olan kıraat, kısa da olsa bir âyet okumaktır. Muhiyt´te de böyledir. Hulâsa´da : «esahh olan bu­dur.» denilmiştir. Tatarhâniiyye´de de böyledir.

Kısa bir âyet okumakla iktifa eden, günahkâr olur. İkâ-ye´de de böyledir.

Ebû Hanîfe´ye göre, Cenâb-ı Hakkin, iki kelimeden meyda­na gelen (=Süımne kirtile), keyfe kadde-Sümme nazara) gibi, âyetti celilerini okumanın caiz olması hususunda, âlimler arasında ihtilâf vardi

Bir kimsenin, nıüd hâmmetânî gibi bir keii-meden veya (=sâd), û (= nûn), J (=kâfJ gibi bir harften meydana gelmiş olan âyetleri okuması hakkında da, meşâyih arasında ihtilâf vardır. Musaffa´da da böyledir. Esahh olan ise, bunların caiz olmamasıdır. Ibn4 Melik´in Şerhü´I - Mecma´ında M böyledir. Keza, Zahiriyye´de de, Slrâcıi´I - Vehhâc´da da, Fethül -Kadîr´de de böyledir.

Bir kimse, iki rek´atte de, âyete´I - kürsî veya müdâyene âyeti gibi uzun bir âyet okumuş olsa, bu kimsenin namazı, bütün âlimlere göre caizdir. Muhıyt´te de böyledir. Esahh plan da budur. Kâfî´de de, Münyetü´l - Musallî´de de böyledir.

Kıraatin haddine gelince, bize göre, harfleri tashih, (güzel telaffuz etmek´ elbette yapılması gerekli bir iştir. Bir kimse, şayet harfleri lisanı ile tashih ederek okur fakat bunu kendisi bile işit­mezse, o kıraatle namazı caiz olmaz. Bu, meşâyihin umumunun alıp benimsediği görüştür. Muhıyfte de böyledir. Muhtar olan da budur. Sirâciyye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Nikâye´de de böyle­dir.

Hayvan keserken besmele çekme, yeminde istisna, talak, (boşama), ıtak (köle azadı), karısına karşı yemin etme ile alış - veriş gibi hususlarda da yukarıdaki kaide geçerlidir. Yani, söylediğini kendisi işitmezse, bunlar geçersizdir.

Farz namazlarda. Kıraatin yeri iki rek´attır. Muhıyt´te de böyledir.

Bu iki rek´atm, ük iki rek´at, son-iki rek´at veya değişik rek´atler olması müsavidir. Namazın iki rek´atli, üç rek´atli veya dört rek´atli olması da müsavidir. Şeyh Ebi´I - Mefcârim´in Nfikâye

Şerhi´nde de böyledir.

Bir kimse, namazda, hiç bir rek´atte kıraat etmese veya yal­nız bir rek´atte kıraat etmiş (Kur´ân okumuş) bulunsa, kimsetnin namazı fesada gider. Şemnî´de de böyledir.

Vitir namazının ve nafile namazların bütün rek´atlerinde kir´aat (Kur´ân okumak) farzdır. Muhıyt´te de böyledir.

Namaz içinde, uyuyarak Kur´ân okumuş olmak, caiz olmaz. ZahîHyye´de de böyledir.

Farsça kıraatte bulunmak caiz olmaz. Ancak, İmâm Ebû Yûsuf (R.A. ve İmâm Muhammed (R.A.3 ´e göre, bir özre dayalı ola­rak bu caiz olur. Şeyh Ebî´l - Mekârim´in Nikâye Şerhi´nde de böy­ledir.

İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe (R.A.)´ye göre, farsca ve diğer dillerle kıraat etmek caizdir ve sahihtir. Ancak, İmâmı A´zam´m da sonradan İmâmeyn´in kavline rücû´ ettiği rivayet olunmuştur. Buna da itimad edilir. Hidâye´de de böyledir. Esrâr´da : «îhtiyânm budur.» denilmiştir.

Tahyık´ta : «Muhakkik âlimlerin hepsinin seçtiği de budur. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir. Şeyh Ebil - Mekârîm´in Nikâye ŞerhS´nde de böyledir. Sahih olan budur Mecma´u´l - Bah­reyn´de de böyledir. [24]



Rükû


Rükû´da vacib olan had : Kişi, eğilmesini tamamlayınca, ona, rükû´ ediyor denilebilmesidir. ŞÖyleki, o kimse, ellerini uzattı­ğı zaman, diz kapaklarını tutabilmelidir. Sürâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Tam bir rükû´ yapmadan, deve çöker gibi, kıyamdan secde­ye gitmek yanlış ise de, rükû´dan bedel olarak yinede caiz olur. Kam­bur olan bir kimsenin kamburluğu, rükû´ derecesine erişmişse, rü-kû´u yerine getirmek için başı ile işaret eder. Hulâsa´da da, Tecnîs´-de de böyledir.

Rükû´nun vakti, kirâti bitirdikten sonradır: Sahih olan bu­dur. Muhıyt´te de böyledir. [25]



Secdeler.


İkinci secde de, birinci secde gibi, icmâ´ı ümmetle farzdır. Zâhid´î´de de böyledir.

Secdeyi, sünnete tam uygun olacak bir şekilde eda edebil­miş olmak için, alnı ve burnu birlikte yere koymak gerekir. Bunlar­dan birini, bir özür sebebi ile yere koyamamış olmak, mekruh değil­dir. Bir kimse, hiç bir özrü olmadan, almm yere koymuş fakat bur­nunu koymamışsa, bu da, bil - icmâ´ caizdir; fakat mekruhtur.

Bir kimse, bunun aksini yapmışsa, yani, burnunu yere koymuş fakat alnını koymamışsa İmâm Ebû Hanîfe (R.AJ göre, yine böyle­dir. Yani caizdir, fakat mekruhtur. İmâmeyn´e göre ise, bu kimsenin namazı caiz değildir. Fetvâ´da bunun üzerinedir.

Bir kimsenin, secde ederken, bir Özrü olsun veya olmasın, yanağını veya çenesini yere koyması caiz olmaz.

Şayet, namaz kılan kimse, Özürlü bulunduğu için, alnını ve bur­nunu yere koyamıyorsa, o kimse secde yapmaz; namazını imâ iîe kı­lar. Hazânetü´l - Müftîyn´de de böyledir.

Bir kimse, sadece burnu ve burnunun sert olan kemiği üze­rine secde ettiği zaman, namazı caiz olur; fakat, burnun yumuşak olan uc kısmı üzerine secde edildiği zaman, namaz caiz olmaz. Sirâ-cü´I - Vehhâc ve Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Bir kimse, ot, saman, pamuk, yumuşak döşeme veya kar üzerine secde ettiği zaman, alnı ve burnu istikrar bularak, sabit du­rur ve sertliği hissederse, secdesi caiz olur. Fakat, bu uzuvları istik­rar bulmaz da, bastırdıkça aşağı doğru inmeye devam ederse, secde­si caiz olmaz.

Çamur üzerine secde edilmiş olsa, eğer çamur yerde ise, caiz olur, değilse caiz olmaz.

Serîr, yani koltuk, kanepe ve benzeri şeyler üzerine secde edilmez.

Çuval üzerine secde etmek caizdir. Hulâsa´d a da böyledir. Buğday ve arpa üzerine secde yapılınca, bu caiz olur.

Darı, sarı darı veya dühn denilen bir cins darı ile pirinç üzerine secde edilirse, bu caiz olmaz. Fakat, şayet bu saydığımız şeylerle atılmış pamuk, çuval içine konmuş olursa, üzerlerine secde yapmak caiz olur. Sfcrâcüfl - Vehhâc´da da böyledir.

Namaz kılmakta olan bir kimsenin üzerine, secde edilmiş olsa, bu secde caiz olur. Fakat, üzerine secde edilen şahıs, namaz kıl­mamakta veya secde eden kimsenin kıldığı namazı kılmamakta ise, Üzerine yapılan secde caiz olmaz.

Bir kimsenin, özürsüz olarak; uyluğunun üzerine secde et­mesi caiz olmaz. Fakat, bir özürden dolayı, uyluğu üzerine secde et­mek caizdir.

Bir kimsenin, dizlerinin üzerine secde etmesi, özürlü de ol­sa, özürsüz de olsar caiz değildir. Hulâsa´da da böyledir.

El, yerde bulunduğu takdirde, avucun üzerine secde etmek caiz olur. Esahh olan budur. TebyînMe de böyledir.

Bir kimse, ölünün sırtı üzerine secde etmiş olsa, eğer ölü­nün üzerine keçe veya yün örtülmüş ve secde eden kimse de ölünün bedenini hissetmezse, bu secde caiz olur. Eğer, ölünün vücudunu hissederse, secde caiz olmaz. Serahsî´riin Muluyt´inde de böyledir.

Bir kimsenin secde ettiği yer, ayaklarının bulunduğu yer­den bir kerpiç boyu veya iki kerpiç boyu yüksek, olursa, o kimsenin secdesi caiz olur; daha^fazla yüksek olursa, secdesi caiz olmaz. Zâ-hidt´de de böyledir.

Bir kerpicin yüksekliği ise, dörtte bir arşındır. SirâciTl -Vehhâc´da da böyledir.

Hüccet´de : «Sesde edilen yerde, çokça, diken veya cam kı­rıkları olsa da secde eden kimse, başını oradan kaldırıp, başka bir yere koysa, bu şekikle yapılmış olan secde caiz olur. Ancak, bu ikin­ci bir secde sayılmaz, bilakis bu iki hareket tek bir secde olur, Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, secde esnasında, ellerini ve dizilerini yere koy- i mayı terk etmiş olsa, ittifakla namazı caiz olur. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Secde eden bir kimse, secde esnasında, ayaklarını yere koy-masa, secdesi caiz olmaz. Şayet, özürsüz olarak, secde esnasında, ayaklarının birini yere koymuş olsa, bu idurumda, secdesi kerahatle caiz olur. Münye Şerhi´nde de böyledir.

Ayağı yere koymak, ayak parmaklarını yere koymak demek­tir. Bir kimse, tek bir parmağını yere koymuş olsa bile secdesi caiz olur.

Parmakları değil de, ayağının üst kısmını yere koyan kimsenin secdesi de caiz olur. Bir kimse, yerin dar olmasından dolayı, secde esnasında, sadece ayağının birini yere koymuş olsa, bir ayağının üzerinde ayakta durmasının caiz olduğu bu durumda da, secdesi caiz olur. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, uyuyarak secde yapmış olsa, o secdeyi iade eder. Fakat, rükû ve secde esnasında uyumuş olan kimsenin, hiç bir şeyi iade etmesi gerekmez. Serahsî´nin Muhıyfünde de böyledir.

Secde esnasında, alnını, küçük bir taşın üzerine koymuş olan kimsenin secdesi, eğer, alnının çoğu yere değiyorsa caiz olur; alnının çoğu yere değiniyorsa, o kimsenin secdesi caiz olmaz. TecmSs´ de de böyledir. [26]



Ka´deî Ahîre (Son Otu­ruş) :


Son ka´dede, teşehhüd miktarı oturmak farzdır.

Teşehhüd : et - Tahıyyâtü föÜâhi. yi, sonuna kadar oku­maktır. Sahih olan budur.

Hatta, imâma uymuş olan bir kimse, imâmdan önce, et - Tahiy-yatfı bitirerek konuşmuş olsa, yine namazı tamamdır, Cevheretü´n -Neyyire´de de böyledir.

Son ka´de, farz namazlarda da, nafile namazlarda da farz­dır. Hatta, bir kimse, iki rek´at namaz kılsa da sonunda oturmasa ve kalkıp gitse, bu kimsenin namazı fasid olur. Hulâsa´da da böyledir.

Fakat, bir kimsenin, namazdan kendi isteği ile çıkması, farz değildir. Sahih olan da budur. Tebyîn´de, Aynî, Şerhu´l - Kenz´de ve fıkıh kitablarının ekserisinde de böyledir. [27]



Namazın Vacibleri


Farz olan, üç ve dört rek´atii namazlarda, kıraati, ilk iki rek´ata tayin etmek vacibtir.

Hatta, bir kimse, dört rek´atii farz namazda, Kur´ân´ı unuta­rak ilk iki rek´atte değil de son iki rek´atte veya ilk iki rek´atin biri ile son iki rek´atin birinde okumuş bulunsa, o kimsenin, sehiv sec­desi yapması vacib olur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Namazda, Fâtihâ ve zamm-ı sûre okumak vacibtir.

Zamm-ı sûre veya onun yerini tutacak üç kısa veya bir uzun âyeti, farz namazın ilk iki rek´atında ve fâtihâ´dan sonra okumak da vacibtir. Nehrül - Fâık´ta da böyledir.

Vitir Namazının ve nafile namazların her rek´atinde, kıraat (- Kur´ân okumak) vacibtir. Bahrü´r - Râıfc´ta da böyledir.

Fatihayı, sûre´den önce okumak vacibtir. Nehrül-Fâık´ta da böyledir.

Birinci veya ikinci rek´atte, Fâtihâ´yı unutup, zamm-ı sûre­yi okuduktan sonra, bu durumu hatırlayan kimse; zahirü´r- rivâyeye göre, Fâtihâ´yı okur ve arkasından yeniden zamm-ı sûre okur. Mu-hıyt´te de böyledir.

Yatsı namazının ilk iki rek´atinde, Fâtihâ´yı okumayıp zam­m-ı sûre okuyan kimse, son iki rek´atinde bunları iade etmez.

Fakat, eğer bu kimse, Fâtihâ´yı okumuş olur fakat zamm-ı sûre okumamış bulunursa, bu durumda, son iki rek´atte, Fâtihâ´yı ve zam-ı sûreyi okur. Ve o kimse, bunları açıktan okur. Sahih olan da budur. Hİdâye´de de böyledir.

Bir kimse, yatsı namazında ilk iki rek´atte, hiç bir şey okumadığı zama, son rek´atlerde Fâtihâ ve zamnı-ı sûreyi okur. Ve bunları açıktan okur. Ayrıca da sehiv secdesi yapar. FetâvâyÜ Kâdî-hân´ın, Sehiv Secdesi Bölümü´nde de böyledir,

ilk iki rek´atte Fâtihâ´yı iktisar edip, her rek´atte yalnız bi­rer defa okumak da vacibtir. Münye´de de böyledir.

îlk iki rekatte veya onların sadece— birinde, Fâtihâ´yı arka arkaya iki defa okuyan kimsenin, sehiv secdesi yapması lazım gelir.

Bir kimse, Fatihâ´dan sonra zamm-ı sûre okur ve ondan sonra da tekrar Fâtihâ´yı okursa, o kimsenin, sehiv secdesi yapması gerekmez. Zahîriyye´de ve Tecnîs´de de böyledir. Esahh olan da bu­dur. Zahidî´de de böyledir.

Her rek´atta tekrarlanan fiillerin, her birinde tertibe riayet etmek de vacibtir. .Secdeler gibi... veya, bütün namazlarda rek´atle-rin sayısı gibi... Hatta, birinci rek´atteki secdelerden birini unutan kimse, o secdeyi namazın sonunda kaza etmiş olsa, caiz olur.

Keza, mesbûk (imâma sonradan uyan kimse>, imâm nama­zım bitirdikten sonra, namazının kalan kısmım kendisi keza eder. Bize göre bu böyledir. Şayet, tertib vacib değiî de farz olsaydı, o, te­hir edilmiş olurdu. Yani, imâma sonradan uyan kimsenin, yetişme­diği rek´atJeri sonradan kaza ettiği gibi, tertibe riayeti unutan kim­senin, de bunu namazın sonunda kaza etmesi gerekir.

Fakat, her rek´atte kıyam (=ayakta durmak), rükû ve her na­mazın ka´de-i ahîresiı (=son oturuşu) gibi tekrarsiz olarak meşru´ kılınmış olan fiillerde; tertib farzdır. Hatta, kıyâm´dan Önce rükû´ etmiş olan veya rükû´dan önce secde etmiş bulunan kimselerin na­mazı caiz olmaz

Keza, bir kimse, teşehhüd miktarı oturduktan sonra, üzerinde, secde bulunduğunu veya benzeri bir durum olduğunu hatırlasa, o oturuşu batıl olur. Tebyin´de de böyledir.

Rükû´dan doğrulma sırasındaki kıyamda, itidalin farz ol­madığında icma´ vardır. İmâm Ebû Hanife İRA.) ve İmâm Muham-mede lR.A.)e göre böyledir. Zahirîyye´de de böyledir.

İki secde arasındaki oturuşta da durum aynıdır. Yani, tama-ninet farz değildir. Kâfi´de de böyledir.

Rükû´da, secdelerde ve bütün rükünlerde itidal farzdır. Bunlarda, itidal, binefsihi farzdır. İmâm Kerhî´de, İmâmı A´zam (RA) ve İmâm Muhammed CR.A.) ´in sözleri üzerine, bunların farz olduğunu söylemiştir. Zahîriyye´de de böyledir. Sahih olan da bu­dur, îbnî Emirul - Hac´m Mtinye Şerhİ´nde de böyledir.

Ta´dil-i erkân: Bütün azaların sakinleşmesi, mafsalların (= bedendeki eklem yerlerinin^ muHamin olması (= yani her uz­vun bütün hareketlerinin durması) demektir.

Ta´dil-i erkân´m en az miktarı ise, bir defa «Sübhânallah» di­yecek kadar durmaktır. Ayni Şerhül - Kenz´de ve Nehrü´l - Fâık´ta da böyledir.

Ka´deiûlâ (—birinci oturuş) da, teşehhüd miktarı oturmak da vaoibdir. Bu, dört ve üç rek´aîüi namazlardadır. Ve müddet, iki­nci secdeden, başın kaldırılması ile başlar. Esahh olan da budur. Zâhîrtyye´de de böyledir.

Ka´de-i ûlâ´da olduğu gibi, ka´de-i ahire´de de teşenhütde bulunmak (=et - Tahiyyat´ı okumak) vaciptir. Sirâcül VehhAc´a göre, sahih olan budur. Serâhsî´nin Muhıyt´ine göre ise, bu esahhtır. Teşehhüd, et- Tahiyyat´ı okumaktır, ki şöyledir.

Zahidî´de de böyledir.

Bu, teşehhüd, bize, Abdullah bin Mes´ûd tarafından nak­ledilen teşehhüddür. Bu teşehhüdü okumak, Ibn´i Abbâs´m (R-A*~ hümâ) naklettiği teşehhüdü okumaktan evladır. Hidâye de de boy-

Teşehhüd´ün lafzı ile, elbette, teşehhüd´de olan manaları kasdetmek gerekir. Sanki, o kimseyi AİIahu Teâlâ diriltiyor o da, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz´e, kendi nefsine ve evliyaıülaha lAi-lah Dostlarına) selam veriyor... Zâhîdfde de böyledir.

Selamın lafzı da (yani: «es-selâmü aîeyküm ve rahmetul-lah» demek) vacibtir. Kenz´de de böyledir.

Vitirde Kunut Dualarını okumak vaciptir. Bayram Namaz-Ianndaki tekbirler de vacibdir. Sahih olan dâ budur. Hatta, bunların îerkedilmesi halinde, sehiv şeddeleri vacib olur.

Aşikar okunacak yerde, açıktan okumak; gizliden okuna­cak yerlerde, gizli okumak da vacibdir. Tebyin´de de böyledir.

Sabah namazının iki rek´at farzında, akşam namazının ilk iki rek´aünde ve yatsı namazının da ilk iki rek´atinde, imâm açıktan okur. îlk iki rek´atten sonraki rek´atlerde İse, imâm gizlice okur. Zâhidi´de de böyledir.

Öğle ve ikindi namazlarında, imâm Arafad´da olsa bile gizli okur. Cum´a ve Bayram Namazlarında ise, imâm açıktan o-kur. Hîdâye´de de böyledir.

İmâm olan kimse, ramazanda, terâhvih ve vitir namazların­da açıktan okur.

Ancak, yalnız başına namaz kılan kimse, kıldığı namaz gizli oku­nacak bir namaz ise, onun gizli okuması vacibdir. Sahih olan da bu­dur.

Fakat, eğer namaz açıktan okunacak bir namaz ise, bu durumda tek başına namaz kıüan kimse muhayyerdir. Dilerse, açıktan okur ki bu daha efdâldir. Ancak, bu durumda, da açıktan okuması, imâm gibi mübâlağlı olmalıdır. Çünkü, onu dinleyen biri bulunma­maktır. Tebyîn´de de böyledir.

Açıktan okurken, imâm kendisini yormaz. Bahrü´r - Raik´ta da böyledir.

İnsanların duyma ihtiyacından fazla sesini yüksel­ten imâm günahkar olur. Çünkü, imâmın açıktan okumasının sebe­bi, ancak, dinleyen cemaatin kalplerinde huzur hasıl olması, tedeb-bür ve tezekkür meydana gelmesidir. Sirâcül - Vehhâc´da da böy­ledir.

Namaz için lüzumlu olan zikir de açıktan söylenir. İftitah tekbiri gibi ...iftitah tekbiri, farz olmamasına rağmen, namazın başladığına bir alamet olsun diye vaz´ olunmuştur.

İntikâl tekbirleri de böyledir. İmânı olan kimse, bu tekbirleri her eğriliş ve .doğruluşfa, açıktan getirir. Fakat, namazı yalnız kılan kimselerle, bir imâma uymuş olan kimseler, bu tekbirleri açıktan almazlar.

Bayram namazlarındaki tekbirler gibi bazı namazlara mah­sus olan tekbirler açıktan söylenir. Irak ulemâsının mezhebinde, kunut tekbiri de açıktan alınır. Hidâye Sahibi ise, bu tekbiri gizli söylemeyi İhtiyar etmiştir.

Teşehhüd okumak, «âmin» demek ve teşbihleri söylemek gibi, yukarıda söylediğimiz zikirlerin dışında kalan şeylerse, açıktan okunmaz. Bahrü´r- Râık´ta da böyledir.

Gece kılacağı bir namazı unutarak terk eden kimse, onu gündüz kaza etmek için, imâm olur ve gizli okursa; sehiv secdesi yapması gerekir.

Fakal, bu kimse, gündüz kılınacak bir namaz için, imâm ola­rak kıidınrsa, gizli okur; açıktan okumaz. Şayet ununtur da açıktan okursa, sehiv secdesi yapması lazım gelir Fetâvây* Kâdlhân´ın, sehiv Secdeleri Bölümü´nde de böyledir.

Münferidin, bu namazları kaza ettiği zaman, açıktan okun­ması gereken namazlarda, nasıl okuması gerektiği hususunda me-sâyih arasında ihtilaf doğmuştur. Esahh olan ise, bu gibi namazlarda açıktan okumanın ehdal olduğudur. Muhıyt´te ve Kâfi´de de böy­ledir. Şemsü´I - eimme ve Farü´l islâm da bunu ihtiyar etmiştir. Kâdihân da: «Sahih olan budur.» demiştir. Zehıyre´de de: «Bu esah-hdır..» denilmiştir. Tebyin´de de böyledir.

Hulâsa´da, Asıl´dan naklen: «Bir kimse, yalnız başına na­maz kılarken, Fâtiha´yı veya zamm-ı sürenin bir kısmını okuduktan sonra, bir başka şahıs gelir ve o kimseye uyarsa, imâm Fatihâ´yı ikinci defa ve açıktan okur.» denilmiştir. Bahrü´r - Râık´ta da böy­ledir.

Fakat, gündüz kılman nafilelerde, gizli okumak vacibdir.

Gece nafile kılan kimse ise, muhayyerdir. (Dilediği gibi okur.) Zâbidi´de de böyledir.

Açık ve gizili okumanın hududunda da itilaf edilmiştir. Fakıyh Ebû Ca´f er ve Şeyhü´l - İmâm Ebû Bekir Muhammed bin Fadl: «Açık okumanın en aşağı derecesi, başkasına duyurmak; gizli okumanın en aşağı derecesi ise kişinin kendi duyacağı kadar oku-masıdır.» demişlerdir. İtimatta bu kavledir. Muhıyt´te de böyledir. Sahih olan da budur. Vikaye´de ve Nikâye´de de böyledir. Alimle­rin ekseriyetinin almış olduğu görüş debudur. Zahidi´de de böyle­dir.

Bir kimsenin, dudakları oynasa ve bir başka kimse de ona iyice yaklaşıp, kulağını onun ağzına tuttuğu halde, onun sesini an­cak işitiyorsa fakat onun okuduğunu anlamasa, buna, Mücemcek ( = pek anlaşılmayan söz, açıklık kazanmıyan haber,) denir. [28]



Namazın Sünnetleri:


İftitah tekbiri için elleri kaldırmak, Elleri kaldırırken parmakların arasını açmak, İmâm olan kimsenin tekbiri açıktan alması, Sübhânekeyi gizli okumak, Eüzüyü ve Besmeleyi gizüi okumak, Fâtihâ´dan sonra «âmin»i gizli söylemek, Sağ eli sol el üzerine koyarak, elleri göbek altında bağlamak, Rükû´a giderken tekbir almak, Teşbihleri üçer defa söylemek,

Rükû´da elleri ile diz kapaklarını tutmak ve bu sırada, parmak­lan açık bulundurmak,

Secdeye giderken tekbir almak, Secdede dirsekleri yere koymamak, Secdede, karnını uyluğu üzerine koymamak, Secdede, üç defa teşbih etmek, , Secdede, elleri ve dizleri yere koymak, Otururken, sol ayağı yere yayıp sağ ayağı dikmek, Rükû´dan tam doğrulmak (kavme

İki secde arasında tanı oturmak (celse), Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Kavme´de ve celse´de tamaninet de sünnettir. Tamanînet: kav­me ve celse esnasında, bedenin sakinleşmesi ve «sübhanallah» diye­cek kadar, bu şekilde durması demektir. İbn-i Emîrü´l - Hâc´ın MÜn-ye Şerhi´nde de böyledir.

Peygamber (S.A.Vi Efendimize salavat getirmek. Ve o´na dua-olmektir. [29]



Namazın Edebleri:


Ayakta iken secde yerine bakmak, Rükû´da iken ayakların üstüne bakmak, Secdelerde iken burnun ucuna bakmak. Otururken kucağına (uylukların üstüne) bakmak,

Sağına selâm verirken, sağ omzuna; soluna selam verirken, sol omzuna bakmak,

Esnerken ağzını kapamak.

Güç yettiği kadar öksürmemek. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir. [30]



Namazın Keyfiyyetî (=Nâmaz Nasıl Kılınır )


Namaza başlamayı murad eden kimse, önce tekbir alır ve baş parmakları, kulak yumuşaklarının hizasına varıncaya kadar ellerini kaldırır. Tebyin´de de böyledir.

Tekbir alırken başını eğmez. Hulâsada da böyledir.

Fakîh Ebû Câ´fer: «Bu kimse, ellerinin içini kıbleye karşı çevirir; parmaklarının arasını açar; ellerini kaldırır ve başparmak­ları, kulak yumuşakları hizasında istikrar bulduğu zaman tekbirini

alır.» demiştir.

Şemsü´I - Eimme Serahsî ise: «Meşâyih´in âmmesi bu görüşte­dir.» demiştir. Muhıyt´te de böyledir.

Namaza başlayacak olan kimse, ellerini tekbirden önce kal­dırır. Esahh olan da budur. Hfdâye´de de böyledir.

Vitir´deki Kunut Tekbiri ile Bayram Namazlanndaki tek­birler de böyledir. Bunlardan başka, hiç bir tekbirde eller kaldırıl­maz, el - ihtiyar Şerhü´l - Muhtâr´da da böyledir

Sahih olan kavil üzere, bize göre, namaza girmeyi murad eden kimse, şayet ellerini kaldıracak olsa, yine namazı fasid olmaz. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Kadınla bu tekbirler esnasında ellerini, omuzları hizasına kaldırırlar. Sahih olan budur. Hfdâye´de ve Tebyîn´de de böyledir.

Erkekler, tekbir esnasında ellerini kaldırdıkları zaman parmaklarım tam bir şekilde birbirine bitiştirmedikleri gibi, tam bir şekilde açmazlar da. Bilakis, hali üzere bırakırlar ve parmaklar kapalılıkla açıklık arasında kalır. Nihâye´de de böyledir. İtimad edilen kavil de budur. Muhıyt´te de böyledir.

Tekbir aldığı halde, ellerini kaldırmış bulunan kimse, tek­biri bittikten sonra, artık ellerini kaldırmaz. Fakat, bu hali tekbir alırken hatırlarsa-, ellerini kaldırır.

Bir kimsenin, kaldırılması sünnet olan yere kadar ellerini kal­dırmaya gücü yetmezse, ellerini gücünün yettiği yere kadar kaldı­rır.

Bir kimsenin, sadece bir elini kaldırmaya gücü yeterse, o elini kaldırır.

Eğer, bir kimsenin, ellerini sünnet olan yere kadar kaldırmaya gücü yetmez fakat daha yukarıya kaldırmaya gücü yeterse, öylece k 3dırııvTebyin´de de böyledir.

Mebsût´ta: «Bir kimse, «Allah» lafzının başındaki elifi medde-derse ( — uzun okursa´ namaza başlamış olmaz. Bunu, kasden ya­parsa, o kimsenin, kâfir olmasından korkulur.» denilmiştir.

Keza, (´Ekber» lafzının «elifi» ni veya «Be» sini uzatırsa, o kim­se, yine namaza başlamış olmaz.

Bir kimsenin «Allah» lafzının «He» sini ve «Ekber» lafzının «Re» sini uzatması da hatadır.

«Allah» lafzının «lam» mı uzatmak sevaptır.

«Allahu Ekber» de «He» cezm edip «Allah Ekber» şeklinde okumak da hatadır. Fethü´l - Kadîr´de de böyledir.

Bir kimse, Allahu Ekber lafzının hemzelerini uzattığı za­man, bu hal şek ( = şüphe) yerinde olduğundan, namazı bozulur.

Ekber lafzında «Be» ile «Ra» arasında bir elif getirerek birazcık uzatmak, bazılarına göre, namazı ifsad eder; bazılarına göre ise, ifsad etmez. Nihâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, sağ elini sol elÜnftı üstüne koyarak, ellerini göbeği altında bağlar.

Muhıyt´te, İmâm Hâzerzâde´den naklen: «Namaz kılan kim­se, tekbir aldıktan sonra, sağ elini sol elinin üzerine kor ve ellerini göbeğin altında bağlar.» denilmiştir. Nihâye´de de böyledir.

Kadın, ellerini göğüslerinin üzerine koyar. Münye´de de böyle­dir.

Kendisinde sünnet olan zikir bulunan her kıyamda, elleri bağlamak da sünnettir. Sübhâneke´yi, Kunut dualarını okumak ve cenaze namazını kılmak gibi...

Bayram tekbirlerim almak gibi... kendisinde sünnet olan zikir bulunmayan kıyamlarda ise, elleri bağlamayıp salıvermek sün­nettir. Nihâye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Hidâye´de de böyledir. Şemsü´l - Eimme Scrahsî, Sadrü´l - Kebir Bürhânü´l - Eim-me ve Sadrü´ş - Şehid Hüsâmü´d - Dîn de bunla fetva vermişlerdir. Muhıyt´te de böyledir.

întd´kâl´da sünnet olan zikir söylendiği sırada, rükû´ kay­mesinde, ellerin salıverilmesi gerektiğinde, ulemânın ittifakı var­dır. Ebî Mükânim´in Nikâye Şerhi´nde de böyledir.

Âlimlerimizin ekserisi, ellerin bağlanmasını istihsân etmiş­lerdir. (Güzel görmüşlerdir.) Hulâsa´da da böyledir. Musaffâ´da da «Bu sahihtir» denilmiştir. Ebî Mükârîm´m Nikâye Şerhi´nde de böyledir.

El bağlamanın şekli şudur: Sağ avucun içi, sol elin dışına ko­nur; bas parmak ve küçük parmak ile sol bilek tutulur; geri kalan parmaklar ise, kol üzerinde serbest bırakılır.

Ayakta dururken, münasip olan, iki ayağın arasını dört parmak kadar açmaktır. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, ellerini bağiadıktan sonra «Sübhaneke» yi okur:

Hidâye´de de böyledir.

İmâm da, muktedi de, münferîd de «Sübhaneke» yi okur. Tatarhâniyye´de de böjdedir.

Asıl´da ve Nevâdîr´de «ve celle senâük» zikredilmemiştir. Muhıyt´te de böyledir.

Tahrîmeden (= iftitah tekbirinden) sonra da, senâ´dan (sübhâneke´yi okumaktan) sonra da tevcih edilmez. (Yani: «Alla.-hümme innî veccehtü...»´ duası okunmaz.) Şeyh Ebî MekârimUn Nikâye Şerhi´nde de böyledir.

Evlâ olan, bu duayı tekbirden önce de okumamaktır. Böylece o duâ, niyyete ilave edilmemiş olur. Sahih olan da budur. Hidâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, sonra «eûzü çeker.

Eûzü´nün şekil şudur.

(Eûzü billahi min eş-şeytânirracîm)

Muhtar olan da budur. Hulâsa´da da böyledir. Fetva da böyle verilir. ZâhÜdî´de de böyledir.

Alimlerimizin görüşüne göre, eûzü´yü gizlice çekmek sün­nettir. Zehıyre´de de böyleedir.

İmâm Ebû Hanife (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)´e gö­re, eûzü çekmek, senâ´nm (sübhâneke´nin) haricindedir ve kıraate tabidir. Hatta, mesbûk (eûzü´yü, yetişemediği rek´atlerin kaza etmi-ye kalkınca çeker. Namaza, imâm ile başlayan kimseler ise, böyle değildir.

Bayram namazları kılınırken, mesbûk eûzü´yü tekbirlerden sonraya bırakır. Hidâye´de ve ekseri metinlerde böyledir.

Eûzü, ancak namazın başlangıcında çekilir. Namaza başla­dığı halde, eûzü´yü çekmeyi unutarak. Fâtiha´yi okumaya başlayan kimse, artık dönüp eûzü çekmez. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, sonra «Besmele» çeker.

«Bismillâhi´r - Rahmâni´r - Rahîm» Kur´ân-ı Kerîm´den bir âyettir. Sürelerin aralarını ayırmak için indirilmiştir. Zahîriyye´de de böyledir.

Besmele´yi, namazda, zamm-ı sûre yerine okumak mekruh­tur.

Farz olan kıraat, sadece Besmele çekmekle eda edil­miş olmaz, Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Besmele, her rek´atin başında okunur. Bu, Ebû Yûsuf (R. A.) ´un kavlidir. Muhıyt´te de böyledir. Huccet´de: «Fetva bunun üzerinedir.» denilmiştir. Tatarhâriiyye´de de böyledir.

Fâtihâ ile sûıe arasında besmele çekilmez. Vikâye´de ve Ni-kâye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Bedâi ve Cevheretü´n -Neyyire´de de böyledir.Sonra Fâtihâ okunur.Sirâc´ül - Vehhâc´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, Fâtihâ´yı bitirdikten sonra «âmin» der. Sünnet olan, âmn´i gizli söylemektir. Muhıyt´te de böyledir.

Âmîn kelimesinde, iki lügat vardır: Med ve kasr C=uzat-mak ve kısaltmak). Âmîn kelimesinin manası: îstecib I duamızı - kabul et) demektir.

Âmin kelimesinde, mim harfini şeddeliyerek «âmmîn» şeklinde okumak, fahiş bir hatadır. Fakat, bu kelimeyi şeddeli olarak «am-mîn» şekiiııde okuyan kimsenin de namazı bozulmaz. Fetva ıda bu­nun üzerinedir. Çünkü bu lafız, Kur´ân´da mevcudtur. Tebyîn´de de böyledir.

Münferîd, İmâm ve İmâma uyan kimselerin hepsi de, «âmin»´i i, gizli söylemek hususunda müsavidirler. Zâhidî´de de böyledir.

İmâma uyan kimse, öğle ve ikindi namazları gibi açıktan okunması gereken bir namazda,, imâmın «veleddâlîn» dediğini du­yarsa bazı meşâyihimiz: «O kimse âmin demez» demişlerdir. Fakflı Ebû Ca´fer el - Hîndivânî ise: «O kimse âmin der.» demiştir. Muhiyt-te de böyledir.

Cum´a ve bayram namazlarında, imâma uyan bir kimse, imâma uyan başka kimselerin âmin dediği işitirse, kendisi de âmin der. İmâm Zahîrü´d - Dîn de: Âmîn der» demiştir. Fetâvâ´dan nak­len, Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Sonra, namaz kılan kimse Fâtihâ´ya, bir sûre veya üç âyet zam­meder:

îbn-i Emiri´l - Hâcc´m, Miinye Şerhi´nde de böyledir.

Uzun bir âyet de, bir sûrenin veya üç kısa âyetin ye­rini tutar. Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, kıraatten sonra rükû´a varır:

Sahih mezheb de budur. Hulâsa´da da böyledir.

Câmius - Sagir´dc : «Namaz kılan kimse, eğilirken tekbir alır.» denilmiştir. Hidâye´de de böyledir. Tahâvî ise: «Bu sahih´dir. demiştir. Mî´racü´d - Dirâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû için eğilmeye başladığı esnada, tekbire de başlar; eğilmesini tamamladığı sırada, tekbirini de biti­rir. Muhıyt´te de böyledir.

İmâm, rükû´ ve diğerlerinin tekbirlerini açıktan alır. Bu «zâhirü´r - rivâyedir. Tatarhâniyye´de de böyledir. Hulâsa´da da:

«Esahh o] an budur, denilmiştir.

Namaz kılan kimse, tekbirdeki «ra» harfini cezm eder Ç=yani Harekesiz okur.) Nihâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, iki eli ile dizlerine dayanır. Hidâye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Bedâ´ı´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû´da dizlerine dayanırken, parmak­larının arasını açar, Bu halin halicinde parmakları açmak, menduh değildir. Secde halinin haricinde ise, parmakların arasını kapatmak da mendup değildir. Bu iki halin dışında, parmaklar, kendi halle­rine terkedilrüer. Hidâye´de de böyledir.

Rükû´a varan kimse, sırtını dümdüz eder. Hâttâ, sırtının üzerine bir bardak su konulmuş olsa, orada dökülmeden durur. Rükû´a varan kimse, başını eğmez ve kaldırmaz. Başı ile belif aynı hizada dümdüz dtrur. Hulâsa´da da böyledir.

Rükû´ esnasında, dizleri de yay gibi bükmek mekruhtur.

Kadın, rükû´a az eğilir; dizlerine dayanmaz; parmaklarını açmaz ve parmaklarını kapalı bir şekilde, uyluklarının üzerine koyar Dizlerini büker ve dirseklerini böğründen uzaklaştırmaz. Zahidi de de böyledir.

Rükû´a varan kimse, üç defa «Sübhane Rabbiye´l azim» der Bu, teşbihin en az söyleneceği miktardır. Aslında, bir kimse, teşbihi tamamen terk etse veya sadece bir defa söylemiş olsa; bu da caiz­dir fakat mekruhtur.

Namaz kılan kimse, bütün azaları mutmain olduktan sonra başıjni rükû´elan kaldırır.

Ancak, bu durumda, azaların sakin olmasını terk eden kim­senin namazı da, İmâm-ı A´zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)´e göre. caizdir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, imâm olup namaz kıldırmakta ise, rükû´dan doğ­rulunca, bil- icam´ «Semî´allahü limen ha m i deh´ der.

Namaz kılmakta olan kimse, muktedi ise, «Semi´allahû li men hamiden» demez; «Atiahümme Rabbena Iekel - hamd» der; bunda ihtilaf yoktur.

Namaz kılmakta olan kimse münferid ise, esahh olan kavle göre, bunların her birisini de söyler. Muhıyt´te de böyledir. İ´timâd edilen de budur. Tatarhaniyye´de de böylddir Esahh olan da budur. Hidâye´de de böyledir,

Sonra, başka bir rivayette de: «bu iki teşbihi cem eden kim­se, tesmi´ci doğmlurken okur. doğrulunca da «Rabbena lekel -hamd» der. denilmiştir. Zahidi´de de. böyledir. Sahih olan da budur.

Kınye´de de böyledir.

Muhammed bin Yûsuf´dan, «Rükû´dan doğrulurken semi´al - lahü limen hamideh demeyen kimsenin durumundan sorulunca, O: «Kalktıktan sonra bunları söylemez» demiştir.

Keza intikal hallerinde zikredilmesi gereken teşbihler, bu -durumlarda söylenmemiş olursa, başka yer ve durumda da söylen­mezler. Rükû´dan secdeye -inerken, kiyâm´dan rükû´a eğilirken söy­lenmesi gereken tekbirleri söylememek gibi... Veya, secde teşbih­lerini, başını secdeden kaldırdıktan sonra söylemek gibi.

Hasılı, her şeyi kendi yerinde yapmaya riâyet etmek gerekir. Yetime´den naklen Tatarhaniyye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, «semi´allahû ti men hamideh» dediği zaman, en sonraki «he» harfini cezm eder; bu «he» deki harekeyi belli etmez. Hüccet´ten naklen Tatarhaniyye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû´dan doğrulup, dümdüz olduğu zaman, tekbir allir ve secdeye gider.

Hidâye´de de böyledir.

Tekbire, eğilmeye başladığı sırada başlar ve secde de iken Üç defa «sübhâne Rabbiye´l - a´la» der; ki, bu en az miktardır Mu-hıyt´te de böyledir.

Bu gibi teşbihleri, rüku da ve secdelerde üçten fazla söyle­mek müstehabtır. Bu fazla teşbihleri, tek sayıda bitirmek de müste-habtır. H3dâye´de de böyledir,

Rükû´ ve sücûddaki bu teşbihlerin, en azı üç, ortası beş ve en mükemmeli de yedi defa söylemektir. ez-Zâd´de de böyledir.

Ancak, imânı olan kimse, cemaati usandırmamak için fazla miktarda söyleme . Hidâye´de de böyledir.

Bir kimse, secdeye varmayı murad ettiği zaman, önce yere, en yakın olan uzvunu kor. Şöyle ki: O kimse, evvela iki dizini, son­ra iki elini, sonra da burununu ve daha sonra alnını yere kor.

Secdeden kalkmak istediği zaman ise, önce alnını, sonra bur­nunu, sonra da ellerini ve daha sonra da dizlerini kaldırır.

Namaz kılan kimse, normal olduğu zaman böyle yapar; fa­kat, buna gücü yetmiyecek durumda ise, mümkün olanı yapar; me­selâ: Önce ellerini, sonra dizlerini koyar. Veya sağ dizini önce, sol dizini sonra koyar. Tebyin´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, secde esnasında, ellerini kulaklarının hizasına koyar. Parmaklarının uçları kıble istikametinde olur. Ayak parmaklarının uçları da kıble istikametinde olur.

Secde esnasında, ellerin ayasına dayanılır. Dirsekler ise, böğür­lerden ayrı tutulur. Kollar yere serilmez. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, karnını dizlerinden uzak tutar. Hidâ­ye´de de böyledir.

Kadınlar, rükû´da ve secdelerde, kollarını yanlarından uzak-laştırmazlar; secdelerde, karınlarını uyluklarının üzerine koyarlar. Hulâsa´da da böyledir.

Bu hususlarda, cariye de hür kadın gibidir. Ancak, cariye iftitah tekbîrinde, ellerini erkekler gibi kaldırır. SÜrâcü´İ - Vehhâc´ da da böyledir.Sonra, başım kaldırır ve tekbir alır.

Burada sünnet olan, oturması tamam olana kadar, nama kılan kimsenin başım kaldırması dır. Bize göre, bu oturuşta, sünnet olan bir zikir yoktur. Cecheretü´n - Nfeyyire´de de böyledir.

Bir kimse, oturmasını tamamlamadan ikinci secdeyi yap­mış olsa, İmâm-ı A´zam (R.A.) ve îmâm Muhammed CR.AJ´e güre bu da caiz o3ur. Hidâye´de de böyledir.

Secdeden başım kaldırmak, bir rükû´n değildir. Aslında, rükû´n itikâlidir. Çünkü itikâl olmayınca, ondan sonrakinin olması da mümkün değildir. Ve, bu intikâl de, ancak başı kaldırmakla mümkün olur. Bundan dolayıdır ki, başın kalması gerekir. Hatta, başı kaldırmadan intikâl mümkün olmuş olsaydı, o kimsenin nama­zı caiz olurdu. Meselâ : Yastık üzerine secde eden kimsenin önünden yastık kaldırılınca alnının yere dokunması gibi... Nİhâye´de de böy­ledir.

Bası kaldırmanın derecesi hakkında ihtilâf edilmiştir. Ebû Hanife (R.A.) dan rivayet edildiğine göre: Doğrulmuş olma hali, eğer oturuş durumuna yakınsa, bu caizdir. Fakat durumu yere daha yakınsa, bu caiz değildir. Tebyin´de ide böyledir. Esafih olan da budur. Hidâye´de 4e böyledir.

Ebû Yûsuf (R.A.) tan rivayet edildiğine göre: Bir kimse, başını kaldırdığı zaman, o kimseye «başım kaldırdı» deniüebilirse, bu miktar kaldırmış olması caizdir. Muhıyt´te :«Bu esahhtır» denilmiş­tir. Tebyîn´de de böyledir. Sahih olan da budur. Bedâf de de böy­ledir.

Sonra tekbîr alır ve İkinci secde içfcn eğilir.

İkinci secde de, birinci secdedeki gibi teşbih eder, Muhıyt´ te de böyledir.

Sonra, secdeyi tamamlayınca ayağa kalkar.

Bu kalkış esnasında oturmaz. Elleri ile, yere de dayanmaz. Ancak, eHeri ile dizlerine dayanır, Muhıyt´te de böyledir. Bize göre, bir özrü olmayan kimsenin bu dayanmayı terk etmesi müste-habtır. Meşhur olan kitablarm çoğunda da böyledir. Bahrü´r -.Râık´ ta da böyledir.

Bir kimsenin, bu kalkış esnasında oturmasında veya yere dayanmasında da şafii mezhebinde´ olduğu gibi bir beis yok­tur. Zchîriyye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ikinci rek´ati de birinci rek´at gibi kılar. Yalnız, bu ikinci rek´atte, iftifah tekbiri almaz ve eûzü çek­me/.. KudrûH´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ikinci rek´atm ikinci secdesinden başını kaldırdığı zaman, sol ayağını yere serer.

Ve namaz kılan kimse, yere serdiği bu sol ayağının üzerine oturur. Sağ ayağını da dikerek, parmak uçlarını kıbleye doğru çe­virmiş olur. Ellerini uyluklarının üzerine koyar. Ellerinin parmak­larını ise yayar. Hidâye´de de böyledir. Diz kapaklarını tutmaz. Esahh olan da budur. Hulâsa´da da böyledir.

Kadın ise, sol kalçasının üzerine oturur. Ve iki ayağım da sağ tarafından çıkarır. Hidâye´de de böyledir.

Ve İbni Mes´ud´ım Rivayet ettiği Teşehhüdü okur. Kâîi´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, bu teşehhüdden sonra, hiç bir şey oku­maz. Serahsînin Muhıyt´inde de böyledir.

Tahiyyat´ı okuyan kimse, «eşhedü en lâ ilahe illallah» lafzı­na varınca, şehadet parmağı ile işaret eder. Muhtar olan kavle göre ise, işaret etmez. Hulâsa´da da böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Müzmerât, Kübrâ´dan böyle nakledilmiştir. Âlimlerin çoğu da bu işareti doğru görmemişlerdir. Münyetü´l - Mü Eti ise, bu işa­reti mekruh saymıştır. Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, Teşehhüd´ü okuduktan sonra ayağa kal­kar.

Muhıyt´te de böyledir.Cellâbî´de: «Oturur vaziyette iken ayağa kalkmak, secde halinden ayağa kalkmak gibidir.» denilmiştir. Tahâvi ise: «Kalkar­ken, elleri ile yere dayanmasında bir beis yoktur.» demiştir. Zâhî-dî´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ayağa kalktığı zaman, son iki rek´atde de, ilk iki rek´atte yaptığı gibi kıyam, rüku´ ve secde fillerini yapar. Muhıyt´tc de böyledir.

Son rek´atlerde, secde Fâtihâ okunur. Kâfi´de de böyledir.

Son rek´atlerde, Fâtihâ´dan sonra, ilave olarak bir şey oku­mak mekruhtur. El - İhtiyar Şerhü´l - Muhtardan naklen, Sirâcül -Vehhâc´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, bu son iki rek´atte, bir şey okumayı ve teşbihi terk etmiş olsa, o kimse üzerine bir şey lazım gelmez. Bunla­rı sehven okumamış olsa da, sehiv secdesi gerekmez. Fakat, bunları okumak daha efdaldır. Sahih olan rivayet de.budur. Zehıyre´de de böyledir. îtimad edilen kavil de. budur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böy­ledir. Esahh olan da budur. Muhiyt´in Kıraat Bölümü´nde ide böyle­dir. Bu kavil şahindir ve zâhirü´r - rivâyedür. Beda´i´de de böyledir.

Bu son iki rek´atte susmak mekruhtur. Hulâşa´da da böyle­dir.

Namaz kılan kimse, ka´de-î ahire de oturur.

Bu oturuş, birinci oturuş gibidir. Hidâye´de de böyledir.

Bu oturuşta da, teşehhüd´ü okur. Teehhüdden sonra da Pey­gamber (S.A.V.) Efendimize salavat getirir. Muhıyt´te de böyledir.

İinâm Muhammed (R.A.J ´den : «Peygamber (S.A.V.) Efen-diımz´e nasıl salavat getirileceği» soruldu, O da : «Salavât getirecek kimse der.» dedi.

Bazıları, demeyi kerîh görmüşlerse de, sahih olan bunun kerîh olmadığıdır. Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz´e salât-ü selâmı tamamladıktan sonra; kendisi, ana - babası ve bütün mü´min-leriçin istiğfar eder. Hulâşa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, kendisi için ve başkaları için ruâ eder. Sadece nefsi için dua etmesi doğru olmaz. Sünnet olan da, hem ken­disine ve hem de başkalarına dua etmektir. Tebym´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, daha sonra «Rabbena âtinâ...» duasını, sonuna kadar okur. Hulâşa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, insanların sözlerine benziyen sözlerle dua etmez. Ve kullardan isteme manâsını içine alan, bir şekilde, de duA etmez. Meselâ : «Allah´ım!... Benî filân kadınla evlendir.» diye

duâ etmez. Çünkü bu, insanlarm sözüne benzemektedir.sözü ise, insanların sözüne benziy eni erden değildir.sozu birinci cinstendir. Hidâye´de de böyledir.

Bu gibi lafızlarla duâ etmek caiz değildir. Sahih olan da budur. Hidâye Şerhi Aynî´de de böyledir.

Bir kimse, namazda (=AtDah´un, benî büyük bir mal ile rızklandır.l diye duâ etse, namazı fasid olur.

Fakat, eğer = Allah´ım beni ve hada rıziklandır) demiş olsa veya buna benzer bir şeyle duâ mîş bulunsa namazı fasid olmaz. Müzmarât´ta da böyledir.

Velvâliciyye Kitabında : «Bir kimsenin, namazda, ezberle­miş olduğu duâ ile duâ etmesi münasip olur. Çünkü, —aksi takdir­de— duâ eden kimsenin lisanına, insanların söylediklerine benzeyen şeylerin gelmesiyle, namazının bozulmasından korkulur,» denilmiş­tir. Tatarhaniyye´de de böyledir.

Bu zikrettiğimiz şeylerin hepsi de namazı ifsad eder.

Namazın sonunda en az teşehhüd miktarı oturmamak, na­mazı bozar. Fakat, teşehhüd miktarı oturmuş bulunan kimsenin, na­mazı artık tamamdır. Bu kadar oturmakla namazdan çıkmış olur. Tebyîn´de de böyledir.

Hz. Ebû Bekir (R.A.)´den rivayet edilmiştir : Hz. Ebû B»-klr (R.A.), Peygamber (S.A.V.) Efeııdimiz´e :

«Yâ Rasulaİlah!... Bana bir duâ öğretiniz de, onu namazda okuyayım.» deyince : Peygamber (S.A.V. Efendimiz, O´na : diye duâ et.» buyurmuştur.

İbn-i Mes´ûd (RA´(o duadan şu kelimelerle duâ eder­di.

Nihâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse namazın sonunda; diye duâ etmesi de müstehab olur. Huccet´ten naklen, Tatarhâniyye´-de de böyledir.

Namaz kılan kimse, bundafn sonra, iki tarafına selâm verir.

Selamın birini sağ tarafından, diğerini de sol tarafından ve­rir. Birinci selamda, yüzünü, sağ yanağının beyazlığını görünceye kadar, sağ tarafa çevirir.

İkinci selamda ise, yüzünü, sol yanağının beyazlığım görünceye kadar sol tarafına çevirir. Kınye´de : «Esahh olan da budur.» denil­miştir. Şeyh Ebîl - Mekârim´in, Nikâye Şerhi´nde de böyledir.

Namaz kılan kimse, selâm verirken : «Es-selamü aleyküm ve rahmetttllâh» der. Mufuyt´te de böyledir.

Muhtar olan, es-selâm lafzının başında, elif ve lâm (= harf-i ta´rif) bulunmasıdır. Teşehhüd´de de böyledir. Zahîriyye´de de

böyledir.

Bize göre, bu selâmın sonunda «... ve berekâtüh» dememek gerekir.

Selâm verirken sünnet olan, ikinci selamda, birinci selâ­ma nisbeten sesi biraz azaltmaktır. Muhıyt´te de böyledir. En gü­zeli de budur. Tebyîn´dc de böyledir.

Namaz kılan kimse, eğer sağma selam verdikten sonra, aya­ğa kalkar ve bu durumda da konuşmaz ve mescidden de çıkmamış bulunursa, oturup soluna da selam verir. Hüccet´den naklen Tatar-hâniyye´de de böyledir. Sahih olan, yönünü kıbleden dönmüş olan kimsenin, selam lafzım söylememesidir. Kınye´de de böyledir.

Bir kimse, önceden sol tarafına selam vermiş olursa, o kim­se konuşmadan sağ tarafına da selam verir. Sol tarafına vermiş ol­duğu selamı ise yenilemez. Fakat, bu kimse, Önce önüne selam ver­miş olursa, sol tarafına da selam verir. Tebyîn´de de böyledir.

Muktedî´nin selam vermesi hususunda, ihtilaf edilmiştir, Fakîh Ebû Ca´fer : «Muhtar olan, muktedînin, imâm sağma selam verinceye kadar beklemesidir. İmâm, sağma selam verince, muktedî de sağma selam verir. İmâm soluna selam verince de muktedî solu-lıa selam verir.» demiştir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Selam veren kimse, selam verdiği tarafla bulunan, melek­lere ve mü si umanlara —selam vermeye— niyyet eder. Zâhidî´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, selam esnasında, zamanımızın kadınlarına ve kendisi ile birlikte namaz kılmakta olmayan kimselere niyyet et­mez. Sahîh olan da budur. Hidâye´de de böyledir.

İmâma uyan kimse, selam esnasında, yukarıda zikrettikle­rimizle birlikte, imâma selam vermeye de niyyet eder. Eğer, imâm muktedî´nin sağ tarafında ise, sağ tarafında bulunanlarla bir­likte, imâma selam vermeye de— niyyet eder. İmam eğer, mukte­dînin sol tarafında ise, sol tarafında bulunanlar içinde, imâma da niyyet eder.

İmâm eğer, muktedî´nin önünde ise, sağ tarafmdakilerin içinde, önadaselam vermeye niyyet eder. Bu, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ´tın kavlidir. İmâm Muhammed (R.A.) ´e göre, muktedî, her iki tara­fına selam verirken de imâma selam vermeye niyyet eder. Mu­hıyt´te de böyledir. Bu kavil, Ebû Hanîfe (R.A.) den de rivayet edil­miştir. Câfî´dc de böyledir. Fetvalarda da sahih olan budur. Tatar-hâniyye´do de böyledir.

Münferîd (= yalnız başına namaz kılan kimse sadece me­lekleri selamlamaya niyyet eder. Ve bu niyyetinde, meleklerin sayısını belirtmez. HSdâye´de de böyledir.

Öğle, akşam ve yatsı namazlarında selam verdiği zaman, imâmın oturup beklemesi mekruhtu; sünnetleri kılmak için ayağa kalkar. Ve, âmâm olan bu kimse, nafileyi, farzı kıldığı yerde kılmaz; Sağ.tarafında, sol tarafında veya arka tarafında kılar. îmâm dilerse, sünnetleri evine dönüp orada kılar. Münferîd veya muktedî olan musallînin, farz namazı kıldığı yerde durup, nafileleri orada kıl­ması ve duâ etmesi caizdir. Keza, bu kimselerin, nafileleri kılmak için, yerlerinde kalmaları, arkalarına çekilmeleri veya sağ veya sol taraflarına çekilerek —oralarda namaz kılmaları müsavidir ve bunların hepsi de caizdir.

Sabah ve ikindi gibi, sonunda nafile olmayan namazlarda, imâmın, yönü kıbleye karşı olduğu halde, bulunduğu yerde bekleme­si mehruhtur. Bu durumu, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bid´at olarak isimlendirmiştir.

İmâm, bu gibi hallerde muhayyerdir. Dilerse, güneş doğana ka­dar oturur, ki bu efdâldir Şayet, hizasında, sonradan gelip de na­maz/kılmakta olan kimse yoksa, bu oturuş esnasında, imâm yönünü cemâate döndürür. Fakat, böyle bir kimse var ise, imâm, sağ tarafı­na veya sol tarafına döner. Bu hüküm, yazın da kışın da aynıdır. Sa­hih olan da budur. Hulâsa´d a da böyledir.

Huccet´de ; «İmâm, öğle, akşam ve yatsı namazlarında, gecik­meden sünneti kılmaya başlar; uzun uzun duâ ile meşgul olmaz.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir. [31] [32]



Kıraat


Seferde, ıztırar halinde, kıraatin sünnet olan miktarı, tat-maz kılan kimsenin Fâtihâ´yı ve dilediği bir sureyi okumasıdıi*. Iz-tirar : Yolculukta, acele etmek; hazerde ise, vaktin dar olması ve nefsi veya malı hakkında, bir korku taşımak gibi hallerdir. Bu du­rumlarda, vakti geçirmeyecek veya —korkudan—emîn olacak kadar okumak gerekir. Zâhidî´de de böyledir.

Seferde ve ihtiyar halinde kıraatin, sünnet olan miktarı ise : -Sabah namazında Bürûc Sûresini ve emsallerini okumaktır. İhtiyar halinde maksat, vakitte genişlik bulunması, emniyet ve karar halinin olması demektir. Mezkûr sureler okumakla, seferde kısa okumaya verilen ruhsatlarla, kıraatte sünnet olan miktarın gözetilmiş olma­sı hallerinin, arası cem edilmiş olur. İbnî Emîri´I - Hâc´ın Münye-tül - Musallî Şerhi´nde de böyledir.

Öğle namazında, kıraatin sünnet olan miktarı da, sabah na­mazı gibidir. İkindi ve yatsı namazlarında ise, bundan biraz daha kısa okunur. Akşam namazında ise, cidden kısa süreler okunur. Zâ­hidî´de de böyledir.

Hazerde Kıraatin sünnet olan miktarı : Sabah namazında, Fâtihâ´dan sonra, iki rek´atte kırk veya elli âyet okumaktır. Câ-miü´s - Sağîr´de zikredüdiğine göre. Öğle namazındaki kıraat miktarı da sabah namazı gibidir. Asü´da ise : «Ondan daha aşağıdır.» denil­miştir.

Kıraatin sünnet olan miktarı, ikindi ve yatsı namazlarında, Fâ­tihâ´dan başka yirmi ayettir.

Akşam namazında ise, Fâtihâ´dan sonra ilk iki rek´atin her bi­rinde, bir kısa sûre okumak sünnettir. Muhiyt´te de böyledir.

Hazerde, sabah ve öğle namazlarında, tıvâl-i mufassalı (= uzun sûreleri), ikindi ve yatsı namazlarında, evsât-ı Mufassalı t = Orta uzunluktaki sûreleri), akşam namazında ise, kısâr-ı muJa»-sah (kısa sûreleri) okumak sünnettir. V´kâye´cle de böyledir

Uzun sûreler, Hııcurât´tan Bürûc Sûresine kadar olan sûre­lerdir.

Or.ta uzunluktaki sûreler, Büruc´dan Lem Yekun´e kadar olan sûrelerdir.

Kısa sûreler ise, Lem YekünMen Kur´ân´m sonuna kadar olan sûrelerdir. Muhiyt´te, Vikâye´de ve Münyetü´l - Musallfde de böyle­dir.

Yetîme´de : «Bir kimse, ikindi namazını, mekruh vakitte kılıyor cisa bile, uygun olan, sünnet olan miktarda kıraat etmektir.» denilmiştir. Tatârbâniyye´de de böyledir.

Vitir namazında, Fâtîhâ´dan sonra, hangi sûrelerin okunma­sı gerektiği konusu üzerinde durulmamıştır. Mi´râcü´d - Dftrâyede de böyledir.

Vitir namazını kılan kimsenin Fatihadan sonra dilediği sûreyi okuması, güzel görülmüştür. Muhıyt´te de böyledir.

Fakat, Peygamber (S.A.V) Efendimiz, vitir namazım «Seb-bihâ´sme Rabbikel - a´la», »Kul Yâ Eyyühe´î - Kâfirûn» ve «Kul hü-ve´Hahü ehad» ile kılardı. Sen de, bazı günlerde, teberrüken vitir na­mazını bu sûreleri okuyarak kıl, bazan da, Kur´ân´m diğer sûrelerin­den ayrılmış olmaktan kaçınmak için, diğer sûreleri de oku. Teh-zîb´de de böyledir.

İmâm olan kimsenin, müstehab olan kıraatin üzerine, bir miktar daha ilave ederek onu ziyadeleştirmesi uygun olmaz. Cemaa­te ağırlık vermemelidir. Kıraat, müstehab olan miktara ulaşıp ta­mamlandıktan sonra, imâm onu hafifletir. Tahavî´den naklen Muz-marât´ta da böyledir.

Sabah namazının birinci rek´atında, ikinci rek´atinden daha uzun okumak, bil´icmâ´ sünnettir.

İmâm Muhammed (R.A.3 : «Bütün namazların ilk rek´atle-rinde, ikinci rek´atlermden daha uzun okumak, bana daha sevimli­dir.» demiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Z&hı´dî´de ve Mi´râcû´d -Dirâye´de de böyledir. Huccet´de de, fetva için bu kavil alınmıştır. Tatarhâriiyye´de de böyledir.

Cunı´a ve Bayram Namazlarında, iki rek´at arasındaki kı­raat Farkı üzerinde ihtilâf edilmiştir. Bedâi´de de böyledir.

Bu hususta bazı âlimler : «Bu iki rek´at arasındaki fark, üçde bir ve üçde iki nisbetinde olmalıdır : Üçde iki, birinci rek´atte; üçde bir de, ikinci rek´atte okunmalıdır.» demişlerdir.

Tahâvî Şerhü´nde ise : «Uygun olan, birinci rek´atte otuz âyet, ikinci rek´atte ise, on veya yirimi âyet okumaktır.» denilmiştir Mu­hıyt´te de böyledir.

Bu ölçü, yukardaki «üçde bir, üçde iki» kavüni açıklamaktadır. Ev!â olan da budur. Aslında, birinci rek´atte okunan miktar ile ikin­ci rek´atte okunan miktar arasındaki farklılık, daha fazla olsa; me­selâ : Bir kimse, birinci rek´aîte uzun bir sûre, ikinci rek´atte de üç âyet okumuş olsa, bunda da hüküm bakımından bir beis yok­tur. Zahîrîyye´de de böyledir.

Câmiü´s - Sağîr´in bazı şerhlerinde : «îkinci rek´atte, birin­ci rek´atten üç veya daha fazla bir miktarda uzun âyet okuma ha-linde, bunun caiz olacağında hilaf yoktur; ancak bu mekruhtur. An­cak, aradaki fark, üç âyetten az olursa, bu durum mekruh da değil­dir.» denilmiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Murgînânî ise : «Eğer, âyetlerin uzunluğu birbirlerine ya­kın ise, âyetlerin sayısına itibâr olunur. Ancak, âyetler uzunluk ba­kımından birbirlerinden farklı iseler, bu durumda, kelimelerinin —veya— harflerinin sayısına itibâr olunur.» demiştir. Tebyîn´de de böyledir.

Namazlara, muayyen sûre veya âyetler tahsis ederek, —o namazlarda, sadece o sûre veya âyetleri— okumak mekruhtur.

Tahâvî ve İsücâbî : «Bu durumun mekruh olması, böyle yapan kimsenin yaptığı şeyi vacib görüp, başka sûre veya âyetleri okuma­nın caiz olmayacağım sanması, veya başkalarım okumayı mekruh görmesi halindedir. Böyle olmada, bu süreleri, kendisine kolay gel­diği için veya teberrüken (yani, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz on­ları okumuş olduğu için) okursa, bunda bir kerahat yoktur. Yine de, zaman zaman, —câhil kimseler, başkalarının okunmasının caiz olmayacağını sanmasınlar diye— başka âyet veya sûreleri de oku­mak şarttır. Tebyîn´de de böyledir.

Efdal olan, farz olan namazların her rek´atinde Fâtihâ´yı ve ilk iki rek´atte— bir sûrenin tamamım okumaktır.

Âciz olan kimse, bir sûreyi, iki rek´atte de okuyabilir. Hulâ-m´da da böyledir.

Bir sûrenin, âyetlerinden bir kısmını, bir rek´atte, diğer kıs­mını da başka bir rek´atte okumak hususunda «bu mekruh olur» da denilmiştir; «mekruh olmaz» da denilmiştir. Sahih olan ise, bunun mekruh olmayışıdır. Zahîriyye´de de böyledir. Mekruh olmamakla beraber münasip olan, böyle yapmamaktır. Böyle yapılmış olma­sında da bir beis yoktur. Hulâsa´da da böyledir.

Hüccet´de : «Birinci rek´atte bir sûrenin sonunu, (mesela : Âmene´r - resulü´yü), ikinci rekatte de kısa bir sûreyi (meselâ ; (Kul hüvellahü ehad´i okumak mekruh olmaz.» denilmiştir. Tatar-hâmyye´de de böyledir.

Eğer, suretim sonu okunan kısa sürenin tamamından daha uzun ise, heı iki rek´atte de, sûre sonlarından okumak, kı­sa sûrenin tamamını okumaktan efdâidir. Ancak, tamamı okunan sûre, —bu sûre sonlarından— daha uzun ise, onu okumak efdâidir. Zehıyre´de de böyledir,

Namaz kılan kimse, «Müdâyene âyeti» gibi uzun. bir âyet okumak isterse, böyle uzun bir âyet okumasından, kısa bir sûre miktarına baliğ olan, üç âyet okuması, daha sahihdir. Tatarhâniyye´ de de böyledir.

Aralarında bir veya iki sûre bulunan, iki sûreyi bir rek´atte cem etmek (yani, bu iki sûreyi bir rek´atte okumak) mekruhtur.

Fakat, aralarında sûreler bulunan bu iki sûreyi, iki ayrı rek´atte okumak mekruh değildir.

Bazıları : «Bu iki sûre arasında, tek bir sûre var ise, bunları, birbirini takip eden iki rek´atte okumak mekruhtur.» demişler­dir.

Bazıları da : «—Bu iki sûrenin aralarında bulunan sûre uzun ise, aralarında iki kısa sûre bulunduğu halde bunları okumak mekruh olmadığı gibi bu durumda da mekruh değildir.» demişler­dir. Muhıyt´te de böyledir. Hulâsa´da da böyledir.

Bazıları ise : «Rek´atin birinde bir sûre, diğerinde ise baş-. ka sûre okunursa, asla mekruh olmaz. Fakat, ikinci rek´atte, birinci rek´atte okuduğu sûrenin üst tarafında bulunan bir sûreyi okumak mekrûtur.» demişlerdir.

Keza, namaz kılan kimsenin, ikinci rek´atte, birinci1 rek´atte okuduğu âyetten daha üst tarafta bulunan bir âyeti okuması da mek-. ruhtur. Aynı rek´atte, önce bir âyet okuyup, ondan sonra da, daha üst tarafta bulunan başka bir âyeti okumak da mekruhtur.

Aralarında bir veya iki âyet bulunan âyetleri, bir rek´atte veya iki rek´atte cemstme (yani bu durumda olan âyetleri bir rek´at­te okuma) halinde de sûreler hakkında söylediğimiz —hükümler— geçerlidir. Muhıyt´te ide böyledir.

Yukarıda söylediğimiz hükümlerin tamamı, farz namazlar­la ilgilidir. Bu durumlarda, sünnet namazlarda kerâhat yoktur. Mu­hıyt´te de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, birinci rek´atte bir sûre okusa, ikin­ci rek´atte ise, bu sûre ile aralarında —rsadece— bir sûre bulunan başka bir sûreyi okumaya başlasa veya bu kimse ikinci rek´atle, bi­rinci rek´atte okuduğu sûrenin üst tarafında bulunan bir sûreyi oku­maya başlamış olsa; muhtar olan kavle göre, o kimse, başladığı sû­reyi okumaya devam eder; onu okumayı kesmez. Zehıyre´de de böy­ledir.

Nomaz kılan kimse, bir sûreyi okumaya başladıktan sonra, başka bir sûreyi okumak istediğinde; eğer, başladığı sûreden bir ve­ya iki âyet okumuşsa, bu sûreyi bırakıp, istediği sûreyi okumaya laması, mekruhtur. Keza, başladığı sûreden bir âyetten az, hatta bir harf bile okumuş olsa, bunu bırakıp başkasını okuması mekruhtur.

Namazda, rükû´ için tekbir almış olan kimsenin, rükû´a varma­dıkça, bunu terkedip, okumaya devam etmesinde beis yoktur. Hulâ­sa´da da böyledir.

Bir kimsenin, namazda yalnız Fatihayı okuması veya Fati­ha ile birlikte —sadece-— bir veya iki âyet okuması mekruhtur. Mu­hıyt´te de böyledir.

Namazda, Kur´ân´i hatmeden kimse, birinci rek´atte muav-veneteyn´dcıı (Kul eûzü bi Rabbîl-Felak ve Kul eûzü bi Rabbi´n- Nas´dan) sonra rükû´a gider. İkinci rek´ate kalkınca, Fâtihâ´yi ve Bakara Sûresi´nin ilk âyetlerini okur. Iîulâ a´da da böyledir.

Hüccet´dc : «Kuram Kırâat-i seb´a ile ve rivayetlerin hepsi ile okumak caizdir. Fakat ben, acib kıraatlerle, imâlelerle ve garîb rivayetlerle okumamayı doğru görüyorum. denilmiştir. Tatarhânly-ye´de dc böyledir.

Bir kimse, nafile namazları, oturduğu yerden kılabilir. Bu kimse, rükû´ etmek istediği zaman, ayağa kalkar ve rükû´unu yapar. Ancak, efdai olan, rükû´ için ayağa kalktığı zaman, o kimsenin bir miktar Kur´an okumasıdır. Eğer, bu durumda, okumazsa veya rükû´ için ayağa kalkmazsa veyahut da kalktığı halde, okumadan rükû´a varırsa, bunlarda caizdir. Fakat, rük´û için kalkmak isteyen kimse, tam doğrulmadan rükû1 yaparsa, caiz oîmaz. Hulâsa´da da böyledir. [33]



Zelletü´l Kârî (Namazda Kur´ân Okuyan Kimsenin Hata Etmesi)


Bir keKmenin son harftni, diğer kelimenin ilk harfine bitiştir-ırek, okuyucunun hatasmdandır.

Namaz kılan kimse, Kur´an okurken, bir kelimenin son har-fini, diğer kelimenin ilk harfine bitiştirirse, bunu kasden yapmış clsa bile, o kimsenin namazı sahih olan kavle göre fasid olmaz. Me­selâ :

İyyake na´büdü´dc, kef harfini, mm harfine bitiştirerek oku­mak, veya,

Ğayri´l - mağdübi ´aleyhim´de, be harfini, ´ayn harfine bitiştire­rek okumak, veya,

SemiTalIahü İbnen hamideh´de, Allah lâfzının he´sini,, Iâm´a bi­tiştirerek okumak gibi... Bu gibi haller, kasden yapılmış olsa bile namaz bozulmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kelime yerine başka bir kelimeyi okumak da okuyanım ha-tasmdandir.

Bir kimse, bir kelime yerine başka bir kelimeyi okur ve bu durumda, eğer mana değişmemiş olursa, namazı bozulmaz :

«İni´I - müslimîne» yerine «imıe´z - zâlimine» okumak veya ben­zerleri gibi...

Bir kimse, birinden diğerini meşakkatsiz ayırma imkânı olan iki harften birini diğerinin yerine okursa ve bu durumda da maıia bozulursa, o kimsenin namazı, bütün âlimlerimize göre faşid ulur :

Sad yerine ti ile, salihât´ı tâllhât okumak gibi...

Fakat, Zı ile Dad, Sad ile sin, Ti ile te harflerinde olduğu ihi bu iki harfin arası meşakkatsiz ayırdedilemezse, bu durumda ler ihtilaf etmişlerdir; ekserisi ise «bu durum namazı bozmaz.» demişlerdir.

Kadı İmâm Ebû´ı - Hasan ve Kadı İmâm Ebû Asım : «Eğer, bu­nu kasdcn yaparsa yani kasden böyle okursa kimsenin namazı bozulur; fakat, düzgün okumak istemesine rağmen, bu iki harfin aralarını ayırd edemezse, namazı bozulmaz.» demişlerdir. Bu kavil kavillerin en adaletlisidir. Vecîzü´l - Kerderî´nin ihtiyar ettiği kavil de bu kavildir.

Bazı harfleri düzgün okuyamıyaıı kimse, bu harfleri güzel okumaya gayret sarf etmelidir; uygun oî an budur. Bu gayreti gös­termezse, mazur sayılmaz.

Bir kimse, bazı harfleri teleffuz edemez ve bu harflerin bulun­madığı âyet de olmazsa, o kimsenin namazı eaiz olur. Ancak, bu kim­se, başkalarına imâm olamaz. Fakat içinde, o kimsenin okuyama­dığı harf bulunmayan âyet var ise, namazda o "âyeti okur. Ve namazı caiz olur. Fakat, böyle bir âyet bulunmasına rağmen, okuyamadığı harfin bulunduğu âyeti okursa, bazıları : «Bu kimsenin namazı caiz olmaz.» demişlerdi". Kâdîhân´da da böyledir. Sahih olan da budur. Muhıyt´te de böyledir.

Harfi hazfetmek de, zelle-î kâridendir :

Hazf, icaz ve tcrhıyn yoluyla olur, mana da değişmezse, bü­tün âlimlere göre namazı bozmaz. Yâ mâlik´i, yâ mâli okumak gibi.

Eğer hazf, îcâz ve lerhıym yönünden olmaz ve mana da bozul­mazsa, yine namazı bozmaz; : Ve lekad ca´ehüm rusülünâ bi´I - bey-jiinat lafzında ca´et´ten te´nin hazfedilmiş olması gibi...

Eğer hazf ten dolayı mana değişirse, bütün alimlere göre namaz bozulur : Femâ Iehüm yü´minûn´da Iâ´nın hazfedilmesi gibi... Ki, bu lafzın aslı lâ yü´minûn´dur. Muhıyt´te de böyledir. Itabiyyede : «Sahih olan budur. » denilmiştir. Tatarhaniyye´de de böyledir.

Bir kimse, ve hüm lâ yuzlemûn fereeyete şeklinde okuyarak, efereeyte´nin eÜf´ini hazf etmiş ve yuzlemım´un mm´unu efereeyte´-nin fe´sine bitiştirirse;; veya yahsebûne nehüm yuhsinüne sım´an şeklinde okuyarak, eniıehüm´ün elifini hazfetmiş ve nun´u nun´a bi­tiştirerek okumuş olsa, namazı bozulmuş olmaz. Zehıyre´de böyledir.

Bir harf ziyâde ederek okumak da zelle-i kâridendir :

Namazda Kur´ân okuyan kimse, bir harf ziyâdeleştirerek okur ve bu durumda mana da bozulmazsa, âlimlerin tamamına göre, namazı fasid olmaz : Bir ye ilâve ederek ve enhâ ´anil münker şeklinde okumak gibi. Hulâsa´da da böyledir.

Hümüllezîne keferû´nun hüm´ünün mün´ini cezmedip ellezî´ nin elifini izhar ederek okuyan kimsenin namazı bozulmaz.

Ve mâ haîaka´z - zekere ve´1-ünsâ lafzında da yukarıdaki gi­bi hazfedilerek okunması gereken elifi izhâr edip, zefde i d gam olunmuş bulunan lâm´ı da izhar ederek okumuş olan kimsenin na­mazı da bozulmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Bir harf ilave etmekle mana değişmiş olursa, namaz bozu­lur :

yerine okumak veya,Yenne okumak gibi... Veyahut da

lafızlarında birer vav ilavesi ile mananın ve namazın bozulması gibi... Hulâsa´da da böyledir.

Bir kelimeye bedel olarak, başka bir kelime okumak da, namaz­da, Kur´ân okuyan kimse için hatadır :

A Başka bir kelimeye bedel olarak okunan kelimenin manası, yerine okunduğu kelimenin manasına yakınsa ve okunan kdlime Kur´ân´ da da varsa, bu şekilde okuyan kimsenin, namazı bozulmaz: el- ´alîm yerine el-hakîm lafzının okunması gibi...

O İmâmı A´zam CR.AJ ve İmâm Muhammed CR.A.)´e göre, bir kelimeye bedel olarak, Kur´ân´da bulunmayan ve fakat manası yerine okunduğu kelimeye yakın olan başka bir kelimeyi oku­yan kimsenin namazı da bozulmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) buna muhaliftir. O´na göre, bu kimsenin namazı bozulur :

yerine okumak gibi...

Kur´ân´da bulunmayan ve manaca da yakınlığı olmayan bir kelime, Kur´ân´d an bir kelimeye bedel olarak okunursa, namazı bo­zar. Bu hususta ihtilaf yoktur. Fakat, bu kelimenin tesbîh, tahmîd veya zikir kelimelerinden olmaması da gerekir.

Kur´ân´da bulunmasına rağmen, mana bakımından araların­da yakınlık olmayan ve değişik okunduğu zamandaki manasının doğruluğuna inanmanın insanı kafir edeceği kelimelerden birini diğerinin yerine okumak, bütün âlimlere göre namazı bozar :

yerin okumak ve benzerleri gibi..

Sahih olan budur. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ´un görüşü de budur. Hu-lâsa´da da böyledir.

Bir kimse, bir şahsın nesebini yanlış okumak suretiyleNisbet ettiği isim Kur´ân´da bulunursa, İmâm Muhammedi (R. A.) ´e göre, bu durumda o kimsenin namazı bozulmaz :

veya gibi... Alimlerimizin tamamı bu görüştedir. Fa­kat, bir kimse şeklinde okursa namazı bozulur. diye okuyunca namazı bozulmaz. Çünkü :

Hz. îsâ´nm babası yoktur; Hz. Musa´nın ise babası vardır. Bu du­rumda, sadece isimde hata etmiş olur. Vecîzü´l - Kerderf de de böy­ledir.

Bedel olmadan bir kelime ekliyerek okumak da hatadır:

Fazla olarak okunan kelime, manayı bozuyorsa ve bu keli­me Kur´ân´da da bulunmakta ise, bu okuyuşun namazı bozduğunda hilaf yoktur:

okumak gibi...

Fazla olarak okunan kelime, Kur´ân´da bulunmuyor ve manayı da bozuyorsa, bunu okuyan kimsenin namazı da ihtilafsız bozulur :-şeklinde okumak gibi...

Fazla olarak okunan kelime, eğer manayı bozmazsa ve bu kelime Kur´ân´da bulunmakta ise, bil-icrna´ namazı bozmaz : şeklinde okumak gibi...

Bu durumda, fazla olarak okunan fakat manayı bozmayan keli­me Kur´ân´da bulunmasa bile âlimlerimizin ammesine göre yine na­maz bozulmaz : okumak gibi şeklinde Muhıyt´te de böyledir.

Bir harfi veya bir kelimeyi tekrarlayarak okumak : 9 Bir harf, şeddelenmek sureti ile tekrar okunmuş olursa, bu okayuş namazı bozmaz : diye okumak gibi...

Fakat, el-hamdü liUah lafzı, üç lâm ile şeklinde okunursa, namaz bozulur.

Bir kelimenin .tekrar okunmasından dolayı mana bozulmaz, namaz da bozulmaz. Fakat bir kdlimenin tekrar okunmasından do­layı mana bozulursa, sahih olan kavle göre, namazın bozulacağında şüpheyoktur

seklinde okumak gibi... Zahîriyye´de de böyledir. Takdim veya Tehir :

Namaz kılan kimse, bir kelimeyi başka bir kelimeden öne alarak dursa veya başka bir kelimeden daha sonraya bıraksa ye bu durumda da mana bozulmazsa, namaz da bozulmaz :lafzını okurken, şehıyk kelimesini Öne geçinpek gibi..; Hulâsa´da daböyledir.

Takdim veya te´hîr yapılması halinde, mana bozulursa, âlim­lerin ekserisine göre, bu durumda namaz da bozulur :

şeklinde okumak gibi... Zahîriyye´de de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, iki kelimeyi, diğer iki kelime üze­rine takdim eder ve bu durumda da mana bozulursa, o kimsenin na­mazı da bozulur :âyetini, şeklinde okumak gibi...

îki kelimenin takdim veya te´hiri halinde mana bozulmazsa, na­maz da bozulmaz :

ayetim şeklinde okumak gibi...

0 Bir harfin, diğer bir harfin önüne geçmesi halinde manâ bozulursa, namaz da bozulur : ui´r-f- yerine ru*it okumak gibi...

Fakat, bu durumda mana bozulmazsa, namaz da bozulmaz : O»J/´*ti£ yerine ^J^l <Ûc okumak gibi. Muhtar olan kavil de budur. Hulâsa´da da böyledir.

B´r âyet yerine, başka bir âyeti okumak :

0 Namaz kıtan kimse, bir âyet yerine başka bir âyeti okumuş olsa; şayet, bu durumda, önceokuduğu âyeti okuduktan sonra tam bir duruş ile durmuş olur ve sonra başka âyete başlamış bulunursa.

Veya okuduğu âyetin bir kısmınd dedikten sonra, demiş olsa; veya lafzını okuduktan sonra âyetini okursa; veya lafzını okuduktan sonra dese, bu kimsenin namazı bozulmaz. Bu âyetlerin ilkinde durmayıp âyetleri birleştirmiş olan kimse­nin, bu okuyuşunda, mana bozulmazsa, namaz da bozulmaz: »veli yerine âyetini okumak gibi...

âyetini okumak gibi...

Bir âyet yerine, başka bir âyet okunduğu zaman, mana bo-. zulursa, âîimllrimizin ekserisine göre namaz da bozulur:

şeklinde okumak gibi... Salih olan da budur. Huîâsa´da da böyİedİr. Kur´ân okurken, lüzumsuz yerde durmak, geçmek veya yersiz başlamak:

Namaz kılan kimse, durulmaması gerek.en yerde durduğu veya başlanmaması gereken yerden başladığı zaman, bu durumda eğer mana fazla bir şekilde bozulmuyor ise, o kimsenin namazı, biMcmâ´ bozulmaz :

âyetini okuyup, duran kimsenin diye başlaması gibi... Mumyt´te de böyledir. Keza, veya gibi kaviller­de durmayıp geçmek halleri de namazı bozmaz. Fakat, bunlar çir­kin görülmüştür. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, durulmaması gereken yerde durur ve-va başlanmaması gereken yerden başlarsa ve bu durumda da mana bozulursa, âlimlerimizin âmmesi yanında, namazı bozulmaz1

Namaz kılan kimse. deyip durur, sonra ´ve okursa, namazı bozulmaz. Bazı âlimlere göre ise, bu durumda namaz bozulur. Fakat, fetva, bu durumlarda na-mazın bozulmayacağı üzerinedir. Muhıyt´te de böyledir.

Kâdî İmâm Sa´id Necîb Ebû Bekir: «Namaz kılan kimse, kıraati tamamlayıp rükû´ için tekbir almayı istediği zaman, eğer bitim sena ile ise, Allahü Ekber´e vasi etmek (bitiştirmek, geçmek) evlâdır. Şayet sena ile
kavli gibi... Tatarhâniyye´de de böyledir.

İ´rabda Lahn yapmak:

Namaz kılan kimse, lahn yaptığı zaman, mana değişmez-se, namazı bil-icmâ´ fasid olmaz. fzmi okurken te harfinin sesini yükseltmek gibi...

Eğer lahn, manayı fazlaca bozar ve namaz kılan kimse, bunu kasden yapmış olursa, kâfir olur: âyetini mim

harfinin nasbi ve Rab kelimesinin ref´i ile okumak ve benzerlerin­de olduğu gibi...

Fakat, bu okuyuş kasden olmaz da, hataen olursa, mütekaddi-mîn´in kavillerine göre, bu kimsenin namazı bozulur. Müteahhirîn ise, bu hususta ihtilâf etmişlerdir. Muhammed Wn Mukâtil, Ebu Nasr Muhammed bin Selâm, Ebû Bekir bin Sa´îdi´I-Belhî Fakîh, Ebû Ca´fer el-Hindivânî, Ebû Bekir Muhammed bin Fadl, Şeyhü´l-İmânı Zahidi ve Şemsü´I-Eimme Halvâıü: «Bu kimsenin namazı bozulmaz.» demişlerdir.

Mutekaddimîn´in kavilleri, ihtiyata daha uygundur. Çünkü, bu durumda küfür kasdı vardır. Küfür olan ise, Kur´ân´dan değildir. Müteahhirîne gelince, ontann kavillerinde de bir genişlik vardır. Çünkü insanlar, i´râbm inceliklerini bilip ayırdedemezler. Mu-hryt´te de böyledir. Fetvada bunun üzerinedir. Itataiyye´de ve Zahîriyye´de de böyledir.

Şeddeyi ve medeti terketmek :

Namaz kılan kimse âyetinde şeddeyi terk etse veya âyetineki Rabb kelimesinin be´sini şeddesiz okusa, her ne kadar, bazı âlimler namazı bozulur demişlerse de muhtar olan kavle göre, o kimsenin namazı bozulmaz.

Eğer manayı bozmazsa, meddi terk etmek namazı bozmaz: lafızlarını rnedsiz okumak gibi...lafızlarında medleri terk etmek manayı bozsa bile, namaz bozulmaz; Şeddenin terke-dilmesinde bozulmadığı gibi... Hulâsa´d a da böyledir. Fetva da buna göredir. Itâbe´de de böyledir.

İdgâmı terketmek veya olmadığı yerde idgâm yapmak:

Bir kimse,, hiç bir kimsenin idgâm yapmadığı yerde idgâm yaparsa, ibareyi çirkinleştirmiş olur. Böyle yapan kimse, kelimenin manasını anlaşılmaz hale getirmiş olursa, namazı bozulur.

lafzındakî ğayın harfini lâm harfine idgâm ife okumak gibi...

Bir kimse, hiç bir kimsenin idgâm yapmadığı yerde idgâm ya­par ve bu durumda da mana bozulmazsa, yani idgâmsız okunduğu zamandaki mana anlaşılırsa, o kimsenin namazı, bozulmaz:

lafzında, lâm´ı sîn´e idgâm ederek okumak gibi...

Namaz kılan kimse, idgâm yapılacak yerde, idgâmı terk et­miş olsa ve bu durumda da ibare yönünden fazlalık bulunsa, yine de, o kimsenin namazı bozulmaz : Lafzında olduğu gibi... Muhiyt´te de böyledir.

Uygun olmayan yerde Smâle yapmak :

Namaz kılan kimsenin, imale yapılabilecek yerlerin dışın­da imale yapması da kıraat hatalanndandır.

Namaz kılan kimse, besmele´de, maliki yevmi´d-din´de ve bun­lara benziyen lâfızlarda, imale yaptığı zaman namazı bozulmaz Mumyt´te de böyledir.

Kur´ân´da olmayanı okumak:

Emîrü´l-Müminîn Hz. Osman (R.A.)´m toplamış bulundu­ğu Kur´ân´da bulunmayan bir lafzı, okumak da kıraat hatalarm-dandir. Bazı âlimler : «Bir kimse, bilinen mushafta bulunmayan ve manası da yerinde olmayan bir lafzı, kendi nefsi hakkında duâ ve sena kasdı da olmadan okursa, ittifakla o kimsenin namazı bozu­lur.» demişlerdir.

Ancak bu kimse, manası yerinde olan bir kıraati okursa, İmâ-meyn´in kavli üzere, namazı bozulmaz. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Bu kimsenin namazı bozulur.» demiştir.

Bu hususta, sahih olan kavil şudur: Bir kimse, İbn-i Mes´ud"-un veya diğerlerinin sahifelerinde bulunan bir lafzı okuduğu za­man, bu okuduğu, namazda okunması mûtad olanlardan olmasa bile, namazı bozulmaz. Namazın caiz olacağı miktarda, ammenin sahifeîerinde bulunanı okusa bile, o kimsenin namazı caiz olur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kelimenin bazı harflerini okumamak :

Kelimenin bazı harflerini okuyup diğerlezini bırakmak da kıraat hatalarındandır. Bu hal, ya nefesin kesilmesinden veya keli­menin kalan kısmının unutülmasından meydana gelir. Unutan kim­se, sonra hatırlarsa, kalan kısmı okur.

Meselâ: Elhamdülillah lafzım okumak isteyen kimse, el de­yip, nefesi kesilebilir veya kalan kısmı unutabilir. Sonra hatırlarsa, hamdülülah der. Veya, bu kimse kalan kısmı hatırlamıyabilir.

Fâtihâ´yı veya sûreyi okumak isteyen bir kimse, bunları unu­tabilir.

Bir kimse, fâtihâ´yı okumak ister, el diye başlar ve onu oku­duğunu hatırlayarak, okumayı terkeder ve rükû´a varır veya bazı kelimeleri hatırlar ve okudum diye bunları terkeder ve başka keli­meleri okur... Bu durumların hepsinde ve bunlara benziyen bütün durumlarda, âlimlerimizin bazılarına göre namaz bozulur. Şemsü´l-Eimme Halvâttî de, bununla felvâ vermiştir.

Bazı âlimlerimiz : «Namaz kılan kimse, bir kelimenin ya-rısmı hatırlar ve okursa, eğer bu kelimenin tamamını okuyunca namaz bozulması gerekirse, o kelimeyi okuyunca namazı bozulmuş olur. Kelimenin yarısını okuyan kimse, o kelimenin tamamının okunması, namazın bozulmasını gerektirmiyorsa; o kimse kelime­nin kalan yarışını da okur. Namazı bozulmuş olmaz.» demişlerdir. Zehiyre ve Muhıyt´te de böyledir. Yarım (kelinîe) hakkında, tüm kelimenin hükmü vardır. Sahih olan da budur. Fetâvâyi Kâdîhan­da da böyledir.

Bazı âlimler : Bir kimse, «Lağv olmaksızın, lügatta sahih olan vecihle, bir kelimenin yarısını okumuş olsa ve bu durumida da mana bozulmasa; uygun olan, o kimsenin namazının fesadının ge­rekmemesidir.

Fakat, okunan o yarım kelimenin bir manası yoksa, boş bir söz ise veya boş bir söz olmamakla beraber, bu okuyuş manayı bozu­cu ise, namazın fesadını icâb ettirir. Meşâyihin ammesi ise, bu du­rumun namazı bozmadığı görüşündedirler; çünkü bu hâl, namaz içindeki tenahnuh gibi, kaçırılması mümkün olmayan şeylerdendir. Zehiyre ve Muhıyt´te de böyledir.

Namazda Kur´ân okuyan kimse, kelimelerin bazı harflerini —elinde olmadan— alçaltıp gizlediği zaman, bu durumda namazı bozulmaz. Sahih olan budur. Ve bunda, umumî belvâ vardır. Mu-hıyt´te de böyledir.

$ Np.mazda, Kur´ân´ı, kelime bozulacak şekilde îâhinlerle okuyan kimsenin namazı bozulur. Fakat, bu lahn, med harflerin­de veya lîn harflerinde olursa, namaz bozulmaz; ancak, lahn fahiş olursa, bu hallerde namaz bozulur.

Namaz haricinde Kur´ân okuyan kimsenin durumu hakkında, âlimler ihtüâf etmişler ve bu hâli kerih görmüşlerdir. Hulâsa´da da böyledir. Sahih olan da budur. Kerderî´nin el-Vecîz´inde de böyle­dir Lahn ile okunan Kur´ân´ı dinlemek de kerih görülmüştür. Hulâsa´da da böyledir.

Ebû´l-Kâsım es-Saffâri´1-Buhârî´mn, şöyle dediği nakledil­miştir ; «Namaz, bazı yönlerden caiz, fakat bir cihetten fasid ise, ihtiyaten, fesadı ile hükmolunur. Yalnız, kıraat tokuma) babı, bundan müstesnadır; çünkü, bunda insanlar için umûmî belvâ vardır.» Zalıîriyye´de de böyledir.

Cenabı Hakkın isimlerine te´nis getirmek :

Allahu Teâlâ´nın isimlerine, te´nis ifade eden bir harf ila­ve etmek de, kıraat hatalarındandir.

Mu hanım e d bin Ati bin Muhammedü´1-Edfh :

âyetini, namazda te´nis te´si ile okuyan kimsenin namazı bozulur. Çünkü, Allahu Teâlâ´nın isimlerine te´nisin duhûlü caiz değildir.» demiştir.

ve Sibi lafızlara te´nis te´sinin duhûlü caiz olmaz.

Şeyhü´l - İmâm Ebu Bekir Muhammed bini´I - Fadl´ın:

«...Te´nisin duhûlü namazı bozmaz. Çünkü, onu buraya getirmek ve söylemek, Allahu Teâlâ´dan başkasının işidir.» dediği rivayet olunmuştur. Âlimlerimizden bazıları, bu kavli sahih görmüşlerdir. Muhiyt´de ve Zehıyre´de de böyledir.

Fetvâid´de : «Bir kimse, namazda, fahiş bir hata ile oku­duktan sonra, dönüp doğrusunu okusa, bana göre namazı caizdir. Durum i´rabda da böyledir: ref´in yerine nasb, nasb yerine ref ve­ya ref ve nasb yerine cerr okumuş olsa, yine namazı bozulmaz.» denilmiştir. [34]



5- İMAMET


Cemâat


Cemaat, sünnet-i müekkededir. Mütûn´de, Hulâsa1 da, Mu-hiyt´dc ve Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

el-Ğâyede: «Âlimlerimizin âmmesi, gerçekten cemaat, vacîb-tir, dediler.» denilmiştir.

Müfîd´de ve onun tesmiyesinde : «Cemaat, sünnetle vacib olduğu için sünnettir.» denilmiştir.

Bedâi´de : «Cemaat, akıllı, erginlik çağma gelmiş, cema­atle namaz kılmaya —zahmetsiz— gücü yeten erkekler üzerine va-cibtir.» denilmiştir.

Bir kimse, cemaate yetişemediği zaman, başka bir nıescid ara­ması gerekmez. Bu hususta ihtilaf yoktur. Ancak, cemaatle namaz kılmak için, başka bir mescide gitmek daha güzeldir.

Cemaate yetişemiyen kimsenin, namazı, kendi kavminin mahallesinin mescidinde kılması en güzelidir.

Kudûrî: «Cemaate yetişemiyen kimse, ehiini toplayıp, namazı onlarla beraber kılar.» demiştir.

Şemsü´l-Eimme de : «Zamanımızda evlâ olan, kişinin kav­minin mescidine girmediği zaman ailesi fertleri ile cemâat olması eğer girer ise, namazını orada kılmasıdır.» demiştir.

Cemaat, bazıözürlerle düşer :

Hastaya, kötürüme, topala, eli - ayağı çaprazvari kesilmiş olan kimseye; ayağı kesilmiş olana, yürümeye gücü yetmeyen felçliye, aciz olan ihtiyara ve E´bû Hatiife CR.A.) indinde kör olana, cemaat vacib olamaz.

Sahih kavle göre, cemaat; yağmur çamur, şiddetli soğuk ve fazla karanlık sebebiyle de düşer. Tebytn´de de böyledir.

Karanlık gecede, esen rüzgar sebebiyle de cemaate gidü-meyebilir. Fakat, gündüz esen rüzgar özür değildir.

Bir kimsenin, büyük ve küçük abdestinin veya bunlardan bi­rinin daralması; cemaatle namaz kılmaya çıkarsa, borçlu olduğu kimsenin kendisini hapsetme tehlikesi; setere ( = yolculuğa) çık­ması, seferde namaz kılıncaya kadar kafilenin kaybolacağından korkması, hasta olan bir kimseye bakmakta olması; malının kay­bolacağından korkması; yemek hazır olup, namaz kılana kadar nefsinin onu arzu etmesi; yemek vaktinin dışında da, hazır olan yemeği canının çok istemesi, cemaate gitme vazifesini düşürür. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Belli bir imâmı olan ve belli bir cemaatı bulunan bir mahalle camiinde cemaatle namaz kıldıktan sonra, ikinci defa ezan okuyarak orada tekrar cemaatle namaz kılmak mühab olmaz. Fakat, ezan okumadan cemaatle namaz kılmak, icmaen mubah o-lur. Bu konuda, yol üzerindeki mescidin hükümü de aynıdır. Şerhü´il - Mecmu´da da böyledir.

Cemaat olabilmek için, iki kişinin bir arada obnası gere­kir. İkinci kişi, akılı bir çocukda olabilir. Sirâcıyyede.de böy­ledir.

Bir topluluğun, birbirlerini çağırarak, bir araya gelip, nafile bir namazı cemaatle kumaları mekruhtur.

Sadrii´ş - Şehid´in, eİ - Asi isimli kitabında : «Mahalle mesci­dinde ezansız ve kametsiz, cemaatle nafile namaz kılmak mekruh olmaz» denilmiştir. Şemsül - Eimtne Halvâıfl ise : «... imâmdan başka üç kişi olursa, biî-Mifak mekruh olmaz.» demiştir Fakat, dört kişinin nafileyi cemaatle kılmaları, Esahh olan kavle göre mekruhtur. Hulâsa´da da böyledir. [35]



İmamete Kimin Daha Çok Hak Sahibi Olduğu


Namazla ilgili hükümleri en iyi bilen kimsenin, imamete geçmesi evladır. Muzmarât´ta da böyledir. Zahir rivayet de budur. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir. Bu hüküm, namazla ilgiii hükümle­rin en iyi bilen kimsenin, sünnet yerini bulacak kadar Kur´ân oku­mayı bilmesi halindedir. Teby´n´de de böyledir. Ve bu kimse, din­den (—amelindeki noksanlıktan dolayı) ta´n olunmaz, (ayıplanmaz) Kifâye´de ve Nitoâye´de de böyledir.

İmâm olan kimse, başkaları haramdan daha fazla sakınmakta ise zahiri kötülüklerden kaçmahdir. Muhiyt´te ve Zâbidî´de de böyledir.

Bir kimse, namazla ilgili bilgilerde mütebahhir olur, fakat başka bilgilerden nasibsiz bulunursa; bu kimse, — başka sahada daha çok bilgi sahibi olan kimselere göre imamlığa daha evlâ­dır; daha layıktır. Hulâsa´da da böyledir.

İlimde müsavi olan kimseler arasında, imamlığa daha eh­il o´an, kıraat Kur´an okuma) ilmini daha iyi bilen ve daha gü­zel Kur´an okuyan kimsedir. Bu kimse, Kur´an okuma esnasında durulacak yerde durur, geçiüecek yerde geçer; kelimelerin şed­desini, tahfifini ve kıraatle, ilgili diğer hususları bilir. K´fâye´de de böyledir.

İmâm olacak kimseler, kıraat hususunda da müsavi olur­larsa, aralarında, haramdan en çok kaçınan kimse imâm o!ur. Bun­da eşit iseler, en yaşlı olanları olur. Hidâye´de de böyledir.

İmâm olacak kimseler, bu hususlarda da müsavi iseler, ahlâkı en iyi olan, hangisi ise, o imâm olur. Bunda da eşit iseler, soyu sopu iyi olan imâm olur. Bu durumda da eşitlik varsa, yüzü güzel olan imâm olur. Fethü´l : Kadir´de de.böyledir. İmâm olacak kimseler, bütün bu hususlarda müsavi iseler, daha çok gece namazı — krlmiş — olanlar imâm olmaya hak kazanmış olur. Kâfi´de de böyledir. Bu hususta da eşitlik varsa, neseb yönünden şerefli olan imâm olur. Fethü´l - Kadir´de de böyledir.

En mükemmel imâm, en faziletli kimsedir. Çünkü, maksud olan, cemaatin çok olması ve imâm olan kimseye insanların ço­ğunun rağbet etmesidir. Tebylh´de de böyledir.

Yukarıda saydığımız vasıfların hepsi de iki kişide eşit-ola­rak bulunursa, hangisinin imamlık yapacağı Kur´a ile tesbit edilir; veva imâm cemaat tarafından seçilir. Hulâsa´da da böyledir.

Ziyafet verilen bir evdeki cemaate ev sahibinin imamlık yapması daha uygundur. Ancak, burada sultan veya kâdi (=hâ-kim1 bulunmakta ise, onlar imânı olurlar.

Hükümdar varsa onun veya ev sahibinin, misafirlerinden her­hangi birini imamlık için öne geçirmiş olmaları halinde, bu kim­senin tekbir alıp namaza başlaması efdâldir. Misafirlerden birinin, kendi başına ileri geçip namaz kıldırması da caizdir.

Bir evde, o evde oturan kiracı, o evin sahibi ve misafir olan kişiler bulunmakta olsa; imamlık için izin vermeye ve kendi­sinden izin istenilmeye hak sahibi olan, o evde oturan kiracıdır. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Keza, öndüç alman imameti, ödünç verene göre, daha evladır. Siracü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Mahallenin imamından daha ehil bir kimse, o mahallenin mescidine girmiş olsa, mahallenin imamının namaz kıldırması diğer kimsenin kıldırmasından daha evladır. Kunye´de de böy­ledir.

= Ahras ( = dilsiz) bir kimse, diğer dilsiz kimselere imamlık yapmış olsa, hepsinin de namazları caiz olur. -

Âlimlerimiz: «Bazı yerlerde, ümmî´nin imamlığı caiz de­ğildir» demişledir.

Şeyhü´l- İslâm, Kitâbü´s-Salât Şerhinde : «Ahras (= dit siz) iîe ümmî (sokuma yazma bilmeyen, cahil) bir arada bulunduk­ları sırada, namaz kılmak isteseler, ümmî´nin imamlık yapması da­ha uygundur. Bu durumda, ikisinin de namazlarının caiz olduğu hu­susunda ihtilaf yoktur.» demiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Menyetü´I - Musallî´de : «Cünüplükten teyemmüm etmiş olan kimsenin imamlığı, hadesten ( = abdestsizlikten) teyem müm etmiş olan kimsenin imamlığından daha evladır » denilmiştir Nehrül - Fâık´ta da da böyledir.

Mescidin dışında bir topluluk, içinde de bir topluluk oturmakta iken, müezzin kamet getirse ve bunun üzerine dışardaki cemaaten biri kalkıp imâm oiur; aynı şekilde, içerdeki topluluktan da biri kalkıp imâm olur ve namaz kıldırmaya başlarsa, namaza önce baş-hyaîıa uyup, namaz kılmakta kerahat yoktur. Hulâsa´da da böv ledir.

Fıkhi bilgi ve sâlih olma bakımından müsavi fakat Kur´an okuma bakımından biri diğerinden daha üstün olan iki kişiden, iyi okuyamıyam, cemaatin imamlığa geçirmesi doğru değildir, şüphesiz ki, böyle yapan cemaat, bir kötülük yapmış olur.

Cemaatin bir kısmı iyi okuyanı, bir kısmı da diğerini seçerse, bu durumda, seçenlerin sayısının çok olduğu tarafa itibâr edilir! Siracü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Bir mahallede imamlık yapmaya elverişli sadece bir kişi bulunsa, illâ da onun imâm olması gerekmez. O kimse, bu mahal­lenin imamlığını terketmekle de günahkar olmaz. Gunve´de de böv-ledir. [36]



Başkasına İmâm Olması Caiz Olan Ve Olmayan Kimseler


MürgSnânî: «Heva ve bid´at sahibi olan kimsenin arkasın­da, namaz kılmak caizdir.

Rafızî´nin cüheminin, kaderenin müşebbehenin ve Kur´ân ya­ratılmıştır, diyenin arkasında, namaz kılmak caiz değildir.

Yalnız, hevâ ve bid´at sahibi olan kimse, bu hallerinden dolayı kâfir olmuyorsa, arkasında namaz kılmak maal - kerâhe (=mekruh olmakla beraber´ caiz olur; aksi taktirde caiz olmaz.» demiştir. Tebyin´de ve Hulâsa´da da böyledir. Sahih olan da budur. Bedai´de de böyledir.

Mi´râcı inkar eden kimseye bakılır; eğer o kimse, esrâ´yı ya­ni Mescid-i Haram´dan (Mekke´den) Mescid-i Aksa´yâ (Kudüs´e ka­dar olan bölümü inkar ediyorsa kâfir olur; ancak, Beyt-i mukad­desten sonrasını inkâr ediyorsa, kâfir olmaz.

Bid´at sahibinin veya fasıkın ardında namaz kılan kimse, cema­at sevabını alır. Fakat, bu sevap, mütteki bir kimsenin ardında kı­lan namazın sevabı kadar olamaz. Hulâsa´da da böyledir.

Şaf´i mezhebinden olan bir imâma uymak, muhakkak ki sahihtir. Ancak —arkasında, Hanefi mezhebinden olan bir kimsenin namaz kılma ihtimali olan— Şafi´î bir imâm ihtilaflı yerlerden sa­kınmalıdır. Meselâ : Bir yerinden kan çıkınca abdest almalı; kıble istikâmetinden fazla dönmemen ve bunlar gibi diğer ihtilafı husus­lara dikkat etmelidir. Nîhâye´de ve Klfâye´nin Vitr Babı´nda da böyledir.

Namaz kılan kimsenin, batıya yönelmesi fahiş bir hatadır. Fetâvâyî Kadihân´da da böyledir.

Kendisine, Hanefi mezhebinden bir kimsenin uymakta ol­duğu Şafi´î imâm, inancında (amelinde) mütaasıb, şüpheci olmama­lı; az olan ve durgun bulunan bir sudan abdest almamış olmalı; el-bisesine bulaşmış olan meniyi yaş ise yıkamış kuru ise ovala-lamış olmalı; vitrin arasını kesmemeli; geçmiş namazların kazasında tertibe riâyet etmeli; başının dörtte birini meshetmeli ve benzeri husus´ara riâyet etmelidir. Nlhftye´de ve Kifâye´nin Vitir Babı´nda da böyledir.

Bu durumdaki Şafi´î imâm, içine pislik düşmüş bulunan az bir suda abdest almaz. Fetevâyî Kâdıhân´da da böyledir.

Bu imâm, mâ-i müste´meîle (kullanılmış su ile) de ab­dest almaz. Sîrâciyye´de de böyledir.

İmâm Tlmurtâşî´nin zikrettiğine göre, Şeyhü´l - İslam Hâ-herzâde: «Aslında, bu imâmın, bu gibi durumlarını bilmeyen bir kim­senin, bu imâma uyması caizdir fakat mekruhtur.» demiştir. Kifâ-ye´de ve Nihâye´de de böyledir.

Şâfi´î bir imâma uyanHanefi bir kimse, imâmın — Şâfi´î mezhebine göre namazını ifsad eden bir halini bilse ve fakat imâm bu durumu bilmemekte olsa, âlimlerin kavillerine göre, na­mazı caiz olur; bazıları ise «caiz olmaz» demişlerdir. Sahih olan ise birinci kavildir. Meselâ: Şâfi´î imâmın kadına dokunması, zekere (tenasül uzvuna) dokunması ve benzeri durumlar gibi...

Bu durumda, muktedinin görüşü, (rey´i, mezhebi) imâmın na­mazının caiz olduğu şekilde ise, kendi görüşüne (mezhebine) itibar olunur ve o kimsenin namazının, caiz olduğunu söylemek gerekir. Tebyin´de de böyledir.

Fazlî : «İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.´in görüşlerine göre, Hanefi mezhebinden oüan bir kimsenin, vi­tir namazında da Şâfi´î bir imâma uyması sahihtir.» demiştir. Hulâ-sa´da da böyledir.

İmâm Ebû Hanife (R.A.) ve İmâm Yûsuf (R.A.) a göre, teyemmümle namaz kılan kimsenin, abdest almış olan kimseye imâm olması caizdir. Hîdâye´de de böyledir.

Şeyü´l - İslâm; «Bu durum, abdestli olarak namaz kılan kimselerin yanında, su bulunmadığı zamandır. Eğer, abdest alan kimselerin, yanında su varsa, bu durumda, teyemmümlü olan kimsenin imamlığı caiz olmaz» demiştir. Nihâye´de de böyledir.

Cenaze namazında, abdesti olan kimsenin, teyemmümlü olan imâma uymasında, hiçbir ihtilaf yoktur. Hulâsa´da da böy­ledir.

Özürlü bir kimsenin, özürlü diğer bir kimseye uyması, ö-zürleri aynı olduğu takdirde caizdir; özürleri aynı değilse caiz de­ğildir. Tebyin´de de böyledir.

Yellenen kimselerde, idrarını tutamıyan kimselerin ar­kalarında namaz kılmak caiz değildir. Bahrü´r - Râik´ta da böy­ledir.

İdrarını tutamıyan bir kimse hem yellenen hem de ya­rası bulunan bir kimseye uyamaz. Çünkü, bu durumda, mukte-dîniiı Özrü bir, imâmın özrü ise, iki olmaktadır. Cevheretü*n -Meyyire´de de böyledir.

Temiz olan bir kimse, idrarını tutmıyan kimseye uyamaz. Temiz kadınlar da, kendisinden istihâza kanı gelen kadınlara uya- r mazlar. Bu hüküm, hadesin abdeste yakın olduğu zamandadır. Zâhidi´de de böyledir.

Abdest alırken ayaklarım yıkamış bulunan bir kimse, mestleri üzerine meslietmiş olan kimseye veya yarası üzerine mes~ hetmiş bulunan kimseye uyabilir. Keza, neşterle kan aldırmış o-lan kimseye, sağlam kimseler, — kanın çıkmasından emin iseler uyabilirler.

Hayvanına binmiş olan bir kimse, kendisi gibi hayvan­larına binmiş olan ve yakınında bulunan kimselere imâm olabilir; bunlar namazlarını imâ ile kılarlar. Çıplak olan bir kimse de, çıp­lak olan diğer kimselere imamlık yapabilir. Hulâsa´da da böyledir.

Ef´dal olan ise, çıplakların, tek tek ve birbirlerine uzak yerlerde oturup, namazı imâ ile kılmalarıdır. Bunlar şayet, cema­atle namaz kılacaklarsa, kadınlar gibi imâm aralarında durur. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir. Bu durumda, imâmın, ce­maatin önür.de durması da caiz olur. Nihâye´de de böyledir.

Çıplakların cemaatle namaz kı´malan mekruhtur. Cev-heretü´n - Nteyyire´de ye Sirâcü´î - Vehhâc´da da böyledir.

Ayakta durarak namaz kılan kimsenin, oturduğu yerde, rük-û´lu ve secdeli namaz kılan bir kimseye uyması caizdir.

Rükû´ ve secde ile namaz kılan kimseler, imâ ile namaza kılan kimseye uymazlar. Fetâvâyfi Kadîhân´da da böyledir.

Oturan kimsenin imamlığının olduğu gibi, kamburun da, ayakta imamlık etmesi caizdir. Zehıyre´de ve Tatarhâniyye´de de böyledir.

Kamburun ayakta durma hâli ile rükû´ hali farklı ise, imâ-metli itifakla caizdir. Bu iki hali arasında fark yoksa, tmâm-ı A´zam (R.A. ve İmâm Yûsuf (R.A.) ´a göre, yine namazı caizdir. Âlimlerin ammesi, bu kavli almışlardır. Bu kavle, İmâm Muhammed (R.A.) muhaliftir. Kîfâye´de de böyledir.

Ayağı aksak olan imâmın ayağının bir kısmına basıp ayakta durarak imamlık yapması caizdir. Fakat, bu durumda, sağlam olan bir kimsenin imamlık yapması evladır. Tebyin´de de böyledir.

Nafile namaz kıTmaktâ olan bir kimse, farz namaz kılanın arkasında kılabilir. HSdâye´de de böyledir. Ancak, bu kimse, son iki rek´atte kur´ân okumaz. Câmiu 1 - Cevâmİ´den naklen Tatarîıâniy-ye´de de böyledir.

Farz kılan bir kimseye uyup, nafile kılmakta olan kimse, namazını bozsa, sonra yine o şahsa uyarak, bozduğu namazın kaza­sına niyyet etse, bize göre, bu kazası caiz olur. Kâfi´de de böyledir.

Mecnûna ve sarhoşa uymak caiz olmaz. Cinnet getirip, son­ra da iyleşen kiseye, bu iylik zamanında iktida etmek (=uymak) caiz olur. Fetâvâyi Kâdihan´da da böyledir.

Fakih, zahiri1 rivayetlerde: «Cinnetten kurtulmuş olan kimsenin, bilinen bir zamanda iyileşmiş olması ile başka bir za­manda iyleşmiş olması arasında bir fark yoktur. İyleşmiş olduğu zamanda, sağlam kimse durumundadır. Biz de bu görüşü alırız.» demiştir. Tatarhânflyye´de de böyledir.

Mukîmin misafire, vaktin içinde olsun, dışnda olsun uy­ması caizdir.

Misafirin yerliye uyması ise, vaktin içinde olursa caiz olur; dışında olursa caiz olmaz.

Mukîm (=yerli> ikindi namazının iki rek´atini kılınca güneş batsa ve bu sırada bir misafir gelip ona iktidâ etmiş =-uymuş) olsa, bu misafirin, o mukime uyması sahih olmaz.

Öğle namazım iki rek´at kılan kimsenin, öğleden önce dört rek´at namaz kılan kimseye uyması caiz olur. Hulâsa´da da böy­ledir.

A´râbi´nin âmânın, kölenin veled-i zinanın, fasikın imamet­leri caizdir. Hulâsa´da da böyledir. Ancak, bu gibi kimselerin imam­lık yapmaları mekruhtur. Mütûn´de de böyledir.

—Kadına da imamlık yapmaya niyyet etmesi halinde, erke­ğin kadına imameti caizdir. Ancak, imam havlette (=kadınla tek başlarına kapalı bir yerde) olmaması lâzımdır. Fakat, imâm halvette olup, kendisine uyan kadınların tamamına veya bir kısmına mahrem ise, bu durumda bu şahsın imameti, yine caizdir fakat mekruhtur. Tahâvî şerhi´nden naklen NShâye´de de böyledir.

Kadınların cum´a namazında, imâm, kadınlara imamete niyyet etmemiş olsa bile erkeğe uyması caizdir, Bayram namaz­ları için de hüküm aynıdır. Sahih olan da budur. Hulâsa´da da böy­ledir.

Erkeğin kadına uvması caiz değildir. Hidâye´de de böyle­dir.

Kadının kadınlara, farz olsun nafile olsun, bütün namaz­larda, imâm olması mekruhtur. Cenaze namazı, bu hükümden müs­tesnadır. Nfihâye´de de böyledir.

Şayet, kadın imâm olursa, kendisine uyan kadınların orta­larında durur. Aslında, böyîe, ortalarında durması da kerâhati gi-dermez. Bu durumda, imâm olan kadın öne geçse bile namazları bo­zulmaz. Cevheretü´n - Neyy&re´de de böyledir.

Kadınların, tek tek namaz kılmaları daha efdâldır. Hulâsa­da da böyledir.

Kadınların önlerine geçmesi halinde, hünsa-i müşkil´in ka­dınlara imameti caizdir. Hünsâ-i müşkil kadınların arasında dururur ve imâm da erkek olursa, hünsâ´nm erkek olma ihtimali bulun­duğu için — namazı bozulur. Serâhsî´nin Muhiyt´irude de böyledir.

Hünsâ´nm, erkeklere imâm olması caiz değildir.

Mürahik sabinin, kendisi gibi sâbîlere imameti caizdir. Hu-îâsâ´da da böyledir.

Belh îmâmlarmin kavline göre, çocuklara (=sabilere* teravih namazında ve mutlak sünnetlerde iktida etmek (=uymak) sahihtir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Muhtar olan kavil, çocukların bütün namazlarda imamlık­larının caiz olmamasıdır. Hidâye´de de böyledir. Sahih olari da budur. Muhıyt´ta da böyledir. Ammenin kavli de budur; zahirü´r rivâyet´de budur. Bahrür - Râık´ta da böyledir.

Okuyabilen bir kimseye uyma imkânı olan ahrasın = dil­sizin) yalnız başına kıldığı namazı da caizdir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Ümmînin diğer ümmîlere imameti caizdir. Slrâciyye´de de böyledir.

Bir, ümmî, ümmî olanlarla güzel Kur´ân okuyabilenlere imâm olmuş olsa, İmâm-i A´zam Ebû Hanife (R JU ´ye göre hepsinin

de namazı fasid olur. Diğer imamlar ise: «Secde kârinin (=Kur´ân

okuyanın) namazı fasid olur.» demişlerdir. Mecma´ul - Bahreyn

Şerhi´nde de böyledir.

«Ümmi namaza başladıktan sonra, Kur´ân okuyabilen bir kimse gelse ümmî´nin namazı bozulur.» denilmiştir. Kerhî ise; «Bu durumda, ümmînin namazı bozulmaz.» demiştir.

Güzel Kur´ân okuyabilen bir kimse var iken, ümmînin, ona uy­madan namaz kılması hususunda ihtilaf vardır. Esahh olan kavil ise, o ümmî´nin namazının caiz olmayışıdır.

Mescidin kapısında veya yanında, güzel Kur´ân okuyabilen birisi varken, bir ümmînin yalnız başına mescidin içinde namaz kılması, caizdir ve bu hususta ihtilaf yoktur.

Güzel Kur´ân okuyan kimse ile ümmînin kılmakta oldukları na­maz başka başka namazlar ise, ümmînin yalnız başına namaz kıl­ması caizdir. Bu durumda ümmi, güzel Kur´ân okuyanın namazını bitirmesini beklemez. Bu hususta ittifak vardır.

îmâm Timurtâşî: «Gece gündüz çalışarak, namazı caiz ola­cak miktarda Kur´ân okumayı öğrenmesi, ümrnîye vacib olur. Ümmî kıraatte kusur ederse, Allah indinde mazur sayılmaz.» demiştir. Nihâye´de de böyledir,

0 Kur´ân okuyabilen kimsenin, ümmîye ve ahrasa uyması caiz olmaz. Ümmînin, ahrasa uyması da caiz değildir.

Elbiseli bir kimsenin, çıplak bir kimseye uyması da caiz değil­dir.

İmama sonradan yetişen bir kimsenin, yetişmediği rek´atleri tamamlamak üzere kalktığı zaman, kendi durumunda, olan kimse­lere uyması caiz değildir. Fetâvâyî Kâdihân´da da böyledir.

Lâhık (— imâma uyduktan sonra, bazı sebeplerle ondan ay­rılan ve sonra yine ona uyan kimse), bir başka lâhık´a; bir şeye bin-ili olmayan, binili olana uyamaz. Huîâsa´da da böyledir.

Öğleyi kılan, ikindiyi kılana; bu günün öğlesini kılan, dün­kü öğleyi kılana, cum´ayı kılan öğleyi kılana ve bu saydıklarımızın tersini yapanlar, birbirlerine uyamazîar.

Farz kılan, nafile kılana; nezreden nezredene uymaz. Yalnız, birbirlerine uymayı nezredenler, uyabilirler ve bu hâl sahih olur.

Kılmakta olduğu nafile namazı bozan bir kimse, nafilesini bo­zan diğer bir kimseye uyamaz. Ancak, aynı nafileyi bozmuş olurlar ve sonra da biri diğerine iktida etmiş bulunurlarsa bu caiz ve sahih

Yemin eden, yemin edene uyabilir. Nezreden, yemin edene uya-elbisellerin ise namazları caiz değildir. Bu, bü-icma böyledir, Hulâ-sa´da da böyledir.

Çıplak bir kimse, çıplak kimselere elbiseli kimselere imâm olduğu zaman, çıplak imâmın ve çıplak cemaatin namazları caizdir; elbiselilerin ise namazları caiz değildir. Bu, bil-icmâ´ böyledir. Hul-âsa´da da böyledir.

Elbisesinde necaset bulunduğu halde, onu yıkamaya Özrü bulunan sahih bir kimsenin, devamlı özrü bulunan bir kimseye uy­ması caiz değildir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Pelteğin (—bazı harfleri okuyamryamn> imamlığı caiz ol­maz. Ancak, kendisi gibi pelteklere imamlık yapması caizdir.

Pelteğin okuyamadığı harflerini okuyabilen bir kimse bulunursa, imâm olan pelteğin de diğerlerinin de namazları fesada gider. Yer­lerinin dışında duran, yerlerinde durana uyamaz.

Namazda çok tenahnuh eden öksürük gibi yapan,) temteme eden ( = dilini te harfine alıştırıp te... te... te... deyip duran), veya fe´fee yapan fe, fe fe... deyip duran) kimseler, imamlık yapmaz­lar.

Harflerin bazılarını ancak zorlukla çıkarabilen bir kimse, eğer temteme´si ve fe´fee´si yoksa ve zorluk çektiği harfleri de çikarabili-yorsa, o kimsenin imâm olmasında kerahat yoktur. Muhıyt´in Zelle-tü´İ - Kâri Bölümü´nde de böyledir.

Kârî (= güzel Kur´ân okuyan kimse,) ümmîye uyduğu za­man, namaza başlamış olmaz. Ancak, kıldığı namaz nafile bir na­maz olursa, kazası icabetmez. Sahih olan budur.

Ümmîye uymakla namazı bozulan kimsenin durumu ile; bir erkeğin, kadına, çocuğa, abdestsize, cünübe uyması ile namazın bo­zulması durumu, aynıdır.

Bu meselede aslolan: İmâmın hali, müktedînin hali gibi veya ondan daha üstünse, hepsinin de namazı caizdir. Ancak, imâmın ha­li, müktedînin halinden aşağı ise, bu durumda, imâmın namazı ca­izdir; fakat, cemaatin namazı caiz değildir. Afuhiyt´te de böyledir.

Ancak, imâm ümmî muktedî kârî (—Kur´ân okuyabilen> ise veya imâm ahras ( = dilsiz), muktedî ümmî ise, bu durumda, im­âmın da namazı sahih olmaz. Fetâvâyi Kâdİhan´da da böyledir.

Faldh Ebû Abdullah el - Cürcânî: «...Bu durumda, ancak ümmînin ve ahrasın namazları, Elbû Hanife (R.A.) ye göre bozulur. Diğer iki imamımızın kavillerine göre ise; ümmî eğer arkasında kâ-ri´nin bulunduğunu bilirse, namazı bozulur; fakat bu durumu bil­mezse namazı sahihtir.» demiştir.

Zahirü´r - rivâyedeise: «...bilme hali ile bilmeme hail arasında bir fark yoktur.» denilmiştir. Nihâye´de de böyledir.

İki kişi, birbirine imâm olmak niyetiyle, aynı anda namaza başlasalar, ikisinin namazları da caiz olur. Ancak, namaza birbirine uymak niyyeti ile başlarsa, ikisinin namazları da fasid olur. Serâh-sî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Üzerinde, elbisesi ile Örtülmüş resim bulunan bir erkeğin, başka kimselere imâm olmasında bir beis yoktur.

Keza, parmağındaki yüzükte veya cebindeki parada, küçük re­sim bulunan kimsenin, bu resimlerle namaz kılmasında da bir beis yoktur. Çünkü bunlar, küçük resimlerdir. Fetâvâyi Kâdihan´da da böyledir.

Kendi mahallesine imâm olabilecek bir kimse başka bir mahalleye imâm olmuş olursa, o kimsenin, ramazanda´, yatsının vak­ti girmeden önce, imâm olduğu mahalleye gitmesi uygun olur.

Yatsının vakti girdikten sonra, imâm olduğu mahalleye gitmiş olması mekruhtur. Hulâsa´da da böyledir.

Fâsık bir kimse, cum´ada imâm olsa da, cemaatin ona mani olmaya gücü yetmese, bazılarının kavline göre; cum´ada ona uymak ve onun yüzünden cum´ayı terk etmemek gerekir. Cum´a nama­zından başka namazlarda, ona uymayıp, başka bir mescide gitmeye cevaz vardır. Zahîrîyye´de de böyledir.

Bir kimse, kendisinden hoşnut olmayan bir cemaate imâm olsa, eğer bu hoşnutsuzluk imâmın fesadından veya kendisinden da­ha evla bir imâmın mevcudiyeti sebebinden kaynaklanıyorsa, o kim­senin, — bu cemâate — imamlık yapması mekruhtur. Fakat, aynı imâm imamlığa daha müstehak ise, — imamlığı — mekruh olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

İmâmın namazı uzatması mekruhtur. Tebyin´de de böy­ledir.

İmâmın, sünnet olan miktardan fazla namazı uzatmaması ve cemaatin haline riayet etmesi münasip olur. Cevheretü´n -Ney-yire´de de böyledir.

Bir kavme, bir aylığına imâm olan bir kimse, bu müddet dolduktan sonra: «Ben mecusî idim.» dese, o kimsenin sözü kabul edilmez; müslüman olmaya zorlanır ve ona iyice bir dayak atı´ır. O kavmin kılmış bulunduğu namazlar, caizdir.

Keza, bir kimse : «Ben size uzun müddet abdestsiz namaz kıl­dırdım.» dese, o kimsenin de sözü kabul edilmez. O kimsenin cinnet getirmiş olması veya bu sözü ve ramdan söylemiş bulunması muh­temeldir. O adamın arkasında namaz kılmış olanlar, ihtiyaten bu namazlarını iade ederler.

Keza, bu imâm: « elbisemde pislik vardı.» dese, yine yukarıda­ki gibi davranıhr. Hulâsa´da da böyledir. [37]



İktidânın Sıhhatine Manî Olan Ve Olmayan Hâller


Bir kimseyi, iktidâdan imâma uymaktan) şu üç şey men eder:

1. Yük taşıyan hayvanların ve arabaların geçtiği umûma afit yol.

Tahâvî´de de böyledir.

İmâm ile muktedî iinâma uyan kimse) arasında yol bu­lunur ve eğer bu yol dar olur ve araba veya yüklü hayvan geçemezse bu yol, ik´tidâya imâma uymaya´ mani olmaz. Ancak, bu yol, ge­niş olur da arabalar ve yüklü hayvanlar geçebilirse, bu yol, iktidâya mani olur. Fetâvâyi Kâdihân´da ve Huîâsa´da da böyledir.

Bu hüküm, yola bitişik saflar olmadığı zamandır. Fakat, saflar yola bitişmiş kavuşmuş) olduğu zaman, bu yol imâ­ma uymaya mani değildir. Yolun üzerinde namaz kılan bir ki­şi bulunmuş olsa, onunla ittisal bitişik olma hali) sabit olmaz. İttisal üç kişi ile bil-ittifak sabit olur. iki kişi de ise, görüş ayrılığı vardır. İmânı Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre, iki kişi ile ittisal sabit olur; İmâm Muhammed (R.A.) e göre ise, sabit olmaz.

İmam, yolda durmuş cemaat de yolun uzunlamasına imâ­mın arkasında saf tutmuş olsa; imâmla, arkasındakiîerin arasında, yoldan araba geçecek kadar mesafe bulunmazsa, namazları caiz olur.

Keza, sona varıncaya kadar, birinci safla ikinci&i saf arasında, araba geçecek kadar mesafe bulunmasa, namazları caiz olur. Fetâ­vâyi.Kâdihân´da da böyledir.

-üide, imâma iktidâden men eden hâl ise, iki saf miktarın­da olan boşluktur.

Bayram namazlarında ise, bu iki saf miktarındaki veya daha fazla miktandaki boşluk, ik ti daya mani değildir.

Cenaze namazlarında ise, meşâyih arasında, ihtilaf vardır. Nevâ-ziî´de cenaze namazı kılman yer mescid gibi kabul edilmiştir. Huîâsa´da da böyledir.

2. Kendisinden geçmek, ancak kayık gibi bir vaista ile mümkün olan nehir C = Irmak´ da, imâma iktidâya manidir.

Tehâvi Şerhi´nde de böyledir.

Şayet, imâmla muktedirim arasında, içinden gemi veya mo­tor geçen bir nehir varsa, bu nehir, imâma iktidaya, mani olur. Eğer nehir küçük olurda, ondan kayık geçmezse, bu nehir, imâma ikti­daya mani olmaz. Muhtar olan görüş buldur. Huîâsa´da da böyledir. Sahih olan da budur. Cevâhürü´l-EhÜlatiy´de de böyledir.

Eğer, nehir üzerinde köprü bulunur ve onun üzerinde de imâma varana kadar saf bulunursa, bu durumda, nehrin arkasında kalan kimselerin, imâma uymasına mâni bir hal kalmamış olur.

Üç kişinin bir saf oluşturacağı hususunda icmâ´ vardır. Tek kişinin saf olmayacağına da icmâ´ vardır. İki kişi hakkında ise ih­tilaf vardır.

Eğer, imâmla muktedinin arasında, su vakuru veya havuz bulu­nur ve bunların içinde de bulanan suyun bir tarafına bırakılan ner caset, diğer tarafını dapis´endirirse,bu su veya havuz, iktidaya ma­ni olmaz. Fakat, eğer bir tarafına bırakılan pislik diğer tarafım pis­lendi rmiyorsa, iktidaya mani olur. Muhıyt´te de böyledir.

3. Kadınlardan meydana gelmiş olan tam bir saf da imâma İk-t´daya mânidir.

Tâhâvî Şerhi´nde de böyledir.

İmâmın arkasında, kadınlardan tam bir saf bulunursa, on­ların arkasında bulunan erkek safların tamamının namazları fesada gider Muhıyt´te de böyledir.

A Mescidde fevkânenm ( = mahfilin) üstünde ve altında, er­kek cemaat namaz kılıyor olsa da, önlerinde, ya kadınlar veya bir yol bulunsa, bu erkek cemaatin, namazları caiz oîmaz.

Bu kadınlar üç´tane İseler, zâhirü´r rivâyede kadınlardan itibaren, geriye doğru erkeklerden, üç safta bulunanların, hepsi­nin namazları fasid olur. Daha geride kalanların namazları sa­hihtir, caizdir. Fakat, eğer kadınlar tam bir saf iseler, bunların arkasında bulunan bütün erkek saflarının namazları fasid olur.

Fovkânede bulunan erkeklerin, tam alt hizalarında kadınlar varsa, fcvkânede bulunanların namazları caizdir. Fetâvâyi Kâdihân-tla da böyledir.

Şeyh Zâhid Ebû´l - Hasen er - Rüstağfinî´nin Fevâid´inde «Bir mescidde bulunan fevkâne´de kadınlar imâma uyarak namaz küsalar fevkânenin altında da erkekler saf tutup namaz kılsalar, bunların namazları fasid olmaz.» denilmiştir.

Bir imâm, erkeklere ve kadınlara namaz kıldırmakta olsa da, kadınların saffı, erkeklerin sarfının hizasında bulunsa, sadece kadınların saffmm yanında bulunan bir erkeğin namazı fasada gider. Ve bu adam, kadınlarla erkeklerin arasında, bir sütre veya bir duvar gibi olur. Görmüyormusun ki, kadınlarla erkeklerin ara­sında, semerin gerişi kadar bir sütre bulunsa, bu sütre sayesinde, hiç bir erkeğin namazı,fasid olmaz.

Kadınlarla erkeklerin arasında, bir arşın yüsekliğinde bir duvar bulunsa, bu bir sütre sayılır. Şayet bu duvar, bir arşından noksan ise, ondan sütre olmaz.

Eğer, kadınlar, bu auvarm üzerinde iseler, bu durumda da, o duvar, sütre değildir. Fakat, duvarın yüksekliği bir adam boyu ise, o duvar, yerde olan erkekler için sütredir; duvarın üzerinde o-´ lan, erkeler için ise, sütre değildir. Muhıyt´te de böyledir.

Muktedi ile imâm arasında bir duvar var ise, iktida, sahih, olmaz. Ancak, bu durumda, iktidâdın sahih olmaması için, duvarın büyük olması ve muktedi imâma varmak isteyince o duvarın mani olması gerekir. îmânım halinin, o adamca, bilinip veya bilinmemesi arasında da bir fark yoktur. Zehıyre´de de böyledir.

Eğer, duvar küçük olur veya duvar büyük olduğu halde, on­da bir deîik, bir pencere bulunur ve bunlar nıuktedinin imâma ulaş­masına manî olmazsa, imama iktida sahih olur.

Keza, duvardaki delik küçük olur, imâma varmaya müsait bu­lunmaz ancak, bu delik imâmın hali ile onu dinleme, görme hususun­da şüphe bırakmazsa, iktida sahih olur.

Duvar küçük olur ve imâma varmaya mani bulunur; lâkin imâ­mın hali, muktedilere gizli kalmaz ise, yine iktida sahih olur. Sahih olan kavil de budur. Muhıyt´te de böyledir.

«Duvarda örtülmüş kapı varsa, iktida sahih oimaz.» denil­miştir. Çünkü o, vusule manidir. «Bu durumda iktida sahih olur.» diyenlerde vardır. Çünkü o kapı vüsûl için konulmuştur ve onun kapalı olması ile açık olması arasında bir fark yoktur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Mescid çok büyük olsa bile, içindeki fasıla, ifctidâya mani değildir. Yani, bir mescid içersinde, imamla muktedi arasında, ne kadar boş yer bulunursa bulunsun, iktida sahih olur. Vecizü´î - Ker-derî´de de böyledir.

İmânı mihrabda iken, muktedi, mescid içinde, ne kadar uzakta bulunursa bulunsun, iktisadi caizdir. Tahavî Şerhi´nde de böyledir.

Bir kimsenin, mescide bitişik olan evinin üzerinden imâ­ma uyması imâmın hâli ona şüpheli ( = meşhûl) olmasa bile caiz olmaz. Hulâsa´da da böyledir. Sahih olan da budur. Yalnız, bu kimse, mescidin duvarının başında olursa, iktidası caiz olur. Serahsi´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse, eğer mescid ile evinin arasındaki duvarın üze­rinde durur, imâmın hali hususunda da bir şüphesi bulunmazsa, kimsenin iktidası sahih olur.

Mescide bitişik sekilerden, imâma iktida, seki camin´in dışında bulunsa bile safların imâma ulaşması şartıyla, caizdir. Hulâsa´da da böyledir.

= Aralarında, umuma ait yol olmadıkça, câmi´e komşu olanın, kendi evinden imâma uyması caizdir. Arada, umuma ait yol bu­lunsa bile, eğer o yolu, saflar kapatmişsa, bu durumda, yine evden camiin imâmma uymak caiz olur. Tatarhanîyye´de de böyledir.

Bir kimse, mescidin damından imâma uymuş olsa; eğer mescidin dama açılan bir kapısı varsa ve imâmın halinden de bir şüpheye düşülmüyorsa, o kimsenin iktidası sahih olur. Eğer, imâmın hali şüpheli bulunursa, o kimsenin iktidası sahih olmaz. Fetâvâyî Kâdİhan´da da böyledir.

Mescidin dama açılan kapısı olmadığı halde, damdaki kim­se, imâmın haline tam vakıf oluyor ve bir şüphesi bulunmuyorsa, o kimsenin, imâma iktida etmesi caiz olur. Keza, bu şekilde mina­reden iktida da caiz olur. Hulâsa´da da böyledir. [38]



İmâmın Ve İmâma Uyan Kimselerin Yerleri


tmâm ile birlikte, bir erkek veya aklı eren bir çocuk bu. lunduğu zaman, — bu kişi — imâmı sağ tarafına durur. Muhtar olail da budur.

Bu kimse, imâmdan geriye durmaz. Zâhirü´r - rivâye de bu­dur. Muhiyt´te de böyledir.

Bu kimsenin, ^imâmın arkasına durmuş olması da caizdir. Fakat, o kimse kötü bir şey yapmış olur. Serahsî´nm Muhıyt´inde de böyledir.

Bu kimsenin, imâmın arkasına durmuş olsa da caizdir. İmâm Mu h amme d, İRA.) nassan bir kerahat zikretmem iştir. Âlim­ler, bu hususta görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları: «Bu durum mekruhtur» demişlerdir. Sahih oîan da budur. Bedâi´de de böyle­dir.

İmâma uyan iki kişi olduğu zaman, onun arka tarafında dururlar. Bunlardan birisi çocuk olsa bile, hüküm aynıdır.

İmâma uyanlar, bir kadınla bir erkekten ibret olursa; er­kek, imâmın sağına durur, kadın ise, imâmın arkasında durur.

İmâma uyanlar, iki erkekle bir kadın olursa; erkekler, imâmın arkasına kadın da erkeklerin arkasına durur.

İmamla birlikte namaz kılanlar, iki erkek olsa da, imâm, onların arasına durmuş bulunsa, bu durumda namazları caiz olur.

İki adam saharda namaz kılarken, biri diğerinin sağ tara­fına durur; üçüncü bir adam gelince namaza başlamadan önce, imâ­ma uymuş olan kimseyi geriye çeker.

Şeyhü´l - İmâm Ebû Bekir Turhal´ın: «İmâma uymuş olan kim­senin, üçüncü şahsın geriye çekmesi ile namazı bozulmaz. Üçüncü kişi, o kimseyi isterse tekbirden önce çeksin, isterse sonra çeksin,

hüküm değişmez.» dediği rivayet olunmuştur. MııhıyVte de böyledir. Fetâvâyi ltâbiyye´de de böyledir. Sahih olan da budur. Tatarhâniy-ye´de de böyledir.

Sahrada, bir yerde, iki kişiden birisi diğerine imâm olsa, üçüncü bir şahıs da gelip, bunların namazlarına ^ıhil olsa ve bu şahıs imâmla imâma Önce uymuş oîan kimsenin arasındaki mesa­fede ve fakat önceki şahıstan daha ileride dursa, bu durumda na­maz bozulmaz.

Bu kimse, ayaklan imâmdan geride olduğu halde, imâmın sec­de ettiği yerden daha ileriye secde -etmiş olsa, yine ö namazı bozul­maz. Muhıyt´te de böyledir.

Erkekler, çocuklar, hünşâlar, kadınlar, mürahıklar, yaşı dokuzdan yukarı olan kız çocuklar, namaz için toplanmış olsalar; imâmın tam arkasına erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra hün-sâlar, sonra kadınlar ve daha sonra da kız çocuklar dururlar. Ta-hâvî Şerhi´nde de böyledir.

Kadınların cemaate gelmeleri mekruhtur. Ancak, yaşlı ka­dınlar, sabah, akşam ve yatsı namazına gelebilirler. Bu güne göre fetva işe, fesadın zuhura çıkmış olmasından dolayı, kadınların, bütün namazlara gelmeleri mekruhtur. Muhtar olan da budur. Tebyin´dc de böyledir.

Cemaate münasip olan, namaza kalktıkları zaman sıkışa­rak, aralarında hiç bir açıklık bırakmadan, saflarında, omuzları bir hizada, dümdüz durmaktır. Bunu, imâmın emretmesinde de bir beis yoktur. Bahrü´r-Râık´ta da böyledir.

İmâma layık olan da, cemaatin tam orta hizasında dur­maktır. İmâm, eğer ortanın sağında veya solunda durursa, sün­nete muhalefetten dolayı günahkâr olur. Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılarken, imâmın tam arkasına, en faziletli bir kimsenin durması da münasip olan hususlardandır. Tahâvî Şerhi´n-dc de böyledeir.

Cemaatle namaz kılarken, birinci safda durmak, ikinci saf da -durmaktan; ikinci safda durmak da üçüncü safda durmak­tan daha efdaldir.

Birinci safda açıklık bulunursa, orası ikinci safda bulu-nanJarca kapatıüır ve açıklık ikinci safda kalır. Kunye´de de böy­ledir.

İmâma uyan kimseler için, en faziletli yerler, imâma en yakın olan yerlerdir.

Şayet, yerler imâma uzaklık bakımından müsavi iseler, bu durumda, imâmın sağ tarafı daha efdaldir. Ahsen (=en güzel) oıan da budur. Muhıytte de böyledir.

Kadınla erkeğin bir hizada bulunması, erkeğin namazım ifsad eder.

Bunun için aşağıdaki şartîar vardır :

1- Bir hizada bulunan kadının cima´ya elverişli ve iştah çekici kimselerden olması gerekir. Bu hususta yaşa itibar edilmez. Sahih olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılan erkeğin yanında fakat ayrohizada, iştah çekmiyen bir sabiye kız çocuğu bulunsa ve bu kız çocuğunun, namaza da a k-lıyetiyor olsa, o erkeğin namazı bozulmaz. Kâfİ´de de böyledir.

2- Namazın, ruku´İu ve secdeli bir namaz olması gerekir. Bu namazı imâ ile kılıyor oisalar bile, kadının yanındaki erkeğin, namazı bozulur.

3- Edâ ve namaza başlama bakımından, namazın, erkekle kadın arasında müşterek olması gerekir. Bu sözümüzle, tahrîme namaza iftitah tekbiri ile başlama cihetinde müşterek olmayı

ve tahrîmelerini, imâmın fcahrîmesi üzerine bina etmelerini kasdediyoruz.

Eda yönünden ortaklıkla da, takdîren ve tahkîken, imâmın eda ettiği namazı eda etmelerini kasdediyoruz.

Burada, müdrîk´in t=baştan itibaren imâma uymuş olan kim­senin) tahrîmesi, imâmın tahrîmesi ile, edası da imâmın edası ile beraber olursa, tahrîken tahrîme ve tahkîken eda olur. Lâhık´-ın tahrîmesi de hakikaten imâmın tahrîmesi ile beraberdir. İmâ­mın eda ettiği bölümü, lahık´ın kaza etmesi "ise takdiridir. Mes-muk´un (simama sonradan uyan kimsenin) tahrîmesi, yalnız ba­sına namaz kılan kimsenin (.= münferidin) tahrimesi gibidir. Bukimsenin, noksanlarını kaza ederken, kadınla erkeğin bir hizada bulunmaları, erkeğin namazını ifsad eylemez. Tebyîn´de de böy­ledir.

4- Kadınla erkeğin bir hizada bulunmalarının, erkeğin na­mazını bozması için, ikisinin de bir yerde bulunmaÜan gerekir. Hat­ta, erkek sekide olsa da, kadın da yerde bulunsa, eğer seki bir adam boyu yüksekte ise, erkeğin namazı bozulmaz.

5- Bu durumda, erkeğin namazının bozulması için, araların­da bir engelin, bir perdenin bulunmaması lazımdır. Meselâ : Ka­dınla erkek bir yerde bulunsalar da, bu yer (veya seki) de arala­rında bir direk bulunsa, bu durumda da, erkeğin namazı fasid ol­maz.

Bu engelin en aşağısı, yüksekliği bir semerin arkası, (yakla­şık bir arşın) kadar, kalınlığı da parmak kalınlığı kadar olmalıdır. Açıklık da, hail (mani) yerine geçer. Aradaki açıklığın en aşağı de­recesi de, araya bir erkeğin durabileceği kadardır. Tebyîn´de de böyledir.

6- Kadınla erkeğin bir hizada namaz kılmasından dolayı, erkeğin namazının bozulması için, kadının kıldığı namazın sahih olması da gerekir. Şayet, kadın deli olursa, onunla aynı hizada bulunması, erkeğin namazını ifsad etmez. Kâfi´de de böyledir.

7- Kadınla erkeğin aynı hizada bulunmasının, erkeğin na­mazını bozması için, imâmın namaza başlamadan önce sonra değil kadınlara da niyyet etmesi gerekir. Niyyetin sahih olması için, niyyet esnasında kadınların hazır olmaları şart değildir.

8- Kadınla aynı hizada bulunmaktan dolayı erkeğin namazı­nın bozulması için, aynı hizada bulunmanın, tam bir rükün müd-detince devam etmesi de gerekir. Hatta, bir kadın, bir safta tek­bir almış olsa, ikinci bir safta da rükû´ yapsa ve üçüncü bir saf­ta da secde etse, buralarda sağında, solunda ve arkasında na­maz kılanların hepsinin namazları da bozulur.

9- Kadınla aynı hizada namaz kılmaktan dolayı erkeğin na­mazının bozulması için, kadınla erkeğin yönlerinin aynı olması gerekir. Şayet, yönleri değişik olursa, erkeğin namazı bozulmaz. Namaz kılan bu kimselerin, yönlerinin değişik olması, ancak Kâ´-be´nin içinde namaz kılındığı zaman düşünülebilir. Veya bu hâl, çok karönhk bir gecede, her biri kendi taharrisinin kıble isti kametini araştırmasının) neticesine göre namaz kılarken vuku bulabilir.

10- Aynı hizada bulunmakta mu´teber olan ölçü bacak ve topuklardır. Sahili olan da budur. Tebyîh´de de böyledir.

11- Bir kadın, ancak üç erkeğin namazını ifsad eder. Bun­lar : Sağındaki, solundaki ve arkasındaki erkeklerdir. Bir kadın, bunlardan daha fazla erkeğin namazını ifsad etmez. Tebyîn´de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

12- Bu durumda, iki kadın, dört erkeğin namazını fesada verir: Birisi, sağ taraflarında olan, diğeri sol taraflarında bulu­nan. İkisi de arkalarında bulunanlardır.

13- Eğer üç kadın olursa, sağ taraflarından üçer, sol taraf­larından üçer; arkalarından da son safa kadar, kendi hizalarında bulunan kimselerin hepsinin namazlarını ifsad ederler. Bu cevap açıktır. Tebyîn´de de böyledir.

14- Hunsâ-i müşkilin, aynı hizada bulunmasından dolayı, erkeğin namazı bozulmaz. Tatarhâniyye´nin İmamın ve Ona Uyan­ların Yerleri BÖliimü´nde de böyledir. [39]



İmâma Tabi Olunacak Ve Olunmayacak Yerler


Bir kimse, imâma teşehhüd´de yetiştiği zaman, imâm, muktedî teşehhüdü (=et-Tahiyyat´ı) okumayı bitirmeden ayağa kalkarsa veya namazın sonunda, muktedî et Tahiyyât´ı okumayı bitirmeden imâm selam verirse, bu durumda muhtar olan görüş, muktedînin imâma uymaması ve teşehhüdü tamamlaması d ir,

Fakat, bu durumda, muktedînin teşehhüdü tamamlama­ması da caizdir.

İmâm, muktedî teşehhüdü tamamlamadan önce konuş­muş olsa, bu durumda muktedî, —imâmın selam verdiği zamanda olduğu gibi teşehhüdünü tamamlar.

Muktedî, teşehhüdünü bitirmeden önce, imâm kasden ab-destini bozmuş olsa/bu durumda, muktedînin namazı bozulmuş olur. Hulâsa´da da böyledir.

Birinci ka´dede, imâm teşehhüdünü okuyup, üçüncü rek´-ate kalkmış bulunsa, arkasında bulunanlardan bazıları da teşeh­hüdü okumayı unutmuş ve ayağa kalkmış olsalar, dönüp yeniden teşehhüdü okurlar ve imâma bundan sonra tabi olurlar. Üçüncü rek´ate yetişemiyeceklerinden korksalar biîe, böyle yaparlar. Ki-. fâye´de de böyledir.

Muktedî, teşehhüdden sonra veya salavâtlardan önce o-kunan duaları okumadan imâm selam verecek olsa, bu durumda muktedî, o duaları okumayı terk eder ve imâmla birlikte se­lam verir.

Muktedî, teşbihlerini üçer defa söylemeden önce, imâm başım rükû´dan veya secdeden kaldırmış olsa, bu durumlarda muktedî, imâma tabi olur. Fetâvâyi Kadîhân´da da böyledir.

Muktedî, imâmdan Önce başını rükûdan veya secdeden kaldırmış olsa, geri döner. Ve bu, iki rükû´ veya iki secde olmuş olmaz. Hulâsa´da da böyledir.

îmâm secdeyi fazla uzatmış olduğundan, muktedî ba­şını kaldırsa ve ikinci secde zannı ile de imâmla birlikte tekrar secde etse; birinci secdeye niyyet etmiş olsa da, olmasa da, yap­tığı bu secde, birinci secdeden olur. Keza, bu durumda, ikinci sec­deye niyyet etse de imâma tâbi olsa, bu secdesi de ikinci secdeden olur. Bu secde de imâma iştirak etmesi caiz olur. Tebyîn´de de böyledir.

Muktedî´nin,,imam alnım yere koymadan, basını ikinci secdeden kaldırması caiz olmaz. Bu muktedî´nin, o secdeyi yeniden yapması gerekir. Eğer, o secdeyi iade edip yeniden yapmaz ise, namaz bozulmuş olur. Fetâvâyî Kâdİhan´da da böyledir.

Muktedî birinci secdeyi uzatsa da; imâm ikinci sec­deyi yapsa, muktedî başmı kaldırsa ve imâmı birinci secdede zan­nederek, ikinci defa secdeye varsa, bu secdesi ikinci secdeden olur. İkinci defa secdeye varırken, birinci secdeye niyyet etmiş ol­sa bile, bu hüküm değişmez. Çünkü, bu durumda niyyet, yerine isabet ermemiş olmaktadır. O kimsenin fiiline ve imâmın fiiline i´tibâr olunmaz, Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Şu beş şeyi imâm terk ederse, muktedî de imâma tabi olur ve bu beş şeyi terk eder :

1- Bayram tekbirleri,

2- Birinci oturuş,

3 - Tilâvet Secdesi,

4- Sehiv Secdesi,

5 - Kunut.

îmâm, kunutu, bir rüknün fevt olmasından korktuğu zaman terkedebilir. Eğer böyle bir korkusu olmazsa, kunut eder ve son ra rükû´a varır. Hulâsa´da da böyledir.

1- îmâmin namazda fazla secde yapması,

2- Bayram tekbirlerini, sahâbîlerin kavillerinde bulunan miktardan daha fazla getirmesi.

3- Cenaze namazında beş defa tekbir alması,

4- Unutarak, fazla rek´ate kalkması. Kerderî´nin Vecîzi´nde de böyledir.

İmâm, şayet fazla rek´ati, secde ile kayıtlamamış olursa, geri dönüp selam verir. Bü durumda, muktedî de imâmla birlikte selam verir. Fakat, eğer imâm beşinci yani fazla rek´ati secde ile kayıtlamış olursa, muktedî kendi başına selam verir.

îmâm, son oturuşta oturmayıp, fazla rek´ate kalkarsa, muktedî teşehhüdü okur ve selam verir. Fakat imâm, kalktığı fazla rek´atm secdesini yaparsa, hepsinin de namazı bozulur. Hulâsa´da da böyledir.

Şu dokuz şeyi imâm terketse bile, muktedî bunlan yapar:

1- İmâm, tahrîmede (=iftitâh tekbirinde) ellerini kaldır­mayı terkederse,

2- İmâm, senâ´yı (=Sübhâneke´yi okumayı) terkederse; bu durumda imâm ister Fâtihâ´da olsun, ister zamm-ı sûre´de ol­sun, muktedî, sübhânekeyi okur. İmâm Muhammed (R.A.), ikinci

şıkka muhaliftir

3- îmâm, rükû´ tekbirini terkederse,

4- İmâm, secdelerin tekbirlerini terkederse,

5- İmâm, rükû´ ve secdelerin tekbirini terk ederse,

6- îmâm, «semi´allahü Iimen hamideh» demeyi terk ederse,

7- îmâm, et-Tahiyyatü´yü okumayı terk ederse,

8- îmâm, selam vermeyi terk ederse,

9- îmâm, teşrik tekbirlerini terk ederse,

muktedî, bunların hepsini de yapar; yani, bunları terk etmekte imâma uymaz . Vecîzü´ft-Kerderî´de de böyledir.

Muktedî, imâmdan önce secde etmiş olsa da, imâm da ona yetişmiş bulunsa, bu caiz olur. Fakat böyie yapmak, muktedî için mekruh olur. Muhıyt´te de böyledir. [40]



Mesûk :


Mesbûk : İmâma birinci rek´atte yetişemeyen kimsedir. Mesbûk hakkında pek çok hükümler vardır. Eahrü´r-Râık´ta da böyledir.

Mesbûk, imâma, açıktan okunan rek´atte yetişirse, sena´-yi {= sübhâneke´yi) okumaz. Hulâsa´da da böyledir. Sahih olan da budur. Tecnîs´de de böyledir. Esahh olan kavil de budur. Vecî-zül-Kerderî´de de böyledir. Bu hükümde, mesbûk´un imâma yakın olması iîe uzak bulunması veya imâmın kıraatini işitmemesi mü­savidir. Hulâsa´da da bbyledir.

Ancak, bu durumda mesbûk yetişemediği rek´ati kılmaya kalktığı zaman, sübhaneke´yi okur ve kıraat için eûzü-besmele´yi çeker. Fetâvâyi Kâdîhân´da, Hulâsa´da ve Zâhiriyye´de de böyle­dir.

Mesbûk, imâma gizli okunan rekatte yetişmiş olursa, se-nâ´yı t= sübhaneke´yi) okur.

îmâma uyan kimse, imâm okumaya başlayınca susar, sübha­neke´yi okumaz. Sahih olan budur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

İmâma rükûda veya secdelerde yetişen kimse, taharri eder yani araştırır. Eğer, senayı okuyunca, rükû´a veya secdeye ye­tişeceğine kanâat getirirse, sübhaneke´yi ayakta okur. Bu kanâate varmazsa, senayı okumayı terk eder ve imâma tâbi olur.

Mesbûk, imâma, rükû´da veya secdede yetişemezse, bunla­rı yapmaz.

îmâma, oturuş esnasında yetişen bir kimse, sübhaneke´­yi okumaz, hemen tekbîr alır, sonra da eğilerek oturur. Bahrti´r-Râik´ta da böyledir.

Mesbûk, yetişebildiği rek´atleri imâmla birlikte kılar; son­ra da yetişemediği rek´atleri —tek başına— kaza eder. Serahsî´nin Mumyt´inde de böyledir.

«Mesbûk, önce, yetişemediği rek´atleri kaza etmeye baş­larsa namazı fasid olur.» denilmiştir. Sahih olan da budur. Zâhi­riyye´de de böyledir.

Camii Fetavâ´da : «Önce yetişemediği rek´atleri kaza etme­si müteahhirîn´den bazılarına göre caizdir. Fetva da bunun üzeri­nedir.» denilmiştir. Sözün açığı ise, bu halin namazı bozduğudur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Mesbûk, —bazı yerler müstesna teşehhüdden sonra ve selamdan önce kalkmaz.

Şu hallerde mesbûk, teşehhüdden sonra ve selamdan ön­ce kalkabilir :

Meshetmiş olan mesbûk, mesh müddetinin çıkmasından korktuğu zaman,

Özür sahibi bir mesbûk, vaktin çıkmasından korktuğu /aman,

Mesbûk, cum´ada- ikindi vaktinin girmesinden korktuğu zaman,

Bayram namazlarında, Öğîe vaktinin girmesinden kork­tuğu zaman,

Sabah namazında, güneşin doğmasından korktuğu za­man,

Kendisine hades sebkat edeceğinden yâni abdestinin bo­zulacağından korktuğu zaman, imâmın namazı bitirmesini ve sehiv secdesini beklemez. Fakat, vaktin çıkması iîe namaz bozulmaya-caksa, mesbûk imâma tabi olur.

Mesbûk, imâmın selam vermesini beklediği takdirde, in­sanların önünden geçmesinden korkarsa, yine teşehhüdden sonra kalkabilir. Vecîzüll-Kerderî´de de böyledir.

Saydığımız bu hallerin dışında da mesbûk, teşehhüd mik­tarı oturduktan sonra kalkmış olsa, bu durumda da namazı caiz olur ve fakat bu namaz kerâhat-ı tahrîmiyye ile mekruh olur. Fethü´î-Kadîr´de de böyledir.

Mesbûkun, teşehhüd miktarı oturmadan kalkması caiz ol­maz. Mesbûk, namazdaki noksanlarını tamamladıktan sonra, imâm henüz sedam vermemişse, mesbûk selamda imâma tabî olur. Ba­zdan´: «Bu durumda, mesbûk´un namazı fasid olur.» demişlerse de; bazıları da: «...fasid olmaz.» demişlerdir. Fetva da «fasid ol­maması» üzerinedir. Hulâsa´da da böyledir.

Mesbûk, imâmı bekler; imâm iki tarafına selam verme­den, yetişemediği rek´atleri kaza etmek için kalkmaz. Bahrür-Râik´ta da böyledir.

Mesbûk, imâm devamında nafile bir namaz olan, bir na­mazı kıldırmakta ise, imâm ayağa kalkana kadar bekler. Veya bu namazın devamında nafile bir namaz yoksa, mesbûk imâm mihrab-dan dönene kadar veya yerinden ayrılana kadar veyahut da bir miktar vakit geçene kadar bekler. Ki şayet, sehiv secdesi varsa, imâmla birlikte onu yapsın. Timurtâşî´de de böyledir.

Bazı rek´atlere yetişemeyen veya imâma son teşehhüdde yetişmiş bulunan mesbûk, teşehhüdü tamamlayınca, ondan sonra­ki dualarla meşgul olmaz.

Mesbûk, bundan sonra ne yapar, ne söyler Bu hususta, Îbnü´s-Şücâ´ şöyle demiştir: «Mesbûk, bu durumda, teşehhüdü tlekrar eder, yaafi, tekrar tekrar «eşhedü enlâ iiîâhe illallah» der.» demiştir. Muhtar olanda budur. Gıyâsiyye´de de böyledir.

Bu durumda sahih olan, mesbûk´un imâm selam verin­ceye kadar, teşehhüdde teressül etmesi, yanî, yavaş yavaş, harfle­rinin mahreçlerine, medlerine riayet ederek onu ©kumaşıdır. Ve-dzü´l Kerderî´de, Fetâvâyi Kâdîhân´da, Hulâsa´da ve Fethül-Kadîr-de de boyladir.

Mesbûk, unutarak imâmla birlikte veya imâmdan önce selam vermiş olursa, sehiv secdesi yapmaz.

Fakat, eğer bu şeklîde imâmdan sonra selam verirse, sehiv secdesi yapar. Yani, ona sehiv secdesi lazım olur. Zahîriyye´de de böyledir. Muhtar olan da budur. Cevahirü´l-Ahlâtî´de de böyledir.

Eğer mesbûk, imamla biriikte selam vermenin kendisine îâzım olduğu zannı ile, onunla beraber selam vermiş olursa, bu sclam kasden verilmiş bir selam olduğundan dolayı, masbûkun na­mazını ifsat eder. Zahireyye´de de böyledir.

Mesbûk olan bir kimse, unutarak, imâmla birlikte selam verir ve namazım bozuldu zannı ile —tekrar— tekbir alıp nama­zına devam ederse, o mesbûk namazdan çıkmış olur. Münferîd (=yalnız basma namaz kılan kimSe) bunun hilafınadır. Münferîd, şüpheye düştüğü zaman, tekbir alır ve niyyet eyliyerek namazına devam eder. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Mesbûk, kazaya kalan rek´atleri kılarken, önce kırâaatîi olan rek´atleri kaza eder.

Hatta mesbûk, akşam namazının son bir rek´atine yetişmiş olsa, yetişemediği iki rek´ati kılarken, oturmakla onların ara­larını ayırır. Bu şekilde, akşam namazındaüç defa oturmuş dur. Ve, yetişemediği için kaza ettiği her rek´atte, Fatihayı ve zamm-ı sureyi okur. Bu rek´atierden birinde, kıraati terk etmiş olsa, namazı bozulur.

Mesbûk, dört rek´atli namazlarda, son bir rek´ate yetiş­miş olsa, imâmdan sonra kıldığı ilk rek´atte FâtÜıâ ve zamm-ı sû­re kouması gerekir. Sonra .oturur ve teşehhüdü okur. Sonra kalkar ve bu rek´atte de Fâtihâ ve zammı sûre okur. Bundan sonraki rek´­atte ise muhayyerdir. Dilerse kıraatte bulunur; dilerse bulunmaz. Efdal olan ise kıraat etmesidir. Hulâsa´da da böyledir.

Mesbûk, dört rek´atli namazlarda, iki rek´ate yetişmiş olursa, yalnız kıldığı ifei rek´ati kıraatle kılar. Şayet, bunların birinde kıraati terk ederse, namazı fasid olur.

Hatta, imâm, ilk iki rek´atin kıraatini son iki rek´atte okur­ken, mesbûk kendisine yetişmiş ve uymuş olsa, bu durumda bile, yetişemediği iki rek´ati kılmaya kalkınca, yine kıraat eder. Eğer kıraati terk edecek olursa, namazı fasid olur. Vecîzü´I-Kerderî´de de böyledir.

Mesbûk, yetişemediği rek´atleri kılarken, Münferîd gibidir.

Ancak, şu dört hususta mesbûk, münferîd ( = namazı tek başi-ruı kılan kimse´ gibi değildir :

1- Bu durumda, ne mesbûk başka bir imâma´ uyabilir; ne de mesbûk´a uyulabiJir. Bunlar caiz değildir.

Mesbûk, diğer bir mesbûk´a uymuş olduğunda, okusa da oku-znasa da uyan mesbûk´un namazı fasid olur; imâm olanın namazı­na ise, bir şey olmaz. Bahrür-RâıVla da böyledir.

Aynı halde olan iki mesbûk´tan birisi, yetişenıeyip kazaya bıraktığı miktarın kaç rek´at olduğunu unutmuş olsa da, diğer mes-bûka uymadan, onun yaptığım yapsa namazı sahih olur. Hulâsa´-da da böyledir.

Mesbûk, secde eden imâma, sehiv secdesi yapıyor zannı ile, o secdede tâbi olsa, sonradan da onun sehiv secdesi olmadığı­nı anlasa, bu husustaki iki rivayetten meşhur olanı, bu mesbûkun r\mnsmniT% bozulmuş olduğudur. Çünkü, münferid yerinde iken, iktidâ etmiş olmaktadır. Fakîh Ebûll-Leys ise : «Bu zamanda, bu halden dolayı namaz bozulmaz.» demiştir.

Fakat, mesbûk bu durumda, o secdenin sehiv secdesi oldu­ğunu anlamazsa, namazı fesada gitmez. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. Muhtar olan da budur ve fetva da buna göre verilir. Ka­bul edilmiş o´an da budur. Guyasiyye´de de böyledir.

İmâm beşinci rek´ate kalkmış, mesbûk da bu halde imâ­ma uymuş olsa, eğer imâm dördüncü rek´atin başmda oturmuş ise, mesbûkun namazı fesada gitmiştir; eğer imânı oturmamışsa, imâm beşinci rek´ati secde ile kayıtlamadıkça, mesbûkun namazı fesada gitmez. Bu durumda imâm, besinci rek´ati secde ile kayıtlayınca, hepsinin namazı da fesada gider. .Fetevâyi Kâdîhân´da da böyle­dir.

2- Mesbûk, kılmakta olduğu namazı kesmek niyyeti ile yeni­den tekbir alsa, katiyyetle —önceki namazı bozmuş ve yeni bir namaza başlamış olur. Münferîd ise böyle değildir.

3- Mesbûk, kılmadığı rek´atleri kılmak için ayağa kalkmış olsa, imâmın da üzerinde o namaza başlamadan önce sehiv secdesi bulunsa da, ondan dolayı secde etse; mesbûk, kıldığı rek´ati secde ile kayıtlamadan önce, döner ve ijnâmla birîikte o secdeleri yapar. Eğer dönmez ise, namazının sonunda, o sehiv secdelerini yapması lâzım gelir. Münferîd ise, bunun hilafına, başkasının sehvinden dolayı secde etmez.

4- Mesbûkun, teşrik tekbirlerini getireceği hususunda itti­fak vardır. İmâm Ebû Hanîfe (R.AJ ´ye göre, münferîd bu tekbir­leri getirmez. Fethü´I-Kadîr´de de böyledir.

Mesbûk, sehiv secdelerinde, imâma tabi olur; selam da tabi olmaz. Teşrik tekbffcrüerinde ve telbiyede de tabi olmaz.

Mesbûk, selamda ve telbiyede imâma tabi olursa, yani bu hal­lerde ona uyarsa, namazı bozulur. Eğer tekbirde, mesbûk oldu­ğunu bildiği bir imâma tabi olursa namazı bozulmaz. Şemsül-Eim-nre Serâhsî bu görüşe meyletmiştir. Burada tekbirden murat, teş­rik tekbirleridir. Bahrü´r-Râik´ta da böyledir.

İmâm, tilavet secdesini hatırlar ve onu kaza etmek için dönerse, eğer mesbûk rekatinü secde ile kayıtlamamişsa, öylece bırakır ve imâma tabolarak, tilavet secdesini yapar.

Mesbûk, sonra kazasına devam etmek için kalkar. Eğer dönüp imâmla birlikte o secdeyi yapmazsa, mesbûkun namazı fesada gi­der.

Ve eğer mesbûk, rek´atini secde ile kayıtladıktan sonra, imâ­ma tabi olursa, bir rivayete göre namazı fasid olur; diğer bir riva­yete göre ise, imâma tabi olmazsa, namazı fasid olur. Asi isimli ki-tabda ise : «Namazı fasid olur.» rivayeti vardır. Bu husus, Fethül-Kadîr´de, Bedâi´de, Tatarhânivye´de, Tahâvî´de, Muzmarât´ta, Se-rahsî´nih Mebsût Şerhi´nde, Sirâcü´l-Vehhâc´da ve Hıüâsa´da da böyledir.

İmâm, tilavet secdesini iade etmemiş olsa, mesbûkun na­mazı sahihtir. Bu durumda mesbûk için lâzım olan namazının, ka­zaya kalan kısmını tamamlamaktır. Tatarhânivye´de de böyledir.

İmâm, secdemi sulbiyeyi (=namazın unutmuş bulun­duğu secdesini) hatırlasa ve onu yapmak için dönse, mesbûk. da ona tabi olur. Mesbûk, bu durumda imâma tabi olmazsa, namazı bozulur.

Eğer mesbûk, rek´atini secde ile kayıtlamış olursa, bütün ri-vâyetlsrde namazı bozulur; dönsün veya dönmesin fark etmez.

Bu hususta asîolan : Mesbûk, infirâd ( = tek başına olma) ye­rimle imâma uymuş veya iktfdâ ( = imâma uyma) yerinde infîrad eylemişse namazı bozulur. [41]



Lâhık :


Lâhık : Önce imâma uyup, sonra uyku, abdestinin bozul­ması ve, izdiham gibi sebeplerle, namazının bir kısmını kılmayıp da, sonra yine imâma iltihâk eden kimse demektir.

Bu kimse, zayi ettiği namazı kılarken, sanki imâmın arkasın­da imiş gibi, okumadan kılar. Sehvetse de, sehiv secdesi yapmaz. Vecizül-Kerderî´de de böyledir,

îmâm, sehvinden dolayı secde yapsa, lâhık, mesbûkun hüâfma, üzerinde olanı kaza etmeden imâma tabi olmaz. Hulâsa´-da da böyledir.

Lâhık, abdestini tazeledikten sonra geri dönse, ona layık olan, evvela namazının kazaya kalan kısmı ile meşgul olmasıdır. Bu esnada, kıraat etmez ve fakat kıraat edecek kadar durur. Rü­kû´ ye secdelerde de, imâmın durduğu kadar durur. Ancak, imâm­dan daha fazla veya daha noksan durmuş olması da zarar vermez. Tahâvî .ŞerM´nde de böyledir,

Bir kimse (lâhık imâmla birlikte tekbir aldıktan sonra, imâm bir rek´at kılana kadar uyuşa fakat sonra uyansa, o lâhık, artık birinci rek´ati kılar. Her ne kadar, imâm ikinci rek´ati kılı­yor ise de. Zehiyre´de de böyledir.

Lâhık, imâmla kılmadığını kaza ile meşgul olmasa da, ön­ce imâma tabi ve sonra da imâm selam vermeden Önce kaza­ya kaüanlarla meşgul olsa, bize göre namazı caizdir. Tahâvî Şer-hVnde de böyledir.

Lâhık olan misafir, imâmla birlikte kılamadığını kılar­ken, ikâmetle niyyet etse veya abdesti bozulsa da kendi şehrine girmiş olsa, o kimse, misafir namazını tamamlar. İmâm Züfer (R. A.) t buna muhaliftir. Ve bu hal, imâm namazını bitirdikten sonra olmuşsa, bu kaide geçerlidir. Fakat, bu halin meydana geldiği sı­rada imâm daha namazını bitirmemişse, o kimse bu namazı ittifakla dört rek´at kılar Musaffa´da da böyledir.

İmâm, dört rek´alit bir namazın ilk oturuluşunu unuta­rak terk ettiği zaman, arkasındaki lâhık, uyumuş olur ve uyanır, veya abdesti bozulur ve sonra da gidip abdest alıp geri dönerse, bu sırada imâmda, bir rek´ati sebkat etmişse t=ileri geçmişse), bize göre, lâhık, oturulacak yerde oturmaz. İmâm Züfer (R.A.) ise, buna muhaliftir. Mesbûk da bu hükmün hilafmadir. Hulâsa´-da da böyledir.

Şu altı şeyin kazasında Mesbûk, Lâhik´a Muhal-ftir:

1- Kadınların erkeklerle aynı hizada olmasında,

2- Kırâatde,

3- Sehiv secdelerinde,

4- Ka´de-i ûüâda, birinci oturuşta), imâm bu oturuşu terk ettiği zaman,

5- Selam verirken, imâmın dıhk ile gülmesinde,

6- imâm, ikamete niyyet edince, mesbûk rek´atini secde i´e kayıtladığı zaman.

Zahırivye´de de böyledir.

Dört rek´atli bir namazda, birinci rek´ate yetişememiş o-lan bir kimse, kalan üç rek´atte de uyumuş olsa ve sonra uyansa´, uyumuş olduğu halde geçen rek´aüeri kırâatsiz olarak kılar. Son­ra imâma mütâbaaten (=tâbi olarak* pturur ve kalkıp yetişe-memiş olduğu ilk rek´ati, kıraat ederek kılar; sonra da oturup ´ namazını tamamlar.

Bu kimse, iki rek´atte uyuşa da, bir rek´atte imâma yeti­şip yetişemediği hususunda şüphe etse,, şüphe ettiği o rek´ati, na­mazın arkasında kılar. Hulâsa´da da böyledir. [42]



İmamet Ve Cemaat Konusu İle İlgili Bazı Meseleler


İmâmla cemaat arasında, namazın kaç rek´at kılındığı hususunda ihtilaf edilse ve cemaat: «Üç rek´at kıldırdın.» dese; İmâm´da : «Dört rek´at kıldırdım., dese; îmâm´m kanaati çok kuvvetli ise, cemaatin sözüne uyarak namazı iade etmez. Ancak, bu hususta yakîni yoksa, cemaatin sözüne uyup, namazı yeniden, kılar. ( = kıldırır.)

Bu hususta, cemaat arasında görüş ayrılığı çıksa ve bir kısmı : «üç rek´at...», bir kısmıda «...dört rek´at kıldı.» deseler, bu durumda, imâm hangi tarafta ise, tarafını tuttuğu adam bir kişi bile olsa, imâmın sözü alınır. Muhıyt´te de böyledir.

Bu durumda, imâmla beraber bir kişi bile olmadığı vakit, imâm da, cemaat de namazı iade ederler. Cemaat yine imâma uyar ve bu iktidal&n sahih olur. Muhıyt´te de böyledir.

Cemaatten birisi: «imâm üç rek´at kıldırdı.», başka biri­si de : «...dört rek´at kıldırdı.» dese, imâm da, cemaat de bu hu­susta şüphe içinde bulunsalar, bu durumda, imâma da, cemaate de yapacak bir şey- yoktur. Hulâsa´da da böyledir.

Bu durumda, noksan olduğu inancı ile, imâmın o namazı iade eylemesi, yani yeniden kılması (=kıldırmâsı) nıüstehap olur.

İrr-âm, üç rek´at kıldırdığı kanaatinde ûlsa da, cemaatten bir kimse de tam kıldırdığı kanaatinde bulunsa, bu durumda imâ­mın cemaatle namazı yeniden kılması.gerekirken, tamam kılındı­ğı kanaatinde olan kimsenin, bu namazı iade etmesi gerekmez. Muhıyt´te de böyledir.

Cemaatten biri, namazın noksan kılındığı kanaatinde ol­sa da, imâm ve cemaat bu hususta şüpheye düşseler; vakit varsa, ihtiyaten bu namazı iade ederler. Yeniden kılmasalar da üzerleri­ne bir şey lâzım gelmez. Ancak, cemaatten, iki kişi, namazın nok­san kılındığına kanaat getirirler ve bunu böyle haber verirlerse, imâm ve cemaat, bu namazı yemden kılarlar. Hulâsa´da da böy­ledir.

İmâm, cemaatle namazı kılıp gittiği zaman, cemaatten ba-zuarı : «...bu öğ"e namazı...», bazıları da : «...ikindi namazı...» der­lerse, eğer bu namaz öğle vaktinde kılınmışsa, Öğledir; ikindi vaktinde kıhnmışsa ikindidir. Eğer, hangi vakit olduğu belli değil­se, her iki taifenin namazları da caizdir. Zahîriyye´de de böyledir. [43]



6- NAMAZDA İKEN HADES VÂKİ OLMASI (=ABDESTİN BOZULMASI)


Bir kimsenin namazda abdesti bozulursa, yeniden abdest a ir ve Önceki kıldığı kısım üzerine, kalan kısmı bina eder. (= ka­lan kısmı kılar.1 Kenz´de de böyledir.

Bina t=namazın kalan kısmım tamamlama) hususunda, erkekle kadın müsavidir. Muhıyt´te de böyledir.

Namazda iken, abdesti bozulma adeti olmayan kimse, na­mazını yeniden (ve baştan) kılar. Hidâye´de ve Kâfi´de de böyle­dir.

Namaz esnasında abdest bozulunca, isti´nâf (=namazı baştan başlayıp, yeniden kılmak) daha efdaldir.

îsti´nafın efdal oluşu, bazı alimlere göre, herkes hakkındadır. Bazıları ise: «Kat´iyyetie, yalnız başına namaz kılan kimseler için isti´nâf daha efdaldir.» demişlerdir.

Fakat, imâm ve muktedî, eğer yeni bir cemaat bulabilirler ise, isti´naf etmeleri (=baştan başlayıp yeniden kılmaları) daha ef­daldir.

Eğer cemaat bulamazlarsa, önceki cemaatın sevabını ko­rumuş olmak için bina etmeleri, t=namazın kalan kısmını tamam-lamaları daha efdaldir ve üstündür. Fetvalarda sahih görülen ka­vil de budur. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir. [44]



Binanın ( = Namazın Kalan Kısmım Tamamlamanın) Şartları


1- Binanın caiz olması için, lıades´in abdest afmayı gerektir­mesi; bu halin nadirâttan olmaması, semavî olması; kulun, bu ha-derte ve bu hadesin meydana geliş sebebinde kend´ isteğinin bu-hvnmanıasi şarttır. Bahrü´r-Râık´ta da böyledir.

Bir kimsenin namaz içinde abdesti, idrarla, gâitle (=bü-yük abdestle), yellenmekle veya burun kanaması ile bozulduğu vakit, eğer bunlar kasden olmuşsa, namazı fesada gitmiştir. Bu na­mazda bina yapılamaz. (Yanî, abdest, yenilenip, namazın kalan kıs­mı tamamlanamaz.)

Eğer bu kimse, abdesti kasden bozmamış olduğu halde, ab-destin bozulma şekli, guslü de gerektiriyorsa, Cşehvetle meninin çıkması gibi), o kimse, yine namazı bina edemez.

Abdeslin bozulma şekli, guslü değil de sadece abdesti icab et­tirdiği halde, bu bozulma, inşânın kendi iradesi ile olursa, yine, namaz bina edilemez. Buna, İmâm Ebû Yûsuf (R.A. muhalefet etmiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, kendi kastı olmaksızın, kendisine, ağız dolusu kusuntu galebe çalarsa, o kimse, konuşmadan abdestini tazeler ve namazını bina eder. Kendi isteği ile kusarsa, namazım bina ede­mez. Muhıyt´te de böyledir.

Namaz kılan bir kimseye, kendi fiilinin haricinde hades vaki1 os!a, (yani abdesti bozulsa); basma bir fındık değmesi ve­ya başka birisinin attığı taş veya benzeri . bir şeyin değip başını yarması veyahut da birisinin yarasına dokunup kanatması gibi) — Jmâm-ı A´zam (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, o kim­senin namazını bina etmesi caiz olmaz. Tahâvî Şerhinde de böy­ledir.

Bir kimse namaz kılarken, damdan tuğla veya tahta düş­se ve bu kimsenin başı yarılsa; eğer bunların düşmesi damdan birisinin geçmesi sebebi ile olursa, o kimse abdest alıp namazına devam eder. (Yâni, bina eder.) İmâm Ebû Yûsuf (R.A.), bu gö­rüşe muhaliftir. Fakat, bu şeyler, bir kimsenin geçmesi sebebi ile düşmemişse, âlimlerimizden bir kısmı: «Bu kimse, yine namazını hi´âfsız olarak bina eder.» demişler; bir kısmı ise: «Muhay­yerdir, dilerse bina eder; dilerse baştan kılar.» demişlerdir. Sahih olan .da budur.

Bir kimse, bir ağacın altında bulunmuş olduğunda, ağaç­tan bir meyve düşerek, bu şahısta bir yara açsa, hüküm yine böy­ledir. ´.

Namaz kılan kimsenin ayağına veya secde ederken alnı­na diken batsa ve bunda, kendisinin bir kastı olmadığı halde-, di­ken batan yerden kanç çıksa, bu durumda, namazını bina eylemez.

Bİr kimseyi, eşek ansı soksa ve bundan dolayı o kimseden kan çıksa, hüküm yine böyledir.

(Bir kimse, hapşırmiş olsa da bu sebeple abdesti bozu!sa veya öksürse de, öksürüğün şiddeti ile kendisinden yel çıkmış olsa, bu durumda yine namazını bina etmez.» denilmiştir. Sahih olan da budur. Zahîriyye´de de böyledir.

Bir kadının taharet bezi, onu yerinden oynatması sebebi ile düşmüş ve kendi isteği olmadan bu bez ıslanmış olsa, âlimleri­mizin hepsinin kavillerine göre, bu kadm namazım bina eâer. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ´a göre, bu kadın bezi yerinden oynatması sebebiyle, namazım bina eder. Diğer imamlara göre, bu durumda namaz bina edilmez. Tebyîn´de de böyledir.

Eğer, bir kimsenin çıbanından kan akarsa, o kimse, ab­dest alır, kanı yıkar ve namazını bina eder.

Bir kimse, kanı akana kadar çıbanını sıkmış olsa veya .diz kapağında çıban olsa da, secde ederken dizlerine çöktüğü için, bu çıban parçalanıp açılsa; bu hâl, kasden abdest bozma yerinde ol­duğu için, o kimse, kıldığı namazının üzerine, kalan rek´atleri bi­na edemez. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse namaz kılarken bayıldığı veya cinnet getirdiği, delirdiği veyahut da kahkaha ile güldüğü ve yine namaz içinde bu hallerden kurtulduğu zaman, abdest alır ve namazına kaidığj yerden devam eder.

Kczâ, namazda uyuyup, ihtilâm olan kimsenin; namazım guslettikten sonrabina etmemesi müstahsen görülmüştür.

Bir kimse, namaz içinde kadının fercine baktığı va­kit, inzal vaki olursa gusledip namazım bina edemez.

Veya, namaz kılan bir kimsenin elbisesine dirhem miktarın­dan fazla sidik saçılsa, o kimse hemen dönüp onu yıkar. Bu du­rumda, zâhirü´r-rivaye´ye göre, namaz bina olunamaz. Tahâvî Şer­hi´nde de böyledir.

2- Binanın caiz olmasının şartlarından biri der namaz da abdesti bozulan kimsenin, hemen dönüp hiç beklemeden abdest almaya g´.tmesidir.

Hatta, namaz kılan bir kimse, abdestsiz bir rükün eda etse v>j-ya olduğu yerde, bir rükün eda. edecek miktarda beklese, o kim­senin namazı bozulur.

Namaz içinde abdesti bozulan kimse, abdest a!maya giderken Kur´ân okumuş olsa, namazı bozulur; fakat abdest aldıktan sonar, geri dönerken Kur´ân okusa, namazı bozulmaz. Bunun aksini söy-liyenler de vardır. Yanî bunlar: «Abdest almaya giderken Kur´ân okusa, namazı bozulmaz da, gelirken okursa bozulur.» demişler­dir. Sahih olan ise, herîki durumda da, bu kimsenin namazının bozulacağıdır.

Abdest almaya giderken, teşbih ve tehlîî etmek (^sübhâna1-lah ve Iâüâhe illallah demek) esahh olan kavle göre, binaya manî değildir. Tebyîn´de de böyledir.

Bir imâmın, rükû´ esnasında abdesti bozulmuş olsa ve bu durumda, başını kaldırıp «semi´allahü limen hamiden» dese; veya secdede abdesti bozulunca, başını kaldırırken «Allahü Ekber» ´dese; eğer, namaz kılan kimse, bunları söylemekle., rüknün edası­nı kasdediyorsa, onun namazı tamamen bozulur. Bunları söyle­mekle, rüknün edasını kasdetmemesl halinde ise, bu hususta, Ebıı Hanîfe CR.A.) ´den iki rivayet vardır. Kâfî´de de böyledir.

İmâmın, secdede abdesti bozulur ve «Allahü Ekber» di­yerek, başım secdeden kaldmrsa, namazı bozulur. Fakat, tekbir getirmeden doğrulursa, namazı tamamen bozulmaz; kendi yerine birisini imâm olarak geçirir. Vecîzü´l-Kerderî´de de böyledir.

Bir kimse, namazda uyuşa ve uyurken abdesti bozulsa ve o kimse abdesti bozulur bozulmaz uyansa ve uyanınca hemen abdest alsa namazını bina eder.

Uyanınca, bir müddet bekleyip, hemen abdest almaya gitmeyen kimsenin namazı, tamamen bozulur. Mi´râcü´d-Dirâye´de de böy-ledeir.

3- Binanın caiz olmasının şartlarından biri de, abdesi bo­zulunca, namaza mani bir harekette bulunmamaktır.

Çünkü, namaz kılan kimsenin, şayet abdesti bozulmamış ol­saydı, namaza mani olan bu işlerin hiç birini yapamazdı.

Veya, namazda abdesti bozulan kimsenin yapacağı iş, yapıl­ması zarurî olan işlerden olmalıdır.

Namaz içinde abdesti bozulan bir kimse, konuştuğu veya ab­desti kasden bozduğu veya kahkaha Üe güldüğü veya yiyip içtiği veyahut da bunlara benzer şeyler yaptığı zaman, o kimsenin na­mazını bina etmesi caiz olmaz.

Keza, namaz içinde aklî muvâzenesini kaybeden veya üzerine baygınlık gelen veya cünüp olan bir kimsenin, bu durumlarda, na­mazını bina etmesi caiz olmaz.

Keza, namaz içinde bir kadının fercine bakmasından dolayı menisi gelen kimsenin de, namazını bina etmesi caiz olmaz. Tehâ-vî Şerhi´nde de böyledir.

Namaz içinde abdesti bozulan kimse, muhtaç olduğu su­yu isteyerek veya kuyudan su çekerek abdest alır ve namazını bi­na eder,

İstincâ ederken avret mahalli açılan bir kimsenin, namazını bina etmesi batıl olur. Fakat bu kimse, istincâsım, elbisesinin al­tından gizlice yaparsa, namazını bina edebilir, Bedâi´de de böyle­dir.

Namaz kılan kimsenin abdesti bozulduğu zaman, hemen abdest almaya gider. Bu esnada, abdest alan kimse, avret mahalli­ni açar veya avret yeri o kimsenin kasdı olmadan açılırsa, bu durum hakkında Ebû Ali en-Nesefi: «Bu kimse, eğer örtünme. imkanı bulamamışsa, namazı tamamen bozulmaz.» demiştir. Ni-hâye´de de böyledir.

Bacaklarım abdest için açan kadının namazı, batıl oku-. Sahili olan da budur.

Namaz içinde abdesti bozulan kimse, abdest aldığı za­man, abdest azalarını üçer defa yıkayarak, başını kaplama meshe-derek, nıazmaza, istüışak ve diğer sünnetlerini yerli yerinde yaparak abdestini alır. Sahih olanda budur.

Fakat bu kimse, abdest azalarını dörder defa yıkarsa, na­mazı yeni baştan kılar. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Namazda iken abdesti bozulan bir kimseye, su, uzakta ve­ya su kuyusu, yakında bulunursa, bu kimse muhayyerdir; zahmeti en az olanını seçer; dilerse suya gider, dilerse kuyudan su çeke­rek abdestîni tazeler. Kuyudan su çektiği zaman, namazını bina etmez; yeniden kılar. Sahih olan budur. Muzmarât´ta da boyîeçlir. Muhtar olan da budur.

Namaz kılarken abdesti bozulan bir kimse, evinde su var iken onunla abdest almayıp, abdest almak için havuza gider ve bu durumda, evi de havuzdan yakın olursa; eğer, aralarındaki mesa­fe iki saf miktarı ise, namaz —tamamen bozulmuş olmaz. Fa­kat, havuz ile ev arasındaki uzaklık farkı, iki safdan- fazla ise, bu kimsenin namazı tamamen bozulur; onun üzerine, namazın kalan kısmım bina edemez.

Bu kimsenin evinde su olsa da, abdestini havuzdan almak bu kimsenin âdeti olsa, veya bu kimse, evde su olduğunu unutarak havuza gitse ve orada abdestini alsa, namazını bina eder. Hulâsa´-da da böyledir.

Namazda abdesti bozulan kimse, havuzun başında yer ol­duğu halde oradan, daha ileriye geçtiğinde eğer bu geçiş, yerin dar olması gibi bir sebepten dolayı olmuşsa, namazını bina eder; aksi takdirde bina edemez. Vecîzü´l-Kerden´de de böyledir.

Namazda abdesti bozulan kimse, abdestini aldıktan son­ra, başına mesh .etmediğini hatırlayarak gidip başını meşhetse, bu durumda, namazım bina etmesi caiz olur. Fakat, Önce hatırîaya-maz da namaza durduktan sonra hatırlarsa, gidip başını mesheder ve namazım yeniden kılar. Hulâsa´da böyledir.

Bir kimse, elbisesini unutmuş olsa da, dönse ve eibisesi-ni giyse, namazı yeniden kılar. Tatarhânlyye´de de böyledir.

Bir kimsenin, mescitte abdesti bozuüsa ve dışarı çıkıp içinde su olan bir kaptan abdestini alsa ve o kabı da namaz kıl­dığı´ yere götürse, eğer kabı bir eliyle götürmüşse, namazını bina eder. Muhıyt*te de böyledir.

Namazda iken abdesti bozulan kimse, abdest almak için evine gelse de, kapıyı kilitli bulsa, onu açıp abdestini alır. Çıkın­ca da,´hırsız korkusundan dolayı kapıyı kitlerse, namazım bina et­mesi caiz olur; böyle bir korku yoksa, bina etmesi caiz olmaz. Tstarhâniyye´de de böyledir.

Namazda abdesti bozulan kimse, abdest alacağı kabı dol­durur ve onu tek eliyle taşırsa,, namazını bina eyler. îki e´iyle ta­şırsa, bina etmesi caiz olmaz. Cevheretü´n-Neyyitre´de de böyledir.

Namaz kılan kimseye, namazın cevazına mani bir pislik isabet ederse, onu yıkar. Şayet o pislik, hariçten isabet etmişse, o kimse namazı bina eylemez. Buna İmânı Ebû Yûsuf (R.A.) mu­haliftir. Pislik -eğer kendisinden isabet etmişse, o kimse namazım bina eder. Tebyîn´de de böyledir.

Elbisesine pislik bulaşan, kimse, o saat onu çıkarıp başka bir elbiseyi giyme imkânına sahipse, o kimsenin öyle yapıp, na­mazını bina etmesi caiz olur.

Eğer, o saat çıkarıp, başka elbiseyi giyme imkânı olmaz ve o pis elbise ile bir rükün eda ederse, bil-iemâ namazı bozulur. Eğer, namazdan bir cüz eda etmeden, öylece bir müddet beklemiş olsa bile namazı bozulmaz. O saat çıkarma mümkün olduğu ve başka bir elbisesi de bulunduğu halde çıkarmamış ve bu durumda, na­mazdan da bir cüz kılmamışsa, bu hal hakkında, arkada şiarımızın ihtilâfı vardır. Ebû Hanîfe (R.A.) ile Ebû Yûsuf (R.AJ: «Bu kim­senin namazı bozulur.» demişlerdir. Muhiyt´te de böyledir.

Bir kimsenin namazda abdesti bozulmuş olsa, hemen dö­ner abdest alır. Bu abdestini kasden bozarsa, bu kimsenin, nama­zı bina etmesi caiz olmaz. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

4- Binanın caüz olmasının şartlarından biri de, iük abdesti-. nin bozulması üzerine alacağı ikinci abdestinin bozulmasını gerek­tiren bir halin bulunmamasıdır. Bahrü´r-Râık´ta da böyledir.

Mestlerinin üzerine meshetmiş olan bir kimsenin, namaz içinde abdesti bozulsa da, abdest almak için gitse ve abdest a[ır-ken mesh müddeti bitse, namazını yeniden kılar. Sahih olan da budur.

Teyemmümle namaz kılmakta olan bir kimsenin, abdesti na­maz içinde bozulsa, abdest almaya gidince de su bulsa, bu kimse de namazını bina edemez. Özürlü kadın da böyledir; yani, özürlü kadın namaz kılarken abdesti bozulsa da, abdest almaya gidince özrü bitse, bu kadın da namazını bina eyîiyemez. SeraJısî´nin Mu-hıyt´inde de böyledir.

Sargısının üzerine meshetmiş ol anın, yarası iyileşir veya yarası kanayanın, namazının vakti çıkarsa, bunlar da namazlarını yukarıdaki gibi bina edemezler. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Binnm caiz olmasının şartlarından biri de, imâma iktida etmiş olan kimse, namazda abdesti bozulduğu vakit, abdestini ye­niler ve imâm namazını bitirmeden ve arallannda iktidaya mani bir hâl olsa bile imâma dönmesidir.

Eğer, imâm namazı bitirmişse,, bu kimse, kendi başına nama­zını bina eder; imâma dönmez. Bu durumda imâma dönerse, nama­zının bozulup bozulmayacağı hususunda ihtilâf vardır. Eğer, imâm­la aralarında bir mani yoksa, dönmeksizin olduğu yerden imâma uyar. Bahrû´r - Râık´ta da böyledir.

Namazı yalnız başına kılan kimse, abdest aldıktan sonra, namazı tamamlama hususunda, evi ile namaz kıldığı yer arasında muhayyerdir; fakat, namaz kıldığı yere dönmesi efdâldir. Kâfî´de de böyledir.

îmâm da, yalnız kılan gibidir. Yerine geçirdiği imâm, na­mazı bitirmemişse, dönüp ona uyar; bitirmişse, kendi başına na­mazını bina eder. Vikaye Şerhi´nde de böyledir.

5- Binanın caiz olmasının şartlarından biri de, abdesti bo­zulan kimse, sahibi tertfb ise, abdesti bozulduktan sonra, üze­rinde bulunan kaza namazını hatırlamamasıdır. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

6 - Binanın ceÜz olmasının şartlarından biri de, namaz kıl­dırmakta olan imâmın abdesti bozulursa, kendi yerine (imamlığa) ehil olmayan bîrini geçirmemesidir.

Bu imâm, şayet yerine bir kadını veya bir çocuğu geçirmiş o-lursa, namazını yeni baştan kılar. Bahrü´r-Râık´ta da böyledir. Bi­na eyliyemez. [45]



İstihlâf


İstihlâf : Namaz içinde, her hangi bir sebepten dolayı, imâ­mın kendi yerine, başka birini geçirmesi demektir.

Namazın binasının eaiz olduğu her yerde imâmın da ye­rine bir başkasını geçirmesi caizdir.

Namazın binasının sahih olmadığı yerlerde ise, istihlâf yoktur.

Başlangıçta, imâm olmaya elverişli olan her şahsın, imâ­mın abdesti bozulunca, onun yerine geçip imâm olması da elve­rişlidir.

Başlangıçta, imameteelverişli olmayan kimsenin, imâmın ha-desi halinde, onun yerine geçmesi de doğru olmaz. Muhryt´te de. böyledir.

İstühlâfın Şekli:

Namazda abdesti bozulan imâm, burnunun kanadığı zannını vermek için, elini burnunun üzerine koyarak ve eğilerek geriyo çekilir; arkasındaki saftan birini, öne geçirir. Ve bu işi, konuşa­rak değil de, işaretle yapar. Sahrada, safları geçmeden; camide ise, daha dışarı çıkmadan, imâmın, yerine bir başkasını geçirme hak­kı vardır. Tebyîn´de de böyleedir.

imâmın abdesti bozulduğu zaman, yerine, safları birbi­rine muttasıl olduğu halde, mescidin dışından birini geçirmesi sa­hih olmaz. Ebû Hanîfe (R.A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.)un görüşlerine göre, bu durumda, cemaatin namazı bozulur, imâmın namazının, bozulup bozulmayacağı hususunda ise, iki rivayet vardır. Esahh olan, onun da namazının bozulacağıdır. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

îmâm için evla olan, mesbûku yerine geçirmemesidir. Şayet imâm, mesbûku yerine geçirmek isterse, münasip olan, onun kabul etmemesidir. Kabul etmiş olursa, bu da caizdir. Za-hîriyye´de de böyledir.

İmâm, mesbûku öne geçirirse, mesbûk da imâmın bırak­tığı yerden başlar. Selâm verme vaktine gelince, mesbûk, bir mü4riki öne geçirir. Müdrik, cemaatle birlikte selâm verir.

Namazı tamam olduğu zaman imâm, kahkaha ile güler, kas-den abdestini bozar, konuşur veya mescidden çıkarsa, hem ken­disinin hem de cemaatin namazı tamamen bozulur. Birinci imâma gelince eğer o namazım kılıp bitirmiş ise, onun namazı bozulmaz, şayet bitirmemiş ise, onun da namazı bozulur. Sahih olan da bu­dur. Hidâye´de de böyledir.

İmâmın abdesti, namaz içinde rükûda bozulmuşsa, yeri­ne geçirdiği imâma, parmağını, dizinin üstüne koyarak işaret eder.

Eğer, namazı secdede bozulmuş ise, parmağını alnına koyarak işa­ret yapar. Eğer, okurken bozulmuş ise, parmağını ağzına kor.

Şayet, geride bir rek´ati kalmışsa, bir parmağı ile; iki rek´at kalmışsa iki parmağı ile işaret" eder.

Tilavet secdesi için, parmağını, alnına ve ağzına koyarak işâ-rette bulunur. Sehiv secdesi için ise, parmağım, kalbinin üzerine koyar. Zahîrüyye´de de böyledir.

îmâm, bu işaretleri, yerine geçirdiği adam durumu bil-catyorsa yapar; şayet durumu bilen birisi ise, bu işaretleri yapma­sına hacet kalmaz. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, dört rek´atli bir namazda bir imâma uysa, imâmın da abdesti bozulsa ve yerine bu kimseyi geçirse; eğer bu şahıs, imâmın kaç rek´at kıldığını ve geride kaç rek´at kaldığını bilmezse, bu kimse, bu durumda, dört rek´at namaz kılar ve ihti­yaten her rek´atte de oturur. Fetâvâyi Kâdîhan´m Mesbûk Bölü­münde de böyledir.

Namaz içinde abdesti bozulan imâm, yerine bir lâhıkı ge­çirmiş olsa; lâhık, cemaate işaret ederek noksanını tamamlar ve sonra cemaatle namaza devam eder. Şayet böyle yapmaz ve kendi üzerinde bulunanı tehir edip, imâmın bıraktığı yerden devam ederse; selam verme yerine kadar varır ve burada, yerine başka birini geçirir; bu yeöi imâm da cemaatle selam verir. Bu, bize gö­re caizdir. Muzmarât´ta da böyîedeir.

Namazda abdesti bozulan imâm, mescidden çıkmadıkça veya yerine başka birini getirip de, o kimse, imâm makamında ce-caate imâm olmaya niyyet etmedikçe veya cemaat, bir başkasını imâmın yerine geçirmedikçe, imamlık hakkına sahiptir. Hatta, bu hallerden biri bulunmasa da. abdesti bozulan imâm, mescidin bir tarafında abdest alsa ve cemaatte onu beklemiş olsa, imâmın yeri­ne dönüp, onlarla beraber namazını tamamlaması caiz olur.

Eğer, yerine bir imâm geçirmez, cemaatte bu işi yapmaz ve imâm mescidden çıkarsa, cemaatin namazı fesada gider. îmâm ise, abdestini alıp, namazım bina eder; çünkü imâm, kendi nefsinde, rnünferîd (tek başına namaz kılan) gibidir. Mumyt´te de böyledir.

Şayet, bir kimse, kendiliğinden, abdesti bozulan imâmın yerine geçer ve imâm mescidden çıkmadan Önce, imâmın yerine durursa, bu da caiz olur. Fakat, o şahıs, mihraba varmadan, imâm mescidden çıkarsa, o şahsın da, cemaatin ´de namazı bozulur; ön­ceki imâmın namazı ise bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyle­dir.

İmâmın ardında tek bir şahıs olduğu zaman, imâmın ab­desti bozulmuş olsa, imâm tayin etse de, etmese de, o şahsın imam olacağı açıktır.

Abdesti bozulan imâm, bir şahsı, cemaat de, başka bir şahsı ileri geçirse, asıl olan, imâmın ileri geçirdiği şahıstır. Ancak, cemaat, imâmın öne geçirdiği şahıstan daha önce, kendilerinin öne geçirmiş oldukları imâma uymuşlarsa, bu durumda imâm, ce­maatin Öne geçirdiği imamdır.

Eğer, cemaatten ayrı ayrı topluluklar, ayrı ayrı birer imâ- , mı öne geçirmişlerse, bu durumda, sayıca çok olan topluluğun ile­ri, geçirdiği imâma itibar olunur. Topluluklar sayıca müsavi ise­ler, hepsinin de namazları bozulur.

Öne, iki kişi geçecek olsa, hak, daha önce imâmın yerine varanındır. Bu iki kişi, imâmın, yerine aynı anda varır ve cemaatin bir kısmı birine, diğer kısmı da-öbürüne iktida ederlerse, cemaat-. ten, daha çoğunun uymuş olduğu tarafın namazı sahih olur; az olan tarafın ise, namazı fasid olur. Cemaat, sayıca müsavi olduğu takdirde, tercih mümkün olmadığından, her iki tarafın namazları da sahih olmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Abdesti bozulan bir imâm, son safta bulunan bir şahsı ye­rine geçirse ve sonra mescidden çıksa; eğer, imâmın yerine geçir­diği kimse, o esnada imamete niyyet ederse; imâm olmuş olur. Bu durumda, önceki imâmın durduğu yerle, yeni imâmın arasında olanlarla, sağ ve sol tarafında bulunanların namazları bozulur. Fa­kat, bu kimse önceki imâmm makamına varınca, imamete niyyet eder ve bu şahıs mihraba varmadan, önceki imâm mescidden çık­mış olursa, hepsinin de namazı bozuümuş olur.

Bu durumda, imâmın yerine geçen şahsin ve cemaatin, nanıazlaıının caiz olmasının şartı, imâmın yerine geçen şahsın, imâm mescidden çıkmadan önce mihraba varıp, imâmın yerine clurmasıdır. Bahrü´r-Râik´ta da böyledir.

Abdesti bozulan imâm, yerine birini geçirdiğinde, o şah­sın da abdesti bozulur ve o da yerine bir başkasını geçirirse, bu durum hakkında Fudalî : «Önceki imâm mescidden çıkmamış ve üçüncü imâm da imâmın yerine varmamışsa, bu caiz olur. Durum, sanki o şahıs kendi nefsini öne-geçirmiş veya önGeki imâm onu öne geçirmiş gibi olur; böyle olmaz ise caizâ olmaz.» demiştir. Hulâsa* da da böyledir.

Bir imâmın, namazda abdesti bozulsa ve yanında da hiç kimse bulunmasa, bu durumda bir adam gelip cemaat olana ka­dar, o imâm mescidden çıkmaz. Ve sonra çıkar. İkinci adam, ar­kadaşlarımıza göre, birincinin halifesi C= yerine geçirdiği kimse) olur. Zahiriyye´de de böyledir.

Bir imâm, namazda kıraatten (= Kur´ân okumaktan) aciz kaldığı zaman, yerine birini geçirir. Bu, namaz caiz olacak kadar okuyamadığı veya utanmak veyahut korku arız olduğu zaman olur; unutmaktan dolayı böyle yapılmaz. Fakat, imâm, namaz caiz ola­cak kadar okumuşsa, yerine hiç kimseyi geçirmez; rükû´a varır ve namazına devam eder. Şayet, bu durumda yerine başkasını geçir­miş olursa, namaz fasid olur. Çünkü, böyle yapmaya ihtiyaç yok-U*ı\ Tebyîn´de de böyledir.

îmâm, okumayı unuttuğu zaman, yerine birini geçirmesi asla caiz olmaz. Bunda icmâ´ vardır. Aynî´de de böyledir.

Bir misafir, diğer bir misafire uyduğunda, imâm olan mi­safirin abdesti bozulur ve yerine, bir mukimi imâm olarak geçirir­se, arkasındaki misafir, namazını dörde tamamlamaz; iki rek´atte sslam verir. Şayet yerine, misafir olan birini geçirir ve bu şahıs da ikâmete niyyet ederse, arkasındaki cemaat içinde bulunan misafir­ler, namazlarını tamamlamazlar. Serâhsî´nin Mıüuyt´inin Müsafİ-rin Namazı BÖlümü´nde de böyledir. [46]



Bu Konu İle İlgili Bazı Meseleler :


Abdestim bozuldu zannı ile mescidçlen çıkan bir kimse, sonra abdestinin bozulmadığını anlasa, namazını kılmaya yeniden baştan başlar. Bu şahıs, mescidden çıkmamışsa, namazını bi­na eder, (Geride kalanını kılar.) Hidâye´de de böyledir.

Yukarıdaki durum,-bir kimsenin, namaza abdestsiz başla-dığmı veya mesh müddetinin bittiğini sanmasmm veya teyemmümlü iken serabı görüp de su zannetmesinin veya tertib sahibi ise, öğle namazında iken sabah namazını kılmadığını sanmasının veya elbisesinde bir kırmızılık görüp de onu pislik zannetmesinin hilâfınadır; bu hallerde hakikati anlayıp geri dönse, namazı bozulur; bina caiz olmaz.

Ev, namazgah ve cenaze namazı kılman yerler de mes-cid hükmündedir. Sahradaki saflar da mescid hükmündedir.

Bir kimse, imamlık için öne geçmiş olsaf eğer önünde sütre yoksa, arkasındaki safların mesafesine itibar olunur. Eğer önünde sütre varsa, hudut sütredir. T&byîn´de de böyledir.

Bir kimse, yalnız başına namaz kılıyorsa, secde yeri, mes-citldc olduğu gibidir. Sağı, solu ve arkası da böyledir. Yani, bu me­safeler kadar olan mesafe, mescid hükmündedir. Muhıyt´te de böyledir.

Kadının, musallada namazgâhda) abdesti bozulsa, na­mazı fasid olur. Çünkü, musallanın mescid hükmünde olması sa­dece erkekler hakkındadır. (Yani kadın burada namazını bina edemez.) Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, abdestinin bozulacağından kor­kup, namaz kıldığı yerden ayrılsa ve sonra da abdesti bozulsa, o kimsenin, namazım bina etmesi hakkı yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. [47]



Namazı Bozan Bazı Haller :


1- Sabah namazını kılarken güneşin doğması,

2- Cum´a namazını kılarken, Ükndi vaktinin girmesi,

3- Yara iyileştiği için sargının düşmesi,

4- Özürlü bir kimsenin namaz içinde— özrünün sona er­mesi,

5- Ümmîniıı, imâmın yerine geçmesi,

6- İmâ ile namaz kılanın, rükû´ ve secdelere gücü yetmesi,

7- Mestleri üzerine meshetmiş olarak, namaz kılmakta olan bir kimsenin, namaz içinde mesh müddetinin bitmesi,

8- Teyemmümle namaz kılmakta olan kimsenin namaz esmişinda su bulması,

9- Ayaktaki mestlerin, amel-i yesirle (kolaylıkla çıkması,

10- Üromî´nin, bîr sûreyi düşünerek okuyabilmesi,

11- Ümmî´nin namaz içinde dinleyerek, Kur´ân ezberle­mesi, gibi hallerde namaz bozulur.

Teyemmümle namaz kılmakta iken, su bulan bir kimse, onu kullanmaya gücü yetmezse veya onu kullanmaya imkân bula­mazsa namazı bozulmaz,

Bir kimsenin, mestleri geniş olduğu için, zahmetsiz çıkar­sa, abdesti bozulur. Fakat, mestler zor bir fiil ile çıkarsa, namazı tamamdır.

Ümmî, Kur´ân okuyan bir kimseden, fazla meşgul ol­madan Kur´ân okumayı hakikaten öğrenirse, namazı tamamdır. Bu hüküm, ümmînin, namazı münferiden kıldığı veya imâm oldu­ğu zaman geçerlidir. Böyle okursa, ümmînin imameti caiz olabilir.

Fakat, ümmî, güzel Kur´ân okuyan bir kimsenin arkasında na­maz kıldığı zaman, —Kur´ân öğrenirse— umuma göre namazı fa-sid olur. Ebû´I - Leys ise, o ümmînin, namazının bozulmadığı görü­şünü seçmiştir: Tebyîn´de de böyledir. Sahih olan da budur. Zahl-rîyye´de de böyledir.

12- Çıplak bir halde namaz kılan kimse, temiz ve kendisi ile namaz kılmak aciz olacak kadar elbise bulursa, namazı bozulur.

13- Pis bir elbise ile namaz kılmakta olan bir kimse, o ne­caseti temizleyecek bir imkân bulur veya bu imkânı bulamaz fakat elbisesinin dörtte biri veya daha fazlası temiz olur ve bununla ör­tünmesi mümkün olduğu halde, o şahıs bunları yapmazsa, namazı bozulur.

14- Teyemmümlü olarak namaz kılmakta olan bir kimse, na­maz esnasında su bulur ve kullanmaya da gücü yeterse, namazı bozulur.

15- Sahib-i tertib olan bir kimse, namaz kılarken, geçirmiş olduğu bir namazı hatırlarsa namazı bozulur.

16- Abdestli bir kimse, teyemmümiü bir imamın arkasında namaz kılarken suyu görürse veya bu kimse, imâmın sahib-i tertip olduğunu ve onun da bir fâitesi (= kazaya kalmış namazı) bu­lunduğunu hatırlarsa, sadece, o muktedîniıı namazı bozulur; bâlıl olur. Tebyîn´de de böyledir.

Bu durumlarda, naınaz batıl olduğu zaman, bu namaz, na­fileye çevrilmiş olmaz. Yalnız, şu üç yerde btı namazlar, nafileye çevrilmiş olur´

Tertip-sahibinin, «--namaz esnasında™ kilau^viığı bir na-mazi hatırlaması hailinde,

Sabah namazını kılarken güneşin doğması halmd´e/

Cum´ayı -kılarken ikindi vaktinin girmesi halinde, Cevheretü´n - NeyyâreMe de böyledir.

Pis elbise İle namaz k»J arken, onu temizleyecek bir şey bu­lan kimsenin namazı bozulur.

Bir kisfse, keza namazı kılarken tulü´., zevfcl, gurup gibi kerahat vakti girerse, o namaz bozulur,

Bir cariye, baş örtüsüz namaz kılarken azad edilir ve : anda başmı Örtmezse, namazı bozı$m\

Bu mes´e!elerden herhangi biri, namaz kılan bir kimseye, —teşehhüd miktarı oturduktan sonra veya sehiv secdesi yaparken bile arız olursa, o kimsenin namazı bâtıl olur. Eğer bu İr-imâm ise, arkasındaki cemaatin namazları da batıl ölür.

Namazdan, selâmla çıkmış olan bir kimsenin üzerinde, i eecdesi bulunsa ve bu esnada mezkûr hallerden -birisi anz tâz: bu kimse, eğer sehvinden dolayı secde ederse, namazı batıl old^ sehiv secdesi yapmazsa, namŞzi batıl olmaz

Cemaatten, olan bir kimse, teşehhüd miktarı oturdukta sonra, imâmdan Önce selam verip namazdan çıkmış sonradan da bu şahsa, saydığımız haÜerden birisi arız olsa, sadece bu şahsın namazı batıl olur. Cemaatin —ve imâmın namazına bir şey ol-

Keza, imâm, sehiv için secde ettiği zaman, cemaatten olanlar, .sehiv secdesi yapmasalar; imâma da bu hallerden birisi, arız olsa, bu durumda, imâmın namazı bozulur; cemaatin namazı ise bozul­maz. Tebyîn´de de böyledir. [48]



7- NAMAZI BOZAN ŞEYLER VE NAMAZIN MEKRUHLARI :


Namazı Bozan Sözler :


Namazda unutarak, kasden, hatâen veya bilerek, a/ veya çok konuşan kimsenin namazı bozulur,

Muktedînin, namazın ıslâhı için, oturacağı yerde, kalkan imâ­ma : «Otur», kalkacağı yerde, oturan imâma da : «Kalk» demesi veya namazın ıslâhı için olmayan, insanların sözlerinden herhangi biri iüe konuşmasa, bize göre namazı bozar. Ve bu namazların yeni baştan kılınması gerekir. Muhiyt´te de böyledir

Bu hâl (konuşma), son oturuşta, teşehhüd miktarı otur­madan Önce olursa, namazı bozar. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyle­dir.

Konuşmakla namaz; konuşmanın duyulacak kadar olması ile bozulur. Konuşma, başkaları tarafından duyulmasa, fakat sade­ce konuşan tarafından duyulsa yine namazı ifsad eder, bozar. Mu-Jııyt´t´e de böyledir.

Şayet, bir kimsenin konuştuğu, kendisi tarafından bi­le duyulmazsa, harfler sıhhatli olsa bile, o kimsenin namazı bo­zulmaz. Zahidi´de de böyledir.

«Namazda, uyur halde de olsa, konuşunca na­maz bozulur. Muhtar olan da budur.» denilmiştir. Muhıyt´te de böy­ledir.

Namaz kılan kimse, başkasına selam verirse namaz bozu­lur.

Bu kimse, namaz bitti zannı ile selam verse yine namazı bo­zulur.

Bu kimse, namazda olduğunu unutarak selâm vermiş olsa, yi­ne namazı bozulur.

Namaz kılan kimse, bir adamın verdiği selama, selamla muka­bele etmiş olsa yine namaz bozulur. Ebûl - Mekârim Şerhi´nde de de böyledir.

Bir mesbûk, imâmla birlikte selam verilir zannı ile» seSam verirse, namazı bozulur. Bu selam, kasden verilmiş olduğu için- de, namazım bina eylîyemez. Hulâsa´da, da böyledir.

Mesbûk, imâmla birlikte selam vermişse bakılır, eğer üzer rinde kalan rek´atleri hatırladığı halde selam vermişse, bu mes-bûkun namazı bozulur. Fakat, eğer üzerinde kalan rek´atleri unu­tarak selam vermişse, bu mesbûkun namazı bozulmaz. Çünkü, unu­tarak selam vermek, sahibini namazın hürmetinden Çıkarmaz. Ta-havî Şerhi´nde de böyledir.

Yatsı namazını kılan kimse, .teravih zannı ile Üd, rek´aj tamamlanınca selam verse; veya bîr kimse, cum´a namazı zannı ile öğle namazının ikinci rek´atinde selam verse; veya mukim olan bir kimse, misafir olduğu zannı ile iki rek´ati tamamlayınca selam ver­se namazı bozulur; yeniden kılması gerekir.

Bir kimse, dördüncü rek´at zannı ile, ikinci rek´atte selam vermiş olsa, bu kimse namazına devam eder. Sonunda da sehvi için secde eder. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Selamı unutmak, eğer selam namazın aslında vaki´ ise, na­mazın bozulmasını gerektirir; ve eğer, selam namazın vasfında va­ki ise fesadını gerektirmez.

Bir kimse, namazdaunutarak, bir adama selam vermeyi kasdetse ve «es-selam» der demez, namazda olduğunu hatıriasa, o kimsenin selam vermesi, gerçekten münasip olmaz; bu kimse he-men susar. Fakat, yine de Bu kimsenin namazı bozulur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, selam niyyeti ile namazda müsafaha etse (= el sıksa), namazı bozulur. Çünkü o, manen konuşmaktadır. Bir kim-katriv karşıfok vereme . Ancak,

Her iki Uucu duaya kui´-ı üTuw ´zşohböyiedu"

\Uu kirrısv:. bu iie. söylemiş oİsi aP Ki-´-rki göre, o km^ kui na

küan kilise ai-^sa dü peşi sıra «ol flos´. bo^uhnaz. ;!uüu.. k»´!biiiden´demesi daha Îiîi fViaktu". Hulâss´da da böy

us ona demesi,.olur,

am;îzda ,aksıraii,. «elhamdülillah» demezse, namazdan sonra ıi sahihtir.

Namaz kılan kimse,.r.;iktedî ise, imâma uymuş-t.aaks:i-´dığînda, gizli o.l-uak Jciıi olarak da «elhamdülillahdeme/. AiirnJerin kaviller: lİTnufrtöşî´de de böyledir.

Namaz kılan iki kişito;: bu-;, aksırsa da, namazın hanem­den bir kimse de «y^riıansüke; bu duaya, namaz kılanla-t´îrt ikisi do´-âiîiin» we-e:er, ;jkiiran şahsın namazı Kus: diğcdniuki bozu^:rtaz. kendisi için duâ etine-

kişiden, birisi, namaz dışında

namni´ kıîan diğr.- şahıs danbozulmaz. Çünkü bu .-´:ucumda,

kendi jıofsine dua değildir» denilmiştir. Sirâcü´I-

Müktedî´nin, imâm tutulur tutulmaz, hemen o dakikada, onu açması mekruhtur. Çünkü, imâmın hatırlaması ve okumaya devam etmesi mümkündür..Bu durumda ise, muktedî, ihtiyaç ol­madan, imâmın arkasında okumuş olur. Serahsî´nin Mühıyt´inde de böyledir.

İmâmın, kendisini başkasının açmasına meydan vermesi uygun değildir. Çünkü bu hâl, iurkasıhdakinin Kur´ân okumasına yol açmak olur ki, bu da mekruhtur. Eğer imâm, kifayet miktarı okumuşsa hemen rükû´a varmalıdır veya başka âyete intikai etme­lidir. Kâfî´de de böyledir

Bir âyeti tekrar tekrar okumaya veya susup durmaya ilcâ denir. Nihâye´de de, böyledir.

Namazda olmayan bir kimse, imâma karşı kıpırdamış ve ona yol açmış ise, imâm da düşünüp hatırlamışsa, eğer imâm, onun yol açışı tamam olmadan okumasına devam ederse, namazı bozulmaz. Fakat, o kimsenin okuyuşuna uyarsa, imâmın namazı bozulur. Çünkü—burada— hatırlamak açışa izafe edilir. Mürâhıkm yol açışı da baliğin yol açışı gibidir. Namaz dışında olan kimseyi, imâma uyan birisi dinlemiş olsa ve bu muktedî, dinJlediği şeyle imâma yol açsa, bu durumda, hep­sinin namazı da bâtıl olur. Çünkü, telkin dışarıdan gelmiştir. Bah-rüRâık´ta da böyledir.

Namaz kılan kimseye, kötü bir haber verilse de o da : «in-nâ liUahi ve innâ ileyhi râci´ûn» dese veya sevinçli bir haber ve­rilse de : «elhadü lillah» dese; bu kimse, eğer bunlarla, haberi ge­tirene cevap vermeyi kasdederse, namazı bozulur; fakat, cevap vermek kasdı ile değil de namazda olduğunu bildirmek kasdi ile bunları söylemişse, namaz bozulmaz. Bunda icmâ´ vardır. Serah-dfrtin Mühıyt´inde de böyledir.

Namaz kılmakta olan bir kimseye, hayreti mucip bir ha­ber verilse ve o da : «Sübhânallahi velhamdülıllahi ve lâ ilahe il-lallahü´ vellahü ekber.» dese, eğer bununla, haberi getirene cevap vermeyi kasdetmemişse, namazı bozulmaz. Bu, herkese göre böyle­dir. Fakat bununla haberi getirene cevap vermeyi kasdetmişse. İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve tnıâm Muhammed (R.A.) ´e göre, namazı bozulur. «Bu durumda namazı bozulmaz! çünkü —söylediği

insan kelâmı değildir.» diyenler de olmuştur, Nisab´da : «Fetvbuna göredir.» denilmiştir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, hilâli görse ve : «Rabbî ve Rabbü-keHâh» dese, İmâmı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muham­med (R.A.)´e göre, namazı bozulur.

Âlimlerimize göre, hummadan veya benzeri bir hastalıktan Allah´a sığınmak maksadı ile namazda Kur´ân okuyan kimse­nin namazı bozulur. Zahîriyye´de de böyledir.

Namaz kılan hasta, ayağa kalkarken veya eğilirken : «Bis­millah» dese, kendisine isabet eden meşakket, ağrı veya acıdan dolayı böyle demişse, namazı bozulmaz. Fetva da bunun üzerine­dir. Muzmarât´ta da böyledir.

Sadrü´ş - Şehîd´in Câmiü´s - Sağîri´nde : «Bir kimse, (in­nâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn´ u cevap kasdı ile söylerse, herke­sin yanında namazı bozulur.» denilmiştir.

Namaz kılan, kimse, başkalarına cevap kasdı olmadan «Al-îahümme salli aiâ Muhammed» veya «Allahû Ekber» dese, bil-ic-mâ´ namazı bozulmaz. Fakat bunları, cevap kasdiyle söylemiş olur­sa, bazıları : «Bu durumda, herkese göre bu kimsenin namazı bo­zulur.» demişlerdir. Zahir olan kavil de budur.

Namaz kılan bir kimse, birine cevap vermeyi kasdetme-
Bir kimse âyetini okusa da, namaz kılan kimse, Peygamber (S.A.VJ Efendimiz´e se-lavât getirse, namazı bozulmaz.

Keza, bir kimse şeytandan bahsetse de, namaz kılan kimse : «Allah ona lanet etsin», dese, namazı bozulmaz.

Bir kimse : «Yüksek sesle fatiha okuyun, mühim, çok mühim şeyle,r içi´n.» dese, mesbûk da okusa, namazı bozulur. Fetva da bu kavle göre verilmiştir. Hulâsa´da da böyledir.

N;u~az ju-lan bir inı´ns^, öh şairin kasth iîe okumuş o´lsa, namazı yeleri, ş:;r okuyorum kasdı İta namaz:

Cinde de boy.i-..:nşa - ; nu dili ´ie söyîem.: bo :uîrorîZ :vo´. îyünak -Mıısallfde de i--öyi3tîır.

Fetvalarda : rims´ , nzr hu be v;tva bir ineseîe düş:- ruh olur,» deiîîimîştir ğirkde, r. si´cerevru:´ absniVolime ise, nam-ayA bomiuv, Fak;-1. iH;"jh değilse, a kimsenin rtamiA Knr;iaVur. Serâhd´nfo Mubiyt´kıde böyi

Kcslii ılaiı bir kim^, insanlarda-!hâl f= imhjolan bir şeyederek,-namaz içiucir- AÜaİ eâlâ´j-a dup edrıre. namazı k gibi , gibi Allah´ım, filan .kariu;- r;zsk oîarak ban Buyur AHahım- Buyur, buyur.,. Emrine amadeyim. Senin or­tağın yoktur. Buyur... Hamd ve ni´met ancak Senin içindir. Mülk de Senindir. Senin ortağın yoktur.) dese, namazı bozulur. Hulâsa´ da da böyledir,

Bir kimse, teşrıyk günlerinde (Kurban bayramının arefe-sinden itibaren dört gün) namazın içinde, «Allahu Ekber» demiş olsa, namazı bozulmaz. Fetâvâyl Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, namaz içinde, isteyerek ezan okusa Ebû Hanî-fe´ye (R.A.> göre, namazı bozulur. Muhıytte de böyledir.

Namaz kılan kimse, ezanı işittiği zaman, müezzine cevap vermeyi isteyerek, onun söylediğini´ tekrarlarsa, namazı bozulur; bu niyyetle söylemezse, namazı bozulmaz. Müezzinin söylediği ezan lafızlarını tekrarlarken, hiç bir niyyeti bulunmazsa, yine bozulur. Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Namazda şeytan vesvese verse de, Gücü yetme, yalnız ve yalnız pek yüksek ve çok büyük olan Al­lah iledir.) dese, eğer bunu âhiretle ilgili bir iş için yapmışsa na­mazı bozulmaz; şayet dünya ile ilgili bir iş için yapmışsa, namazı bozulur. Tunurtâşî´de de böyledir.

Bir kimse, namazın sonunda, teşehhüdü unutarak selam verir ve sonra da bunu hatırlar ve teşehhüd okumakla meşgul olur /fakat bunu tamamlamadan selam verirse, îmâm Ebû Yûsuf (R.A.)-´a göre namazı bozulur. Çünkü bu kimse, teşehhüde dönüşü sebebi ile, birinci oturuşu terketmiş olur ve bu durumda teşehhüdü tamam lamadan önce selam verirse namazı bozulur. İmâm Muhammed (R. A.) ´e göre ise, bu kimsenin namazı bozulmaz. Çünkü, kimsenin bi­rinci oturuşu, teşehhüde dönmesi üe tamamen terkedilmiş olmaz. Ancak, teşehhüdden okuduğu miktarı terkedilmiş olur; veya; hiç terkedilmiş olmaz. Çünkü teşehhüdün okunacağı yer, oturulan zamandır. Onun terkine zaruret yoktur. Fetvada bunun üzerine­dir.

Hakkında bir rivayet bulunmayan şu mes´ele de, âlimlerin ihtilâf ettiği mes´eîelerdendir :

Bir kimse, namazda Fatihayı ve zanım-ı sûreyi okumayı unut­tuğu zaman, bunu riikû´da hatirlasa ve onları okumak için ayağa kalksa ve sonra da doğrulduğuna pişman olsa ve hemen akabin-´de secdeye varsa, rükû´, tamamen veya hiç terketmiş olmaz. Çünkü o, rükû´u kıraat için terk etmiştir. Kıraatte . bulunmadığı vakit, snaki o kıraat yokmuş gibıi olur. Fetâvâyl Kâdîrhân´da da böyle­dir.

Bir kimse, namaz içinde inîese, âh dese veya ağlasa, ağ-İarken de sesini yükseltse ve bu sesden harfler meydana gelse; eğer bu ağlama, cennet veya cehennemin anılmasından ve onları hatırlamış olmasından dolayı olmuşsa, o kimsenin namazı tamam­dır. Fakat bu kimse, bir ağrıdan veya bir musibetten dolayı ağUf • mış olursa, namazı bozulur. Âh-u enîni, günâhının çokluğundan dolayı ise, yine namazı bozulmaz.

Namaz kılan kimse, sessizce ağlasa ve gözlerinden yaş ak­sa, namazı bozulmaz.

Enîn : Âh! Âh!., demektir. Teevvüh ise : Eyvah!... Ey­vah-... demektir. Tatarhânİyye´de de böyledir.

Bir kimse, namazda «âh!., «âh!..» dese, bü-icmâ namazı bozulur. Fakat, bu «âh!» çekmesi duyulmazsa, namazı bozulmaz. ancak mekruh olur. Çünkü bu, bir söz değildir. Muhıyt´te de böy-Üedir.

Namaz kılan kimse, sec.de yerinde bulunan toprağa üfür­müş oîsa, eğer üfürürken sesi duyulmaz ise, namazı bozulmaz. (Ne­fes alıp verme gibi...) Fakat, bu durumda, kasden üfürmek mek­ruhtur.

Bu üfürme, hece harfleri şeklinde duyulursa, bu hal konuşma mevkiinde olduğundan, üfüren kimsenin namazı bozulur. Hulâsa´ da da böyledir.

Namaz kılan kimse, «hoo, veya hâst» diyerek yanına gelen hayvanları sürse veya «hoşt» diyerek köpeği kovsa, namazı bozu-itur, fakat, hece harfleri olmayan bir sesle kovarsa, namazı bozul­maz.

Keza, bir kimse, hece harfleri ile kedi çağırsa, namazı bozu­lur. Hece harfleri olmayarak çağırırsa, namazı bozulmaz. Keza, ke­diyi hece harfleri olan bir sesle kovarsa, yine namazı bozulur. Ze-hıyre´de de böyledir.de

Namaz kıiu´i >,

Çünkü, oksi:ro.1ü.nce

Sahi iütidür.

Bâzı alimler Bakarak okunan k, böyle okuyan kimsenin ntrnıszi

Bazıları ise "Fâtihâ ımdeğilse bozulmaz.»´ d´-;rrıîşierdir,, Vibym´de âr

N´tc.ii.-: kısan kin^ Maiü bulunsa cia. o. ve bakan şah)s iç bir hrroin görijş ay-nîmi <.jiniac´on— o khiîserün :

İs i U bina bakıp bir şev.oti- de-liitrniştir. Tatarhâuîyi´O´dö

da namaz jalan o- ve´anlar.a (R. A.}1a-göre, bov´e vaptijViseiiiı ." namazı bu görüşü kabvl curuşievdir.

İmâm-Muhaımned ^RA.j´e göre is; mi;-i0juif t^rm" lur. Sahih alan ise, bil-icma. bu kimsenin naınazmin hnvsidir. Bu hususta okuduğunu an lava- iîe anlamayan ar;´fark yoktur. TebySn´de de böyledir.

Namaz kılan kimi. e, olsy. bü okuduğu şeyle,-

ma

kesir olur.

Tek ,iif YRpii.uA ;si-!´ ise, -iki elle yapılmış olsalar bi­le anıcl-i kailidir. Gömlek çıkamıa, pantolonun-düğmelerini çöz-eik:. bahiri´´. k;.´ar:;Ai, takkesini giyme veya onu çıkarma gibi işler bu cıiiisiccîeiKİir.--

Mükerrer (= tekrarlanmış) olmayan ve bir elle yapılma makamında olan işlerin hepsi, iki elle yapılsa bilamel-i ka-lîl (= amel-i yesîr) sayılır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

2) Amel-i kesîr üe amel-i yesîr ( = amel-i kalîl) arasındaki fark, namaz kılanın re´yüıe görüşüne) bırakılmıştır. Namaz kılan kimse, şayet yaptığı -işi çok görürse, o iş, ameli kesirdir ve eğer yaptığı işi az görürse, o da amel-i kaîîldir. Bu kavil, Ebû Ha-nîfe (R.A.) nin kavillerine çok yakındır.

3´ Namaz kılan kimseye, uzaktap. bakan birisi, onun yaptığı işleri görünce, onun namaz kılmamakta olduğunda şüphe etmezse iş> amel-i kesirdir. (= çok işdir.) Ve bu iş, namazı bozucudur. Fakat, eğer şüphe ederse, yani o kimsenin namazda olup olmadığı­nı farkedemezse, o iş, amel-i kalîl (= az iş, amel-i yesîr = kolay iş) dir ve bu iş namazı bozmaz. Esahh olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.,En güzel olan kavil de budur. Serahsî´nin Muhıyt´inde böyledir. Âmmenin ihtiyarı da budur. Fetâvâyi Kâdîhân´da ve Hu-İâsa´da de böyledir.

Namaz kılan kimse, kılıcını kınına koysa veya onu kının­dan çıkarsa, namazı bozulmaz.

Keza, namaz kılan kimse, peştemalınm eteğini omuzuna atsa veya bir eli ile taşıyabileceği bir şeyi yüklense veya bir çocuğu sır­tına alıp taşısâ veya elbisesini omuzuna alıp taşısa namazı bozul­maz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, taşıması zor oîan bir şeyi, namazda zora­ki taşısa namazı bozulur. Zahîıiyye´de de böyledir.

Namaz kılan bir kimse, ister kasden olsun, ister unutarak olsun, bir şey yer veya içerse namazı bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Dişlerinin arasında, yiyecek parçalan kalmış olan bir kim­se, namaz esnasında bunları çiğnese ve yutsa, eğer bunlar nohut­tan küçükse, o kimsenin namazı bozulmaz; fakat mekruh olur. Şa­yet bu şey, nohut kadar —veya ondan büyük ise bu kimsenin na­mazı bozulur. Sİrâcül - Vehhâc´da da böyledir. Bu, Tebyîn´de, Ta-hâvî Şerhi´nde de böyledir. Bekâlî de : «Bu esahhtır.» demiştir. Bürcendiy"de de böyledir,

Namaz kılan kimse, dişlerinin arasındaki kanı yutsa, —bu kan tükrüğüne galebe etse bile, — namazı bozulmaz. Shâcü´l-Veh­hâc´da da böyledir.

Nısab´da : «Bir kimse, namaza başlamadan önce yiyip iç­se, sonra da namaz kılmaya başlasa; ağzında yemek artıkları veya su artığı kalsa ve onları namazda yese ve içse, namazı bozul­maz. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir.

Keza bir kimse dişleri arasında kalmış olan şeyi, namaz esna­sında yutsa, —eğer bu şey nohut kadarsa— İmâm Ebû Hanîfe (R. A.) ve Ebû Yûsuf (R.A.) ´a göre, bu kimsenin namazı bozulmaz. Mıızmai´ât´ta da böyledir.

Namaz kılan kimse, dişlerinin arasından çıkan kanı yutsa, bu kan, ağız dolusu olmadıkça, namazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdî­hân´da ve Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, dışardan susam alsa da, onu yutsa, namazı bo­zulur. Sahih oîan da budur.

Tatlı bir şey yiyen bir kimse, sonra namaza durduğunda, ağ­zında kalmış olan tadı yutsa, namazı bozulmaz.

Namaz kılan kimse, ağzına fâniz (= bir nevî şeker, peynir sekeri, ham şeker) veya şeker alsa da yutmasa, fakat tadı mîdesi-ıe inse, namazı bozulun Hulâsa´da da böyledir. .Muhtar olan bu­dur. Zahîriyye´de de böyledir.

Namazda sakız çiğnemek, sakız çok olursa namazı bo-zar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Namaz kılan kimse, çok miktarda fevfele çiğnediği zaman, ondan bir şey kopup ayrılmasa bile o, amel-i kesîr olduğu için, o kimsenin namazı bozulur.

Eğer ondan bir şey kopup ayrılır ve boğazına girerse, az da ol­sa, yine o kimsenin namazı bozulur. Fakat, o çiğnenmediği zaman, feükrüğünc girmekle, o kimsenin namazı bozulmaz.

Namaz esnasında ağzına yağmur, dolu veya kar parçası düşen kimse, onu yutarsa, namazı bozulur. Sirâcü´l - Vehhâc´da da

böyledir.

Namaz kılan kimse, lambanın fitilini kaldırmış olsa, na­mazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.."

.kat., vürü,.;.

Bu ´iüüv:, kiMcy3 arkasını doudüâu zc-jn^ı, naynazı bozu-

içinde, b.: miıâari yuriir-

bir detada

af yürür, bivaz durur ve son-

zi bozulmaz. Fetâvâyi Kâdflıân´

Etleri k«ldınnak namazı bozmaz.

Fakat, ayaklan uzatarak hım an (= eşeği) sürmek namazı bo-. zar. Bu iş, binili iken bir ayakla yapılırsa, namazı bozmaz. Huîâsa´

ds da böyledir.

ivuutda iken, havyarı c-rindnüı olarak hır ayağı syllamak bu di inimde iki ayağım sal-mayapruak, iki elle pnyakmak gibidir. Ba´;fi bozulmaz.» dtayguiî: Olan da bu­dur.

Namazda İken, göğsünü kıbleden çeviren kimsenin nama­zı bozulur. Fakat, kıbleden göğsünü değil de, yüzünü çevirmiş olan kimsenin-namazı bozulmaz. Zahidî´de de böyledir. Bu, bir an dö­nüldüğü zasmndn*.

Namazda İken, hayvana binmek, namazı bozar. Çünkü bu, ancak iki elle yapılır. Fakat, namazda iken, hayvandan inen kim­senin namazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdflıân´da da böyledir.

Bir kimse, namaz kılan bir şahsı, yerinden kaldırıp sonra tekrar yerine koyduğunda, eğer, yönünü kıbleden döndürmemiç-se, o şahsın namazı bozulmaz. Fakat, o şahsı yerinden alır, hayvan üzerine korsa, namazı bozulur. SirâcüH - Vehhâc´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, özürsüz olarak, imâmın önüne geçmiş olursa, namazı bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Fadlî´nin Fetâvâsi´nda : «Sahrada namaz kılan kimse, secde yeri kadar (ayağı ile secde ettiği yerin mesafesi kadar) geri-, lerse namazı bozulmaz. Bu durumda, secde miktanna, arkasında, sağında ve solunda bulunan yerlere i´tibâr olunur. Kıble tarafında olduğu gibi, diğer taraflarda da bu kadar mesafe mescid hükmün­dedir. Namaz kılan kimse, işte bu kadar yerlerden çıkmaz ise, o kimse mescidden çıkmamış demektir. Bu hususta çizgiye itibar edilmez. Hatta bir kimse, etrafına çizgi çekmiş olsa ve o çizgiden çıkmasa, fakat bizim dediğimiz kadar olan mesafeden ayrılmış ol­sa, o kimsenin namazı bozulur.» denilmiştir. Muhıyt´te de böyledir.

Safta açık bir yer olsa, namaz kılan kimse hemen oraya girer Yanında namaz kılan kimse, yerini genişletene kadar ilerler­se, namazı bozulur. Hizânetü´l - Fetâvâ´da da böyledir.

Bir kimse, evinde akşam namazı kılarken, başka biri gelip ona uysa; imâm, unutarak, üçüncü rek´atte oturmadan, dördüncü rek´ate kalksa, muktedî de ona uysa, bu durumda, her ikisinin de namazları bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz içinde akrep ve yılan öldürmek, namazı bozmaz. Bir vurmakla bir kaç defa vurmak arasında bir fark yoktur. Ez-her ( = en açık) olan kavil de budur.

Nevâzil´de : «Bu hâl, muktedî için olursa, ayakkabısını alır ve ona doğru yürür, İmâmdan ileri geçmiş olsa bile, namazı bozul­maz. Hulâsa´da da böyledir.

Bu meslede, yılanların her çeşidi müsavidir. Sahih olan da budur.» denilmiştir. Hidâye´de de böyledir.

Namaz içinde, akrebin ve yılanın Öldürülmesinin, namazı bozmaması, onların, namaz kılanın Önünden geçmesi ve kendisine eziyet etmelerinden korkması halindedir. Fakat, böyle bir korku yoksa, —namaz içinde— onları öldürmek mekruh olur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, namaz içinde, üç taşı arka arkaya atarsa veya üç biti arka arkaya öldürürse veya üç kılı arka arkaya koparırsa veya sürme çekerse, namazı bozudur, Zahîriyye´de de böyledir.

Huccet´de : «Âlimlerden bazıları : Namaz kılan kimse, ta­şı, kolunu açıp uzatarak; gücünün yettiği kadar havaya doğru atar­sa, tek bir taş atmış olsa bile namazı bozulur.» demişlerdir, denil­miştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Hasen´in : «Hayvan üzerinde namaz kılan kimse, hayvan yürüsün diye ona vurursa, namazı bozulur.» dediği nakledilmiştir.

Bazıları da : «Bir defa veya iki defa vurursa, namazı bozulmaz; faJcat üç defayı bir rek´atte vurursa, namazı bozulur.» demişlerdir. Burada, vurmaktan murad, arka arkaya vurmaktır. Muhıyt´te de böyledir.

Namaz kılan kimse, başka bir şahsa, bir eliyle veya kamçı ile vurursa namazı bozulur. Münyetü´I - MusafiTde de böyledir.

Namaz kılan kimse, bir kuşa taş atsa, namazı bozulmaz, fakat mekruh olur. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz´ kılan kimse, geniş olan mestini ayağından çıkar­mış o.Isa, namazı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, üç kelime kadar yazı yazarsa, namazı bozulur. Fakat, daha az yazarsa, namazı bozulmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, havaya veya elbisesine bir şey yazsa fakat ondan bir şey anlaşılmasa bu yazı çok bile olsa, yazan kim­senin namazı bozulmaz. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, açık bir kapıyı kapamış olsa, na­mazı bozulmaz. Fakat, bu kimse, kapalı bir kapıyı açarsa, namazı bozulur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Sabî çocuk, namaz kılan kadının memesini emer ve me-, meden de süt çıkarsa, kadının namazı bozulur; süt çıkmazsa, kadı­nın namazı bozulmaz Çünkü, süt çıktığı zaman, kadın süt emzir-miş hükmünde olur; süt çıkmazsa, bu hükümde olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Çocuk, namaz kılan kadını üç defa emerse, süt çıkmasa bile, kadının namazı bozulur. Hulâsa´da da böyledir,

Namaz kılmakta olan bir kadının iki uyluğu arasına koca­sı cima´ eylese, yaşlık gelmese bile, kadının namazı bozulur.

Namaz kılan kadını, kocası şehvetle veya sehvetsiz olarak öp­müş olsa; veya kadım şehvetle tutsa, yine kadının namazı bozulur.

Fakat bir kadın, namaz kılan erkeği öpmüş olsa ve bu durum­da erkekte iştah olmasa, erkeğin namazı bozulmaz,

Namaz kılaiı bir erkek, talâk-ı ric´i ile boşamış bulunduğu ka­rısının fercine şehvetle baksa, kadına müracaat etmiş olur, fakat namazı bozulmaz, Muhtar olan da budur. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, namazda, eline şişeyi alıp başını veya sakalını yağlasa veya başına gül suyu dökse, bu kimsenin namazı bozulur. Fakat, elindeki yağı, başına ve sakalına sürerse, bu durumda nama­zı bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, namaz esnasında sakalını tararsa, namazı bo­zulur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Namaz kılan kimse, bir rükünde üç defa bir yerini kaşır­sa, namazı bozulur. Bu hüküm, her defasında elini kaldırdığı za­mandır. Fakat, her defada elini kaldırmasada, elini bir defa kaldı­rınca, tekrar tekrar kaşırsa, namazı bozulmaz. Hulâsa´da da böy­ledir..

Namaz kılan kimsenin, önünden geçilse, namazı bozulmaz, fakat, önünden geçen kimse günahkâr olur.

Geçilmesi mekruh olan yer hakkındaki kavillerin en sahih ola­nı, kişinin namaz kıldığı yerde ayağından itibaren, secde ettiği ye­re kadar olan mesafedir. Tebiyn´de de böyledir.

Âlimlerimiz: «Bir kimse, namaz kıldığı zaman, secde ye­rin kadar o!an mesafenin Önünden geçeni görmezse, bu geçiş mekruh olmat.» demişlerdir. Sahih olan da budur. Hulâsa´da da böy­ledir. Esahh olan da budur. Bedâi´de de böyledir. Ve dokuya en yakın olan da budur. Bu, sahraya ait bir hükümdür.

Bir kimse, mescidde namaz kıldığında, önünden geçen şahısla kendi arasında, insan gibi bir hâil duvar direk gibi bir mani bulu­nuşa, Önünden geçÜirniş olmasında; bir kerahat yoktur.

Fakat, arada bir. hail olmaz ve mescid de küçük olursa, nere­den geçerse geçsin mekruhtur. Bu hususta, büyük mescid sahra gibidir. Kâfi´de de böyledir.

Namaz kdan kimsenin önünden, aynı hızda iki kişi geç­miş olsa, kerahat, namaz kılana yakın olanadır. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimsenin Önünden geçme mecburiyetinde olan bir binicinin,.günahkar olmamasının çaresi şudur: O -binici, hayvanın Öbür tarafına geçerek, hayvanını sütre yapar. Nihâye´de . de böyledir.

Namaz kılan kimsenin Önünden, iki kişi geçecek olsa, on­lardan biri, namaz kılanın önünde durur, öteki geçer. Sonra da diğeri aynı şeyi yapar. Böylece, ikisi de geçmiş olur. Guırye´de de

böyledir.

Sahrada namaz kılan kimsenin, önüne bir arşından uzun, parmak kalınlığında bir sütre dikmesi uygun olur. Sütreyi, secde edeceği yerin az ilerisine ve sağ kaşının hizasına diker; sol. kaşı­nın hizasına da dikebilir. Fakat, sağ kaşının hizasına dikmesi daha efdaldır. Tebiyin´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, önüne, ağaç bir sütre koymasında bir sakınca olursa, o zaman bunu koymaz. Kâfi de de böyledir. Bir topluluk bu kavli sahih görmüştür. Hulâsa´da da: «Bu esahhtır.» denilmiştir. Gımye´de de: «Muhtar olan budur.» -denilmiştir.

Namaz kılan kimse, önüne sütre koyacaksa, onu uzunla­masına koyar, enine koymaz. Tebylin´de de böyledir.

Bir kimse, yanında," böyle sütre olacak bir ağacı olmadığı veya dikecek başka bir şey bulamadığı veya Önüne koyacak. bir şey olmadığı zaman, önüne bir çizgi çizer mi, çizmez mi ... Bu hu­susta, âlimlerimizin bir kısmı:: «Çizmez.» demişlerdir. Bu kavil, İmâm Muhammed (RA)´den rivayet edilmiştir. Bazı âlimlerimiz de: «Çizilir.» demişlerdir. Bu kavil de, îmâm Muhammed CRJU´-

dejı rivayet edilmiştir.

Sütre yerine çizgi çekilir diyenler, çizginin nasıl olabileceğinde de görüş ayrılığına düşmüşlerdir.. Bazıları: «Uzunlamasına çizilir,» demişler; bazıları da: «Mihrab gibi çizilir.» demişlerdir. Muhıyt´-te de böyledir.

Namaz kılman yer, yola karşı değil ve gelip geçme kor­kusu yoksa, sütreyi yapmayıp, terk etmede bir beis yoktur. Tebyin´-de de böyledir.

î-mâmın sütresi, cemaat için ide sütre olarak kâfidir.

Namaz kulan kimse — eğer önünde sütre yoksa — önünden geçecek olanı, işaretle veya «sübhânellah» diyerek uyarır. Bu h&k erkeklere aittir. Kadınlar ise, el vururlar. El vurmanın şekli: Sağ el ile sol el üzerine vurmaktır. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bu durumda, işaretüe teşbihi bir arada cem etmek, (ya­ni hem işaret etmek hem de «sübhanellah» demek) mekruhtur. İşaret kaşla, gözle veya başka uzuvlarla yapılır. KAfi´de de böyledir.

Namazda, rükû´ ye secdeleri uzatmak, zahirü´r - rivâyeye göre, namazı bozmaz.

Keza, namazda, fazla secde rükû´ yapmak da namazı boz­maz.

Fakat, bir kimse, namaz bitmeden tam bir rek´at fazla kılarsa, namazı bozulur.

îmâm, fazla olarak rükû´u ve secdedintn de birini yapsa ve celse (—oturma) için başını kaldırdığı zaman biri gelip, bu imâma uysa da rükû ve iki secde yapsa, imâmın namazı, fazla rek´at kıldığı için bozulur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını kılarken, tekbir alsa da ikindi veya nafileye niyyet etse, namazı bozulur. Çünkü, bir kimsenin, içinde bulunduğu namazdan başka bir namaza niyyet etse, nafile olur; ikindiye niyyet etse ikindi olur.

Bir kimse; tertib sahibi veya kazasının çokluğu sebebi iSe sa-hib-i tertiblikten düşmüş veya vakit dar ise, zaruretten dolayı kıl­dığı namazdan çıkar.

Keza, bir kimse, nafile kılarken, tekbîr alıp farz kılar. Veya cum´a kılarken tekbir alır, öğleyi kılar veya zikrettiğimiz yerlerde bunların tersini yaparak, içinde bulunduğu namazdan çıkar Teb-yln´de de böyledir.

Bir kimse, öğle namazından bir rek´atı kılmış olsa da, ay­nı namaza yeniden başlamak niyyeti ile tekbir alsa, kıldığı bir rek-´at. bozulmaz; yani o kimse, o bir rek´ati kılmış sayılır. Hatta, ka­lan rek´atleri kılarken, kılmış bulunduğu o rek´at itibariyle, son oturuşa oturmamış olsa, namazı bozulur. Bahrü´r - Râik´ta da böy­ledir.

Bu hüküm, niyyeti, kalbi ile yaptığı zaman geçerlidir. Yoksa, dili ile: «Niyyet ettim Öğle´namazım kılmaya derse, kılmış bulunduğa, o ilk rek´at, batıl olur. Kâfi´de de böyledir.

Bir kimse yalnız başına namaz kılarken, birisi gelip ona uysa, o da uyan kimseden dolayı İkinci bir tekbir alsa, bin kimse, birinci tekbiri üzeredir. Yani, o ana kadar kıldığı namaz, namaz oflarak sayılır. Ve imâm olan kimse, buna göre hareket eder:

Sonradan uyan, kadınsa, imâmın önce kılmış bulunduğu Jo» sim sayılmaz. Nihâye*de de böyledir.

Bir kimse öğJe namazına başlamış olsa da, sonradan imâ­ma uymak niyyeti ile tekbir alsa, Önce kılmış olduğu kısım ba­tıl olur.

Şayet, bir kimse> öğle namazım evde kılsa da, sonra cemaatle — aynı namazı yeniden — kılsa, Önce kılmış olduğu namaz batıl olmaz Kâfî´de de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını dört rek´at kılsa, selam verince, unutarak bir secdeyi yapmadığım hatırlasa, sonra da kalkıp yeni baştan dört rek´at daha kılsa ve salam verse, — bu — namazı bo­zulur. Çünkü, ikinci defa öğleye niyyet faydasıdır; boştur. Bu du­rumda, bir rek´at kıldığı zaman, farz namaza, farz namaz bitme­den Önce, nafileyi katmış olur. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir.

Bir kimse, akşam namazından iki rek´at kıldıktan sonra, teşehhüd miktarı otursa ve namaz bitti sanarak selam verse, sonra kalkıp tekbir alarak akşam namazının sünnetine niyyet etse, sün­net için secde etsin veya etmesin, akşam namazı bozulmuş olur. Çünkü, farz tamam olmadan, farzdan nafileye dönüş mümkün olur. Fakat, selam verdiği zaman, akşam namazını tamamlamadığını hatırlar ve bu durumda da namazının da bozulduğunu sanırsa, ar­tık kalkıp, ikinci defa, akşam namazı niyyeti ile üç rek´at kılar.

Bir kimse, akşam namazına başlar, bir rek´at kılar ve iftitâh tekbirini almadığını zannederek tekbir alır ve üç rek´at kı­larsa, namazı caiz olur.

Şayet, iki rek´at kılar ve iftitâh tekbirini almadığını sanarak tekbir alır ve üç rek´at kılarsa, caiz olmaz.,

Rezzîn isimli kitabta: «Bu kaide, o kimsenin tekbir alıp bir rek´at kıldıktan sonra oturmaması halinde böyledir. Çünkü, o. ka´de-i ahîreyi terketmiş olmakta ve farz tamam olmadan nafileye dönmüş bulunmaktadır.» denilmiştir. Huîâsa´da da böyledir. [49]



Namazda Mekruh Olan Ve Mekruh Olmayan Şeyler


Namaz kılan kimsenin, elbisesi sakalı ve bedeni ile oyna­ması veya secdeye giderken, elbisesini korumak maksadı ile Ön­den veya arkadan çekip kaldırması mekruhtur. Mi´râcü´d - Dirâ-ye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, rüku´a varınca, sırtına yapışma­ması için, elbisesini sarkıtmasında bir beis yoktur.

Namaz kılan kimsenin, namaz bittikten sonra, altındaki top­rakları veya otları silmesinde bir beis yoktur.

Namaz esnasında kendisini meşgul edip, — namazına — zarar verme ihtimali olunca, secde edeceği yeri, namazdan Önce silme­sinde de bir beis yoktur. Zararı yoksa, namazın ortasında bunları silmek mekruhtur. Teşehhüdden ve selamdan önce silmek ise, mek­ruh değildir. Fetâvâyî Kâdihân´da da böyledir. Ancak, bu durumda, silmeyi terketmek daha efladır. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyle­dir.

Namaz kılan kimsenin, alnının terini silmesinde bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir,

Namaz kılan kimsenin, kendisine fayda veren bir ameli iş­lemesinde bii- sakınca yoktur. Peygamber (SA.VJ Efendimiz, na­maz esnasında, alnındaki teri silerdi; secdeden doğrulurken de el­bisesini, sağma soluna silker, sarkıtırdı.

Namaz kılan kimsenin, kendisine faydalı olmayan bir şeyi yap­ması ise mekruhtur. Sahih olan da budur. Hulâsa´da ve NShâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, burnundan akan şeyi silmesi, onu yere damlatmaktan daha evladır. Gunye´de de böyledir,

Namaz kılan kimsenin, okuduğu âyetleri ve teşbihleri parmaklan ile sayması mekruhtur. Bu, İmâm Ebû Yûsuf a göredir. İmâm Muhammed´e göre ise, bu şekilde saymak mekruh değildir. Bu konudaki ihtilaf farz namazlardadır. Nafile namazlarda ise, bu şekilde sayarak bil-icmâ´ caizdir. «Bu hususta, nafile­lerde de ihtilaf vardır.» denilmiştir. Farzlarda ise bu şekilde say­mak bil-İcmâ caiz almaz. Fakat, bu hususta hepsinde de — yani´ farzlarda da nâfileüer de de ihtilaf vardır; zahir olan budur. Teb-yîn´de de böyledir.

Âlimlerimiz : «Eğer namaz kılan kimse, sayma ihtiyacı his­sederse, sözle söyliyerek değilde, işaret ederek sayar. Zaruret var ise, söyliyerek de sayabilir.» demişlerdir. Nîhâye´de de böyledir. «Parmakların ueu ile saymak mekruh olmaz.» da demişlerdir. Fetâ­vâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz dışında teşbihleri saymak konusunda da ihtilaf var­dır. Müstesfâ´da : «Namaz haricinde, teşbihleri saymak mekruh de­ğildir. Sahih olan budur.» denilmiştir. Tebyiiı´de de böyledir.

Sureleri saymak, —namaz amelinden olmadığı için— mek­ruhtur. Hîdâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, secde yerinde bulunan çakılları dön­dürüp düzeltmesi mekruhtur. Ancak, bu çakılların üzerine secde et­me imkânı yoksa, onlan.bir defada veya iki defada düzeltmek mek­ruh olmaz. Zâhirür - rivâyede ise : «Bir defada düzeltilir» denilmiş­tir. Münye´de de böyledir. Fakat, onu düzeltmemek, daha sevilen bir haldir. Hulâsa´da da böyledir.

Namazda, parmaklan birbirine geçirmek ve çıtlatmak da mekrûhdur. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Parmaklan çıüatmak, insanların çoğuna göre, namaz hari­cinde de mekruhtur. Zâhîdî´de de böyledir.

Çözülmesin diye, saçın tamamını toplayıp, bir şeyle başın üzerine bağlamakda mekruhtur. Tefeyîn´de de böyledir.

Âlimler, saçın bağlanış şekli pususunda ihtilafa düştüler; bazıları : «Saçı, başın ortasında toplayıp, sonra bağlamak.», bazıla­rı da : «Saçı, kadmlann yaptığı gibi, başın iki tarafına toplamak.», bazıları ise : «Saçı toplayıp, başm arka tarafına, iple veya kordela gibi bir bez parçası ile yapıştırır gibi bağlamak...» demişlerdir. Fa­kat hangi şekilde olursa olsun, erkeklerin saçlanm bağlamaları mekruhtur. Gâyetü´I - Beyân´dan naklen Bahrü´r - Râık´ta da böy­ledir.

Namazda elini böğrüne koymak da mekruhtur. Fetâvây! Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz dışında da böyle elini böğrüne koymak mekruhtur. ZAhUlİ´de de böyledir.

Namazda, baş kıbleden dönecek şekilde, sağa sola dönmek, sallanmak mekruhtur. Fakat, başı çevirmeksizin göz ucuyla bak­makta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namazda, bakışlarını semaya dikmek mekruhtur. Tebyîn´-de de böyledir.

Teşehhüdde veya iki secde arasında, kalçalarını yere koyup oturmak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. Keza, bu du­rumda, kalçaları yere koyup dizleri dikmek de mekruhtur. Sahih olan da budur. Hidâye´de de böyledir, Esahh olan da-budur. Kâfö´de ve Mebsût´dan naklen Nihâye´de de böyledir.

Buradaki mekruh olan oturuş şekli : «Ayak parmaklarının ucu­na oturmak...», «ökçelerin üzerine oturmak...», dizleri göksüne. toplayarak oturmak...», «elleri yere dayıyarak oturmak...´», «köpek oturuşuna benzer bir şekilde oturmak...» gibi oturuş şekilleridir. Ve bunların hepsi de mekruhtur. Zâhidî´de de böyledir.

Namazda, el ile selam almak mekruhtur.

Namazda, özürsüz olarak, bağdaş kurup oturmak da mekruh­tur. Tebyîn´de de böyledir.

Namazda, secde ederken, kolları yere sermek; rükû´a eğilir­ken ve rükû´dan doğrulurkeh ellerini kaldırmak; elbisesinin bir ucu­nu, başına veya omuzuna atıp, diğer tarafını salıvermek de, mek­ruhtur. Münye´de de böyledir.

Namaz içinde, kollarını giymeden, elbiseyi omuzuna atmak mekruhtur, Tebyîn´de de böyledir. Bu durumda, elbisenin altında gömlek bulunması ile bulunmaması müsavidir. Nihâye´de de böyle­dir.

Hulâsa ve Nisâb´da : «Namaz kılan kimse, elbiseyi, yırtık veya sökük yerinden giyse ve ellerini yakasına sokmasa, bu durumun, mekruh olup olmadığı hususunda, müteahhirûn ihtilaf etmiş­lerdir. Muhtar olan kavil ise, bu durumun mekruh olmamasıdır.» denilmiştir. Muzmarât´ta da böyledir.

«Kaftan içinde namaz kılacak olan kimsenin, ellerini kaf­tanın yakasına girdirmesi ve düşmesin diye kaftanı bir kuşakla bağ­laması uygun olur.» demişlerdir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz haricinde, elbiseyi omuza atmak hususunda., âlimler ihtilafa düşmüzlerdir. D&râye´de de bu gibi ihtilaflar zikredilmiştir. Kunye´nin Kerâhat Babi´nda da bunun mekruh olmadığı tashih edil­miştir. BahrttV - Râık´ta da böyledir.

Başına giyecek bir şey bulduğu zaman, bir kimsenin, erinip veya tenbelEk edip, bunu giymeden, başı açık namaz kılması mek­ruhtur. Fakat bunu, gönül alçaklığından veya huşu´dan dolayı ya­parsa mekruh olmaz. Aksine bu, daha güzeldir. Zehıyre´de de böy­ledir.

Yanında, gömleği bulunduğu hal!de, bir kimsenin, sadece don ile namaz kılması mekruhtur. Hulâsa´da da böyledir.

Fetâvâyi İtabiyye´de : «Bornos (denilen uzun bir elbise) ile namaz kılmak mekruhtur. Bunun, harbte giyilmesinde kerahet yok­tur.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de ide böyledir.

Bîr kimsenin, elbisesinin, kollarını dirseklerine kadar sıva­yıp, kollan açık namaz kılması mekruhtur. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Namazda sama mekruhtur. Sama : Vücudu, baştan ayağa kadar,elleri bile bir taraftan çıkaramıyacak şekilde bütünü ile bir giyeceğe sarmak demektir. Tebyîn´de de böyledir.

Bir kimsenn, namazı -sağ omuzunu açık bırakıp bir ucunu, sağ koltuğun altından, sol omuzunun üzerine atarak, giymş bulunduğu bir elbise ile kılması da mekruhtur. Fetâvâyi KâdShta´-

da da böyledir.

Namazda, i´ticâr da mekruhtur. İ´ticâr : Sarığı, başın etra­fına sarıp, başın ortasını açık bırakmaktır. Tebyîn´de de böyledir.

İmâm Velyâlîcî : «Bu hâl, namaz içinde olduğu gibi namaz dışında da mekruhtur.» demiştir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Yenisi ve güzeli varken eski ve kötü elbise ile namaz kılmak mekruhtur. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Namazda, telessüm de mekruhtur. Telessüm : Namaz için­de ağzı ve burnu kapatmaktır.

Namazda, esnemek mekruhtur. Bir kimseye esneme hali galebe ederse, namaz kılan kimse, gücünün yettiği kadar yutmaya ve onu defetmeye çalışır. Fakat, esneme hali, daha fazla galebe ederse, na­maz kılan kimse, elini veya yenini, ağzının üzerine kor. Tebyîn´dede böyledir. Esnerken ağzını kapatmamak mekruhtur. Hızânetül-Fıkh´da da böyledir. Namaz kılan kimse, esnediği zaman, ağzına eli­nin dışını kor. Muhtârütü´l - Nevâzil´den naklen Bahrü´r - Râık´ta ida böyledir.

Bir kimse, namazda iken esnediği vakit, kıyamda sağ eliyle, onun dışında ise, sol elinin içi ile ağzım kapatır. Zâhidİ´de de böyle­dir.

Namazda, gözleri yummak mekruhtur.

Büyük veya küçük abdest darlığı var iken, namaza girmek mek­ruhtur. Bu durum, namaz kılan kimseyi fazlaca rahatsız ederse, o kimse namazı keser. Yellenmekle ilgili hüküm de böyledir. Bîr kim­senin, bu durumlarda da namaz kılması caiz olur; fakat bu günah­tır. Şayet, vakit dar olur da, âbdest almakla meşgul olmak, namaz vaktinin geçmesine sebep olacak bulunursa, o kimse, namazım bu halde kılar. Çünkü, kerâha´tüe kılmak, kaza etmekten evlâdır.

Namaz esnasında, bir kimsenin, kendisini yelpaze ile veya elbisesinin yakası bir şeyle serinletmesi mekruhtur. —Çok olma­ması halinde böyle yapmakla namaz bozulmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Kasiden yapılmaları halinde namaz içinde Öksürmek ve boğaz temizlemek mekrûtur. Fakat, bunlar, —gayrete rağmen de-fedilemedikleri takdirde mekruh olmaz. Zâhddî´de de böyledir.

Namazda tükürmek mekruhtur.

Keza, rükû´dave secdelerde tumânîneti terk etmek de mekruh­tur. Tumânînet : Namaz kılan kimsenin, belini tam doğrultması ve azalarının sakin olması demektir. Muhıyt´te de böyledir.

= Keza, kavme´yi terk etmek de mekruhtur. Kavme : îki secde arasında, azalar sakin olacak şekilde oturmaktır. îbni Emîrül -Hâcc´ın Münyetü´l - Musallî Şerhi´nde de böyledir.

Münferîd´in (= yalnız basma namaz kılan kimsenin)), ce­maatin saflarının arasında,onların oturma ve kalkmalarına mu­halif bir şekilde namaza durması mekruhtur.

Keza, muktedînin (= imâma uyarak namaz kılmakta olan kim­senin) , tek başına, arkada namaz kılması da mekruhtur. Muham-med bin Sücâ ve.Hasan bin Ziyâd´m Ebû Hanife (R.A.)´den riva­yet ettiklerine göre : Şayet, saf arasında boş yer yoksa, muktedînin bu şekilde namaz kılması mekruh olmaz. Fakat, bu durumda, muk­tedînin saftan birisini kendi yanma çekip, onunla birlikte idurması daha güzeldir. Muhıyt´te de böyledir.

Muktedînin, bu durumda, çekeceği şahsın âlim olması uy­gun olur. Tâ ki, durumu anlasın ve namazı fasada vermesin. Hızâ-netü´l Fetâvâ´da da böyledir.

Hâvi´de : «Bir kimsenin, arka tarafında mezar olduğu hal­de namaz kılması mekruh değildir. Çünkü bu durumda, namaz kılan kimse ile kabir arasında bir miktar mesafe vardır. Fakat, bu durum­da namazın mekruh olmaması için, şayet, mezardaki namaz kılmak­ta olsa idi, namaz kılan kimse üe mezardakânin arasından, geçilebi­lecek bir yerin oltmâsı gerekirdi.)) denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimsenin, önünde, başı üzerinde, sağında, solunda veya elbisesinde resim varken namaz kılması, mekruhtur.

Üzerinde namaz kılınan yaygıda resim bulunması halinde, iki ri­vayet vardır; sahih oian, suret üzerine secde edilmedikçe bunun mekruh olmamasıdır. Bu, resimlerin, bakan kimsenin zahmetsiz ola­rak görebileceği kadar büyük olması halindedir. FetâvâyÜ Kâdîhân´ da da böyledir.

Resim, bakan kimsenin dikkatle bakmayınca ve düşünme­yince göremiyeceği kadar küçük olursa, namaz mekruh olmaz.

Resmin başı kesilmiş olursa, onda bir beis yoktur. Başın kesilmesi, o başın üzerinin iplikle Örülerek başın görülmez olması ile olur. Böylece, baştan bir eser kalmamış olur. Şayet sadece baş ile beden arası, bir iplikle dikilip örülürse, buna itibar edilmez. Çünkü, kuşlardan boynu böyle süslü olanlar vardır.

Mekruh olma bakımından en şiddetli hâl, resmin ön tarafta ol­masıdır; sonra başın üzerinde, sonra sağda, sonra solda ve sonra da arkada olmasıdır. Kâfi´de de böyledir.

Tehzîb´de : «Resim, idayalı bir yastıkta bulunsa da o yastık, namaz kılan kimsenin önünde olsa, o kimsenin namazı mekruh olur. Ancak, yastık yere atılmışsa, namaz mekruh olmaz.» denilmiş­tir. Tatarhântyye´de de böyledir.

Canlı olmayanların resimleri mekruh değildir. Nihâye´de de böyledir.

Farz namazlarda, bir rek´atte, bir sûreyi tekrar okumak mekruhtur. Nafile namazlarda ise, böyle yapmak mekruh değildir. Fetâvâyi Kâdâhân´da da böyledir.

Bir kimsenin,, yalnız başına nafile bir namaz kılarken, bir âyeti tekrar tekrar okuması mekruh olmaz. Fakat, farz namaz kılan kimsenin, ihtiyarî olarak bir âyeti tekrar tekrar okuması mek­ruhtur. Özür veya unutmak sebebi ile, bir âyetin farz namazlarda da tekrar edilmesinde bir beis yoktur. Muhıyt´te de böyledir.

Cum´a namazında, içinde secde bulunan bir sûreyi okumak veya secde âyetinin okunulmasından korkulan herhangi bir namaz­da, yine içinde secde âyeti bulunan bir sûreyi okumak mekruhtur. Hulâsa´d a da böyledir.

Namaz kılan kimsenin, secdeye giderken, ellerini, dizlerin­den önce yere koyması, secdeden kalkarken de dizlerini, ellerinden önce kaldırması mekruhtur. Özür müstesnadır. Mümye´de de böyle­dir.

Muktedî´nin, imâmdan önce rükû´ ve secde yapması ve ba­şını imâmdan önce kaldırması mekruhtur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Namaz kılan kimsenin,

Açıktan besmele çekmesi ve açıktan âmin demesi;

Kıraati rükû´da .tamamlaması;

Zikirlerin, intikâlin tamamlanmasından sonra olması;

Farz kılarken, özürsüz olarak asaya (= bastona) dayanması; mekruhtur. Nafile namazlarda, bu şekilde dayanmak mekruh olmaz. Zâhidi´de de böyledir.

Sırtında sabi bir çocukla namaz kılmak caizdir, fakat mek­ruhtur. Şayet, çocuğu koruyacak kimse olmaz ve çocukda ağlasa, bu durumda mekruh olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Namazda, gömlek veya takke çıkarmak veya bunları giy­mek, mestleri çıkarmak —amel-i yesîr ile olsa bile— mekruhtur. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimsenin, namazda sangını başından alıp yere koyması veya yerden kaldırıp başına koyması; namazı bozmaz, fakat bunlar mekruhtur. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Bir kimsenin, sangının büklümü üzerine secde etmesi mekruhtur. Zehıyre´de de böyledir.

Bü halin mekruh olması, hacminin, o kimsenin secdesine mani´ olmaması, şartına bağlıdır. Eğer, secdeye mani´ oluyorsa, namaz asla caiz olmaz. Bürcendîye´de de böyledir.

Bir kimsenin, yüzüne toprak değmesin diye, yenini serip üzerine secde etmesi mekruhtur. Fakat bunu, sangına ve elbisesine toprak değmesin diye yapmışsa, mekruh olmaz. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Yer (toprak) üzerinde namaz kılan bir kimse, sıcaklık dokunmasın diye serdiği bir bezin, üzerine secde ederse, bu mek­ruh olmaz. Zahîrıyye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, secdede, ayaklanni örtmesi mek­ruhtur. Hulâsa´da da böyledir.

Yalnız başına nafile namaz kılmakta olan bir kimsenin, rahmet âyeti okunduğu zaman rahmet dilemesinde veya azâb âyeti okununca bundan Allah´a-— sığınmasında ve istiğfarda bu­lunmasında bir beis yoktur. Farz namaz kılmakta olan bir kimse­nin, bunları yapması ise, mekruhtur. Fakat, imâmın, farz olsun, nafile oîsun, hiç bir namazda böyle yapması doğru olmaz. Münye´ de de böyledir.

Nanıaz kılan kimsenin, bir sağına bir soluna meyletmesi (.= eğilmesi) mekruhtur. Zehıyre´de de böyledir.

Namazda, özürsüz olarak ayaklar arasında terâvuh mekruhtur. Terâvuh : Ayağın biri üzerine, biraz çöküp dayanmak; biraz da diğerine çöküp dayanmaktır. ~

Keza, tek ayağın üzerine dayanarak namaz kılmak da mek­ruhtur. Zahîriyye´de de böyledir.

Namaz esnasında kalkarken, ayağın birini ileri atmak mekruhtur. Tebyîn´de de böyledir.^

Namaz kılan kimsenin, koku veya reyhan koklaması mek­ruhtur. Zehıyre´de de böyledir.

Namaz kılan bir kimsenin, el ve ayak parmaklarını, secde esnasında ve diğer hallerde, kıble istikametinden başka [tarafa çe­virmesi mekruhtur. Fetâvâyı Kâdîhân´da da böyledir.

İmâm olan kimsenin, tek başına ve tamamen, nührab oyu­ğunun içine girmiş olarak namaz kılması mekruhtur. Fakat imâm, mihrabın dışında durur ve mihraba secde ederse, bu mekruh ol­maz. Tebyîn´de de böyledir.

Mescit, imâmın arkasında bulunan cemaate dar gelirse, imâmın tek başına mihrabda namaz kılması mekruh olmaz. Fetâ-vâyî Burhâmyye´de de böyledir.

Namaz esnasında, imâmın, .tek başına seki gibi yüksek bir yerde bulunması mekruhtur. Zahirü-´r - rivâye budur. Hîdâye´de de böyledir.

Bu durumda, imâmın yanında, cemaatten bazı kimseler bu­lunursa, o zaman mekruh olmaz. Serahsî´nin MuhıytUnde de böy­ledir.

Bu hususta, sekinin yüksekliğinin miktarı bir adam boyu­dur. Bundan aşağısına itibar olunmaz. Sürenin yüksekliği göz önün­de tutularak, yüksekliğin bir arşın olduğu da söylenmiştir. îtimatl edilen de budur. Gâyetü´l - Beyfin´da : «Sahih olan budur.» denil­miştir. Bahrü´r Râık´ta da böyledir.

Kâ´be´nin üzerinde namaz kılmak, Kâ´be´ye olan ta´zimin terk edilmiş olmasından dolayı mekruhtur.

Bir kimsenin, kendisi için, mescidde özel yer ayırması mekruh­tur. Tatarhânliyye´de de böyledir.

Bir kimsenin, başka bir insanın yüzüne karşı namaz kıt ması mekruh olur. Maden´de de böyledir.

Bir kimse, başka bir insanın yüzüne karşı namaz kılsa ve bu sırada aralarında, sırtı namaz kılana dönük bir başka şahıs bu­lunsa, bu durumda namaz mekruh olmaz. Timurtâşî´de de böyledir.

Namaz kılan bir kimseye karşı durmak mekruhtur. Namaz kılan kimsenin, ön safta veya son safta olması müsavidir. Münye´de de böyledir.

Yakında olsa bile, konuşan bir kimsenin arkasında namaz kılmak mekruh değildir. Ancak, konuşan kimseler, seslerini yükselt­tikleri zaman, namaz kılan kimse okumasında şaşıracaksa bu du­rumda, —konuşan kimsenin arkasında namaz kılmak— mekruh olur. Hulâsa´da da böyledir.

Uyuyan kimselerin arasında namaz kılmak, mekruh olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

İçinde ateş yanan tennûr´a veya ocağa karşı namaz kılmak mekruhtur.

Kandile veya lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değil­dir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir. Esahh olan da budur. Hı-zânetü´l - Fetâvâ´da da böyledir.

Ellerinde veya başı üzerinde Kur´ân olduğu veya asılı bir kılıç veyahut da benzeri şeyler bulunduğu halde namaz kılmakta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Rükû´d a iken, birisinin geldiğini hisseden ve gelen kimseyi tanıyan bir imâmın, o şahıs yetişsin diye rükû´unu uzatması mek­ruhtur. İmâm, gelenin kim olduğunu tanımazsa ve uzatma miktarı ancak bir veya iki teşbih miktarı olursa, bu şekildeki uzat­ma, mekruh olmaz. Muhtârü´l - Fetâvâ´da da böyledir.

İmâmın, safların hizasında durması mekruhtur. Bahrü´r Râık´ta da böyledir.

Bir kimsenin, ağzında dirhem ve dinar (= para) bulundu­ğu halde namaz kılması, bunlar o kimsenin okumasına mani ol­masa bile mekruhtur.

Elinde bir mal tutarak namaz kılmak da mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Önünde pislik bulunduğu halde, namaz kılmak mekruh-dur. Serahsî´iün Muhıyt´inde de böyledir.

Özürsüz olarak namaz içinde yürümek; bir adım atıp dur­mak, sonra bir adım daha atıp yine durmak, mekruhtur. Bunlar, bir özür sebebi ile yapılmış olursa, mekruh olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimsenin, safın gerisinde tekbir alıp, sonra safa katıl­ması mekruhtur. Serâhsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Elleri, rükû´da dizlerin üzerine ve secde de, —özürsüz ola­rak— yere koymamak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyle­dir .

îmâma uymuş olarak namaz kılmakta olan kimsenin, Kur´-ân ^kuması İmâm Ebû Hatifte (R.A.) ye İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ´a gc , mekruhtur. Hidâye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin,

Başını aşağı eğmesi veya yukarı kaldırması;

Ellerini, kulaklarının hizasından yukarı veya omuzlan hizasın­dan aşağı kaldırması;

Secdede, karnını uyluklarına bitiştirmesi ye

İmâm yokken kamet getirilmiş olursa, cemaatın ayağa kalkma­sı, mekruhtur. Hızânetü´l -Fıkh´ta da böyledir

Sünneti tamamlamada acele etmek mekruhtur. Münye´de de böyledir.

Huccet´de : «Namaz kılarken sinek, sivri sinek kovmak mekruhtur. Zaruret hali müstesnadır. Bu durumun —sadece mek­ruh olması, bu işin ameM kalîl ile yapılmış olması şartına bağlıdır.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Namazda, özürsüz olarak yapılan, her amel-i kalîl mek­ruhtur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bir kimsenin yayı, oku ve sadağı (= ok koyduğu kabı) boynunda takılı olduğu halde namaz kılmasında bir, beis yoktur. Ancak, bunların sallanmaları namaz kılan kimseyi meşgul eder ve oyalarsa, bu durumda, bunlarla namaz kılmak mekruh olur. Bunun­la beraber, böyle kılmış olan namaz caizdir, Sirâcü´I - Vehhâc´da ıda boy eldir.

Bir kimsenin, gasbettiği yerde namaz kılması caizdir. An­cak, zulmetmiş olmasından dolayı, o kimse azaba uğrar. Bir kul, Al] ahu Teâlâ ile kendi arasındaki şeyin sevabını, kendisi ile bir baş­ka kul arasındaki şeyin de ikâbını (= cezasını) görür. Muhtârül-Fetâvâ´da da böyledir.

Bu şekilde kılman namazlar, şartları ve rükünleri tamam olduğu için caizdir.

Kerâhatle kılman" namazlar, maal - kerâhe (~ mekruh olmakla beraber) caizdir. Hidâye´de de böj´ledir.

Bu namazlardaki mekruh olma hâli, kerâhat-i tahrîmiyye (= harama yakın mekruh) ise, namazın iadesi (= tekrar kılınma­sı) vacip olur; kerâhat-i tenzîhiyye t = helâla yakm kerâhat) ise, na-roazm iadesi müstehap olur. Şüphesiz ki, kerâhati tahrîmiyye, va­cip rutbesindedir. Fethül Kadîr´de de böyledir. [50]



Namazın Mekruhları İle İlgili Bazı Mes´eleler


Namaz kılan kimseyi, ana-babasından birisi çağırırsa, na­mazını bitirmeden ona cevap vermez. Ancak, anne veya babası yar­dım isterlerse, namaz kılan kimse, namazını bozar. Çünkü, zaruret-siz olarak namazı kesmek caiz değildir. Bu hususta, yabancılar da, ana - baba gibidir.

Bir kimse namaz kılarken, başka bir kimsenin damdan düşe­ceğinden veya ateşte yanacağından veyahut da suda boğulacağın­dan korkar ve bu durumda olan kimse de, namaz kılan kimseden yardım isterse, namaz kılan kimsenin namazını bozması vacip olur.durumda, namaz ister

farz olsun, ister nafile olsun müsavidir. Çünkü, bir dirhem değerin­deki şey, bir maldır.

Bir kadın, namaz kılarken, ocaktaki tenceresi taşarsa, onu kurtarıp düzeltmek için, namazını keser.

Keza, namaz kılmakta olan bir misafirin, (yolcunun) hayvanı giderse; namaz kılmakta olan bir çoban, koyununu, kurdun yiyece­ğinden veya namaz kılan kimse, bir körün kuyuya düşeceğinden korkarsa, bü kimseler, bu sebeblerden dolayı namazlarını ke­serler. SVâcül - Vehhâc´dâ da böyledir.

Namaz kılmakta olan, bir kimseye, bir zımmî (= İslâm beldesinde yaşayan, gayr-i müslim kimse), gelip : «Bana İslam´ı öğret, bildir; derse, o kinişe farz bile kılıyor olsa, namazını bozar. Hulâsa´da da böyledir.

Tan yerinin ağarmasından sonra, hayır olan zikrin dışın­da konuşmak mekruhtur. Serahsî´nin Muluyt´inde de böyledir.

Husumet (düşmanlık) niyyeti ile namaz kılınmaz. Hıüâ-sa´da da böyledir. [51]



Mescidlerle İlgili Bazı ´Meseleler


Mescidin kapısını kitlemek mekruhtur.

Bazıları: «Mescidin eşyalarını korumak için, kapısını kitlemek-te bir beis yoktur.» demişlerdir. Sahih olan budur.

Mescidin üstünde (damında), başka bir bina yoksa cima´ eylemek, büyük ve küçük abdest bozmak mekruhtur.

Bayram ve cenaze namazı kılınan yerler hakkında, ihtilâf edil­miştir. Esahh olan, onların mescid hükmünde olmadıklarıdır. Bun­lar her ne kadar, imâma uyma bakımından, mescid hükmünde ol­salar bile, bir mekân hükmünde olduklarından, genelde mescid hükmünde olmazlar. Te&yîn´de de böyledir.

Mescidin avlusu da, mescid hükmündedir.

Bir kimse, camiin avlusunda imâma uymuş olduğunda, saflar birbirine bitişmemiş ve "avlu dolmamış olsa bile, o şahsm iktidası sahih olur.

İmâm Muhammed, (R.A ) buna işaret ederek : Bir kimsenin saflar, birbirlerine bitişmemiş olsa bile, cum´a (kılman yerin) ka­pısından iktidası sahihtir.» demiş ve «Saflar oraya kadar bitiş­mezse, cami civarındaki dükkanlardan imâma iktidâ, sahih ol­maz.» buyurmuştur.

Mescidin kapısında bulunan sekiler, mescidin avlusundan sa­yıldığı için, buralarda da imâma iktidâ sahih olur. Fetâvâyi KAdî-hân´da da böyledir.

Mescidleri, kireçle ve altın suyu üe süsleyip nakışlamak da mekruh değildir. Tebyîn´de de böyledir.

Bu hüküm, bir kimsenin, mescidi, kendi malı ile süslediği halerdedir.

Fakat, bir mütevelî, mescidi vakıf malı ile nakışlarsa, tazmin etmesi, harcadığı şeyi kendisinin ödemesi gerekir. Hidâye´de de böyledir.

Zâlim kimselerin, mescidin malına olan tama´larından (on­ları çalışmalarından) korkulduğu zaman, mescidin mallan toplanır. Kâfî´de de böyledir.

Yazıların düşme, dökülme ve tepelenip çiğnenme korkusu olduğundan, mescidin mihrabına ve duvarlarına, Kur´ân yazarak süslemek doğru ideğildir.

Nesefî´nin Cem´inde : «Namazgahla ve sergide, Allahû Teâlâ´-nın isimleri varsa, onu sermek ve kullanmak mekruhtur.

Keza, bir başka kimsenin, bunu kullanacağından korkarsa, o şe­yi, sahibinin mülkünden çıkarması da mekruhtur. Vacip olan, o şe­yi, yüksek bir yere koymak ve üzerine de başka bir şey koymaktır.»

denilmiştir.

Keza, esmâ-i hüsna dan birini, bir yaprak kağıda yazıp, kapıya yapıştırmak, isme ihanetten dolayı, mekruhtur. Kifâye´de de böyle­dir.

Mescidde ağız yıkamak ve abdest atmak mekruhtur. An­cak, abdest almaya ayrılmış bir yer varsa, orada abdest almak mek­ruh olmaz. Abdest alınan yerde, namaz kılmak da mekruhtur Fetâ­vâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Mescidin duvarına tükürülmez.

Mescidin Önündeki çakılların arasına da tükürmek mekruhtur.

Mescidin hasırlarının üstüne de. alfana da tükürmek mekruh­tur.

Sümkürmek de böyledir.

Lüzum hisseden kimse, bunları mendiline alır. Şayet, söylediği­miz yerlere sümkürmüş veya tükürmüşse, onları buralardan kaldı­rır. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Mecburiyet ve zaruret halerinde, hasırın üzerine tükür­mek, altına tükürmekten daha ehvendir. Çünkü, hasır hakikatte mescid değildir, hasrın altı ise hakîkaten mesciddir. Şayet, hasır yoksa, tüküren kimse, tükrüğünü açıkta bırakmaz; toprağa gömer. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Çamurda yürümüş olan kimsenin, ayağını mescidin duva­rına veya direklerine sürmesi mekruhtur. Hasırına sürmesinde bir beis yoktur. En iyisi böyle de yapmamaktır. Bu kimsenin, ayağını, mescidin, toplanıp biriktirilmiş bulunan toprağına sürmesinde bir beis yoktur. Eğer toprak dağınık ise, bu toprağa sürmesi mekruh­tur. Muhtar olan budur. Bu kimsenin, mescide konulmuş bulunan oduna ayağım sürmesinde bir beis yoktur. Serahsînin Muhıyt´inide de böyledir.

Mescidin içine kuyu kazılmaz. Fakat, Zemzem Kuyusu gibi daha. önceden bulunan kuyular müstesnadır.

Mescidin içine ağaç dikilmesi mekruhtur. Çünkü, ağaç dikilince kiliseye benzer ve ağaç namaz kılınacak yeri işgal eder. Ancak, ağaç dikmekte mescid için bir menfaat varsa, yani yerde su sızıntısı olur, mescidin direğini durdurmak, temelini sağlamlaştır­mak için, sızıntıyı çeker düşüncesiyle ağaç dikilirse, bu durumda bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Hasırlarını koymak için, mescidin içinde bir ev yapmakta bir beis yoktur. Hulâsa´da da böyledir.

«Bir şehrin surlarının (kale duvarlarının) üzerine yapılan mescidde namaz kılınmaz.» demişlerdir. Çünkü sûr, ammenin hak­kıdır. Bu husustaki tafsilatlı cevabın en uygun olanı şudur : «Eğer o şehir, kahren (zoraki, savaşla) fethedilmiş ve hükümdarın emri ile sürün üzerine mescid yapılmışsa, o mescidin içinde namaz kıl­mak caiz olur. Çünkü imam, (= hükümdar, komutan) yolu mescid eylemiştir. Böyle yapmış olması da´ evlâdır.

Özürsüz olan bir kimsenin, mescidi yol edinip, gelip geç­mesi caiz değildir. Özrü var ise böyle yapması caizdir.

Bir özründen dolayı mescidden gelip geçmesi caiz olan kimse­nin her giriş çıkışında değil günde bir defa tahiyyetül1 - mescid kılması caizdir.

Terzinin veya herhangi bir şey dikmekte olan bir kimsenin, mescidin içinde dikiş dikmesi mekruhtun Ancak, o kimse, mescid­de, oraya çocukların girmesine mani olmak veya orayı korumak için durmakta ise, bu durumda —bir şey dikmesi mekruh olmaz.

Keza, bir kâtip, mescidde ücretle yazı yazarsa, bu mekruhtur; yazıyı ücretsiz yazması ise mekruh değildir.

Bir muallimin, çocuklara sıcağın veya soğuğun zarar vermeme­si için, mescide oturup çocuklara derslerini öğretmesi mekruh de­ğildir.

Muallim (öğretmen, öğretici) ile ilgili mes´ele, dikici ve kâ­tiple ilgili mes´ele gibidir. Kâdî İitıâm´ın Nüsha´sında ve ikrârül Uyûıı´da da böyledir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir evin içinde mescid bulunsa ve evin kapısı kitlenince, ev halkı mescide cemaat olsa, bu mescid, bu cemaatin mescididir. Bu cemaat, diğer insanların o mescidde namaz kılmalarını yasaklama­dıkça, mescidde alışveriş yapmanın ve cünüp olan kimsenin oraya girmesinin, haram olması gibi mescidlerle ilgili hükümler, bu mes­cid için de aynen sabit olur.

Şayet, evin kapısı kitlenince, orada cemaat kalmaz fakat kapı açılınca orya cemaat gelirse, bu durumdaki bir yer, her ne kadar orada namaz kılmaktan insanlar men edilmıyorlarsa da mescid de­ğildir. Fetâvâyİ Kâdihân>la da böyledir.

Hiç bir kimse, mescidin lâmbasını evine götüremez, fakat evinin lâmbasını mescide götürebilir. Hulâsa´da da böyledir.

Mescidin lâmbasını, mescidde, gecenin üçde birine kadar, yanık bir vaziyette bırakmakta bir beis yoktur. Fakat, bundan daha fazla, yanık bırakılamaz. Ancak, vakfeyleyen kimse böyfe al­masını şart koşmuş veya lâmbanın daha fazla yanıkdurması bu mescidde adet İse, lâmba yanık bırakılır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir mescidi, Allah rızası için yaptırmış olan kimse, o mes­cidi ısÜah eylemede, imar ve tamir etmede, ona hasır veya kamış sermede, kandil asmada; o mescidde ezan okumada, kamet getir-, mede ve imamlık yapmada, —eğer ehil ise başkalarından daha çok hak -sahibidir. Eğer ehîlf değilse, bu hususlarda, onun re´yine (== görüşüne) baş vurulur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir İdmsenin, namaz vakitleri dışında, namaz kılmadan mescidde oturmasında bir beis yoktur. Fakat, bu sırada, bir şeyi telef ede:36, tazmin eder. (öder.´ Hulâsa´da da böyledir. [52]



8- VİTİR NAMAZI


İmâmı ´zam Ebû Hanife (RA.)´den vitir namazı hakkın­da üç rivayet vardır :

1- Bir rivayete göre, vitir namazı farzdır.

2 - Bir rivayete göre, vitir namazı müefcked sünnettir.

3- Bîr rivayete göre ise, vitir namazı vacibtir. Bu kavil, İmânvı A´zam (R.A.) ´m son kavlidir. Sahih olan da budur. Serah-sî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Vitir namazı, eğer yatsıya tabi bir sünnet olmuş olsaydı, bu namazı, gecenin sonuna kadar te´hir etmek, yatsıya tabi bir sünneti te´hir etmek gibi mekruh olurdu. Tebyln´de de böytedir.

Vitir namazını, gücü yettiği halde, ayakta değilde attı­rarak kihnak caiz değildir.

Özürsüz olarak, vitir namazını binekte knmak da caiz değil­dir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Aradan çok müddet geçmiş olsa bile, bir kimsenin, kas-den veya unutarak, terketmiş olduğu vitri kaza etmesi vaciptir. Vi­tir niyyeti olmaksızın, bu namazı kaza etmek caiz olmaz. Kitfâye´de de böyledir.

Vitir namazını kaza eden kimse, kunutu da kaza eder. Muhıyt´te de böyledir.

Yatsmm sünnetini farza tabi olarak gecenin sonuna tehir etmek mekruhtur; fakat, vitri gecenin sonuna tehir etmek müstehabtır. Tebyîn´de de böyledir.

Vitir, üç rek´atitir ve bu üç refe´atin araları selâmla kesil­mez. Hidâye´de de böyledir.

Kunut, sahih olmak üzere vacibtir. Cevheretü´n - Ney-ylre´de de böyledir.

Vitir kılmakta olan kimse, üçüncü rek´atin kıraatini biti­rince tekbir alır; ellerini kulakları hizasına kaldırır ve rükû´a var­madan, senenin bütün günlerinde kunut; yapar.

Kunut´ta ayakta durma miktarı, «tze´s - semâü´nşekkat Sûre­si» ni okuyana kadardır. Mumyt´te de böyledir.

Kunutta, ellerin salınıp sahnmayacağı hususunda, ihtilâf ´ edilmiştir. Muhtar olan kavil, kunut esnasında, ellerin aşağı salın­madan kaldırılacağıdır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

İmâm olsun, cemaat olsun; vitir kılmakta olan kimseler, kunutu gizli okur. Muhtar olan kavil budur. Nlhâye´de de böyledir.

Yalnız başına vitir kılan kimse de, kunutu gizli okur. Muhtar olan budur. Mecmau´l - Bahreyn´de de böyliedir.

Kunutta okunması mecburî olan bir duâ yoktur.

Yalnız, kunut´ta «Allahüme inne neste´ıynüke» duasını okumak evladır.

Kunut duasını güzel okuyamıyan kimse :

«Rabbena ât mâ fi´d-dünyâ haseneten ve fi´1-âhireti haseneten ve fcinâ azebe´n-nâr» âyetini okur, Muhiyt´te de böyledir.

Veya, bu kimse : «Allâhümme´ğfirlenâ» der ve bunu üç defa tekrar eder. Ebû´I - Leys´in ihtiyarı da budur. Slirâciyye´de de böy­ledir.

Bir kimse, kunutu unutmuş olsa ve bunu .rükû´da hatır-lasa, sahih olan, o kimsenin, rükû´da kunutu okumamasıdır. Bu kimse, tekrar kıyama da kalkmaz. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bu kimse, şayet rükû´dan kıyama dönse ve kunutu okusa, bu durumda, rükû´u yenilemez ise, namazı bozulmaz. Bahrü´r-Râık´ta da böyledir.

Fakat, bu kimse kunutu unuttuğunu rükû´dan başını kaldırdığı zaman hatırlarsa, bil-ittifak kunutu okumaya dönmez. Muzmarât´ta da böyledir.

Vitir kılmakta olan kimse, eğer Fâtiha´yi okur da, süreyi terk ederse; bu kimse rükû´dan doğrulur; sûreyi okur; kunutu iade eder; rükû´ yapar ve sehivden dolayı da secde eder.

Keza, sûreyi okur da, Fatiha´yj terk ederse, bu durumda da Fatiha´yı´okur, sûreyi, kunûtiu ve rükû´u da iade eder. Bu kimse, şayet rükû´u iade etmemiş olsa, yine namazı caiz olur. Sirâ-cül - Vehhâc´da da. böyledir.

0 Vitir, cemaatle kılınırken, imâm, kunut yapmadığını, rü­kû´da hatırlarsa, kıyama dönmesi caiz olmaz. Bununla beraber, şa­yet, imâm, kıyama döner ve kunutu okursa, rükû´u yenilemesi uy­gun olmaz.

Bu durumda, imâm, rükû´u iade ederse, cemaat, önceki rü­kû´da imâma tabi olmaz; ancak, ikinci rükû´da tabi olur. Bunun aksini yapsalar bile namazları bozulmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Vitir kılan kimse, kunutta Peygamber (S.A.V.) Efendimiz-´e salat okumaz. Bu, bizim âlimlerimizin ihtiyar ettiği kavildir. Zâhîriyye´de de böyledir.

Muktedî, kunutta imâma tabi olur.

Muktedî, kunutu bitirmeden, imâm rükû´a varmış olsa, bu du­rumda da muktedî imâma tabi olur.

İmâm, kunut yapmadan rükû´a varmış olsa, bu durumda muktedî de kunuttan bir şey okumamış bulunsa, muktedî eğer, yetişemeyip rükû´u kaybedekten korkarca, o zaman rükû´a vahr. Eğer bundan korkmazsa, kunutu okur ve sonra rükû´a varır. Hu­lâsa´da da böyledir.

Nâtıfî, Ecnâs´ında : «Bir kimse, birinci rek´ati mi, ikinci rek´ati mi yoksa üçüncü rek´ati mi kılmakta ol´duğu hususunda şüpheye düşerse, bu durumda, içinde bulunduğu rek´atte kunut ya­par, sonra oturur. Daha sonra, kalkıp iki rek´at daha kalır. Bu iki rek´atin herbirinde de oturur ve ihtiyaten kunut yapar. Bir kavle göre de", bu kimse hiçbirisinde kunut yapmaz. Sahih olan, önceki kavildir. Çünkü, kunut vacibtir; vacible bid´at arasında tereddüt yoktur. Bu kimse ihtiyaten kunut yapar» denilmiştir. Serahst´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Mesbûk, imâmla birlikte kunut yapar; imâmdan ayrıldık­tan sonra yapmaz. Münye´de de böyledir.

İmâmla birlikte kunut yapmış olan mesbûk, namazın ka­lan kısmını kaza ederken, ikinci defa kunut yapmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir. Bütün âlimlerin kavilleri budur. Muzma-rât´ta da böyledir.

Vitirde, üçüncü rek´atın rükû´unda imâma yetişmiş bulu­nan bir mesbûk, namazının kalan kısmını kaza ederken de kunut yapmaz. Muhiyt´te de böyledir.

Vitirden başka hiçbir namazda kunut yoktur. Mütûn´da da böyledir.

İmâm, vitirde, rükû´dan doğrulduktan sonra kunut yapsa, fakat muk-tedı bunu görmese, bu durumda muktedî imâma tabi olur. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böyledir.

Şayet, imâm sabah namazında kunut yaparsa, arkasında­kiler susarlar. Hîdâye´de de böyledir. Bu durumda cemaat ayakta bekler. Sahih olan budur. Nihâye´de de böyledir. [53]



9- NAFİLE NAMAZLAR


Sabah namazından Önce ve Öğle, akşam ve yatsı namazla­rından sonra, ikişer rek´at sünnet vardır.

Öğle namazından ve cura a namazından önce ve cum´a na­mazından sonra da dörder rek´at sünnet vardır. Mütûn´da da böyle­dir. Bize göre dörder rek´atli bu sünnetler, birer selâmla kılınırlar. Bir kimse, bu namazları ikişer selâmla kılmış olsa, kıldığı bu na­mazlar sünnetten sayılmaz.

Sünnetlerin kuvvet derecelerine göre sıralanışı şöyledir:

1- Sabah namazının sünneti,

2- Akşam namazının sünneti,

3- Öğleden sonraki sünnet,

4- Yatsıdan sonra kılınan sünnet,

5- Öğleden önce kılman sünnet. Tebyin´de de böyledir.

Âlimlerimiz : «Fetva verme makamında olan bir âlim, fet­vasında, diğer sünnetleri, insanların ihtiyaçlarından dolayı terke-debilir; ancak sabah namazının sünnetini terkedemez. Nİhâye´da de böyledir.

Bir kimse, gece zannı ile iki rek´at namaz kılmış olsa ve bu durumda, sabah namazının vaktinin girmiş bulunduğu açığa çıksa, o kimsenin kıldığı iki rek´at, gece namazı olur.

Kâdî Alâüddin Mahmud Nesefî Muhtelefât Şerhi´nde : «Bu me­sele hakkında rivayet yoktur.» demiştir.

Müteahhirûn ise : «Bu namaz, sabah namazının sünneti yerine caiz oîur.» demişlerdir.

Şeyhü´l - tmâmü´l - Ecdft Şemsü´l - Eimme Halvânî, Kitâbü´s -Salât Şerhi´nde : «Şüphesiz, o namazın, sabah namazının sünneti olması caizdir. Çünkü, bu namaz, eda vaktinde kılınmıştır.» demiştir. Muhiyt´te de böyledir.

Ayakta durmaya gücü yeten bir kimsenin, sabah namazı­nın sünnetini oturarak kılması caiz değildir. Bundan dolayı, sabah namazının sünneti, vacibe- yakındır, denilmiştir. - Nâfi´den naklen Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir özür bulunmadığı halde, sabah namazının sünnetini, bi­nekte kılmak caiz değildir. Sİrficül - Vehhâc´da da böyledir.

Sabah namazının sünnetini kılarken, Fatiha´dan sonra birinci rek´atte «Kul Yâ eyyühe´İ-kâfirûn...» ve ikinci rek´atte de «Kıtlhüve´Uahü ehad» sûrelerini okumak sünnettir.

Sabah namazının sünnetinin, fecrin doğmasından önce eda­sı caiz olmaz. Fecrin doğup doğmadığı konusu şüpheli olursa,- yine sabahın sünnetinin kılınması caiz olmaz.

Böyle, şüpheli bir halde bu namazı kılan kimse, fecrin doğu­şundan sonra da iki rek´at namaz kılmış olsa, bu şahsın son kıldığı namaz, sünnet namaz olmuş olur. Çünkü farza daha yakındır.

Sabahın sünneti ile farzının arasını, başka bir namazla ayırma-malıdır. Bu hususta, sünnet olan, farzla sünnetlerin arasını bitiştir­mektir.

Sabah namazının sünnetinden başka, sünnetler kaza edilmez­ler. Sabah namazının sünneti ise, kilmamadığı zaman farz ile birlikte, güneşin doğmasından sonra, öğle vaktine kadar kaza edi­lirler. Öğle vaktinin girmesinden sonra sakıt olur. CKaza edilmekten düşer) Serahsf nin Muhiyt´înde de böyledir. Sahih olan da budur. Bahru´r Râık´ta da böyledir.

Sabah namazının sünneti, farzın haricinde fevt olursa, İmânvı A´zam (R.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre, kaza edil­mez. İmâm Muhammed (R.A.) ise.buna muhaliftir. Serahsî´nin Mu-

hıyt´inde de böyledir.

Öğleden önceki dört rek´at sünnete gelince, yalnız başına bu dört rek´ati kılmadan imâma uyan kimse, vakit olduğu müddet­çe, farzdan sonra bunu kaza eder. Bütün âh´rnİerin görüşü budur. Sahih olan da budur. Muhiyt´te de böyledir.

Hakâık te : «Bu durumda, İmâmı A´zam (R.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ´a göre, bu! kimse, önce iki rek´ati kılar. İmâm Mu­hammed (RA)´e göre ise, önce dört rek´ati kılar. Fetva da bunun üzerinedir. Sirâcü´l - Vehjıac´da da böyledir.

«Sabah ve öğlenin sünnetlerini terketmekte bir beis yoktur.» denildiği gibi, «bunları terk etmek, haç bir halde caiz debidir.» de denilmiştir. Doğru olan da budur,

Sünnetleri, bunları hak görmiyerek, terk eden kimse, kâfir olur. Çünkü, o kimseler, sünnetleri hafif görerek terk etmiştir.

Eğer, o kimse, sünnetleri hak gördüğü halde, terk ederse, gü­nahkâr olur. Çünkü, sünnetlerin terk edilmesi durumunda, va´ıyd vardır. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Öğleden önce, dört rek´at sünnet kılan kimse, iki rek´aTm başında, oturmamış olsa, bu namazı istihsânen caiz olur. Mu-hıyt´te de böyledir.

İkindiden Önce dört, yatsıdan önce ve sonra dörder, akşam dan sonra akı rek´at namaz kılmak mendûbtur. Kenz´de de böyle­dir!

İmâm Muhammed (RAÎ, ikindiden önce ve yatsıdan son­ra kılınan sünnetlerde, iki rek´atle dört rek´at arasında serbest kal­mıştır. Efdâl olan ise, her ikisini de dörder rek´at kılmaktır. KâfT-de de böyledir. [54]



Kuşluk Namazı :


Kuşluk namazı mendub olan namazlardandır.

Kuşluk namazının, azı iki rek´at; çoğu ise, on iki rek´attir. Vakti ise, güneşin yükselmesinden zeval vaktine kadardır. [55]



Tahiyyetü’l Mescid:


Tahıyyetü´l - mescid de, mendub olan namazlardandır. Bu namaz da iki rek´attir. [56]



Abdest Aldıktan Sonra Kılınan Nama:


Abdest aldıktan sonra kılınan iki rek´at namaz da mendub-namazlardandır. [57]



İstihare Namazı:


İstihare namazı ida mendub olan namazlardandır. Ve iki rek´at olarak kılınır. [58]



Hacet Namazı:


Hacet namazı da mendub olan namazlardandır. Ve bu da iki rek´atti. [59]



Gece Namazı (=Teheccüt Namazı):


Gece namazı da mendub plan namazlardandır. Bahrü´r -Râık´ta da böyledir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; teheccüt namazını en az iki, en çok sekiz rekat olarak kılardı. Fethü´l - Kadir´de de böyledir. [60]



Teşbih Namazı


Mutekit ta zikredildiğine göre, teşbih namazı şöyle kılınır:

Tesbîh namazını kılacak olan kimse, önce tekbir alır ve süb-haneke´yi okur.

Sonra, 15 defa: «Sübhanellahi vel - hamdü ÜHahi ve Iâ Slahe illaUâhÜ vellahü ekber. der.

Sonra, yukarıdaki teşbihi 10 def a okur.

Sonra, eûzü - besmeie çekip, Fatiha ve sûreyi okur.

Sonra da, rükû´da 10 defa; kıyamda 10 defa; birinci secdede de 10 defa; iki secde arasında 10 defa, ikinci secdede 10 defa okur. Ve bu namazı dört rek´atta tamamlar. (Böylece, namazın tamamın­da, bu teşbihi 300 defa tekrarlamış olur.)

îbh-i Abbas (R.A.)´a:

— Bu namazda okunması gereken sûre var mı diye sorulunca:

— Evet, tesbîh namazı kılan kimse, «elhakümü´t - tekâsür, ve´l - asr, kul yâ eyyükel - kafirûıı ve kul hüvellâhü-ehad» sürelerini o-kur buyurmuştur.

Muafla da: «Teşbih namazı öğleden önce kılınır.» demiştir. Muz-marat´ta da böyledir.

Mutlak nafileleri, her vakitte kalmak müstehabtır. Serh-sî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Nafile namazları, gündüz dört rek´atten fazla, gece ise sekiz rek´atten fazla, bir selamla kılmak mekruhtur. Efdal olan, gecede de gündüzde de, dört rek´attebîr selam vererek kılmaktır. Böylece, tah-rîme (=iftitâh tekbiri) devam etmiş, meşakkat çoğalmış ve fazilet artmış olur. Bundan dolayı dört rek´atti bir selâmla kılmayı nez-veden kimse, bunu iki selâmla kılsa, nezrini yerine getirmiş olmaz. Sunun aksini yaparsa, nezrini yerine getirmiş olur. (adağından kur­tulur) Tebyin´de de böyledir.

Sünnet ve nafileleri evde kılmak efdaldir. Çünkü Peygam­ber (S.A.V.Î Efendünöz:

«Farz namazlar müstesna, bir kimsenin en efdâl namazı evin­de kıldığı namazdır.» buyurmuştur.

Eğer, imâm nafileleri rnescidde kılıyorsa, bunları, mesci­din kapısında kılması efdaldir.

Eğer, imân farzı mescidin, dış kısmında kılıyorsa, nafileyi iç kısımda, farzı mescidin iç kısmında kılıyorsa, nafileyi dış kısımda kılması daha evladır.

Eğer, mescid bir ise t yani içi ayrı, dışı ayrı değilse), imâmın, nafileyi, direk arasında kılması efdaldir.

Bir hâil (mani) olmadan, saflarının arasında nafile kılmak mek­ruhtur. En şiddeti kerahat de — namaz kılmakta olan cemaatin arasına girerek, safta nafile kılmaktır. Bunların tamamı, imâm na­mazda olduğu vakittedir. Fakat, bir kimse, imâm namaza başlama­dan, canı nerede kılmak iseterse, nafileyi orada kılar.

Farzlardan sonra, kılınan sünnetlere gelince, bir kimse, bunları tarzı kıldığı yerde de kılabilir; evla olan ise, bir âdım ileri gidip o-rada kılmaktır.

îmâmm, farzdan sonraki nafileyi, muhal (imkansız) olmazsa farzı kıldığı yerden geride kılması efdaldir. Kâfi´de de böyledir.

Halvâni: «Efdal olan, teravih hariç, bütün nafileleri evde kılmaktır." demiştir

Âlimlerden birisi de: «Efdal olan, nafileleri zaman zaman evde kıîmaktıı\» demiştir. SahiJı olan ise, bu kavillerin hepsinin, de bir olduğudur. Evde kılmak üstündür veya mescidde kılmak üstündür veya aşağıdır, denilmez. Üstün olan namaz, riyadan uzak oı«n, ıhlâs ve huşûun tamamını, içinde toplayan namazdır. Nihâye´de de böyle: dir.

Öğle namazından önce kılınan dört^ rek´atin ve cum´a´dan önce ve sonra kılman dört rek´atin ilk oturuşlarında Peygamber (SAV.) Efendimize salavât getirilmez. (Allahümme salli, AHahüm-me bârik okunmaz.) Bu namazlarda, üçüncü rek´atte kalkınca da is-tiftâh edilmez. (Sübhâneke okunmaz ve eûzü çekilmez.* Diğer dört rek´atli nafileler, bunun hilafınadır. Zamdı´de de böyledir.

Bir kimse, sabah namazının iki rek´atını veya öğle nama­zının dört rek´atim kıldıktan sonra, alış verişle meşgul olsa veya bir şey yiyip içse, o kimse, bu namazları yeniden kılar. Ancak, bir lok­macık yiyecek veya bir içim su, bit sünnetleri iptal etmez. HuJâsa´da da böyledir,

Bu durumda, bir kimsenin, farzı kıldıktan sonra konuşmuş olması, sünneti düşürür mü sorusunda, «Hayır düşürmez. Fakat, sevabı, konuşmadan kılınmış olan namazın sevabından az olur.» de­nilmiştir. Nîhâye´de de böyledir.

Nafilelerin her rek´atinde. Fatiha ve sûre okunur. Şayet bir rek´atinde veya iki rek´atinde, kıraat terk edilmiş olursa, o rek´atler fesada gitmiş olur. Muzmarât´ta da böyledir.

A İmâm Muhammed (R.A.)´e göre —bu durumda— vitrin hükmü de nafilenin hükmü gibidir. Fakat, Ebû Hanîfe (R.A.) göre, burada da kıyas ve istihsan vardır. îstihsanda ise, bu namaz fesada gitmez. Kıyasda ise, O´na göre de namaz fesada güder. Alınıp, kabul edilen kavil de İmâmı Azam (R.A.)´m kavlidir. Hulâsa´da da böy­ledir.

Bir kimse, nafile bir namaza, abde&tsiz veya pis bir elbise ile başlasa, namaza girmiş olmaz. Başlama sahih olmayınca da, bu­nun kazası lâzım gelmez. Muhıyt´te de böyledir.

Nafüîe bir namazı. ayakta kılmaya gücü yettiği halde oturarak kılmak mekruh değildir. Sahih olan budur. Mecma´u´İ-Şerhinde de böyledir.

Nafile bir namazı, ayakta kılmakta olan kimse, oturmak is­terse, îmâm-i Azam (R.A.) a göre —istihsanen— oturabilir. Muhıyt´ te de böyledir.

Nafileyi ayakta kılarken yorulan kimsenin, bir bastona ve­ya duvara dayanmasında bir beis yoktur. Câmlu´s - SağSr ŞerM´nde de böyledir.

Nafile bir namazı,, özürsüz olarak îmâ ile kılmak caiz ol­maz.

Nafile bir namazı kılmaya başlayıp, sonra da onu bozan bir kim­se, eğer abdestinin bozulması veya konuşmak gibi bir sebeple, tah-rîmeden çıkmış ise, namazın kalan kısmını bina eyleyemez; bu du­rumda bina etmek sahih değildir. Fakat, bu kimse, okumayı terk etmek gibi bir sebeple tahrîmeden çıkmamışsa, o kimse, namazının kalan kısmını bina eder. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, kıyama gücü yetmediği için, namazı- otura­rak kılıyorsa, o kimse serbesttir, kıraat ederken, isterse dizlerini dikerek oturur; isterse bağdaş kurarak oturur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Muhtar olan, bu durumda, teşehhüd de oturulduğu gibi oturmaktır. Hidâye´de de böyledir.

Bir kimse, nafileye, oturduğu yerde başlar, bir kısmını öy­lece kılar; sonra da ayağa kalkmayı ister ve kalkıp bir kısmını da öyle kılarsa, bütün âlimlere göre, böyle yapmak caiz olur. Mu-hıyt´te de böyledir.

Bir kimse, üzerinde, nafile bir namaz olduğu zannı ile bu namazı kılmaya başlasa da sonra, üzerinde böyle bir namaz olmadı­ğı açığa çıksa; bu, durumda, başlamış bulunduğu o namazı bozar­sa, bozduğu bu namazı kaza etmez. Zahidi´de de böyledir.

Arkadaşlarımız, iki rek´attan fazla nafileye, mutlak niyye-tin lâzım olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Dört rek´ate niy-yetin lüzumu konusunda ise, ihtilaf vardır. HuÜâsa´da da böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.AJ ve İmâm Muhammed (RA>´e gö­re, dört rek´at niyyeti ile nafile namaz kılmaya başlayan kimse, aslında iki rek´at kılmaya başlamıştır. Gunye´de de böyledir.

Dört. rek´at nafile namaz kılmakta olan bir kimse, kas den iki rek´ati kıldıktan sonra oturmasa, namazı —istihsânen— fasid olmaz. Bu, îmâm-ı A´zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´un kavileri­dir. Kıyasda ise, bu kimsenin namazı fasid olur. Bu ise, îmânı Mu-hammed (R.A.) ´in kavLüdir.

Bir kimse, üç rek´at nafile kilsa da, tkinci rek´atten sonra oturmamış bulunsa, esahh olan kavle göre, o kimsenin namazı ifsâd olmuştur.

Bu kimse, altı veya sekiz rek´at nafile namaz kılmış ve sadece bir defa oturmuş olsa, bu durumda da âlimlerimiz, görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Esahh olan, istihsanen bu durumda —yukarıdaki— görüşler gibidir.

Imâmü´l - Sifâr, Asl´m bir nüshasında : «Bu kimse, eğer, otur-mamişsa, üçüncü rekate kalkıncaya kadar, İmâm Muhammed (R.A.) ´in kıyası üzeredir; yani, bu kimse döner ve oturur. Diğer imam­larımıza göre ise, dönüp oturmaz, onun, sehiv secdesi yapması ge­rekir- Hulâsa´da da böyledir.

Bu hüküm, dört rek´at kılmaya niyyet edildiği zamandır. Eğer dört rek´ate niyyet edilmez ve üçüncü rek´ate oturulmadan kalkıl­mış olursa, bil-iernâ avdet edilip, oturulur. Şayet, dÖnülmezse, na-ınaz fesada gider. Bürcendî´de de böyledir.

Öğleden önce kılman dört rek´atin hükmü de, İmâm Mu­hammed (R.A.)´e göre, nafilenin hükmü gibidir. Fakat, İmâm Ebû Hanife İKA.) ,ye göre, burada istihsanen kıyas vardır.

İstihsanda ise, —bu durumda— namaz fesada gitmez. Kabul edilen kavil de budur. Muzmarât´ta da böyledir.

Bu kimse, Önceki iki rek´atten birinde, ve son rek´atlerin de bi­rinde kıraat etmiş bulunsa; veya sadece jlk iki rek´atin birinde kı­raat etse. İmâmı A´zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.>´un kavillerine göre, dört rek´at olarak kaza eder. İmâm Muhammed (R.A.)´e göre ise, Önceki iki rek´ati kaza eder.

İmâm Muhammed (R.AJ ´e göre, aslolan : Nafile kılan bir kim­se, eğer önceki iki rek´atte veya bunlardan birinde kıraati terk eder­se, —fazla rek´atin secdesi ile kayıtladığı zaman— tahrîme (= ifti-tâh tekbîri) ibtal olur ve namaz sahih olmaz.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre is© : îtkikî rek´atte, kıraati terk etmek, tahrîmenin bozulmasını gerektirmez. Çünkü, okumak, fazla bir rükündür. Kıraat olmadan namazın olabileceği sebebi ile, oku­ma bilmeyenin, ahrasm ve muktedî´nin okumadan namazlarının ol­duğu gibi... Fakat, —okumamak— edanın fasadam yerektirir; bu ise, terk etmenin üzerine ziyade yapmaz; böylece tahrîme de hatti olmaz. Bu durumda da ikinci şef´a ( = ikinci İki rek´ate) başlamak sahih olur.

îmâm-ı A´zam (R.A,>´a göre de : Önceki iki rek´atte kıraati t£rk etmek, tahrîmenin batıl olmasını gerektirir. Çünkü, kıraat hakkın­da, icmâ´ı ümmet vardır. Ve bu durumda, üzerine bina caiz olmaz. İlk iki rek´atin birisinde kıraat etmek hususunda da ihtilâf edil­miştir. Bu durumda da, biz, o-namazın ballanma (— bâtıl olduğu­na, bozulduğuna) hükmederiz. Kazasının ve son iki rekâatin beka­sının lâzım olduğu hakkında —ihtiyaten—, hükmederi .. Tebyîn´de de böyledir.

Nafilenin ilk iki rek´atinde, bir imâma uymuş olan bir kim­se, imâm son iki rek´ate girmeden önce konuşsa, bu kimsenin, ilk iki rek´atten başka rek´atleri kasa etmesi gerekmez. Bu İnaâmeyn*e göre böyledir.

kimse, şayet imâm, son iki rek´ate kalktığı zaman, konuşmuş olsa, imâm ise dört rek´atte de okumuş bulunsa, bu kimse dört rek´at kaza eder.

Böyle yapmak, mekruh da olmaz. Serahsî´nin Muhıyî´lnde de böyledir.

Nafileyi oturarak kılan bir kimse, rükû´-a gitmeyi isteyince ayağa kalkar ve rükû´a gider. Efdal olan da, kalktığı zaman Kur´ân1 dan bir şey okur. Şayet, doğruca kalkar bir şey okumadan rükû´a giderse, bu da caiz olur. Fakat, kıyamını tam yapmazsa caiz olmaz. Hulâsa´d a da böyledir.

İki rek´at kaza kılan bir kimse, dört rek´ate niyyet eylemiş olsa da, onu da bozmuş bulunsa, ister ilk oturuştan önce, isterse sonra bozmuş olsun, —durum değişmez ve— namazı bozulmuş olur.. Kenz´de de böyledir.

«Öğlenin —son — sünneti de, yukanda olduğu gibidir. Çün­kü, o da nafiledir. Bunu da ihtiyaten dört rek´at kılar.» denilmiştir. Çünkü o, bir namaz yerindedir. Hidâye´de de böyledir. Eşahh olan da budur. Muzmarât´ta da böyledir.

Nısâb Sahibi ise, —yukarıdaki— hükmün esahh olduğuna nass getirmiştir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Nafile namaz kılmakta olan bir kimse, üçüncü rek´ate kalk­sa ve kalkınca da, ikinci rek´atte oturmadığını hatırlasa, kıldığı na­maz, öğle namazının sünneti olsa bile, dönüp oturur.

Alıyyü´I - Bezdevî : «Bu kimse oturmaz.» demiştir. Eğer, dört rek´ate niyyet eylememiş ve oturmadan üçüncü rek´ate kalk-mışsa, bu durumda, o kimse bü-icma´ oturur; oturmazsa namazı bo­zulur. Bürcendiy´de de böyledir.

Birinci oturuşta oturmuş olan kimse, selâm verse veya ko­nuşsa, bir şey lazım gelmez.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «Bu kimsenin, son iki rek´ati ka­za etmesi gerekir.» demiştir.

Bir kimse, dört rek´at kılmaya niyyet etmiş olsa da, hiç bir şey okumasa veya sadece son iki rek´atin birisinde okumuş bulunsa, bu durumda, o kimsenin ilk iki rek´ati kaza etmesi lazım gelir. Bu, İmâm ı A´zam ve İmâm Muhamnıed (R.A.) ´in kavlidir. İmâm Yû­suf (R.A.) ´a göre ise, bu kimse dört rek´ati de kaza eder.

Fakat, bu kimse, imâma son iki rek´atte iktidâ etmiş ve bu iki rek´ati imâmla birlikte kalmış ise, bu kimse, sadece ilk iki rek´ati kaza eder.

Nafile kılan kimse, ön rek´atte veya son rek´atte, öğle na­mazının farzını kılana uymuş olsa, sonra da konuşsa, bu kimse, dört rek´at kaza eder.

Nafile kılan bir kimse, öğlenin farzını kılmakta olan bir kimseye uysa, sonra da, kendisinin fcğleyi kılmadığını kesinlikle ha-tırlasa; bu şahıs, tekbîrini yeniler ve kendisine kaza lâzım gelmez.

Bir kimse, Öğle namazını kılsa da : «Üzerimde hakkı olan Allah için, şu odanın arkasında, bu namazı nafileolarak kılaca­ğım.» dese; sonra da, öğle namazını kılmadığını »hatırlasa, bu kimsenin, uyduğu kimse ile, öğle namazının farzı niyyeti ile, bu namazı kılması caizdir. Ve bir şey kaza etmesi de gerekmez.

Bir kimse, dört rek´at nafile kılsa, sonra da beşinci rek´ate kalkıp, bunda imâma uysa ve bu rek´ati de îfsâd etse, bu muktedî altı rek´at kaza eder.

Şayet bu kimse, iki rek´at kıldıktan sonra, imâma uymuş olsa ve muktedî´nin burnu kanasa, gidip abdest alır. Eğer imâm, o za­mana kadar üçüncü rek´ati kılar da, muktedî o vakit konuşursa, imâm da namazını alltı rek´ate tamamlarsa, bu durumda muktedî, dört rek´at kaza eder, Serahsi ııin Muhiyt´mde de böyledir. [61]


Nafile Namazlarla İlgili Bazı Meseleler


Bir kimse, sünnetleri kılmayı nezretmiş olsa ve nezrettiği bu namazları kusa, kıldığı bu namazlar sünnet namazlardır. Muhiyt Sâhibi´nin babası Tâcü´d-dîn : «Bu kimse, sünnet kılmış olmaz. Çün­kü o kimse, ona iltizam edip başladığı zaman, o namaz başka bir namaz olur ve sünnetin yerine —nâib— olmaz. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bir kimse : «Ben bir gün namaz kılacağım.» diye yemin et­miş olsa, bu kimsenin üzerine düşen, iki rek´at namaz kılmaktır.

Bir kimse : «Abdestsiz iki rek´at namaz kılacağım.» diye yemin etse; —bu yemininden dolayı— o kimsenin hiç bir şey yap­ması gerekmez. Sirâctyye´de de böyledir.

Bir kimse, şayet : «Kıraatsiz namaz kılacağım.» diye yemin

etse, imamlarımızın üçüne göre de, bu kimse okuyarak namaz kılar.

Bir kimse : «Ben yarım veya bir rek´at namaz kılacağım»

diye yemin etse, o kimsenin iki rek´at namaz kılması üâzım gelir.

Bu, Ebû Yûsuf (R.A.)´un kavlidir. Muhtar olan da budur.

Bu kimse : «Üç rek´at kılacağım.» diye yemin etmiş olsa,

dört rek´at kılar.

Keza, bir kimse ; «Yemin ederim ki, ben Öğle namazını sekiz rek´at kılacağım.» demiş olsa; Öğle namazını yine dört rek´at kı­lar. Hulâsa´da da böyledir.

İki rek´at namaz kılmayı nezretmiş olan bir kimsenin, bu namazı oturarak kılması caizdir. Fakat, bu namazı, hayvanın üzerin­de kılması caiz değildir. Sİrâciyye´de de böyledir.

Bir kimse, «ayakta namaz kılacağım» diye nezretmiş olsa, bu namazı ayakta kılar; bir şeye dayanarak kılması mekruhtur. Se-rahsînin Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse : «Bu gün, iki rek´at namaz kılacağım.» diye ye­min etmiş olsa Ve bu namazı o gün kılmasa, —başka-bîr gün— kaza eder.

Bir kimse : «AUah için elbette bu gün iki rek´at namaz kı­lacağım.» diye yemin etse ve o gün bu namazı kıtmasa, yemininin keffaretini verir; namazı kaza. etmesi gerekmez.

Bir kimse : «KâTıe´de veya Mescidi Aksâ´da namaz kılaca­ğım.» diye nezretmiş olsa ve bu namazı başka yerde kılsa caizdir. İm&m Züfer (RA>, bu kavle muhaliftir.

Eğer bu kimse : «Aynı namazlarını kılacağım.» diye nezretse, bu kimse, ay içinde bulunan bütün farzları ve vitirleri kılar, sün­netleri kılmaz. Bu kimse, vitir ve akşam namazlarını dört rek´at olarak kılar. Bahrü´r - Râtk´ta da böyledir.

Teravih, beş tervîhadır. Her tervîha da iki selâmla dört rek´attir. Sİrâciyye´de de böyledir.

Bize göre, cemaatle beş tervîhadan fazla kılmak mekruhtur. Hulâsa´da
Teravihin vakti, yatsı namazından sonra başlar, fecrin do­ğuşuna kadar devam eder.

Teravihin vakti, vitir namazından önce ve sonradır. Hatta, yat­sı namazı abdestsiz, terâvîh ve vitir namazı da abdestli kıhnsa ve bu durum anlaşılsa, bu durumda yatsı namazı ve teravih yeniden kılınır; vitir ise yeniden kılınmaz. Çünkü, teravih namazı yatsı na­mazına tabidir; fakat vitir tabi değildir. Bu, İmâmı A zam (R.A.) ´a göredir.

Ashnda takdim, (önce yatsı namazını, arkasından teravih na­mazını, sonra da vitir namazını kılmak) tertip için gereklidir.

Buna göre, unutma özründen dolayı tertip sakıt olur (düşer) ve vitir namazı unutularak yatsı namazından önce kıîınırsa, bu durum, terâvîhin hilâfına sahih olur. Görüldüğü gibi, terâvîhin, vakti, yatsıyı edadan sonradır. Terâvîh namazı, yatsıdan önce kıİınsa, eda edilmiş (kılınmış) sayılmaz. İmâmeyn´e göre, vitir yatsının sünne­tidir. (TerâvUı gibi...) Terâvîhin vaktinin başlaması, yatsı namazın­dan sonradır. Şayet,.terâvîh namazı yatsıdan önce kılınmış olsa, bu­nun iadesi (yeniden kılınması) gerekir. Bu, unutularak ohnuş olsa bile yine böyledir. Bu durumda vitrin iadesi hususunda görüş ay­rılığı var ise de, terâvîhin ve diğer sünnetlerin iadesinde, vakit ol­duğu müddetçe görüş ayrılığı yoktur. Tebyîn´de de böyledir.

İki tervîha arasında, bir tervîha miktarı oturmak´ müste-habtır. Terviha : Biraz oturup, istirahat etmek, demektir. Sirâciy-ye´de de böyledir.

Bu oturma esnasında, cemaat serbesttlir; dileyen teşbih çeker, dileyen sükût eder. Tervıhada, Mekke ehli, yedi şart ile tavaf eder ve tavaf namazı kılar; Medîne´liler ise, ayn ayrı dörder rek´at namaz kılarlar. Tebyîn´de de böyledir.

Teravihte,.beş selamla istirahat, cumhur indinde mekruh­tur. Kâfî´de de böyledir.

Bu görüş sahihtir. Hulâsa´da da böyledir. 0 Teravihte müstehap olan, onu gecenin üçte birine veya ya­rışma kadar te´hir etmektir. Gece yansından sonra kılınması husu­sunda ise, ihtilaf edilmiştir. Esahh olan ise, bunun mekruh olmadı­ğıdır.

Teravih, Peygamber (SA.V.) Efendimizin sünnetidir. «Te­râvîh, Hz, Ömer´in (R.A.) sünnetidir.» diyenler de olmuştur. Önceki kavil esahhtır. Cevâhîrü´l - Ahi ât î´de de böyledir.

Terâvîh, kadın erkek, herkes için sünnettir. ZâHctt´de de böyledir.

Terâvîh, bizzat sünnettir. Âlimlerimizin ileri gelenleri böy­le demişlerdir.

Ebû Hanîfe (R.A.) den, Hasan´ın rivayet ettiği gibi: «müstehab-tır.» diyenler de olmuştur. Fakat, ilk kavil sahihtir. Terâvîhte ce­maat kifaye üzere sünnettir. Tebyîn´de de böyledir. Bu kavil sahih­tir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse, teravihi, evinde cemaatsiz olarak kusa veya ka­dınlar yalnız başlarına evlerinde kilsalar, bu teravih —caiz olur. MffiVâcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Bir mescidin halkının hepsi, teravihte cemaati terk et­seler, bunlar kötü bir iş yapmış ve günah işlemiş olurlar. Serahsî´ nin Mtıhıyt´inde de böyledir.

Her hangi bir kimse, teravihte cemaatten geri kalıp, evinde kılsa, bu kimse gerçekten fazileti terk etmiş olur; fakat gü­nahkâr olmadığı gibi, sünneti terketmiş dahi olmaz. Ancak, tera­vihte cemaati terk eden kimse, kendisine uyulan bir zat olur ve onun gelmesi ile cemaatin çoğalması; gelmemesi ile de cemaatin azalması söz konusu olursa, onun, cemaati terk etmesi münasip ol­maz. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Teravih namazını, evinde cemaatle kılan kimsenin durumu hakkında, âlimler arasında ihtilaf vuku´ bulmuştur. Sahih olan, ev­de cemaat, aslında bir fazilettir; mescidde cemaat de başka bir fazilettir. Evinde cemaatle —terâvîh kılan kimse, gerçekten fazi­lete nail olur; fakat bu durum, ikinci fazileti terk etmek olur. Kâdi İmâm Ebû Alfyyü´n - Nesefi´de böyle söylemiştir. Bu hususta, sahih olan, gerçekten teravihi mescidde cemaatle kılmanın daha ef-dâl olduğudur. Farz namazlarda da böyledir. Şayet, âlim olan kim­senin kıraati güzelse onun imamlığı daha efdaldir. En güzeli, kendisi okuyarak, başka birine uymadan kılmaktır. Fetâvâyi Kâdî-hân´da da böyledir.

İmâm : «Bir mescidin imâmı, okuduğu Kur´an´ın hareke­lerine dikkat etmiyorsa,.onun mescidini terk etmekte bir beis yok­tur.» demiştir.

Keza, başka mescidin imamının okuması hafif ve sesi daha gü­zelse, kişinin mahallesinin mescidini terk edip, o imâmın mes­cidine gitmesinde dejbir sakınca yoktur.

Keza, bir kimsenin, mahallesinin mescidinde hatim yapılmadı­ğı açığa çıkarsa, o mescidi terk edip, başka bir mescide gitmesinde de bir sakınca yoktur; kişinin bunu yapmaya hakkı vardır. Muhıyt´te de böyledir.

Bir cemaatin, teravihte sadece sesi güzel olanı ileri ge­çirmesi, münasip değildir; münasip olan, okuyuşu doğru ve güzel olanı öne geçirmektir. îmâm, güzel sesle okuduğu zaman, inşam meşgul eder ve huşûden, ibret almadan, düşünmeden geri kor. Fe-tâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Vitir namazı, sadece Ramazanda cemaatle kılınır. Bu hu­susta, müslümanîann icmâ´ı vardır. Tebyîn´de de böyledir.

Vitir, ramzanda, cemaatle kılmak, evde kılmaktan daha fa­ziletlidir. Sahih olan görüş budur. Sirâcü´l- Vehhâc´da da böyledir. Bazıları da : «Vitri, yalnız başına evde kılmak faziletlidir.» demişlerdir. Bu da, beğenilen bir görüştür. Tebyîn´de de böyledir

Erkeklerin, bir ücret ile bir kimseyi kiralayarak imâm edip, evde terâvîh kılmaları mekruhtur. Çünkü, imâm kiralamak, fasiddir.

İmâmı icarlamanın fasid olması, mütekaddimîn´in kavillerine göredir. Müteahhirîn ise, imâm tutmayı ve benzerlerini caiz gör­müşlerdir. Bu zamanda, kendisi ile fetva verilen kavil de, bu son kavildir.

Bir mescidde, bir gecede iki defa teravih namazı kılmak mekruhtur. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böyledir.

Bir imâm, bir gecede, ayrı ayrı iki mescidde, tam olarak te­ravih namazı kıldırsa, ikinci kıldırdığı terâvîh namazı caiz olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir. Muzmarât´ta da böyledir.

Muktedîmn (= imâma uyan kimsenin) ayrı ayrı iki mes­cidde teravih namazı kılması caiz olur. Bu kimse, ikinci mescidde vitir namazını kılamaz.

Teravihi cemaatle kılmış olanların canları, bir daha teravih kıl­mak isterse, —cemaat, olmadan— ayrı ayrı kılarlar Tatarhâniyye´de de böyledir.

Evinde, yatsı namazını, teravihi ve vitri kılmış olan bir kimse, başka bir topluluğa imâm olsa ve teravih için niyyet etse, bu durumda imâmın kıldığı teravih mekruh olur; cemaatinki ise mekruh olmaz.

Fakat, bu kimse, önce imamlığa niyyet etmez, riikû´a da şürû´ eylerse, terâvîhde, bu kimsenin de, ona uyanların da, namazları mekruh olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

En efdali, teravihi, bir camide bir imâmla kılmaktır. Eğer iki imâmla kılacak olurlarsa, müstehab olan, her birinin bir tervîheyi tam kıldırdıktan sonra ayrılmasıdır. Bunların,-bir selam­dan sonra ayrılmış olmaları müstehap olmaz. Sahih olan kavle gö­re, bu böyledir. İki imâmla terâvîh caiz olduğu zaman, bu vecih üze­re, birinin farzı, diğerinin de teravihi kıldırması da caiz olur. Hz. Ömer (R.A.), farzda imâm olurdu; vitri de o kıldırdı. Übey (R.A.! de terâvîh namazında imâm olurdu. Sîrâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Terâvîhde ve diğer nafilelerde, akıllı sabinin çocuğun) imamlığı, bazılarına göre caiz ise de, ekseriyete göre, caiz değildir. Serahsfnin Muhıyt´inde de böyledit.

Terâvîh, vaktinde kıhnamayıp geçirildiği zaman, yalnız da, ccmaasle de kaza ediîmez. Sahih olan kavi! budur. Fetâvâyi KâcU-hâVda da böyledir.

Geçmiş gecede, teravihin bir şefinin fesada gittiği hatır­larsa, bunu terâvîh niyyeti ile kaza etmek mekruh olur.

Vitir kılındıktan sonra, teravinden iki rek´at kılınma-dığı hatırlansa, bu durum hakkında, FadI bin Mııhammed : «Onu ce-maatie kılamazlar» demiştir. Sadrü´ş- Şehid ise : «Bunu cemaatle kılmak caizdir.» demiştir. Sirâcü´î- Vehhâc´da da böyledir.

fmâm, tervîhada selam verdiği zaman, cemaatin bir kısmı : «üç rek´at kılındı.» bir kısmı da : «iki rek´at kılındı.» dese, bu du­rumda imâm, kendi reyi ile amel eder.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´un kavline göre : imâmın, bu husus­ta kesin bir bilgisi yoksa, kendisine göre, doğru olanların sözlerini kabul eder. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Terâvîhde, selamların sayısında tereddüde düşüldüğü za­man, bunun yeniden kılınıp kılmmayacağı, kilınırsa cemaatle mi, yoksa yalnız mı kılınacağı hususunda, âlimlerimiz ihtilafa düşmüş­lerdir; sahih olan görüş ise, münferîd olarak kılınacağıdır. Muhıyt´ tc de böyledir.

Yatsı namazını yalnız kılmış olan kimse, teravihi cemaatle kılabilir.

Farzı cemaatle kasden kılmamış olan kimseler, teravihi de cemaatle kılamazlar. Teravihin bir kısmını imâmla, kılan veya imâma daha önce yetişmiyen veya teravihi başkası ile kılan kimseler, vitri imâmla kılabilirler. Sahih olan görüş de budur. Gunye´de de böyledir.

Bir kimse, bir Lervîhayı veya iki tervîhayi imâmla birlik­te kılamadığı zaman, eğer onlarla meşgui olunca, vitri cemaatle kılaııııyacaksa, bu durumda önce vitri cemaatle kılar, sonra da ye­tişemediklerini kaza eder. Üstâd Zâhirü´d-dîn Şeyini1!"imâm bunun­la fetva verirdi.

Bir kimse, imâm namaz küarken ona yetişse fakat onun farz mı, terâvîh mi kıldığını bilemese ve : «Eğer yatsının farzı ise, imâma uydum; terâvîh ise, ona uymadım.» dese,bu iktida (= uyma) sahih olmaz. İmâmın kıldığı yatsının farzı olsa da, teravih olsa da bu hüküm değişmez.

Fakat : «Eğer yatsıda ise imâma uydum. Eğer, terâvîhde ise imame uydum.» dese, bu durumda imâm yatsıda olsa da; ierâvîhdc olsa da, iktida sahih olur. Huiâsa´da da böyledir,

Bir kimse, farzı, vitri, nafileyi (teravihi´ kılmış olan birine uyarak nama/, kılmış olsa, esahh olan. kavle göre, bu kimsenin, böy­le bir imâma iktidası sahih olmaz. Çünkü bu hâl, seklin-amelim.-muhaliftir.

İlk iki rek´ati kılan bir kimseye, ikinci iki rek´ati kılan kim­senin, uymuş olması sahihtir, caizdir. Öğle namazının iki rek´atını kilon kimseye, daha önce dört rek´atiııi de´ kılmış olan bir kimsenin uyduğu gibi... Serahsî´niıı Muhıyt´inde de böyledir.

Yatsı namazının son sünnetini kılmamış olan bir kimsenin, teravih kılan kimseye, yatsının sünneti niyyeti ile iktida etmesi caiz­dir.

Her iki rek´at başında, terâvîh için niyyet elmiye ihtiyaç yoktur. Esahh olan budur. Çünkü, teravihin tamamı bir namaz men-zilesindedir. İhtiyat olarak, her iki rek´atm başında niyyet edilir. Fe­tâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Teravih namazını imâmla kılan bir kimsenin, her şe-fide, niyyet ini yenik memesi halinde de nn mazı caiz olur. Sirâciyye´de de böyledir.

Bir kimsenin, yatsı namazında, son selamı vermeden, terâ-vîh namazını yatsı namazının üzerine bina etmesi sahih olmaz. Sa­hih olan kavil budur ve böyle yapmak mekruh olur.

Teravihi, yatsı namazının son sünneti üzerine bina etmek de sahih değildir ve böyle yapmak caiz olmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Sünnet olan, teravihi, bir defa hatimle kılmaktır. Bu, ce­maatin tenbelliği ve üşenmesi sebebi ile terk edilmez. Kâfi´de, de böyledir.

Cemaaie ağır geldiği bilinince, teşehhüdden sonraki dualar bunun "hilafinadır; terkedilebilirîer. Ancak, uygun olan, salavâtlan okumaktır. Nihâye´de de böyledir.

TeVâvîhte, iki hatim fazilettir; en efdali ise üç defa hatmet­mektir. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Teravihte, efdal olan, selâmlar arasında müsavi şekilde okumaktır. Buna muhalif davranünıasmda da bir beis yoktur. Fa­kat, ikinci rek´atte okunanın, birinci rek´aite okunandan uzun ol­ması müstehab değildir. Bu, diğer namazlarda da müstehap değil­dir. Birinci rek´atta, ikinci rek´atten daha uzun okumakta ise, bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

İmâmı A´zam ve İmâm Yûsuf (R.A.)´a göre her iki rek´at­te de müsavi okumak müsehabtır. İmâm Muhammed (R.AJ ´e göre ise, birinci rek´atte, ikinci rek´atten daha uzun okumak müstehabtır. Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Hasan´ın rivayetine göre, Ebû Hanîfe (R.A.) : «Terâvîh kı­lan kimse, her rek´atte, on âyet veya buna denk miktarda Kur´an okur.» demiştir. Bu kavil sahihtir. Tebyîn´de de böyledir.

Teravihte, Kur´an´ı sür´atli okumak mekruhtur. Rükünleri süratli yapmak da mekruhtur.

Her zaman yavaş okumak en güzelidir. Fetâvâyi Kâdüıân´-da da böyledir.

Bu zamanda, cemaatin gevşekliğinden, tenbeliiğinden, yor­gunluğundan dolayı, en efdali, toplumun nefretini mucib olmayacak kadar okumaktır. Çünkü, cemaati artırmak, okumayı uzatmaktan daha üstündür. Serahsî´nin Muhıyt´inde de.böyledir.

Müteahhirûn, zamanımızda üç kısa âyet veya bir uzun âyet okumakla fetva verdiler. Taki, cemaate usanma hali gelip, mescit­ler cemaatsiz ve hareketsiz kalmasın. En güze! olan budur. Zâhidî -dc de böyledir.

Teravihte hatim yapmak isteyen imâmın, hatimi, ramaza­nın yirmi yedisinde tamamlaması uygun olur. Muhıyt´te de böyledir.

İmâmın, acele edip de, ramazanın yirmi birinde veya daha önce hatmetmesi, mekruh olur.

Âlimlerden nakledildiğine göre, onlar. Kur´an´ı, beşyüz kırk rü-kû´a ayırdılar vemushafları böyle işaretlediler; ta ki, hatim ramaza­nın yirmi yedisinde tamam olsun.

Bu beldenin gayrinde, Kur´anlan, her on ayette bir işaret­lediler ve her rek´atta onar âyet okudular; ta ki, terâvîh´în her rek´-atinde, sünnet miktarı okunsun diye. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyle­dir.

Şayet, hatim ramazanın yirmi yedisinde veya yirmi birin­de tamamlanırsa, teravihin geride kalanı terk edilmez. Çünkü, —te­râvîh— sünnettir. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

Teravihin geride kalanını terk etmek mekruhtur. Esahh olan budur. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Terâvih´te, okurken yamlnıdığı zaman, hemen o sûre veya o âyet terk edilir; ilerisi okunur. Müstehab olan, o geride kalanı okumak, sonra ilerisine devam etmektir. Tertip böylece sağlanmış olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Her hangi bir şefi.(-- çift rek´at) bozulduğu zaman, o ı:ek´ atlerde olcunan sayılmaz ve onlar eeniden okunur. Böylece hatim, caiz elan rek´atlerdü tamamlanmış olur. Bazıları ise : «O rek´atler-de okunanlar da sayılır.» demişlerdir. Cevheretü´n Neyyire´de de böyledir.

Bazı beldelerde, insanlar dini işlerdeki zaaflarından ve gev­şekliklerinden dolayı, hatmi terk ediyorlar; bazıları da her rek´atte

«Kul huveUâhü ahad» okumayı ihtiyar ediyorlar; bazıları da Fil Sû­resinden, Kur´ân´m sonuna kadar olan sûreleri okuyorlar. Bu, —hep dhlas okumaktan— daha güzeldir. Çünkü, böyle yapmak, rek´atlerin adedinde, şüpheye meydan bırakmaz ve kalbi, rek´atlerin sayılarım muhafaza ile meşgul etmez. Tecnîs´de de böyledir.

Bir özür olmadan, oturarak îerâvîh kılmanın müstehap ol­madığında, âlimler görüş birliği içindedirler.

Bunun caiz olup olmadığı hususunda ise, âlimler ihtilâf içinde­dirler. Bazıları: «caizdir.» demişlerdir. Bu kavil sahihtir. Ancak, bu durumda, sevabı, ayakta kılanın sevabının yarısı kadardır.

İmâm, özründen dolayı veya bir özrü olmadan oturarak kılıyor­sa, cemaat, bu imâma, ayakta iktidâ eder. Bazıları «sahih olan bu­dur.» demişlerdir. Ayakta duran kimsenin oturarak kılan kimseye uymasının sahih olduğu halerde, böyle yapmak, herkesin yanında sahih olur.

Bazıları ise : "Bu durumda, cemaatin de oturarak kılması müstehabtır.» demişlerdir. Bu kavil, cemaatin, sureten de imâma muhalefet etmesinden kemmak içindir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Fetâvâ´da : «Bir kimse, bir selâmla dört rek´at kılmış olsa da, iki reka´t başında oturmasa, namazı —istihsânen— bozulmaz.» denilmiştir. Bu Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf (R.A.)´tan gelen bir riva­yetin en açığıdır.

Fadl bin Muhammed: «Bu durumda — teravih — bozulmadığı zaman, kıldığı dört rek´at, iki rek´at yerine kâimdir. Bu sahih olan bir görüştür. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Ebû Bekir el - îskâf´dan «Teravinde, oturmadan üçüncü rek´ata kalkan kimsenin durumu » soruldu; O da: «Eğer kıyamda iken hatırlarsa oturup selam vermesi münasip olur; şayet üçüncü rek´atın secdesinden sonra hatırlar ve bir rek´at daha kılarsa, bir selâmla kıfmış1 olduğu bu dört rek´at, iki rek´at —yerine— olınv dedi.

Eğer bu kimse, ikinci rek´atte, teşehhüd miktarı oturmuş-sa bu durumda ihtilaf vardır. Ekseriyetin kavline göre, bu tesh-meyn (iki selamlı dört rek´at> olarak, caiz olur. Bu görüş sahihtir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir,kimse, teravihi on selamla ve her selamı da üçer rek´­at olarak kılsa ve iki rek´atin başında da oturmamış olsa, Ebû Hâ~ nîfe (R.A.) ´den gelen iki rivayetten birine ve İmâm Muhammed (R. A.) ´in kavline göre, —ki bu kıyastır— bu kimse, böyle kılmış bulun­duğu teravihi kaza eder.

İstihsana gelince, —bunda da Ebü Hanîfe (R-A.)´nin kavli var­dır—, bu şekilde kılınan teravih caiz olmaz. O kimsenin, teravihi ka­za etmesi lazım gelir. Ebû Hanîfe (R.A.´)ninbu kavli üzere, bu kimse ister sehven, ister kasden böyle kılmış olsun, kendisine kaza etmekten başka bir şey lâzım gelmez; İmâm Ebû Yûsuf (RA.)´un kavline göre ise, bu kimse, sehven böyle yapmışsa, böyle eder; ya­nı sadece kaza etmesi gerekir. Fakat, bunu kasden yapmışsa o kimse hem teravihi kaza eder; hem de fazla kıldığı her bir rek´at içüı, iki rek´at olmak üzere, yirmi rek´at daha teravih kılması gerekir. Her iki imâmın sözüne göre de, bu kimsenin teravihi caizdir. Eğer, sehven yapmışsa, bu kimsenin teravihten başka bir şey kaza etme­si gerekmez; fakat bunu kasden yapmışsa, —ayrıca yirmi rek´at daha kaza eder. Fetâvâyi KâdîhâiTda da böyledir.

Bir kimse, bir selamla altı, sekiz veya on rek´at kılmış olsa, ve her iki rek´atte de oturmuş bulunsa, ekseriyetin kavline göre, her iki rek´at bir selamla kılınmış olarak caiz olur. Sahih olan da budur. Fetâvâyi Kâdîhâb´da da böyledir.

Bir kimse, teravihin tamamını bir selamla kılmış olsa, eğer her iki rek´atte oturmuşsa, bu terâvîh bütün âlimlerimize göre ca­izdir. Fakat bu kimse, eğer her iki rek´atte oturmayıp, sonunda. oturmuşsa, bu —istihsânda— sahih olan kavle göre, bir selam ola­rak (— iki rek´at olarak) caiz olur. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

tmâm ayağa kalktığı zaman, teravihte, muktedînin oturup kalması mekruhtur.

Keza, uykusu galebe etmiş olan bir kimsenin, cemaatle birlik­te namaz kılması mekruhtur; bu kimse uyanana kadar cemaatten ayrılır. Çünkü, uykulu iken namaz kılmak, namazı hafife almaktır; gaflettir; tedbiri terk etmektir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, imâmla birlikte namaza başlasa ve imâm otu­runca da uyuşa, bu arada imâm selam verip iki rek´at daha kılsa ve otursa, o kimse de —bu sırada— uyansa, eğer imâmın selâm vermiş olduğunu bilirse, bu şahıs da selâm verir. Sonra imâma uyar; ona teşehhüddc muvafakat eder. İmâm selâm verince de, alel acele iki rek´atini kılar ve imâma uyarak üçüncü iki rek´ate dahil olur. Hu-lâsa´da da böyledir. [62]



10- FARZ NAMAZA YETİŞME


0 Bir kimse, sabah namazının veya akşam namazının bir rek´atini kılsa da kamet yapılsa, bu kimse namazını keser ve imâma uyar.

Keza, ikinci rek´ati secde ile kayıtlamamış olan kimse de, na­mazını keser ve imâma uyar. Fakat, ikinci rek´ati secde ile kayıtla­mış ise, namazını kesmez. Bu namazı bitirince de imâma uymaz. Çünkü sabah namazından sonra nafile kılmak mekruhtur. Bu kim­senin kıldığı namaz, akşam namazı olsa da, bu şahıs tamamladık­tan sonra yine imâma uymaz. Çünkü, üç rek´atli´ nafile namaz yok­tur. Veya bu kimse, bu durumda imâma uyarsa, namazı dört rek´­at kılar fakat bu da imâma muhalefet olur. Bunların hepsi de bid´-attir..

Fakat, bir kimse, akşam namazında nafile olarak, imâma uya­cak olursa, o namazı dört rek´ate tamamlar. Çünkü, sünnete uymak, imâma uymaktan daha evlâdır. Kâfî´de de böyledir. Sünnete de­ğil de imâma uymak kötülüktür. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyle­dir.

O Akşam namazında, nafile olarak imâma uymuş olan kimse, :mâmla birlikte selâm vermiş olsa, namaz bozulur. Ve bu namazı, dört rek´at olarak kaza eder. Çünkü, o —sünneti terk edip— imâma uymuş olmaktadır. Şemnî´de de böyledir.

# Akşam namazını kılmakta olan bir imâma, nafile kılacak olan bir kimse uymuş olsa, bu dununda imâm üçüncü rek´atte oku­maz da muktedî okursa, —bu muktedirim— namazı caiz olur; imâ­ma uyarak, okumamış olsa da, yine namazı caiz olur. Bu, ŞeyhuL-İmâm Üstad Hâni´den naklolunmuştur;

9 İmânı, üçüncü rek´at zanm ile, dördüncü rek´ate kalkmış olsa muktedî de ona uysa, bu durumda muktedî´nin namazı fâsid olur.- İmâmın üçüncü rek´atte oturmuş olması veya oturmamış bu­lunması fark etmez. Muhtar olan görüş budur. İmâmeyn´e gÖre,imâinin namazı nafile olmuş olsa bile durum aynıdır. Fakat, bu namaz farz bir namaz olursa, sonradan bu namaz nafileye dönmüş olur. Bu durumda imâm, iki tahrîme ile, iki namaz kılmış olur. Muktedî ise, bu durumda, hades özrü olmaksızın, iki imâm ile bir tek namaz kılmış oiur. Aksi taktirde bu namaz caiz olmaz.

Bir kimse, şayet nafile bir namaza başlamış olur da, sonra da kamet yapılırsa, bu birinci rek´ati secde ile kayıtlasın veya kayıtla­masın, muhtar olan kavle göre, bu kimse namazım kesmez.

Keza, bu durumdaki bir kimse, nezretmiş î=adamış) bulun­duğu veya kazaya kalmış bir namaza başlamışsa, namazını kesmez. Hulâsa´da da böyledir.

0 Bir kimse, Öğle namazından bir rek´at kılınca, kamet edil­miş olsa; bîr rek´at daha kılar ve sonra imâma uyar. Bu kimse, eğer o bir rek´ati secde ile kayıtîamamışsa, namazını keser ve imâmla bir­likte kılar. Sahih olan budur. Hidâye´de de böyledir.

0 İmâmla namaza başlamak için kamet yapılsa, müezzinin ayrıca kamet yapması gerekmez. Fakat müezzin yeniden kamete başlarsa, namazın bir rek´atini secde ile kayıtlamamış olan kimse,

, namazını iki rek´ate tamamlar. Bu hususta, arkadaşlarımız arasında

I bir görüş ayrılığı yoktur. Nihâye´de de böyledir.

Bir kimse, evde namaz kılarken mescidde kamet yapılsa veya bir mescidde namaz kılarken başka bir mescidde kamet yapıl-1 sa, bu durumda, yani başka bir yerden kamet yapılınca, bu kimse namazını asla kesmez. ,

Bir kimse, öğle namazından üç rek´at kılmış olsa, — ve bu esnada kamet yapılsa —bu namazını tamamlar ve sonra nafile ola­rak imâma uyar. Fakat, üçüncü rek´atte bulunduğu halde onu secde rlte kayıtlamamış olan kimse serbesttir; isterse selâm vermek için Oturur; isterse ayakta tekbir alıp, niyyet eder ve imâmın kıldır­makta olduğu namaza başlar. Bu durumda, ayakta selâm vermez. Tebyin´de de böyledir.

Bu durumda bulunan kimsenin serbest olması, esahh olan görüştür. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

«Bu durumdaki kimse, ayakta tek selâmla namazını ke­ser.» diyenlerde olmuştur. Bu ise esahhtır. Çünkü, oturuş tehâllüd

için şart kılınmıştır. Bu durum ise, namazı kesmektir; tehâllüd de­ğildir. Tehâllüd Öğle namazında, iki rek´at başında olmaz ve bu durumda, bir selâm kafî geîir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyle­dir.

Yatsı namazında da böyledir, ikindi namazında ise böyle değildir. îkindi namazım kılmış olan, nafile olarak imâma uyamaz.

İmâmla birlikte, öğle namazının bir rek´atına yetişen bir kimse, kalan namazını cemaatle kılamaz. Âlimlerin ekseriyetinin görüşü budur. Hepsinin görüşü de, bu kimsenin cemaatin faziletine yetişmiş olduğudur. Bu kimse, imâmla birlikte, üç rek´ate yetişmiş-se, namazı, imâmla beraber kılmış oîur. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

0 Bir kimse, nafile bir namaza başlamış olsa ve sonra da farz için kamet getirilse, içinde bulunduğu namazı, çift rek´ate tamam­lar; daha fazla kılmaz. Serahsî´nin Muluyt´inde de böyledir.

0 Bir kimse, öğleden önceki veya cum´a´dan önceki sünneti kılarken, kamet getirilse veya hutbeye başîansa, iki rek´ati tamam­layınca namazım keser. Bu kavil, İmâm Ebü Yûsuf´tan rivayet olun­muştur. «Bu namazı muhakkak tamamlar.» diyenler de olmuştur. Hidâye´de de böyledir. Esahh olan da budur. Serahsî´nin Muhıyt´­inde de böyledir.

0 Sabah namazının sünnetini kılmamış olan kimse, sabah namazının farzında imâma yetişse, bu durumda eğer bir rek´atini zayi edip, diğer rek´atine yetişeceğinden korkarsa, sünneti kılar; sonra farza başlar. Ve eğer her iki rek´ate de yetişemiyeceğinden korkarsa, —sünneti lerk edip— imâma uyar ve farzı kılar. H&dâ-ye´de de böyledir.

0 Bu kimsenin, ka´deye (= oturuşa´ yetişmemeyi umduğu za­man ne yapacağı kitapta (Hidâye´de) zikredilmemişlir. Fakat bu ki­tapta geçen «her iki rek´ate de yetişemiyeceğinden korkarsa» sözü, o kimsenin —bu durumda— imâma uyacağına delalet ediyor.

0 Fakih Ebû Ca´fer şöyle nakle tmiştir : İmâm-ı A´zam ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´un kavillerine göre, bu kimse, sabah nama­zının sünnetini kılar. Çünkü bu iki imâma göre, teşehhüde.yetişmek, rek´ate yetişmek gibidir. Kifâye´de de böyledir.

0 Bir kimse, imâma rükû´da iken yetişir ve bu rükû´un da bi­rinci rükû´mu, ikinci rukûmu olduğunu bilmezse, sünneti bırakıp, imâma tabi olur. Hulâsa´da da böyledir.

0 Bir kimsenin girdiği mescidde ezan okunursa, o kimsenin namaz kumadan, o mescidden çıkması mekruhtur.

Fakat, bu kimse, başka bir camiin imâmı veya müezzini olur da, —gitmemesi halinde— cemaatinin dağılacağından korkarsa, namaz kılmadan— çıkmasında bir beis yoktur. Bu hüküm, o şahsın bu mescidde namaz kılmaması halinde böyledir.

Bu kimse, eğer bu mescidde bir defa namaz kılmışsa yatsı ve öğle namazlarında müezzin kamete başlamadıkça, bu şahsın —na­maz kılmadan—■ çıkmasında bir sakınca yoktur. Müezzin, kamete başlamışsa; iki rek´at kılana kadar çıkamaz. Bu durumda, ikindi, akşam ve sabah namazlarında ise çıkar. Fakat, bu kimse beklerse onlarla birlikte namaz kılmaması mekruhtur. Serahsî´nin Muhıyt´-inde de böyledir.

0 İmâma rükû´da yetişen kimse, tekbîr alır ve fakat imâm rükû´dan başını kaldırana kadar beklerse, o rek´ate yetişememiş olur. Bîdâye´de de böyledir

0 Bu durumda, imâmın rükû´da durması ile durmaması mü­savidir.

Keza, bu kimse, hiç beklemeden eğiîse, fakat kendisi rükû´ yap­madan, imâm başını kaldırsa yine o rek´ate yetişmiş sayılmaz.

Mahbûbî : «Bir kimse, imâm rükû´da iken mescide girerse; ba­zı âlimlerimize göre, bu kimsenin tekbir alıp rükû´a varması ve son­ra yürüyerek safa karışması uygun olur. Bu, rükû´u zayi etmemek için yapılır.» demiştir.

Bize göre, namaz kılan bir kimse, arka arkaya üç adım yürürse, namazı batıl olur. Yürüyüşü üç adımdan fazla olmazsa namazı mek­ruh olur.

Alimlerin ekserisi ise, «bu kimse namazda yürüme ihtiyacı his­setmemek için tekbir almaz.» görüşündedirler.

Cellâbî, Salat isimli kitabında : «imâma rükû´da yetişen kimse, tekbir alıp. eğilmeye başlar. Bu esnada imâm da doğruluyor ise, o rek´ate yetişmiş sayılır.» demiştir. Esahh olan, o rek´&tin sayıİabll-mesi için, çok az da olsa, imâmla birlikte rükû´da bulunmaktır. Mi´ râcü´d Dh-âye´de de böyledir.

® îmâm rükû´a varmışsa; sonradan imâma yetişen kimse de ayakta tekbirini almış, imâm tam rükû´a varıncaya kadar, imâmla birlikte rükû´a eğilmemiş ve imâm rükû´a vardıktan sonra, o kimse de rükû´a varmışsa, şübhesiz bu kimse o rek´ate yetişmiştir. Bu hu­susta âlimlerimizin görüş birliği vardır.

Keza, bu kimse imâma, rükû´un kavmesinde yetişmiş ojursa, o rek´ate yetişmiş sayılmayacağında da âlimlerimizin ittifakı.vardır. Bahrü´r - Râik´ta da böyledir.

0 îmâma rükû´da yetişen kimse, eğer imâma rükû´da iken ye-tişemiyeceğinden korkmazsa, İftitâh tekbirini ayakta kalır, sübhâ-nekeyi ayakta okur ve bayram tekbirlerini ayatkta alır. Fakat, ye-tişemiyeceğinden korkarsa, bu durumda sadece iftitâh tekbirini ayakta alır, diğerlerini ise rükû´da tamamlar. Kâft´de de böyledir.

0 îmâma rükû´da yetişen kimsenin, iki tekbir alması gerek­mez. Bazı âlimlerimiz bu kavle muhaliftirler.

Bu kimse, şayet, o bir tekbirle, rükû´ tekbirine niyyet etmiş ol­sa da, iftitâh tekbirine niyyet etmemiş bulunsa, bu niyyetd boştur ve namazı caizdir. Fethül - Kadîr´de de böyledir.

0 Bir müktedî, bütün rek´atlerde rükû´a ve secdelere imâm­dan önce varmış olsa, bu kimsenin kıraâtsiz olarak bir rek´at namaz kılması gerekir. Bu şekilde namazı tamam olur.

Bu kimse, eğer imâmla birlikte rükû* yapar da, secdeyi ondan Önce yaparsa, iki rek´at kaza etmesi gerekir.

Bu kimse, eğer rükû´u imâmdan önce yapar da, secdeleri onun­la beraber yaparsa, kıraâtsiz olarak, dört rek´at kaza etmesi lâzım gelir.

Bu kimse, rükû´ ve secdeleri imâmdan sonra yaparsa, namazı caiz olur. Bu kimse, rükû´ ve secdelerin sonunda imâma yetişmiş olursa, namazı caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

0 Mescide giren bir kimsenin, vakit müsait olduğu müddet­çe, nafile namaz kılmasında bir beis yoktur. Vakit dar olursa, na-

file namaz kılmayı bırakır. «Bu, sabah ve öğle namazlarının hari­cindedir.» denilmiştir.

Bu kavil, Şemsü´l - Eimme Serahsî´nin, Mııhıyt Sâhibi´nin, Kâ-dîhân m Umurtâşî´nin, Mahbûbî´nin görüş ve ihtiyarlarıdır. Kifâye ve Nihâye´de de böyledir. «Bu kavil, umûmun görüşüdür.» denil­miştir. Hldftye´de de böyledir. Sadrü´l - İslâm´ın da ihtiyarı budur.

En iyisi bütün hallerde, onu terk etmemektir. Namazın cema­atle kılınıp, kıhnmaması da müsavidir. Yalnız farzın vakti geçecek olursa, nafile namaz terkedilir. Kifâye´de de böyledir. [63]



11- KAZAYA KALAN NAMAZLAR


O Farz olduktan sonra, vakti geçen her namazı kaza etmek farzdır. Namazın vaktinin geçmesi, ister sehven, ister kasden ve is­ter uyku sebebi ile olsun müsavidir.

9 Mecnun olan bir kimsenin, cünûn halinde iken, mecnun olmadan Önce geçirmiş bulunduğu namazları kaza etmesi, üzerine borç değildir. Bu kimse, tecennün (- delilik) halinde geçirmiş bu­lunduğu namazları da, akıllanınca kaza etmez.

Mürtedin de (= İslâm´dan dönmüş olan kimsenin de), dinsizlik zamanında zayi ettiği namazları kaza etmesi gerekmez.

Dar-i harbte müslüman olduğu halele, cehaleti (namazın farzi-yetini bilmemesi) sebebi ile namaz kılmayan kimsenin de, üzerine, bunları kaza etmesi gerekmez.

Bayılan kimsenin de, baygınlık halinde kılamadığı namazları ka­za etmesi gerekmez.

İmadan bile aciz olan hastanm o halde geçirdiği namazları kaza etmesi gerekmez. Fakat bu şekildeki aczinin müddeti, bir gün bir geceden ziyade olması gerekir.

Kazaya kalmış olan bir namaz, zayi olduğu sıfat üzere kaza edi­lir. Zaruret ve özür hali müstesnadır.

Bir kimse, seter ( — yolculuk´ halinde kazaya bıraktığı nama­zım, hazer halinde kaza ederken, dört rek´atli farzları ikişer rek´at olarak kaza eder.

Mukîm iken kazaya bıraktığı namazları, sefer halinde kaza et­mek isteyen kimse de, rek´atleri tam olarak kaza eder.

Farz namazların kazası farz; vacip namazların kazası va­cip; sünnet namazların kazası ise sünnettir.

Kaza için muayyen (= belirli) bir zaman yoktur. Ömrün vakitlerinde kaza kılınabilir. Ancak şu üç vakit müstesnadır: 1 — Güneşin doğma vakti, 2 -— Zeval vakti, 3 — Güneşin batma vakti, kaza namazlarının, bu üç vakitte kılınması caiz olmaz. Bahrü´r-Râık´ta da böyledir.

0 Bir kimse bir namaz kılsa, arkasından da irtidât etse, (= İslâm´dan çıksa), sonra da henüz o namazın vakti çıkmadan ye­niden İslâm´a dönse, bu kimse o namazı tekrar kılar. Kâfi´de de böyledir.

0 Bir erkek çocuk, yatsı namazını kıldıktan sonra uyuşa ve ihtilâm olsa ve bu çocuk tan yeri ağarmadan uyansa, yatsı namazını yeniden kılar. Kız çocuğu böyle değildir.

Kız çocuğu, tan yerinin ağarmasından Önce, hayızla bülûğâ eriş­miş olursa, bu kıza yatsı namazının kazası îazım gelmez. Çünkü ha­yız vacipİerin (= farzların) üzerine gelse onları sakıt eder. (düşü rür.) Bunlara mukârin (— yakın, bitişik) olduğu zamanda da, ma­ni olması daha uygun olur.

«Eğer kız, yaş itibariyle bâliğa olursa, yatsı namazını kılması lazım gelir. Bu kız, şayet fecrin doğmasına kadar, uyanmamış olur­sa, yatsrjıamazını kaza eder.» denilmiştir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyeldir.

0 Geçmiş namazlar cemaatle kaza edildikleri zaman, eğer bu namaz aşikâr olarak okunan bir namazsa, imâm açıktan okur.

Bir kimse, kaza namazını yalnız başına kiîacaksa, —açıktan okunacak namazda— gizli veya aşikâr okumakta serbesttir. Fakat, açıktan okumak daha efdâMir. Vaktinde kılındığı zaman olduğu gi­bi...

Gizli okunarak kılınan namazların kazalan da gizli okunarak kılınır. Yalnız kılınsın, imâmla kılınsın müsavidir. Zahîriyye´de de böyledir.

0 Vakit namazları ile geçmiş namazlar arasında ve geçmiş namazların birbirleri arasında tertip (= sıra gözetmek) haktır. Kâ-fî´âe de böyledir.

0 Kazayı kılmadan, edayı kılmak caiz olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

0 Farzlar ile vitir arasında da böyle tertib vardır Vikaye Şerhi´nde de böyledir.

0 Bir kimse, vitir namazını kılmadığını bildiği halde, sabah namazını kılmış olsa, Ebû Hanîfe (R.A.) ´ye göre, bu kimsenin nama­zı fasid olur.

Bir kimse, nafile bir namaz kılarken, kazasını hatirlasa, nafile­si bozulmaz. Çünkü tertip, —kıyâsın hilafına— farzda vaciptir. Baş­ka namazlar —bu kaideye— katılmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

0 Fetâvâyi İtâbiyye´de : «Bir erkak çocuk, bulûğa erişince, namazlarını vaktinde kılarsa, sâhib-i tertîb olur.» Kızlar da böyle­dir :

0 Fakat, namaz amellerinin bazısında, bize göre tertip farz değildir. Mııhıyt´te de böyledir.

0 Bir kimse, namazın başında imâma yetişse fakat imâmın arkasında uyuşa veya abdesti bozulsa, sonra da uyansa veya abdest alsa, bu kimse, önce, imâmın daha önce kıldığını kılar ve sonra da imâma tabi olup, onun kılmakta olduğunu kılor .

Bu kimse, şayet bu durumda, önce imâma tabi olup onun kıl­makta olduğunu kılar, sonra da imâma uyamamış olduğu kısmı, —imâmın selâjm vermesinden sonra— kaza ederse> böyle yapması üç imamımıza göre de caizdir.

Bize göre, cum´ada da böyledir : Bir kimse, izdihamdan dolayı birinci rek´atı İmâmla birlikte kılamasa, yani başta iktidâ etse de —izdihamdan dolayı— ayakta kalsa; ikinci rek´atı kılma imkanı bulsa, önce ikinci rek´ati, imâmın selâmından sonra da birinci rek´-ati kılarsa, bu caiz olur. Tahâvî Şerhi´nde de böyledir.

0 Tertip, unutmakla ve unutma manasında olan şeylerle dü­şer. Muzmarat´ta da böyledir.

Bir kimse, abdestli olduğunu sanarak öğle namazını, sonra abdest alıp ikindi namazını kılsa, sonra da öğle namazım abdestsiz kıldığı açığa çıksa, bu kimse, sadece öğle namazını kaza eder. Çün­kü o kimse, öğle namazını unutmuş olan kimse yerindedir.

Şu mes´ele, yukarıdaki mes´elenin hilâfınad´ır: Bir kimse, ab­destli olduğu zannı ile, arefe günü Arafatta Öğle namazını kılmış olsa, sonra da abdestle ikindi namazını kılsa da, durum meydana çıksa, bu kimse, ikisini de yeniden kılar. Çünkü, Arafatta ikindi namazı cem´dir ve öğle namazına tabidir. Serahsî´nin Muhıyt´inde de

böyledir.

Bir kimse, sabah namazım kılmadığını hatırladığı halde öğ­le namazını kılmış olsa, öğle namazı fasid olur. Sonra, sabah nama­zını kaza etse de öğle namazım hatırladığı halde, ikindi namazını kılsa, ikindi namazı caiz olur. Çünkü bu kimse, ikindi namazını eda ederken, öğle namazının zayi olmadığını zannetmektedir. Ve o kimsenin bu zanm mu´teberdir. Tebyîn´de de böyledir.

9 Bir kimse, öğle namazını kılarken, sabah namazını kılıp kılmadığı hususunda şüpheye düşse ve namaz bittikten sonra, kılma­dığını kesin olarak bilse, bu durumda önce sabahı, kaza, sonra da öğleyi eda eder. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

# Bir kimse, namaz kılmakta iken, —kazaya kalmış— bir çok namazını hatırlasa, FaMh Ebû Ca´fer´den naklen, mezhep imamları-mız : «Gerçekten o kimsenin namazı fasid olur.» demişlerdir. Fakat, hatırladığı an, bu kimsenin namazı bozulmaz. Bu kimse, o namazı iki rek´ate tamamlar ve bu namaz nafile sayılır. Bu durumda da, geçmiş namazların eski veya.yeni olmaları müsavidir. Muhiyt´te de böyledir.

0 Bir kimse, cu´mayı kılarken, sabah namazını kılmadığım hatırlamış olduğunda, cum´ayi kesip, sabahla meşgul olursa, cum´a zayi olur. sabah namazı ise, zayi olmaz.

İmâmı Azanı ile İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre, bu kimse, cum´a namazını keser, sabah namazını kılar; sonra da öğle namazı­nı kılar.

İmâm Muhanuned (R.A.) ´e göre ise, bu kimse cum´ayı tamam­lar.

Şayet, bu kimse, hem sabahı küıp hem de cum´aya yetişebile­cek olursa, bil-icmâ´ sabahla meşgul olur.

Bu kimse, cum´ayı kesip sabahla meşgul olunca, vakit fevt ola­caksa Cgeçecekse), cuma´yi tamamlar ve sonra sabahı kılar. Sirâ-cii´I - Vehhâc´da da böyledir.

# Vaktin dar olması da tertibi ikât eder. (düşürür.) Bu du­rumda, bir kimse: geçmiş namazı takdim etse (= öne alıp kılsa´, caiz olur; fakat bu günahtır. Nehrü´I - Fâık´ta da böyledir.

• Vaktin dar olması : Kazayı kıldıktan sonra, edaya vaktin kalmaması, demektir.

Bir kimsenin üzerinde, yatsının kazası olsa .da onunla uğraşa­na kadar, güneş doğacak hale gelse fakat teşehhüd miktarı otura­cak kadar vakit kalmasa, bu durumda, sabah namazım kılar ve gü­neşin yükselmesinden sonra, da yatsıyı kaza eder. Tebyîn´de de böy­ledir.

O Vakit namazı efdaliyyet vechi üzere eda edilemez ise bile, tertibe riayet edilir. Meselâ : Vakit çok daralsa da, vaktiyyeyi ( = vakit namazını) hafifletmeden, okumasını kısaltmadan, diğer fiille­rini noksanlaştırmadan kılmaya imkan kalmamış olsa, bu durumda da tertip gerekir ve bu kimse, iktisada namazı caiz olacak kadar, namazı kısaltır. Timurtâşî´de de böyledir.

0 Vaktin darlığı hususunda, namaza başlama zamanına itibar olunur.

Hatta, bir kimse, kaza namazını hazırladığı halde, vaktiyyeye başlamış bulunsa ve kıraati vakit daralana kadar uzatsa, bu kimse­nin namazı caiz olmaz. Bu kimse, bu vakit namazını keser ve kazaya kalmış namazım kılmaya başlar.

Şayet, bu kimse, kaza namazını unutarak vakit namazını kıl­maya başlamış olsa, mes´ele hâlî üzeredir. Bu kimse, kaza namazını vakit daraldıktan sonra hatırlasa, namazı caiz olur; kesmesi lâzım gelmez. Tebyîn´de de böyledir.

f} Dar vakit hususunda, işin aslına, gerçeğe itibar edilir; zan-na itibar olunmaz. Hatta, bir kimse, vaktin dar oldu ğunu zannede­rek, —yatsı namazını kılmadığım hatırladığı halde— sabah nama­zını kılsa, da vaktin geniş olduğu ortaya çıksa, bu kimsenin kıldığı sabah namazı fasid olur. Bu sabah namazı, batıl olup bozulunca, bakılır; eğer vakit genişse her iki namaz da kılınır; vakit dar ise, yalnız sabah namazı yeniden kılınır. Bunu ikinci defada da yapar. Yatsı üe meşgul olsa da, sabahı iade edemeden güneş doğsa, caizdir; sabah namazı da sahihtir. Tebyîn´de de böyledir.

# Keza, bir kimse, kılmamış olduğu sabah namazını, öğlenin vaktinin sonunda hatırladığı zaman, zannma göre her iki namazı kılmaya imkan olmasa da, öğle namazım kılmaya başlasa ve kılsa; geride de vakit bulunsa, baitar Öğle vaktinden geriye kalmış olan zamanda, önce sabahı ve sonra da öğleyi kılma imkanı varsa, Önce kılmış bulunduğu öğle namazı caiz olmaz. Bu durumda bu kimse­nin, önce, sabah namazını kılması, sonra da öğle namazını iade etmesi (tekrar kılması) lâzım gelir.

Keza, öğle vaktinden geriye kalan zamanda sabahı kılıp, Öğle­den de bir rek´at kılacak kadar vakit var ise, yine yukarıdaki gibi yapması lâzım gelir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

0 Eğer terk olunan namazlar, birden fazla ve vakit de bun-´ iardan bir kısmı ile vaktiyyeyi (= vakit namazını) kılacak kadar ge­nişse, bir kimsenin o metruke lenden (= kazaya kalmış namazlar­dan) kılabildiğini kılmadıkça vaktiyyeyi kılması caiz olmaz.

Hatta, sabah vaktinde, yatsı ile- vitiri kılmadığını hatırlayan bir kimsenin, beş rek´at kılacak kadar bir vakti olsa, İmâmı A´zam´ın (R.AJ kavline göre bu kimse, önce vitri kılar sonra da sabah na­mazını kılar; kerahat vakti çıktıktan sonra da yatsıyı kaza eder.

Keza, bir kimse, ikindi vaktinde, sabahı ve öğleyi kılmadığını hatırlar fakat sekiz rek´atten fazla kılmaya da vakit kalmazsa, bu durumda, o kimse, önce öğleyi ve sonra da ikindiyi kılar.

Şayet, altı rek´at kılacak vakit bulunursa, bu durumda ise, bu kimse, önce sabahı sonra da ikindiyi kılar. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyeldir.

0 Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf (R.AJ´a göre, ikindinin son vak­tine itibar olunur. Tebyîn´de de böyledir.

0 Şemsü´l - Eimme Serahsî : «Güneş batmadan önce, eğer Öğ-le ve ikindiyi kılmaya imkan var ise, —bu durumdaki kimse— ter­tibe riayet eder. Eğer iki vakit kılmaya imkan yoksa, ikindiyi eda eder.

Eğer, güneşin teğayyür etmesinden önce, öğleyi kılma, arkasın­dan da ikindinin tamamını veya bir kısmını —güneşin batmasın­dan önce— kılma imkanı varsa, bu durumda tertibe riayet gerekir. Ancak, Hasan bin Ziyâd´m kavline göre, güneşin gurubundan sonra, ikindi vakti yoktur. Nfthâye´de de böyledir.

0 Bu durumda, öğle namazını kılacak kadar, müstehap vakit kalmamış olursa, tertib bil-icmâ´ düşer. Tebyîn´de de böyledir.

0 Bir kimse, üzerinde, öğle namazının kazasının olduğunu bil­meyerek, ikindi namazını kılmaya, vaktin evvelinde başlamış olsa ve bu namazı, kerahat vakti girene kadar uzattıktan sonra, öğle na-

mazını kılmadığını hatırlasa, bu kimse, kılmakta olduğu namaza devam eder. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

0 Bir kimsenin üzerinden, vaktin darlığı sebebi ile tertip düşmüş olduktan sonra, vakit çıksa; sahih olan kavle göre, bu kim­se, kılmakta olduğu namazı iade eylemez. Vakit, namaz arasında çıkmış bile olsa, durum böyledir, Bu kimsenin kıldığı vakit namazı bozulmaz. Sahih olan kavle göre, —bu durumdaki kimse— kazayı kılmaz, vaktiyyeyi eda eder. Zâhidî´de de böyledir.

0 Unutma hali devam ettiği müddetçe, tertibin hükmü, zahir olmaz. Hatırlanınca, tertib lâzım gelir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

0 Geçmiş namazların çok olması tertibi düşürür. Sahih olan görüş budur. Serahsî´nin Muhıyt´ınde de böyledir.

0 Geçmiş (= kazaya kalmış) namazların çokluğunun hudu­du ; —Altıncı namazın da vaktinin çıkmış olması şartı ile— altı va­kit. İmâm Muhammed (R.A.) : «Altıncı vaktin girmesine itibar olu­nur.» demiştir. Fakat, sahih olan, önceki kavildir. Hidâye´de de böyledir.

0 Bu hususta, bunlar, sonradan kılınmış olsa bile, geçen va­kitlerin, altı vakit olmasına itibar olunur.

0 «Ayrı ayrı da olsa, kazaya kalmış olan namazların, altı va­kit olmuş olmasına itibar olunur.» denilmiştir.

Bu ihtilafın faydası : Duruma bakılır, bir kimse, bir gün öğle namazı, bir gün ikindi namazı ve bir gün de akşam namazı olmak üzere üç vakit terk ettiği zaman, bunların, hangisinin evvel kazaya kaldığını da bilemezse, birinci kavle göre, bu kimseden tertib dü­şer. Çünkü, geçen bu namazların araları çoktur.

İkinci kavle göre ise, bu kimseden tertip düşmez. Çünkü, biz­zat geçmiş namazlarda itibar, altı vakte erişmeleridir. Böylece, öğ­le, ikindi, öğle, akşam, öğle, ikindi, öğle olmak üzere yedi vakit na­maz kılsa yerinde olur. Birinci kavil esahhtır. Tebyîn´de de böyledir. O, genişliktir. İkinci kavil hakkında Şeyhü´l - İmâm Ebû Befcİf Mu­hammed bin Fazl : «En uygun olanı budur.» demiştir. Fetâvâyi Kâ­dîhân´da da böyledir.

0 Geçmiş namazların çok olması, tertibi düşürür. Bir kimse, bir ay namazı [erk etmiş olsa; sonra, bunları otuz sabah, otuz öğle şeklinde devam edip, bu bir aylık namazı kaza etmesi sahih olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

9 Geçmiş namazlarının çokluğundan dolayı tertib sahibi ol­maktan çıkmış olan bir kimse, sonradan, bu geçmiş namazlarından bir kısmını kaza etmiş ve geçmiş namazları altı vakitten az kal­mış bulunsa, esahh olan kavle göre, bu durumda, bu kimse, yeniden sahıb-i tertib olmuş olmaz. Hulâsa´da da böyledir. Şeyhü´l - İmâm Zahidi Ebû Hafsü´J -Kebir de : «Fetva buna göredir.» demiştir.

Hatta, bir kimse, bir aylık namazım terk etmiş olsa da, bunları kaza etse ve bunlardan yalnız b\r vakit kalmış olsa ve sonra da bu­nu hatırladığı halde vaktiyyeyi kılmış olsa, bu vakit namazı caiz olur. Muhıyt´te de böyledir.

Kazaya kalmış olan namazlar iki nev´İdir :

1- Fevâit-i Kadîme (~ Yeni kazaya kalmış namazlar.)

2- Fevâit-i Hadîse (= Eskiden kazaya kalmış namazlar.)

® Yeni kazaya kalmış olan namazlar, ittifakla tertibi düşü­rürler.

Eskiden kazaya kalmış namazların tertibi düşürüp düşürmeye­ceği hususunda ise, âlimlerimiz ihtilâf etmişlerdir.

Bir kimse, bir ay, namazını terk ettikten sonra, bir müddet namaz kılmış ve o bir aylık namazı kaza etmemiş olsa; bu arada, bir vakit namazı terk etmiş olsa da, o yeni namazı hatırladığı hal­de, vaktiyyeyi kılmış bulunsa, bazılarına göre caiz olmaz, «caiz olur.» da denilmiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Kâfi´de de böyle­dir.

O Hatırladığı ve kılmaya gücü yettiği halde, bir kimsenin ge­çirmiş olduğu namazı, —kılması mümkün olan;—• vakitten sonraya bırakması, gerçekten mekruh olur. Asji dan kavil budur, Çünkü, hatırlama vakti, hemen kaza kılmanın vaktidir. Namazı, vaktinden geri bırakmak ise, hilafsız mekruhtur. Muhıyt´te de böyledir.

A Asılda : «Bir kimse, öğle namazını kılmadığım bilerek, ikindi namazını kusa, kıldığı bü ikindi namazı fasiddir. Fakat, vak­tin sonu. ise, bu namaz fasid olmak,.

Farz bir namaz fasid olunca, İmâma A´zam ve İmâm Ebû Yû­suf (R.A.)´a göre, namazın aslı bâtıl olmaz. İmâm Muhammed (R.A.i´e göre ise, —bu namaz batıl olur, Mes´ele nıa´ruftur. Sonra, Ebû Hanîfe (R.A.)´ye göre, ikindinin farziyyeti, fesâd-ı mevkuf C—tu­tuklu bir fesâdî ile fâsid olur. Hatta, altı veya daha fazla namaz kılsa da öğle namazını iade eylemese, ikindi namazı caiz olarak ge­ri döner. İadesi gerekmez. îmâmeyn´e göre ise, bu namaz, fesâd-ı bâtıl ile fâsid olur. Bu durumda ona cevaz yoktur.

Bu hususta aslolan : Ebû Hanîfe CR.A.) ´ye göre, geçmiş namaz ile vakit namazı arasındaki tertibe riayet etmek, geçmiş namazın çokluğu sebebi ile düştüğü gibi, edanın çokluğu ile de düşer. Mıı-hıyt´te de böyledir.

9 Bir kimse, bir vakit namazı unutsa da onun hangi namaz olduğunu bilemese; teharrî (= araştırma) yolu ile de, bunu bile-mese bize göre o kimse bir gün ve bir geceki namazı iade eder. Zahîriyye´de de böyledir. Fakih de : «Biz bunu alıp, kabul ederiz.» demiştir, el - Yenâbi´den naklen Tatarhânîyye de de böyledir.

0 Keza, bir kimse iki ayrı günde, iki namazı unutmuş olsa ve bunların hangi namaz olduklarını da bilemese; bu kimse, iki gün­lük namazını yeniden kılar. Kıyas bunun üzerinedir. Yani., bir kim-se, üç ayrı günde, üç namazı veya beş ayrı günde, beş namazı unut­sa ve bunların hangi namaz olduğunu bilmese, bu şahıs, üç günlük veya beş günlük namazı iade eder.

41 Bir kimse, iktgünde, bir gün öğleyi bir gün de ikindiyi terk etmiş olsa ve hangisini evvel, hangisini sonra terk etmiş olduğunu bilemese, araştırması sonucunda da b´ıc re´yî olmasa, tmâm-ı A´zam (R.A.) ´a göre, ihtiyat yolu ile tertibe riayet edilmesi için, önce biri­ni, sonra da diğerini, değişik olarak, iki def´a kılar ibadetlerde ih­tiyat vaciptir.

Diğerleri ise : «Biz bu kimseye, böyle yapmasını emretmeyiz, yalnız taharri etmesini (= araştırmasını* emrederiz. Çünkü, aczin­den dolayı, o kimseden tertip düşer. Dolayisı ile o kimsenin —bu namazları— iki defa kılması lazım gelmez.» demişlerdir. Serahst´-nin Muhıyt´mde de böyledir.

Ebû Hanîfe (R.A.) ´nin kavli üzere bir kimse, Önce öğ­leye başlar sonra ikindiyi ve sonra yine öğleyi kılarsa, bu efdal olur. Şayet, Önce ikindiden başlayıp, sonra öğleyi tfe sonra yine ikindiyi kılarsa, yukarıdaki gibi bu da caiz olur.

İkindi namazını kılan bir kimse, secdenin birini terk etti­ğini hatırlar fakat bu secdenin, ikindi namazının mı, önceki öğle na­mazının mı olduğunu kat´î olarak bilemezse; ikindiyi kılıp tamamIar. İkindinin secdesi olma ihtimaline binaen bir secde yapar. Son­ra da, ihtiyaten öğle namazını iade eder. Şayet iade etmezse, bu kimseye bir şey lâzım gelmez. Mııhiyt´te de böyledir. [64]



Bu Konu İle İlgili Muhtelif Mes´eleler


Yetîme´de : «Bir kimse, ikindi kılmaya başladı, onu kılar­ken güneş battı; sonra da birisi gelip bu adama iktida eyledi; bu durumda onun iktidası sahih olur mu » diye babama soruldu; ba­bam da : «Evet, sahih olur; eğer imâm mukîm olmaz (= misafir olur) ve muktedî de misafir, olursa.» buyurdu.» denilmiştir. Tatar-hâniyye´de de böyledir.

Şafiî mezhebinde olan bir kimse, Hanefî mezhebine geçse, Şâfıî iken geçirmiş olduğu namazları, Hanefî olduğu zaman kaza et­mek isterse, bunları Hanefî mezhebine göre kaza eder. Hulâsa´da , da böyledir.

Bir adam, teyemmümün, bileğe kadar yapılacağını, vitrin ele bir rek´at olarak kılınacağını bilse (ve bir müddet de Öyle, yap­sa) ; sonra da teyemmümün dirseğe kadar yapılacağını, vitrin de üç rek´at olarak kılınacağını öğrense, bu şekilde, önce kılmış olduğu namazları iade etmez.

Fakat, bu kimse, bunu, bilgisizliğinden ve hiç bir kimseye sorup öğrenmeden yapar, sonra da sorduğunda kendisine,vitrin üç rek´at kılınması emredilirse, bu durumda, önce kılmış bulunduğu vitirleri kaza eder. Zehıyre´de de böyledir.

Sıyrfiyye´de : «Tertîb sahibi bir kadın, bir vakti terk etse, arkasından da hayız olsa ve temizlense, geçirmiş bulunduğu o namazı catirladığı halde, namaz kılsa, £>u caiz olmaz. Tatarhâniyy*´ de de böyledir.

Harbî olan bir kimse, küffâr diyarında müslüman olsa fa­kat oruç, namaz nedir bilmese, sonra da İslâm diyarına gelse veya ölmüş bulunsa, üzerine, orucun da namazın da kazası lâzım gelmez. Kiyâsen de, ıstıhsanen de böyledir. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyle­dir.

Dâr-ı harbe giden bir kimseye ise, geçirdiği namazların kazası lâzım olur.

Hasan, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ´nin «Bu kimseye, iki erkek ve­ya bir erkek iki kadın, namazın farz olduğunu haber vermemişse, bu kimsenin dâr-ı harbde kılmadığı namazların, iadesi lâzım gelmez. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Itâbiyye´de, Ebû Nasr´dan rivayeten : «Hiç bir vakit nama­zını geçirmemiş olan bir kimse, ihtiyatlı olmayı dileyerek, ömrü­nün bütün namazlarını kaza eden bir kimse, eğer bunu, namazlann-daki noksanlık ve kerâhatten dolayı yapmışsa, yaptığı iş güzel bir iş olur. Bu sebeblerden dolayı yapmıyorsa, bu şekilde, ömrünün bütün namazlarını kaza etmemelidr. Sahih olan ise, böyle yapma­nın, (ömrü boyunca kılmış bulunduğu bütün namazları kaza etme­nin) caiz olduğudur. Bu kazaları, sabah ve ikindi namazlarından sonra kılmamalıdır. Önceki insanlardan pek çoğu fesada gitmiş ol­ması şüphesi ile kaza etmişlerdir.» denilmiştir. Muzmarat´ta da böy­ledir.

Böyle yapan bir kimse, bütün rek´atlerde Fâtihâ ve Sûre okur. Zahıriyye´de de böyledir.

Fetâvâ´da : Bu şekilde kaza kılan kimse, vitir nama­zım da kaza eder. Üzerinde, vitrin olmadığı hususunda kesin bilgisi olmadığı zaman, bu kimse, vitri üç rek´at kılar; kunut yapar ve te-şehhüd miktarı oturduktan sonra, kalkıp bir rek´at daha kılar. Bu durumda, kazaya kalmış vitri- varsa, onu kılmış, olur; yoksa kıl­dığı bu namaz nafile olur. Ve bu kimsenin, nafile bir namazda kunut duası okumuş olması hiç "bir zarar vermez.

Huccet´de : «Kazaya kalmış namazları kılmak, nafile namaz kılmaktan çok daha ehemmiyetli ve çok daha uygundur. Yalnız, ma´rûf bilinen´ sünnetler bu hükümden müstesnadır. Kuşluk namazı, tesbîh namazı gibi sahîh haberlerle gelen namazlar ki bunların içinde sayılmış sûreler ve zikirler vardır— nafile niyyeti ile kılınır; başkaları ise, kaza niyyeti ile kılınır. Muzmarat´ta da böyle­dir.

Mültekıt´ta : «Bir baba oğluna, tutamadığı oruçları ve kı-latfıadığı namazları, kendi namına kaza etmesi için emir verse, bize göre bu caiz olmaz.» denilmiştir. Tatarhân´yye´de de böyledir.

Bir kimse, öldüğü zaman, üzerinde namaz olsa da,.malının üçte birinden, her vakit için yarım sa´ buğday, vitir için de yarım sa´, tutamadığı her günün orucu için de yarım sa´ buğday verilmesini vasiyyet etse; eğer bu kimse, mal bırakmamış ise, varisleri borçla

yarım sa´-buğday bulurlar ve bunu bir fakire verirler. Sonra, o fakir bu buğdayı varislerden birine tasadduk eder. Sonra, bu buğdayı tek­rar fakire verirler. Böylece bu alma ve vermeye, ölen kimsenin na­mazının —ve orucunun-^ tamamı bitene kadar devam ederler. Hu-!âsa da da böyledir.

Fetâvâyî Hücce´de : «Bir kimse, eğer veresesine vasiyyet etmez ise, bu durumda, bazı vârislerinin teberrûlan caiz olur. Bu varis, her namaz için yarım saî C = beşyüz yirmi dirhem) buğdayı, -myyer ederek verir. Bu kimsenin, bu buğdayın-hepsini birden, bir fakire vermesi caiz olur. Keffâret-i yemin, savm ve zıhar bunun hüafmadır. (Yani,, bunların hepsi bir defada verilmez.)

Velvâliciyye´de : «Bir kimse, beş vakit için, bir fakire, do­kuz menn (= batman), başka bir fakire de bir menn vermiş olsa; Fakîh´in ihtiyarına göre, bu dört vakit için caiz olur; beşinci vakit için caiz olmaz.» denilmiştir.

Yetîme´de ; «Hz. Alî (R.AJ ´nin oğlu Hz. Hasan (R.A.) "a : «Bir kimse, ölüm hastalığında iken, namazı için fidye var mıdır » diye soruldu. O : «Hayır yoktur, buyurdu.» denilmiştir.

Humeyr el - Veberî ve Ebû Yûsuf bin Muhammed´den :

«Bir pîr-i faniye (çok yaşlı bir ihtiyara), hayatta olduğu müddet­çe oruçta olduğu gibi, namaz için de fidye vermesi caiz olur mu » diye sordular, onlar da : «Hayır, namaz için fidye yoktur.» dediler. Tatarhâriiyye´de c!e böyledir.

Semerkand ehlinin fetvalarında : Bir kimse, beş vakit na­maz kılar, birisinin ilk iki rek´atinde okumaz, onunda hangi rek´at olduğunu bilemezse,, bu kinişe, ihtiyaten, sabah ve akşam namazla­rını iade eder.

Bu kimse,«şayet, tek bir rek´atte okumadığını hatırlar, ancak hangisinde okumadığını kestiremezse, sabahla vitri iade eder.» de­nilmiştir.

Bu kimse, eğer iki rek´atte okumadığını hatırlasa, sabahı, ak­şamı ve vitri iade eder.

Bu kimse, eğer dört rek´atte okumadığım hatırlarsa, öğleyi, ikindiyi ve yatsıyı yeniden kılar; vitri, sabahı ve akşamı kılmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Namazı kasden terk eden kimse öldürülmez. Kâfi´de de böyledir. [65]



12- SEHiV SECDELERİ


Sehiv secdeleri vaciptir, Tebyîn´de de böyledir. Bu sahih­tir. Hıılâsa´da da böyledir.

Sehiv secdelerinin vacip olması, vaktin elverişli olması şartına bağlıdır. Meselâ : Bir kimse, sabah namazı kılmakta iken, sehiv sec­desi yapması gerekse, bu kimse birinci selâmdan önce, güneş doğa­na kadar, sehiv secdesini yapamazsa, sehiv secdeleri kendisinden sakıt olur.

Keza, kazaya kalmış olan bir namazı kılmakta olan kimse, gü­neş kızarana kadar secde etmemişse, sehiv secdeleri üzerinden sakıt olur.

Binaya mani olan hallerin tamamı, selamdan sonra, sehiv sec­delerini düşürür. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Gunye´de : «Bir kimse, nafile bir namazı, farz bir namazın üzerine bina etmiş olsa da, onda sehiv yapsa, secde etmez.» denil­miştir. Nehrü´i - Fâık´ta da böyledir.

Sehiv secdelerinin yeri selamdan sonradır. Fazla veya nok­san elması müsavidir. Bize göre, bir kimsenin selamdan önce selam vermiş olması caizdir. îki selamla yapmak da caizdir. Bu sahihtir. Hidâye´de de böyledir.

Doğrusu ise, bir selam vermektir. Cumhur bunun üzerine­dir; Asıl´da da buna işaret edilmiştir. Kâfî´de de böyledir.

Sehiv secdesi yapacak olan kimse sağına selam verir. ZâHfolî´de de böyledir.

Sehiv secdelerinin yapılış şekli : Sehiv secdesi yapacak olan kimse, sağma selam verdikten sonra, tekbîr olarak secdeye ka­panır. Secde esnasında tesbîhatta bulunur; tekbir alıp celse yapar (oturur) ve yine tekbîr alıp ikinci secdeye varır; sonra teşehhüdü okur ve ikinci defa selam verir, Muhıyt´te de böyledir.

Sehiv secdesi yapacak olan kimse, selavatları ve duaları sehiv için oturduğu zaman okur. Sahih olan budur. Bunları birinci oturuşta okur.» diyenler de olmuştur. Tebyîn´de de böyledir.

Uygun olanı ise, her iki oturuşta da bunları okumaktır. . Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Farz namazlarda da, nafile namazlarda da sehiv secdesinin hükmü aynıdır, Muhtyt´te de böyledir.

Fetâvâ´da : «Sehiv secdelerinden sonraki oturuş, rükün de­ğildir. Aslında, sehiv secdesinden sonra oturma, namaz, oturmakla son bulsun diye -emredilmiştir. Hatta, bir kimse, sehiv secdesinden sonra oturmayı terk edip, kalksa ve gitse, yine o kimsenin namazı bozulmaz.» denilmiştir. Halvânî de böyle demiştir. Sirâcü´l - Veh-hâc´da da böyledir.

VelvâKciyye´de : «Aslında, namazda üç şey terkediJebilir : Farz, vacip ve sünnet, Namaz kılarken, farzı terk etmiş olan kimse, onu kaza ile tedarik edebilme imkânına sahipse, kaza eder; bu im­kân yoksa, namazı bozulmuş olur.

Namaz kılan bir kimsenin, sünneti terk etmesiyle, namazı bo­zulmaz. Çünkü onun kıyamı, erkanı iledir; o da muhakkak bulunur; bu kimse, sehiv secdesi yapsın diye icbar olunmaz.

Namaz kılarken, vacibi terk eden kimseye gelince; eğer bu kim­se, vacibi sehven terk etmişse, sehiv secdelerini yapmaya cebredi­lir; kasden terk etmiş olursa, böyle yapmaya cebrolumnaz. Tatar-hântyye´de de böyledir.

Bu sözün açık manası şudur : Gerçekten, namazda bir va­cibi kasden terk eden kimseye, sehiv secdesi icâb etmez; bu kimse­nin, namazdaki noksanından dolayı, namazın, cebren iadesi lazım olur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir .

Sehiv secdesi, ancak,

Vacibin terki veya tehiri,

Farzın tehiri veya takdimi (= Öne alınması) veya tekrarı,

Vacibin itağyiri ;değiştirilmesi) gibi hallerde vacip olur.. Vacibin tağyiri, gizli okunacak yerlerde açıktan okumak; açık­tan okunacak yerlerde gizli okumak gibi hallerdir ve görüldüğü gibi bu da bir nevi vacibi terktir. Kâfî´de de böyledir.

Birinci rek´atte, eûzü´yü, besmeleyi, sübhâneke´yi ve inti­kâller esnasında alman tekbirleri terk eden kimseye, sehiv secdesi gerekmez. Ancak, bayram namazlarının, ikinci rek´atlerinin rükû´ tekbiri, bu hükmün haricindedir. Bu durumda sehiv secdesi gerek­mez.

Bayram namazlarında olsun, diğer namazlarda olsun, eleri kal­dırmayı terk etmekden dolayı da sehiv secdesi gerekmez.

Önce, sol tarafına, sehven selam veren ve sehven kavme-yi (= iki secde arasında oturmayı) terk eden ve rükû´dan secdeye eğilen kimseye de sehiv secdesi gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân´da ise: «Bu gibi hallerde, İmâm Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (R.A.) e göre, sehiv secdeleri lazım geîir.» denilmiştir. Fethü´1-Ka-dîr de de böyledir. [66]



Namazın Vacipleri


Namazda, Fâtihâ ve Sûre Okumak Vacibtir.

İlk iki rek´atte veya bunların birinde, Fâtihâ´yı okumayan kimsenin, sehiv secdesi yapması lâzım gelir. Fakat, buralarda, Fâ-tüîâ´nın çoğunu okur da, azını unutursa, sehiv seodesi yapması ge­rekmez. Fakat, yarıdan fazlasını unutsa sehiv secdesi gerekir. Bu hükümlerde, imâmla müktedî arasında bir fark yoktur. Fetâvâyi Kâ­dîhân´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, son iki rek´atte, Fâtihâ okumayı terk ederse ve bu namaz, farz bir namaz ise, sehiv secdesi icab etmez. Ancak, bu namaz, nafile veya vitir ise, bu kimsenin, sehiv secdesi yapması vacip olur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Namaz kılan kimse, ilk iki rek´atte Fâtihâ´yı tekrarlamış olursa, sehiv secdesi yapması gerekir. Bu kimse, Fâtihâ´yı sûreden sonra veya son iki rek´atte tekrar tekrar okursa, bir şey lazım gel­mez. Tebyîn´de de böyledir.

Fâtihâ´yı okuyup, bir harfini okumayan kimse veya Fâtihâ´-nın çoğunu okuyan kimse, bunu unutarak, sonra Fâtihâ´yı tekrar okusa, bu kimse, Fâtihâ´yı iki defa okumuş menzilindedir. Zahîriy-ye´de de böyledir.

Bir kimse, Fâtihâ´dan sonra iki âyet okusa ve sehven rü-kû´a varsa; sonra da durumu hatırlayıp dönse ve üç âyete tamamla­sa, bu kimseye, sehiv secdeleri lazım olur. Zahîriyye´de de böyledir.

Fatiha´yı, zamm-ı sûreden sonra okuyan kimsenin, sehiv secdesi yapması lazım gelir. Tebyîn´de de böyledir.

Son rek´afclarde, Fâtihâ´yı ve zamm-ı sûreyi okumuş olan kimselere, sehiv secdesi icabetmez. Esahh olan budur.

Bir kimse, Fâtihâ´yı, rükû´da, secdelerde veya. teşehhüd için oturduğu zaman okursa, sehiv secdesi yapması lâzım gelir. Bu hü­küm o Kimsenin, önce Fâtihâ´ya başlayıp sonra teşehhüdü oku­duğu hallerdedir. Bu kimse, eğer Önce teşehhüdü okur, sonra da Fâ­tihâ´yı okursa, sehiv secdesi gerekmez. Serahsî´nin Mumyt´inde de böyledir.

Bir kimse, ikinci iki rek´atte Kur´ân´dan bir şey okumasa ve tesbihde de bulunmasa, İmâm-ı A´zam (R.A.) ´dan şöyle buyurdu­ğu rivayet olunmuştur : «Eğer bu kimse, kasden okumamış ise, kö­tülük yapmış olur. Fakat, sehven okumamış ise, sehiv secdesi yap­ması lazım gelir.

tmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´un rivayetine göre ise, İmâm Ebû Ha-nife (R.A.) şöyle buyurmuştur : «Kıraati kasden terk edene, bir günah yoktur; sehven -terk edenin de sehiv secdesi yapması gerek­mez.» Bu kavle itimad olunur. Fetâvâyİ Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, birinci veya ikinci rek´atte Fâtihâ´yı okumayı unutsa, sûrenin bir kısmını okuyunca da durumu hatırlasa, derhal Fâtihâ´yı okumaya başlar; sonra da sûreyi okur. Fakîh Ebul - Leys: «Bu durumda, sûreden tek bir harf okumuş olsa bile, sehiv secdesi lazım gelir.» demiştir.

Keza, bir kimse, Fâtihâ´yı okumadığını süreyi okuduktan sonra hatırlasa veya rükû´da hatırlasa veya rükû´dan başını kaldırdıktan sonra hatırlasa, bu kimse, Fâtihâ´yı okur; sonra sûre´yi iade eder; namazın sonunda da sehvinden dolayı secde eder.

Hulâsa´da : «Bir kimse, rükû´ yaptığı esnada, sûre okumamış ol­duğunu hatırladığında, başını kaldırıp sûre okur ve rükû´u iade ey­lerse; o kimsenin, sehiv secdesi yapması lazım gelir.» denilmiştir. Sahih olan kavil budur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, birinci rek´atte,´bir sûre okusa, ikinci rek´atte de ondan önce bulunan bir sûre okusa, bu kimsenin sehiv secdesi yapması gerekmez. Muhiyt´te de böyledir.

VelvâHciyye´de : «Bir kimse, namaz esnasında secde âyet­lerinden birini okusa ve bundan dolayı secde yapmayı unutsa; son­radan da. bu durumu hatırlayıp secde etse, bu kimsenin sehiv sec­desi yapması gerekir. Çünkü bu şahıs, vacip olan vash (secde âye­tinin akabinde secde etmeyi terk etmiş olmaktadır. «Bu kimsenin sehiv secdesi yapması gerekmez.» diyenler de olmuştur. Fakat, bi­rinci görüş esahhtır. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, namazda bir sûre okumak istediği zaman, o sû­rede yanılır ve okuyamaz ve bu sebeplede başka bir sûre okursa, bu kimsenin, sehiv secdesi yapması gerekmez. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Kıraati, ilk iki rek´ate tayin (ve tahsis) etmek de namazın vaciblerindemdir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Mükerrer fiillerde, tertibe riayet etmek de namazın vacib-1 erindendir.

Bir kimse, şayet bir rek´atteki iki secdeden birini terk etmiş bulunsa ve durumu namazın sonunda hatırlasa; o kimse, hem o sec­deyi hem de sehivden dolayı sehiv secdesi yapar. Bu durumda, ter­tibi terk etmiş olduğu için, namazın, o secdeden Önceki bölümünü iade eylemez.

Ancak, rükû´u, kıraate takdim etmişse Ckıraattan önce rükû´ yapmışsa) bu kimsenin sehiv yapması lazım gelir; fakat, o rükû; sayılmaz ve bu kimsenin kıraatten sonra tekrar rükû´ etmesi gere­kir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Ta1 clil-i erkan da namazın vaciplerin d endir.

Ta´dil-i erkân : Rükû´da ve secdelerde bütün uzuvların hareket­lerinin durması ve sakinleşmesidir. Bunun terk edilmesi halinde, sehiv secdesi gerekip gerekmiyeceği konusunda ihtilaf vardır.

Ta´dil-i erkânın vacip mi, sünnet mi olduğu hususunda da ihti­laf vardır. Vacip olduğunu kabul edenler, terkinden dolayı sehiv secdesinin lâzım olduğunu söylemişlerdir. Bedâ´ide de, bu görüş sa-hihlenmiştir. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Namazda, ka´de-i u´lâ ( = birinci oturuş) da vaciptir.

Bir kimse, namazda, birinci oturuşu terk ederse, o kimseye se­hiv secdesi lazım gelir. Tebyîn´de de böyledir.

Teşehhüd de namazın vaciplerindendir.

Bir kimse, birinci veya ikinci oturuşta, teşehhüdü terk ederse, o kimsenin sehiv secdesi yapması vacip olur. Keza, teşehhüdün bir kısmını terk eden kimseye de sehiv secdesi vacip olur. Tebyîn´de de böyledir.

Teşehhüdün, tamamınm veya bir kısmının terk edilmesi halinde, sehiv secdesinin vacip olması hususunda, namazın farz ol­ması ile nafile olması arasında bir fark yoktur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Namaz kılan kimse, teşehhüdü, birinci rek´atte, ayakta okursa, kendisine bir şey lâzım gelmez. Fakat, teşehhüdü, ikinci rek´atte ayakta okuması halinde, âlimler arasında ihtilâf olmuştur. Sahih olan bu durumda da sehiv secdesi lazım olmadığıdır. Zahiiiy-ye´de de böyîedir.

Teşehhüdü ayakta okuyan kimse, bunu Fâtihâ´dan önce okumuş olsa, üzerine sehiv secdesi lazım olmaz; Fâtihâ´dan sonra okursa, sahiv secdesi lazım olur. Esahh olan görüş budur. Çünkü, Fâtihâ´nm sonu, sûrenin okunacağı yerdir. Bir kimse, burada, te­şehhüdü okuyunca, gerçekten vacibi tehir etmiş olmaktadır. FâtÖhâ´-nm evveli ise, sena mahallidir. Tebyîn´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, ikinci iki rek´atte, teşehhüdü okursa, kendisine sehiv secdesi lazım olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de

böyledir.

Bir kimse, ,teşehhüdü okuduktan sonra Fâtihâ´yı okumuş olsa, sehiv secdeleri gerekmez.

Fakat, Fâtihâ´yı, teşehhüdü okuyacağı yerde okuyan kimseye, sehiv secdeleri vacip olur. Keza, bu durumda, önce Fâtihâ´yı sonra da teşehhüdü okursa üzerine sehiv secdesi lazım gelir.

Vâkıâtü´nNâtıhyye´de, Ebû Hanîfe (R.A.) den rivayet edi­lerek şöyle. denilmiştir«Bir kimse, teşehhüd mahallinde kıraate başlamış olsa, sonra da teşehhüdü okusa, sehiv secdesi lazım gelir.

Teşehhüdü okuduktan sonra, Fâtihâ´yı okusa, bu durumda sehiv secdesi gerekmez.

Bir kimse, teşehhüdü ayakta veya rükû´da veya secdede okumuş olsa, sehiv secdesi lazım gelmez. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, ilk oturuşta, teşehhüdü tekrar okumuş olsa, üze­rine sehiv secdeleri lazım olur.

Keza bir kimse, ilk oturuşta, teşehhütden sonra, salavât-ı şerî-feleri de okumuş olsa, kendisine sehiv secdeleri vacip olur. Tebyîn-de de böyledir. Fetva da bunun üzerinedir,

Salavâtlann, ne kadarının okunması halinde, sehiv secde­sinin gerekeceği hususunda, ihtilaf edilmiştir. Bazıları : «Allahümme salli´alâ Muhammed dese, sehiv secdeleri vacip olur.» dediler. Ba­zıları ise : «...ve îalâ âl-i Muhammed diyene kadar sevih secdeleri lazım olmaz.» dediler. Birinci kavil esahhtır.

Teşehhüdü, son kâdede (= son oturuşta) tekrar eden kimsenin sehiv secdesi yapması gerekmez. Tebyîn´de de böyledir.

İmâm Ebû Hanîfe (R.A.> ve İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a gö­re, namaz kılan kimse, selam verene kadar teşehhüd okumayı unut­muş olsa; sonra da hatırlasa, teşehhüdü iade eder ve sehiv secdele-îerini yapar. Muhıyt´te de böyledir.

Cemaate namaz kıldırmakta olan imâm veya tek basma namaz kılan kimse, oturacağı yerde kalakr; kalkacağı yerde oturur, ayağa kalkmak istediği zaman tam doğrulur veya tam doğrulmaya yakm bir hal alırsa, işte bu durumda geri dönüp birinci oturuş­ta oturmaz. Bu, Fetâvâyi Kâdîhân´da böyledir. Bu durumda, bu kimseye, sehiv secdeleri vacip olur. Bu kimse, oturuşa dönerse, na­mazı bozulur. Sahih olan budur. Tebyîn´de de böyledir.

Eğer böyle olmazsa, (yâni, kıyama yakın bir şekilde kalk­mış olmadan, oturursa) sehiv secdeleri yapmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´­da da böyledir.

Doğrulmuş oima hususunda, her insanın, aşağı kısmının yarısına itibâr olunur. Yar.i, bir kısımm aşağı yarısı düzelirse, kıya­ma yakın olmuş olur. Aksi taktirde, kıyama yakın olmuş olmaz. Kâ-fî´de de böyledir

Bir rivayette ise, namaz kılan kimse, dizlerinin üzerine kalktığı zaman/geri oturursa, sevih secdelerini yapar. Burada oiıin-ci oturuşla İkinci oturuş müsavidir îtfrnad bu kavledir.

Bir kimse, uyluklarını kaldırır fakat dizleri yerde olur, onları k^ldırmazsa, bu durumda Ebû Yûsuf´tan (R.A.) gelen bir rivayete göre, sevih secdeleri gerekmez. Fetâvâyi Kâdihan´da da böyledir,

Keza, bir kimse, rükû´ yerine secde, secde yerine rükû´ ya­parsa veya bunları tekrar yaparsa veya bir farzı ileri veya geri aîuv sa, bu hallerin hepsinde de sehiv secdeleri lazım gelir;

KuJûrî´de: «Bir kimse, kendisinden zikir yapması gereken, na­maz Bilerindenbirini terk ederse, bu kimsenin sehiv secdesi yap­ması gerekir.» denilmiştir. Çünkü, içinde zikir bulunan bir namaz fiilinin emredilmiş olması, bu fiilin yapılmasının maksûd olduğuna — bizzat — bir emaredir. Bu fiilin terk edilmiş olması; sebebi ile namazda noksanlık — kuvvetlenmiş — olur. Bu durumda da sehiv secdesi yapma mecburiyeti oluf*

İçinde zikir bulunan bir namaz fiilinin, terki söz konusu değil­se, sehiv secdesi de söz konusu değildir. Sağ eli, sol elin üzerine koy­mak gibi... Ve, rükû´ ve secdelerin kavmeleri gibi...

Namaz kılan bir kimse, oturup teşehhtid okuduktan sonrâ> üç rek´at mı yoksa dört rek´at mı kıldığı hususunda şüpheye düş­tüğünde, bu şüphe ile; selam verme zamanına kadar meşgul olur; son­ra da dört rek´at kıldığına kalbi kanaat getirirse, namazım ,tamamlar ve sehiv secdeleriini yapar. Fakat, bu şüpheye, bir tarafına selam verdikten sonra, düşerse, sehiv sevdelerini yapması gerekmez.

Bir kimse, namaz kıldığı zaman abdestü bozulur ve abdest al­maya gidince de yukarıdaki giıbî bir şüpheye düşer ve bu şüpheden dolayı, abdest almayı bir´müddet geriye bırakırsa, o kimsenin sehiv, secdesi yapması lazım gelir.

Vitir namazında Kunût okumak da namazın vâcip-lerindendir.

Bir kimse, kunûVu terk ederse, sehiv secdesi yapar.

Sehiv secdesinin terki," rükû´dan; başm kaldırılması ile tahak­kuk eder.

Vitir namazında, taatten sonra, KusButftan önce alınması gere­ken tekbiri1 terk etmişbulunan kimse,.sehiv secdesi yapar. Çünkü o tekbir bayram tekbirleri menzaîmdedir. Tebyİrfde de böyledir.

Bayram Namazlarındaki ziyâde tekbirler de vacip­tir.

Bedâi´de: «Bir kimse, bu tekbirleri terk .ettiği veya noksan veya fazla yaptığı veyahut da yapılması gereken yerin haricindcyap-tığı zaman, bu kimsenin, sehiv secdesi´ yapması lazım gelir.» denil­miştir. Bahrü´r- Râık´ta da böyledir.

Hasan´uı İmâmı Azam (R.A.) dan rivayet ettiğine´ göre: Bu hususta, noksan fazla, çok az, müsavidir. îmâm, bayram namaz­larının birini bile unutmuş olsa-, sehiv secdesi yapar. Zehıyre´de de böyledir.

Keşfu 1 - fesrâr´da : «îmâm, bayram tekbirlerinden birini — veya bir kaçını — unuttuğu zaman, rüku´a varmış olsa bile tek­rar kıyama döner, (doğrulur.) Mesbûk ise, böyle değildir. Bu durum­da mesbûk, tekbirleri rükû´da getirir,» denilmiştir, Bahrü´r - Râık´-,ta da böyledir.

Bir kimse, bayram namazının, ikinci rek´atinin rükû´ tek­birini terk ederse, sehiv secdesi yapması- gerekir. Çünkü, bayram tekbirlerine tabî olarak, bu tekbîr de vacibtir. Fakat, birinci rek´atin rükû´ tekbiri böyle değildir. Çünkü bu tekbir, bayram tekbirlerine mülhak (= katılmış) değÜdir. Tebyifcn´de de böyledir.

Cum´a bayram, farz ve nafile namazların hepsinde, sehiv. secdesi (ile ilgili hükümler) aynıdır. Ancak, âlimlerimiz : «Bayram ve cum´a namazlarında sehiv secdesi yapılmaz; çünkü, yapılması halinde insanlar arasına fitne düşer.» demişlerdir. Muhıyt´te de böyledir.

Bazı namazlarda cehren (=açıktan), bazı namazlarda da, hafiyyen=gizlice) okumak vaciptir.

Bir kimse, gizli okunacak yerde açıktan, açıktan okunacak yerde gizli okursa, o kimseye sehiv secdeleri vacip olur.

Açık veya gizli okumanın miktarında ihtilaf edilmiştir. «Her iki halde de kendisi ile namazın caiz olduğu miktarda okumaktır.» denilmiştir. Esahh olan da budur. Bu hususta, Fâtihâ ile başka sû­re ve âyetler arasında da bir fark.yoktur.

Yalnız başına namaz kılan kimsenin, gizlide de, açıkta da sehiv secdesi gerekmez. Çünkü bunlar, cemaatin özelliklerindendir. Tebyin´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, açıktan eûzü - besmele çekse, veya â-mih dese, sehiv secdesi yapması gerekmez. FetâvâyS Kâdihân´da da böyledir. [67]



İmâmın Yanılması


İmâmın yanılması, kendisinin ve arkasında bulunan cema­atin, sehiv secdesi yapmasını gerektirir. Muhiyt´te de.böyledir.

İmâma uyan kimse, bu esnada kendisi bir hata yapsa, bun­dan dolayı sehiv secdesi yapması gerekmez.

İmâma uyan kimse, imâmla birlikte sehiv secdelerini yapar. Hatta, bu kimse, imâma, imâm yanıldıktan sonra uyumuş olsa büe, yine onunla birlikte sehiv secdesi yapar; ona tabi olur.

Bu kimse, sehiv secdelerinden birini yaptıktan sonra, imâma uymuş olsa, imâma tabi olarak ikinci secdeyi de yapar; birinci sec­deyi ise kaza etmez. Bu kimse, sehiv secdesinin her ikisini de yap­tıktan sonra imâma uymuş olsa, sonradan bu iki secdeyi de kaza etmez. Tebyin´de de böyledir.

İmâma uymuş olan kimseye, imâmla kıldığı müddetçe, se­hiv secdesi gerekmez. İmâm, sehiv secdesini terk etmiş olsa bile, imâma uyan kimsenin, sehiv secdesi yapması gerekmez. Muhiyt´te de böylldir.

«Mesbûk, (=imâma sonradan uyan kimse) sehiv secdele­rinde imâma tabi olur; sonra da, imâma yetişmemiş oiduğu kısmı kaza eder.

Lâhık, imâmla birlikte kılarken, sehiv secdelerini yapsa, bu sayılmaz; sehiv secdelerini kindi namazından sonra yapar.

Mesbûkun, imâmın selam vermesinden sonra, az bir müddet beklemesi uygun olur. Böylece, imâmın üzerinde sehiv secdesi var ise, kendisinin de onları yapması caiz olur. Serahsi´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Mesbûk, şayet imâma tabi olmayıp, imâmla birlikte sehiv secdelerini yapmazsa, o secdeler, üzerinden sakıt olmaz, fdüşmez.

Bu durumda, mesbûk, sehiv secdelerini, namazının sonunda ken­disi yapar.

0 îmâm selam verince, mesbûk hemen ayağa kalkar, imâm da biraz sonra, üzerinde sehiv secdeleri bulunduğunu hatırlayıp sec­deye varır ve bu durumda da mesbûk rek´atini secde ile kayıtlama­mış bulunursa, imâmın ardından, ona tabi olarak secdeye varır. İmâm selam verincede, kalan namazını kılmaya kalkar. Bu arada kıyam, kıraat, rüku´ gibi fillerden yapmış oldukları hesaba katılmaz. Sonra, namazının kalan kısmını kılmaya devam eder. tmâma tabi o´arak kıldığı bölümü kaza etmez.

Şayet, imâma tabi olup, onunla birlikte sehiv secdelerini yap-mamışsa, namazı caiz olur; namazın sonunda sehiv secdelerini ya­par. Bu müstahsendir.

Eğer, imâm, sehiv secdelerini, mesbûk, rek´atini secde ile kayıt­ladıktan sonra yaparsa, mesbûk, dönüp imâmla birlikte o secdeleri yapamaz. Bu durumda, dönüp imâmla birlikte sehiv secdelerini ya­parsa namazı bozulur. Sirâcü´l-Vehhâc´da da böyledir.

Bir imâm, korku namazında, sehiv secdesi yaparsa, bu du­rumda kendisine ikinci cemaat tabi olur. Birinci cemaat ise, namaz­larının tamamlanmasından sonra, o sehiv secdelerini yaparlar. Bah-rü´r-!Râık´ta da böyledir.

Lâhık, kendi yanılmasından dolayı, sehiv secdesi yapmaz.

İmâm yanılmış olsa da, mesbûk onunla birlikte sehiv secdeleri­ni yapmasa; mesbûkun kendisi de, namazının yetişmemiş olduğu kısmım kaza ederken yanılsa, bir defa sehiv secdelerini yapması ki­fayet eder. Misafire uymuş bulunan mukîmi bu durumdaki hali de-mes.bûk gibidir.

Bir imâm yanılsa, sonra da abdesti bozulmuş olsa ve yerine bir mesbûku geçirse; bu mesbûk namazı tamamlar. Yalnız, selam vermesi için yerine bîr müdriki (imâma ilk rek´atten itibaren uymuç olan kimseyi) geçirir. Bu müdrik de selâm verir ve sehiv secdelerini yapar. Mesbûk da, onunla birlikte o secdeleri yapar. Şayet, hiç bir müdrik yoksa, hepsi de ayağa kalkıp, yetişemedikleri reVatleri kaza ederler ve namazlarının sonunda da sehiv secdelerini yaparlar. Se-rahsî´nîn Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse, öğle namazını beş vakit kılsa da dördüncü rek´-atte, teşehhüd miktarı otursa; eğer beşinci rek´ati secde ile kayıüla^ mamışas, durumu hatırlar hatırlamaz, oturur ve selam verir. Bu ya­nılmasından dolayı da sehiv secdesi yapar.

Şayet, beşinci rek´ati secde ile kayıtlamış ise, oturup sellam vermez. Bilakis, bir rekat daha kılarak, o tek rek´ati de çiftler; otu­rur; teşehhüdü ve duaları okur ve selam verir. Güzel olsun diye de, sehiv secdelerini yapar. Hidâye´de de böyledir. Muhtar olan görüş budur. Kifâye´de de böyledir. Muhiyt´te ise : «Sonra teşehhüd yapar ve selam verir.» denilmiştir,

îlâve edilmiş bulunan o iki rek´aıt nafile, sahih olan kav­le göre, öğle namazının sünnetine sayılmaz. Cevheretü´n - Neyyire´de de böyledir.

«İkindi namazında rek´at ilave edilmez.» denilmiştir. Bu hususta «... edilmez.» diyenlerin değil de «... edilir.» diyenlerin gö­rüşü esahhtır. Tebyîn´de de böyledir, itimat bunun üzerinedir. Çün­kü, ikindiden sonra, dileyerek nafile kılmak mekruhtur. Kendi isteği ile kılınmayınca da mehrûh olmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyle­dir.

Bir kimse, sabah namazında, oturduktan sonra, üçüncü rek´ate kalkarsa ve onu da secde üe kayıtlarsa, dördüncü rek´ati ilâ­ve eylemez. Tebyîn´de de böyledir.

Tecnîs´de : «Fetva, Hişâm´ın şu rivayeti üzeredir : İlave yapmada kerahat olmaması bakımından, ikindi namazı iîe sabah na­mazının arasmda fark yoktur.» şeklinde bir açıklama vardır, Bafo-rü´r - Râık´ta da böyledir.

Fakat, sabah namazında, teşehhüt miktarı oturmamış olan şahıs, farz olan ka´deyi (~ oturuşu) terk etmiş olacağından, bu şah­sın kıldığı namaz mekruhtur. Çünkü, sabah namazında, farzdan ön­ce, iki rek´at sünnetten başka, nafile namaz kılmak mekruhtur.

İkindinin dördüncü rek´afcmda, oturmadan kalkma ise, böyle değildir. Çünkü, bu beşinci rek´ate, alltincı rek´ati ilave etmek caiz­dir. Ve, ikindi namazından Önce, nafile kılmak da mekruh değildir. Tebyîn´de de böyledir.

İkindi namazında, dört rek´ati, tamamladıktan sonra attır­mayan kimse, bu durumu, beşinci rek´atin secdesine varana kadar hatırlarsa, hemen oturur. Muhıyt´te de böyledir.

Hulâsa´da : «Bu durumda, teşehhüd yapar; selam verir ve sehiv için de secde eder» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bîr kimse, son oturuşu yapmadan kalkar ve beşinci rek´ati secde ile kayıtlarsa, bize göre, o kimsenin Öğle namazı bozulur; Mu­hıyt´te de böyledir.

Bu durumda, İmâm Ebû Haisife (R.A.) ve İmâm Eîbu Yûsuf (RA.3 ´a göre, bu şahsın namazı nafileye dönüşür. İlave yapmasa bi-îe, o kimsenin üzerine bir şey lazım gelmez. Hidâye´de de böyledir..

Namazın ne zaman fesada gideceği hususunda, İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhammed (R.A.) görüş ayrılığında bulun­muşlardır. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.) : «O kimse, başını secdeye kor komaz namazı fasid olur.» demiş : İmâm Muhammed (RA.Î ise : «Bu kimse, başını secdeden kaldırmadıkça namazı fesada gitmez.» demiştir. İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre, secdenin farzı, başı yere koymakla başlar. İmâm Muhammed (R.A.)´e göre ise, secdenin farzı, başı yere koymak ve kaldırmakla başlar. Muhıyt´te de böy­ledir.

Fahrü´l - İslâm, CâmHi´s - Sağir´de : «Fetvada muhtar olan İmâm Muhammed (R.A.)´m kavlidir.» demiştir. Nflıâye´de de böyle­dir.

Bu ihtilafın faydası şurada açığa çıkmaktadır :

Bir kimsenin abdesti bozulduğu zaman, İmâm Ebû Yûsuf (R. A.)´a göre, o kimsenin namazının ıslahı mümkün olmaz; İmâm Mu­hammed (R.A.)´e göre ise, namazının ıslahı mümkün olur; bu kim­se gidip abdest alır; oturur, teşehhüdünü okur ve selam verir. Fet-hti´I - Kâdir´de de böyledir. Esahh olan kavle göre, bu durumda sehiv secdesi yapmaz. Nihâye´de de böyledir.

Bir kimse, üzerinde sehiv secdesi olduğu halde, namazını kes­mek niyyeti ile selam vermiş olur ve bu durumda da, sehvi için sec­de ederse, hala namazdadır; sehiv secdesi yapmazsa namazda değil­dir. Bu, İmâmı A´zam (R.A.) ile İmâm Züfer (R.A.)´e göre ise, bu kimse sehvi için secde etmemişse, namazdadır. İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, selamdan sonra, bu şahsa, bir kimse iktidâ etse, ikti-dası mutlaka sahihtir. Diğer iki imâma göre de sahihtir.

Bir kimse, sehvi için secde ettiği sırada gülse, İmâm Muham­met! (R.A.)´e göre abdesti bozulur. Diğer imamlar buna muhaliftir­ler. Bu kimsenin namazı ise, bil-icmâ´ tamdır ve bu kimseden sehiv secdeleri düşer. Şayet, ikâmete niyyet ederse, İmâm Muhammed´e (R.A.) göre, farzı dört rek´ate dönüşür ve namazın sonunda da —se­hiv için— secde eder.. Diğer iki imâma göre ise, namazı dörde dö­nüşmez ve ondan sehiv secdeleri düşer. îcabet eylediği zaman bu kimsenin namazı batiî olur. Nihâye Şerhi´nde de böyledir.

0 Bir kimse, iki rek´at nafile namaz kılsa ve namazda yanılsa, sehvi için secde eder. Sonra iki rek´at daha nafile kılmak istese, bu namazı Önce kilmiş bulunduğu, o namazın üzerine bina edemez. Hi-dâye´de de böyledir.

Bu kimse, bina etmiş olsa yine namazı sahih olur. Çünkü, bu durumda, tahrîme (= iftitah tekbiri almak) bakidir, (devam et­mektedir.) Muhtar olan görüşe göre, bu kimse, sehiv secdelerini iade eder. Misafir de böyledir; ikamete niyyet etmiş olsa, sehiv secde­lerini yaptıktan sonra, kendisine dört rek´at kılmak lazım geför. Ve, sehiv secdelerini iade eder. Tebyîn´de de böyledir.

Bir kimse, yatsı namazını kılarken yanılıp, Tilâvet secdesi olan bir ayeti okusa ve bu secdeyi de yapmasa, rek´atlerden birinin de secdesini yapmamış olsa, sonra selam verse, bu durumda mes­ele, şu dört vecih üzerinedir.

Bu kimse, bunların tamammı, ya unutarak yaptı veya kasden yaptı.. Veya, tilâvet secdesini unutarak, rek´atin secdesini kasden yaptı. Veyahut da, bunun tersini yaptı. Birinci durumda ise, bîl-itti fak namazı bozulmaz. Çünkü, bu selam sehiv selamıdır.

İkinci ve üçüncü vecihler de namazı, ittifakla fesada verirler. Çünkü, kasden selam vermek, o kimseyi namazın hürmetinden dı­şarı çıkarır. Dördüncü vecih ise, Zâhirü´r - rivâyeye göre namazı fa-sid olur. Muhıyt´te de böyledir.

Sehiv secdelerinde yanılmak, sehiv icab etmez- Çünkü, bu, nihayeti olmayan bir iştir. Tehzîb´de de böyledir.

Sehiv secdelerinde yanılmış bulunan kimse, taharri (araşlıı-maJ ile amel eder. Eğer, namazında defa´arca yamlmışsa, iki secde kâfi gelir. Hulâsa´da da böyledir.

Gece kılınan bir nafile namaza imâm olmuş olan kimse, kasden gidi okumuş olsa, günahkar ölür. Sehven böyle olursa, sehiv secdesi yapar. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Yetîme´de : «İmâm, vitirde ve teravinde açıktan okumayı terk etmiş olsa, sehiv secdeleri yapar.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Sehvetmiş bulunan bir imâmın, —sonra da— abdes.ti bo­zulmuş olsa, yerine bir başkasını geçirir. İmâmın yerine geçen kim­se, selâmdan sonra sehiv secdesini yapar. İmâmın yerine geçen kim­se de sehvetmiş oîsa, önceki imâmın ve kendisinin sehivlerinden dolayı, sehiv secdelerini bir defa yapması kâfi gelir. Nitekim, ön­ceki imâm iki dsfa sehvetmiş olsaydı, sehiv secdelerini bir defa ya­pacaktı.

Önceki imâm sehvetmemiş fakat, yerine geçirdiği kimse seh­vetmiş olsa, bundan dolayı, Önceki imâm_ da sehiv secdesi yapar.

Önceki imâm, yerine bir başkasını geçirdikten sonra sehvetmiş olsa, bu sevhinden dolayı hiç bir şey gerekmez. Zehıyre´de de böy­ledir.

Asıl´da : «Bir kimse, son oturuşta, teşehhüt miktarı otur­duktan, fakat teşehhüdü okumadan önce selam vermiş olsa, teşeh­hüde döner, onu okur ve sonra selâm verir. Sehvinden.dolayı da se­hiv secdesi yapar.» denilmiştir. Muhıyt´tte de böyledir. [68]



Kaç Rek At Kılındığı Hakkında, İmâm İle Muktedî Arasında Çıkan İhtilaf Ve Şüphe


Bir kimse, üç rek´at mi, dört rek´at mi kıldığı hususunda şüpheye düştüğünde, eğer bu şüphe, o kimseye ilk defa arız oluyor ise, bu kimse, namaza yeniden başlar. Şiracü´l - Vehhâc´da da böyle­dir.

Namaza yeniden başlamak, önceki namazdan, selam ver­mek, konuşmak veya başka bir amelle çıkmakla mümkün olur. Böy­le bir sebeple, Önceki namazdan çıkmadıkça, yerli bir namaza başla­mak, tasavvur bile edilemez. Sadece selam vermekle, namazdan çı­kılmış olmaz. Namazdan, ancak namazı ifsâd eden bir amelle çıkı-labilir. Tebyin´de de böyledir.

Yukarıda ki «ilk arız oluyor ise» lâfzının izahı hususumda da âl illilerimiz arasında görüş ayrılığı vardır. Bazıları sehvetmek, o kimsenin Biç âdeti değil ve Ömründe ilk do: ehv-miş ise... demektir.» demiştir-. Mubyıt´te de böyledir.

Eğer bu hususta, si´çok. mit (ara:-. rır.) Ve re´yinin büyük olanı. ;ıhp dir,

Ef.;imr, ne: :´ inde de, şevk-

zuhur etın£i.^, bv dunumda man kirişenldıv.y

vecih üzerine, navi .azm kaluvrmm bin;j eder.

Şüphe, iki rek´at mı, bir rek´at mı şeklinde isi. bu dur;/-! = namazın kalan kısmı, bir rek´at üzerine bina rdUir

Bu durumda, az üzerine bina edilince, her rokV.,- b^mda o ;üu-lur. Çünkü, bu oturuluştarm, farz olan oturuşun yarinde —yapıl­makta— ojma ihtimaldir; vacip olan oturuşun makamında yapıln-r-olma´ihtimali vardır. Görüldüğü gibi, bu hüküm, i:aıv, veya vacŞ olan duruşların terk edilmesini önlemek içkidir.

Bir kimse, dört rek´atü bir namazda, bu birinci i-ü.k-´at ra;, ikinci rek´at mı diye şüpheye düşerse, onu, birinci reV´aı kabul ede;. sonra oturur. Sonra, kalkıp bir rek´at daha kılar, oturur, kalkıp bir rek´at daha kılar ve oturur. Sonra yine kalkıp bir1 rek´at daha kılar ve oturur. Bu dört otmaışun, üçüncü ve dördüneü.kv´ Hrz. birinci ve ikinci otuı^şlar . vaciptir. Bahrü´r - Râık´îa d;> İvüyledû .

Bir kimsi1. . lamdan öıv .la;.- ...ıra fakat te-

şehhüdden sonra p; :eye 4uşmii edilmez ve namazın cevazı.; ükmolunuı,

Bir kimse, namazı kılıp kılmadığı lıse, eğer vakit varsa, bu namazı iade eder.. Vakit çık: şekilde bir şüpheye düşen kimsenin, yapacağı hiç Muhıyt´te de.böyledir1. -

Bir kimse, kıyamda olduğu halde, sabah;.

rek´atte mı, üçüncü rek´atte mi olduğu hususunda o rek´ali tamamlamaz; teşehhüd miktarı oturup ayaj´: "•

rek´at daha kılar. Her rek´atte, Fatiha ve sûreyi okur; oturup teşeh­hüdü okur ve sonra da sehvinden dolayı secde eder.

Mi1 kimse, secdede iken, birinci secdede mi, ikinci´secdede mi oldi hususunda şüpheye düşse, yaptığı secdeye devam eder. Bi­ri dede veya ikinci secdede olmasının bîr farkı yoktur; bunlar müsavidir.- Çünkü, eğer o birinci secde ise, ona devam etmek lazım gelir; eğer ikinci secde İse, tamamlanması lazım gelir. İkinci sec­deden başını kaldırdığı zaman, teşehhüd miktarı oturur; sonra kal­kar, bir rek´at daha kılar.

Bir kimse, sabah namazının secdelerini yaptığı sırada, bi­rinci rek´atte mı, üçüncü rek´atte mı olduğu hususunda şüpheye dü­şerse, eğer birinci secdede ise namazının ıslahı mümkündür. Çünkü, o, eğer iki rekat kilmiş ise, namazın tamamı ile rek´at olduğu için, namrjzrtamam olmuş olur.

Şayet1, üçüncü rek´atte ise, İmâm Muhammedi (R.AJ´e göre, bir vecih ten namazı fesada gitmez. Çünkü, o kimse, birinci secdede ha­tırladığı zaman; kalkar ve sanki hiç secde yapmamış gibi olur. Bu mesele, beşinci rek´atin secdesinde iken, abdestin bozulmasında ol­duğu.gibidir.

Namaz kılan kimse, eğer ikinci secdede ise,, bu durumda nama­zı fesada gider.

Bir k*mse, sabah namazında ikinci rek´at i mî, }´oksa üçüncü rek´ati-mi kıldığı hususunda şüpheye düşer ve araştırması da bir netice vermezse; bu durumda, eğer ayakta ise, hemen oturur; sonra kalkıp, iki rek´at daha küar ve oturur. Eğer oturuyor idiyse, mesele kendi halîhcedir.´ Araştırır; eğer taharrîsi ile ikinci rek´atta olduğu kanaatine varırsa, namazına devam eder. Taharrisi, üçüncü rek´atte olduğu kanaatini çıkarırsa, oturuşlarını araştırır. Neticede, iki rek´-. atın sonunda oturmadığını anlarsa, namaz fasîd olur. Taharrisi bir netice vermezse, yine, namaz fâsid ölür.

Dört rek´atli bir namazda, dördüncü rek´at rai, beşinci rek´at-mi olduğu hususunda şüpheye düşmüş olan kimsenin durumu da yu­karıdaki jpj&idir.

Bir kimse, üçüncü rek´atte mi, beşinci rek´atte mi olduğu hususunda şüpheye düşerse; sabah namazı hakkında söylemiş oldu­ğumuz gibi hareket eder : Kuûda avdet eder, (oturuşa döner); son­ra bir rek´aıt daha kılar; teşehhüd okur; sonra ayağa kalkar; bir rek´at daha kılar; oturur. Sehvi için de secde yapar.

Bir kimse, vitir namazında kıyamda (= ayakta) iken, ikinci rek´atte mi yoksa üçüncü rek´atte mi olduğu hakkında şüpheye düş­se, kılmakta olduğu rek´ati tamamlayıp kunût duasını okur ve otu­rur. Sonra kalkıp, bir rek´at daha kılar ve o rek´atte de kunûtu okur. Muhtar olan görüş budur. Buraya kadar, Hıdâsa´nın ibaresi-dir.

Bu mes´elelerden gafil olmak uygun olmaz. Çünkü bunlar sehiv secdesi icabettiren halerdir. Bu şekiller, ister taharri ile ol­sun, ister az üzerine bina etmekle olsun, müsavidir. Fethii´I - Kadtr -den naklen, Bahrü´r-Râık´tâ da böyledir.

Bir kimse, namazı, üç rek´at mi yoksa dört rek´at mi kıldığı hususunda şüpheye düşse ve uzun süre düşündükten sonra, kesin olarak, üç rek´at kılmış olduğunu anlayıp bilse; bu durumda, düşün­mesi, kendisim, bir rükün eda edecek kadar geri bırakmamış ise, sehiv secdesi yapması gerekmez.

Fakat, düşünmesi uzun sürer ve kendisini bir rek´atten veya bir secdeden geri koymuş olursa veya rükû´da ve secdelerde böyle bir düşünme haline girer ve bu durum uzun sürer ve bu sebeple halin­de bir değişiklik olursa, istihsanen, sehiv secdeleri yapması gerekir. Muhıyt´te de böyledir.

Namaz kılarken, abdestinin olmadığını zanneden veya haki­katen mestleri üzerine meshetmemiş olduğu açığa çıkan bir kimse için, sonradan kesin olarak abdestinin bozulmadığına veya mestleri üzerine mesh ettiğine kanaati hasıl olması halinde, şüpheye mahal yoktur.

Ebû Bekir : «Eğer bu kimse, abdestinin olmadığını veya mest­leri üzerine mesh etmediğini bildiği halde iken bir rükün eda etmiş­se, artık o namazı yeni baştan kılar. Şayet durum böyle değilse, na­mazına devam eder.» demiştir. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Bir rükün eda ettiğini kesinlikle bilen, fakat iftitah tekbiri­ni alıp almadığı;. abdesfcinin bozulup bozülmadiğı; üzerine pislik bulaşıp bulaşmadığı veya başına mesh edip etmediği hususunda şüpheye düşen kimse, eğer bu şüphe, ilk şüphesi ise, namazı yeni baştan kılar; böyle değilse, namazına devam eder; abdest alması ve­ya elbisesini yıkaması gerekmez. Fethü´l- Kadir´de de böyledir.

Fetâvâyi îtâbiyye´de : «Bir kimse, namaz kılmakta iken, misafir mi yoksa mukîm mi olduğu hususunda şüpheye düşse, na­mazı dört rek´at ktfar ve ihtiyaten ikinci rek´atte de oturur.» denil­miştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Cemaate namaz kıldırmakta olan bir kimse, iki rek´atini kıldıktan sonra, ikinci secdede, bir rek´at mi yoksa iki rek´at mi kıldığı hususunda veya dört rek´at mi yoksa üç rek´at mi kıldığı hu­susunda şüpheye düşerse arkasındaki kimselere bir göz atarak, on­ların halini öğrenir. Eğer onlar kalkarlarsa, kendisi de kalkar; eğer onlar otururlarsa, kendiside oturur. Bu durumda, onlara itimat ey­lemesinde bir beis yoktur. Bu durumda sehiv secdeleri de gerekmez. Muhıyt´te de böyledir.

îmânı, namazda şüpheye düştüğü zaman, sözüne güvenilir iki kişinin sözünü alıp kabul eder.

Yalnız başına veya cemaatle namaz kılan kimse, selam ver­dikten sonra, güvenilir bir kimse kendisine : «Sen öğle namazını üç rek´at kıldın.» dese; âlimlerimizin beyanına göre, eğer namaz kılan kimse, dört rek´at kıldığını —kesin— bilirse, kendisine üç rek´at kıldığını haber veren kimsenin haberine iltifat etmez, değer ver­mez. Muhıyt´te de böyledir.

Zahîriyye´de nakledildiğine göre, İmâm Muhammed bin Ha­san (R.A.) : «Ben, bir kişinin sözü ile de, bütün halerde namazı ye­niden kılarım.» demiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Namaz kılan kinişe, haber verenin doğru sözlü mü, yoksa yalancı mı olduğu hususunda şüpheye düşerse, İmâm Muhammed´e (R.A.) göre, o şahıs, ihtiyaten namazını yeniden kılar. Bu kimse, iki adil kişinin söz´eri hususunda da şüpheye düşse, yine namazım iade eder. Haber veren kimse, güvenilir birisi değilse, onun sözü kabul edilmez.

8 Bir,cemaate namaz kıldıran imâm, namazından hemen son­ra gittiğinde, cemaatin bir kısmı: «Bu öğle namazıdır.» bir kısmı da : «Bu ikindi namazıdır.» deseler; eğer vakit öğle vakti ise, kılman namaz, öğle namazıdır. Vakit ikindi vakti ise, kılınan namaz ikindi nazmaıdır. Çünkü burada, vaktin muvafık olduğunu iddia eden için, —vakit— apaçık bir şahittir.

Eğer, hangi vakitte olunduğu biüinmezse, her iki topluluğun sözü de caizdir. Kıyas da böyledir, Mohıyt´te de böyledir. [69]



13- TİLAVET SECDELERİ


´ah-ı Kerîm´de, 14 yerde tilâvet secdesi vardır. Hidâye´de de böyledir.

Secde´ âyetleri şunlardır :

Şüphe yok ki, R&bbinfa katmdakiîer ona kulluk etmekden. asla kibirlenmezler, onu i-^hih ve yabıjz oıiâ secde ederler.

(´rfif Sûresi, kyet : 206)

- Göklerde ve yerde kim varsa onlar da, gölgeleri de sabah ak-sam ister isteme, Allah´ı secde eder. CRa´d Sûre.», âyet : 15)

— Göklerde olan, yerde olan camlılar ve melekler, kendilerine bîr yüksünme gelmeyerek, AHah´a secde eder (ler).

İNahi Sûresi, âyet : 49)

— De kî : «Ona ister îman edin, ister îman etmeyin. Çünkü bundan evvel ilim verilmiş olanlar bile kendilerine karşı o tilâvet olununca, çenelerinin üstüne (yüzü koyun) kapanarak secde ediyor­lar.»

— Ve : «Rabbimizi tenzih ederiz. HaJkıykat, Rabbimizin vadi kat´iyyen fi´Ie çıkarılmıştır» diyorlar, ftsrâ Sûresi, âyet : 103-107)

— İşte bunlar, Allah´ın kejndilerine nimetler verdikleri peygam­berlerden, Âdem´in zürriyetinden, Nûh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrahim ile İsrail´in neslinden, hidâyete erdirdiğimiz ve seçdiğimiz kimselerdendir. Onlar çok esirgeyeci (Allah´ın) âyetlerini okuduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.

(Meryem Sûresi, âyet : 58)

— Görmedin mi, göklerde olan herkes (herşey) ve yerde bulu­nan herkes (herşey), güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu hakıykaten Allah´a secde ediyor. Bir çoğunun üzerine de azâb hak ol muş dur. Allah fcimi (bedbahtlıkla) hor kılarsa onu seâdete kavuşduracak (hiçbir kuvvet) yokdur. Şüphesiz ki Allah ne dilerse (onu) yapar. (Hacc Sûresi, âyet: 18)

— Onlara : «Rahmana secde edin» denildiği zaman «Rahman da neymiş Senin bize emr edegefcföğine mi secde edeceğiz » dediler ve (bu secde emri) oıllann (büsbütün îmandan) ürküb uzaklaşmala­rını artırdı. (Furkan Sûresi, âyet : 60)

— « (Bunu) göklerdeki ve

CNTem] Sûresi, âyet : 25)

— Biatim âyetlerimize ancak öyle kimseler rnıan eder (ler) ki butlarla kendilerine öğüt verildiği zaman, onlar büyüklük taslama­yarak, yüzü üstü secdeye kapanırlar ve Jtablerini, ham ite, tesbîh (ve tenzîh) ederler. (Secde Sûresi, âyet : 15)

— Bunun üzerine o, Rahibinden setr (ü himaye) edilmesini is-rükû´ iîe yere kapanıb (Allah´a) döndü.

(Sacî Sûresi, âyet: 24 ün son kısmsî

Gece, gündüz, güneş, ay (hep) Ö´nun (Allah´ın) ^y^tferinden

ı\e aya -secde etmeyin,´ ´btmlart y ´´~n Allah´

(buna karşı) MV.-´cnmek işerlerse Rabhv

onlar hiç usöîlbşak, tzâtenVkeîi^ishiı .-

edip dur. tFusssI^t S. :h´üt": 37-

dj. (pullara dcğii. sizi yaralan) -^llah^a secde, edûi, (O´ı>9) (NecmSûresS, âyet :

olu biv haaiie geldiği (nuuru tamamlandığı) samai) aya ki,

(ey insanlar), hiç şüphesiz, o halden bu haâle bhıeceksi-

— ...Secde ve (Rabbinin merhametine) yaklaş.

(Aîak Sûresi, âyet :

Âynî´de de böyledir.

Bu âyetlerde, okuyana da, dinleyene de secde etmek vacip olur. Dinleyen kimselerin, Kur´ân dinlemeyi, isteyip kasdetmelerl ile . istemeyip kasdetmemeleri de müsavîdir.-Hîdâye´de de böyledir.

Öir kimse, seode âyetini içinden okumakla, dudakla­rını oynatmasından dolayı secde iazmı olmaz.

Secde, ancak sahih haillerle okunup, bu harflerden ses meyda­na yel ip, hem okuyanın hem de kulağım ağzına yaklaştırdığı za­manbaşkasının, okuyanın sesini duyması ile vacip olur. Kâdîhâîi´-da da böyledir.

Bir kimse, secde âyetini okusa fakat sonundan bir keli-meyi okumasa, secde etmez.

Sadece, içinde secde bulunan kelimeyi okuyan kimse de secde etmez.

Secde, ancak secde âyetinin ekserisinin secde harfleri ile okun­ması halinde lazım, olur.

Muhtasarü´l - Bahr´de ; «Bir kimse, ve´scüd kelimesini oku­yup sussa ve sonra da vakterib kelimesini okusa, bu kimsenin sec­de etmesi lazım olur.» denilmiştir. Tebyîn´de de böyledir^

Bir kimse, secde âyetini, bir toplulukta, her kelimesini bir başka şahıs okuduğunda dinlese, bu durumda, o kimsenin secde et­mesi gerekmez. Çünkü, bu kimse, secde âyetini, bir okuyucudan dinlememiştir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namazın, edası ve kazası, üzerine farz olan herkese, tilâ­vet secdesi yapmak vacip olur. Aksi takdirde vacip olmaz. Tilâvet secdesinin vacip olmasında, asloian budur. Hulâsada da böyledir.

Kur´ân okuyan kimse, kâfir, deli, çocuk, hayızlı veya nifas-Iı veya hayız nifasm son gününde bulunan kimselerden biri olur­sa secde lazım olmaz. Dinleyiciler için de böyledir. Zâhîdî´de de, böyledir.

Bu durumda, dinleyen kimse akıllı, baliğ ve müslüman olur­sa, kendisine secde vacip olur. Çünkü, secvde âyetini dinlemiştir.

Abdesti olmayan veya cünüp olan bir kimse, secde âyetini oku­muş veya dinlemiş olsa, bunların secde yapmaları lazıni gelir. Has­ta da böyledir.

Secde âyetini, kuştan dinleyen kimseye secde lazım gelmez. Muhtar olan görüş budur.

Bir kimse, uyuyan bir kimseden secde âyetini dinlemiş olsa, o kimsenin secde etmesi vacip olur. Sahih olan budur.

Bir kimse, secde âyetini, aksi sedadan dndemiş olsa, kendisine -secde vacip olmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Uyuyan bir kimseye, uykusunda secde âyet; okuduğu ha­ber verilirse, o kimsenin secde etmesi gerekir. Nısab´da : «Bu sahih­tir.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Sarhoş bir kimse, secde âyetini okumuş olsa, kendisine de, dinleyene de secde etmeleri lazım gelir. Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Bir kadın, namazda secde âyeti okusa da, bu secdeyi na­mazda yapmasa, sonra da hayız olsa, bu kadından secde sakıt olur. Muhıyt´te de böyledir. (

Nafile namaz kılan bir kimse, secde âyeti okusa ve secde etse, sonra da* bu namazı bozulsa, bu namazı kaza etmesi gerekir. Fakat secdenin iade edilmesi gerekmez. ,

Keza, bir müslüman secde âyetim okusa ve secde etmeden, —Allah korusun— dinden çıksa, sonra da tekrar müslüman olsa, o secdeyi yapmak o kimseye vacip olmaz. - Fetâvâyi Kâdîhân´cİa da böyledir.

Bir kimse, secde âyeti tnûı meali) ni farsea okuduğunda hem kendisine, hem de dinleyene secde etmek vacip olur.

Dinleyen kimse anlasa da, anlamasa da, kendisine secde âyeti­nin okuduğu haber verilince, secde etmesi gerekir.

İmameyn´e göre ise, eğer dinleyen kimse, okunanın Kur´ân ol­duğunu biliyorsa, secde etmesi gerekir; bilmiyorsa, secde etmesi ge­rekmez. Hulâsa´da da böyledir. «Bil-icmâ´ secde lazım olur.» diyen­ler de vardır.

Kur´ân, arapça olarak okunduğu zaman, secde, mutlaka la­zım gelir. Fakat, bilmeyen kimse, araştırmasında mazurdur.

Kur´ân okuyan kimse sağır olsa ve okuduğunu işitmese, yine c!e secde etmesi vacip olur. Hulâsa´da da böyledir.

Secde âyeti, hece ile okununca, secde etmek gerekmez. Si-râciyye´de de böyledir.

İmâm, secde âyetini okuduğu zaman, kendisine de, duysun veya duymasın, cemaatine de, tilâvet secdesi, vacip olur. Namazda, kıraatin açık olması ile gizli olması arasında da bir fark yoktur. An­cak, imâmın, giz´i okunan namazlarda, secde âyeti,okumaması müs-tehap olur.

Bir imânı secde âyetini okuyunca, cemaatinden olmayan bir kimse, bunu dinlemiş olsa, o kimseye de tilâvet secdesi vacip olur.

Cevheretü´ıî - Neyyire´de de böyledir. Sahih olan görüş budur. ye´de de böyledir.

Secde âyetim imamdan işiten kimse, bu sırada imâma ırsa, imâmla birlikte secde eder..Bu kimse, imâm secde ettikten oua uyarsa, secr-e etmez. i u, imâma rek´atin sonunda yetîş-zamandır. Fakat, başka bir rek´atte yetişirse, tilâvet secdesini mazdn sonra yapar. KâjR´de de böyledir.

imâma uymuş olan bir kimse, secde âyetini okursa, imâ­mın ve imama uyan diğer.´kimselerin namazda´da, namazdan sonra da secde etmeleri gerekmez, Sfrâcül - Vehh&c´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, secde âyetini´namaz kiimay;--´ mr kimseden dinlemiş olsa, namazdan sonra secde eder. Bu s.. yi namazın içinde yapması caiz olmaz. Fakat, namazın içinde y; -aş-olsa, namazı dâ bozulmaz. Tefeîb´de de böyledir. -

Fakat, namaz kılan bir kimse, namaz kılmamakta olan bir kimseden secde âdetini işitmeden Önce, kendisi secde âyeti okumuş ve sonra c şahsın okuduğunu dinlemiş olursa, bu kimse —kendisi­nin okumuş olmasından dolayı™ namaz içinde tilâvet secdesi ya­par. Dinlediğinden dolayı secde etmesi ise gerekmez. Zâhirü´r-ri-vâye de böyledir. Bu kimne, Önce namaz kılmayan kimseden, secde âyetini dinler, sonra da Kendisi okursa, bu duranı hakkında iki ri­vayet vardtr. Sîrâc´da : «K. işinin, bu durumda, dinlediği secde âye­tinden dolayı secde etmiyeceği kesindir.» denilmiştir. Nahrül -Fâık´ta da böyledir.

0 Bir kimse, eğer secde âyet1 ni nainsz içinde okur ve okudu­ğu secde âyeti sürenin ortasında olursa, cVdal olan, önce secdçyi yap­mak ve sonra da kalkıp sûrenin îsınaınııiı okuyarak rükû´a varmak-(ır. Secdeyi, böylece yapmasa ve fakat, rükû´a giderken bu secde­ye niyyet etsebu kıyâsen caiz olur. Biz de bunu kabul ederiz.

Şayet, bu durumda, ne secde yapar, ne de rükü´a gider fakat sûreyi tamamladıktan sonra rükû´a giderken niyyett ederse/bu caiz olmaz. Yapmış bulunduğu, bu rükû´ 5fe secde de, üzerinden sakıt ol­maz. Bunları, secde ile birlikte namazın içinde kaza etmesi gerekir. Hâher - zade namı ile maruf Şeyhü´l - İmâm : «Bir kimse, secde âyetinden sonra, üç âyet okuyunca, fevreh-kesip rükû´a giderse, o rükû;-secde yerine geçmez.» demiştir,

Şemsü´l - Eimme Halvânz de : «Üç âyetten fazla okumanuşsa, secde için namazı kesmez.» demiştir. Fetâvâyî Kâdîhân´da da böy­ledir.

Secde âyeti, eğer sûrenin sonunda ise, eftial olan, onu oku­yarak rükû´a varmaktır. Eğer rükû´dan Önce secde yaparsa, secde­den kalkınca, başka bir sûreden biraz okuması gerekir. Kalkıp, bir şey okumadan rükû´a gitmiş olsa, bu da caiz olur. Namaz kılan kim­se, bu durumda rükû´ ve secde yapmaz, başka bir yere geçip oradan okursa, bu sebeble, rükû´a gitmesi gerekmez. Namazda olduğu müd­detçe, tilâvet secdesini kaza etmesi gerekir.

Secde âyeti, eğer sûrenin sonuna doğru olur ve ondan sonra iki veya üç âyet bulunursa, namaz kılan kimse serbesttir; dilerse rükû´a gider, dilerse secde eder. Rükû´a girmeyi isterse, sûreyi tamamlar ve rükû´ yapar. Şayet secde ederse, sonra kalkıp sureyi bitirir ve sonra rükû´a gider. Namaz kılan kimse, bu durumda, kalan âyetlere gerideki sûreden ilave yaparsa, bu da efdal! olur. Muzmarât´ta da böyledir.

0 Bu kimse, secde ettiği zaman, arkasından rükû´ edecekse, ayağa kalkar. îki veya üç âyet okuduktan sonra rükû´ yaparsa, bu müstehap olur. Münye Şerhi´nde de böyledir.

0 Bir kimse, namazda secde âyefci okumuş olsa ve bu sebep­ten de rükû´ yapmak istJ&se, rükû´a giderken niyyet etmesi gerekir. Eğer, niyyet etmezse, bu rükû´ seede yerine caiz olmaz. Niyyeti rü-kû´da ederse, bu hususta âlimler arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bazıları : «Bu caiz olur.», bazıları ise : «Caiz olmaz.» demişlerdir. Muzmarât´ta da böyledir.

En açık olan görüş ise, bunun caiz olmamasıdır. Şerh.-t Ebi´I - Mekârim´de de böyledir.

Bedâi´de : «Bu durumda, bir kimse, rükû´dan başını kaldır­dıktan sonra niyyet etse, bıl-icmâ´ caiz olmaz.» denilmiştir. Bahrli-r -Râık^a da böyledir.

İmâm olan kimse, kıraatin arkasından ´rükû´da niyyet et­miş olsa, fakat muktedî niyyet etmese, imâm selam verdikten sonra, muktedî secde eder /e ka´deyi (= oturmayı) iade eder; muktedî eğer bunu terk ederse, namazı bozulur. Gunye´de de böyledir.

Tilâvet secdesinin, niyyet edilmemiş olsa bile, namaz sec­desinin eda edilmiş olması ile eda edilmiş olacağı hususunda, görüş birliği vardır. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan kimse, tilâvet secdesini yerinde yapmayı unut-sa ve bunu rükû´da, secdede veya ka´dede (— oturuşta) hatırlasa, hemen yere kapanıp secde eder. Sonra da, bulunduğu yere döner, îstihsanen bunu da iade eder. Fakat iade etmemiş olsa da namazı caiz olur. Zâhiriyyeide de böyledir.

İmâm, namazda secde âyetini okuduğu zaman, arkasındaki cemaat çpk olsa! imâm secde için tekbir alınca, cemaatten bir kıs­mı, imâm rükû´a vardı zanm ile rükû´a varsa; sonra imâm secdeden tekbir alarak doğrulsa; rükû´a varan cemaat ise, onun rükû´dan doğrulduğunu sanarak, tekbir alıp başlarını kaldırsalar—ve bundan fazla bir şey de yapmış olmasalar— namazları fesada gitmez.

Namaz kılan kimse, namaz kılmayan bir kimseden secde âyetini işitince, okuyanla beraber secdeye varsa; eğer bu durumda, okuyan kimseye tabi olmayı kast ederse, namazı fesada gider. Müs-tchap olan, namazın haricinde, okuyanla dirileyenin beraber secde yapmalarıdır. Secde esnasında, dinleyen kimse, okuyandan önce ba­şım kaldırmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Okuyanın öne geçip, dinleyenlerin onun arkasında saf tu­tarak secde yapmaları. Tilâvet Secdesi´nin müstehaplanndandır.

Ebû Bekir : «Tilâvet secdesinde, kadının, erkeklere imâm olması sahihtir.» demiştir. Bahrü´r - Râıkta da böyledir.

Secde âyetlerinin arka arkaya okunmasından dolayı, secde­ler bir araya toplanmış olsa, okuyanların da dinleyenlerin de bir defa secde yapmaları kâfidir.

Mükerrer secde âyetlerine bir tilâvet secdesinin kâfi gelmesi için, ayni âyetin tekrar tekrar okunması ve okunan meclisin bir ol­ması şarttır. Meclis değişik olsa da, okunan âyet ayni âyet olsa veya meclis bir olsa da, okunan secde âyeti ayrı âyetler olsa, bu durum­larda, bir secde kâfi gelmez. Muhıyt´te de böyledir.

Secde â}´etini okuyan kimsenin değil de, dinleyen kimsenin meclisi değişmiş olsa, bu kimsenin, tilâvet secdelerini tekrar tekrar yapması gerekil´.

Dinleyenin değil de, okuyanın meclisi değişmiş olursa, bu du­rumda, ekseriyetin kavline göre, dinleyenin değil de okuyanın ayrı ayrı secde etmesi lazım gelir. Biz de bu kavli kabul ediyoruz. Itâbiyye´de de böyledir.

Eğer, tek meclis uzar veya bir lokma ekmek yenilirse; bir yudum su içilirse; ayağa kalkılırsa; bir iki adam yürünürse; sultan evi gibi büyük bir evin, bir köşesinden diğer bir köşesine değiştiri­lirse; mescidin içinde yer değiştirilirse; büyük bir camide bir köşe­den diğer bir köşesine gidilirse, tekerrür gerekmez.

Eğer, camiin veya hükümdar evi gibi büyük bir evin odaları­nın birinden diğerine gidilirse; eğer, gidilen bu yerden imâma iktidâ sahih olursa, buralar bir mekân hükmündedir.

Geminin gitmesi, mekanın birliğini bozmaz, Hayvanın gtmesi ise eğer kişi namazda hayvana binmiş bir vaziyette değilse gemiye muhaliftir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Teşbih, tehlil veya kıraat ile meşgul olmak, meclisin bir­liğini kesip bozmuş olmaz.

Bir kimse, şayet secde âyetini okur, sonra da hayvanına binip geri inerse, bu hâl dahi, meclisin birliği hükmüne mani olmaz.

Bir kimse, secde âyetini okur, secdesini yapar, sonra da uzun­ca Kur´ân-ı Kerim okur ve o secde âyetini yeniden okursa, ikinci bir secde yapması gerekmez.

Bir yerde secde âyetini okuyup, sonra kalkarak hayvanına binen bir kimse, bu âyeti bir de hayvanında okursa, kendisine bir secde lazım olur. Eğer, hareket edip gitmemişse, inip secdesini yer- » de yapar. Fakat, bu kimse, oradan hareket ettikten sonra, secde âye­tini okursa, iki defada secde etmesi gerekir.

Keza, bir kimse, binili iken secde âyeti okur ve sonra inerse; indiği yerden gitmeden, bir de orada secde âyeti okursa yine bir , secde etmesi kâfidir. Bu durumda secdesini yerde yapar. Cevhere-tü´n Neyyire´de de böyledir.

Meclisin değişmesi hususunda, zorlamaya itibar edilmez. Meselâ : Bir kimse, başka bir kimseye : «İkinci defa okuma.» der

fakat o kimse aynı mecliste secde âyetini tekrar okursa, bir secde yapması kâfi gelir.

Bez dokuyan, kılıç kuşanan veya çift süren kimseler, yaptıkları işi tekrar ederlerse, secdeyi de tekrarlarlar. Kâfi´de de böyledir.

Ağacın bir dalından başka bir dalına geçen kimse de sec­deyi tekrar edecektir. Sahih olan kavil budur, Muzmarât´ta da böy­ledir.

Yürüyerek Kur´ân okuyan kimse, her secde âyeti için ayn ayrı secde eder.

Keza, suda yürüyen kimse de, eğer su nehir veya deniz gibi büyük bir su ise okuduğu her secde âyeti için ayrı ayrı secde eder. Havuzda veya su çukurunda yüzen kimse de okuduğu her secde âyeti için, ayrı ayrı secde yapar.

Değirmen taşimn etrafında dönen kimse de, okuduğu her sepde âyeti için ayrı ayrı secde yapar. Hulâsa´da da böyledir.

Çok iş gören, çok yemek yiyen, yatarak uyuyan veya alış veriş yapan kimseler de, istihsânen secdeleri tekrar yapar. Çünkü, bu ameller sebebi ile, meclisler örfen değişmiş hükmünde olurlar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Namazın içinde okunan secde âyetinin secdesi, namazın dı­şında yapılmaz. Sîrâciyye´de de böyledir.

Bir kimse, namazda secde âyetini okur da, secdeyi terk ederse, günahkâr olur. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bu hüküm, secde etmeden namazı bozulmayan kimseler içindir. Secde etmeden namazı bozulmuş olan kimse ise, bu secde­yi namazın dışında yapar. Fakat, namazda secdeyi yaptıktan sonra, namazı bozulmuş olursa, bu secdenin iade edilmesi lazım gelmez. Gunye´de de böyledir.

Namaz kılan kimse, rükû´da veya secdede Kur´ân okumuş olsa, tilâvet secdesi lazım gelmez. «Bu durumda secde lazım gelir; ne var ki, bu secde, yapmış bulunduğu secde ile veya rükû´ ile eda edil­miş olur.» denilmiştir, Zahîriyye´de de böyledir.

Bir kimse, secde âyetini okumuş olsa da secde yapsa ve aynı yerde hemen namaza başlasa; namazda da ikinci defa secde âyetini okusa, bu kimsenin üzerine, ikinci secdeyi yapmak da vacip olur. Fakat, ilk okuduğu secde âyeti için secde etmemiş olursa, o kimse­nin bir secde yapması kâfi gelir. Hatta, son okuduğu âyet, için, secde yapmamış olsa bile, ilk okuduğu âyet için yapması gereken secde, zimmetten düşer.

Bir kimse, bir erk´atte secde âyetini okusa ve secde yapsa, aynı rek´atte tekrar okusa, o kimsenin ikinci defa etmesi gerekmez. Se­rahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

A Namaz kılan kimse, birinci rek´atte secde âyetini okusa ve secde yapsa, aynı âyeti ikinci, üçüncü rek´atlerde de tekrar okusa, bu şahsın başka secde yapması lazım gelmez. Sahih kavil budur. Hulâ­sa´da da böyledir.

Bir kimse, secde âyetini namazda okusa ve secde yapsa; selam verdikten sonra, bu âyeti, bulunduğu yerde tekrar okusa, za-hirü´r - rivayede tekrar secde etmesi gerekir. Bazıları : «Bu kimse, selamdan sonra konuşur ve daha sonra secde âyetini okursa; bu sec­deyi tekrar yapması gerekir.» demişlerdir.

Bir kimse, şayet secde âyetini namazda okur fakat secdeyi yap­maz ve selam verdikten sonra da, secde âyetini okursa, bu kimseye bir secde kâfi gelir; önceki secde düşer. Fetâvâyd Kâdîhân´da da böy­ledir.

Birinci rek´atte secde âyetini okuyup, sonra da abdesti bo­zulan kimse, gidip abdest alır. Gelir ve bir başkasından da secde âye­tini duyarsa, bu kimsenin iki secde yapması lazım gelir. Serahsî´nin Muhiyt´inde de böyledir.

Bir kimse, namazda secde âyetini okur veya başkasından işitir de, secde ettikten sonra da abdesti bozulursa, gidip abdest alır. Namazını bina ederken, bir secde âyeti daha duyarsa, ikinci defa secde etmek, bu şahsa vacip olur. Ve namazdan sonra bu secdeyi yapar.

Şu mes´ele ise, yukarıdaki hükme muhaliftir : Bir kimsenin, na­mazda secde âyetini okuduktan sonra, abdes´ti bozulur ve abdest alıp namazım bina ederken, o âyeti yine okursa, üzerine iki defa secde yapmak vacip olmaz. Zahîriyye´de de böyledir.

Secde âyetini, mubah bir vakitte okuyup, mekruh, vakitte secde etmek caiz olmaz.

Secde âj´eti, mekruh vakitte okunursa, tilâvet secdesinin de bu vakitte yapılması caiz olur.

Bir hayvana binmemiş olduğu halde, secde âyetini okuyan kim­se, korkudan dolayı hayvana binse, hayvan üzerinde korku halinde secde yaparsa caiz olur; emniyet halinde ise, hayvan üzerinde secde yapması caiz olmaz. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Tilâvet secdesinin şartlan tahrîme hariç namazın şart­larının aynıdır.

Tilâvet secdesinin rüknü ise, alnı yere koymaktır veya bunun ye­rine geçen rükû´u yapmaktır.

Hasta olan kimse, tilâvet secdesini imâ ile yapar.

Yolcu olan kişi ise, tilâvet secdesini hayvanının üzerinde yapa­bilir. Yerde yapılması gereken secdeyi, hayvan üzerinde yapmak caiz olmaz. Fakat, hayvan üzerinde yapılacak secdeyi, yerde yapmak caiz olur.

Namazı bozan şeyler, tilâvet secdesini de bozar.

Kasden abdest bozmak, konuşmak, gülmek gibi namazı bo­zan şeyler, tilâvet secdesini de bozar ve böyle bozulmuş c$an ti­lâvet secdelerinin, iade edilmeleri lazım gelir.

Gülmek, namazın secdesinde olursa abdesti bozar; fakat tilâvet secdesinde olursa, abdesti bozmaz.

Keza, tilâvet secdesinde, kadınla aynı hizada bulunmak, bu secdeyi bozmaz.

Bir kimse, tilâvet seccjesinde uyuşa, sahih olan kavle göre, ab­desti bozulmaz. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Tilâvet secdesinin sünneti, başlama ve bitirme tekbirleridir. SerâhsS´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse, tilâvet secdesi yapmak istediği zaman, tekbir alır; ellerini kalıdırmadan secdeye varır. Sonra tekbir alıp, başını secdeden kaldırır. Bu secdede, teşehhüd ve selam yoktur. Hidâye´de de böyledir.

Tilâvet secdelerinde, üç defa «Sübhâne Rabbiye´İ - alâ» de­nir. Farz namazlarda olduğu gibi, üç defadan fazla söylenebilir, fa­kat noksan söylenmez. Hıdâsa´da da böyledir.

Şayet, secdede, farzlarda olduğu gibiaklına bir şey okumak gelmese, yine de bu secde caiz olur. Hulâsa´da da böyledir.

Tilâvet secdesi yapan kimse, tekbir alırken sesini yüksel­tebilir.

Bir kimse, tilâvet secdesi yapmak istediği zaman ayağa kalkar, sonra secde eder; secdeden başını kaldırınca da ayağa kalkar ve sonra oturur. Müstehap olan budur. Zahîriyye´de de böyledir.

Tilâvat secdesi yapmak isteyen kimse, kalbi ile niyyet eder: dili ile de : «Allah rızâsı için, tilâvet secdesi yapmaya niyyet ettim.» der. Sonra da tekbir alır. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Giyasî´de : «Tilâvet secdesinin edası, fevrî değildir. (Ya­ni, secde âyeti okunur okunmaz, hemen secde edilmesi lazım gel­mez.) Tilâvet secdesi, her ne zaman yapılırsa yapılsın kaza değil edâ olur.» denilmiştir. Tatarhaniyye´de de böyledir

Ancak, yukarıdaki hüküm, namaz dışında olan tilâvet sec­deleri içindir. Namaz içinde ise, fevrî olarak vaciptir. Kıraat uzun sürdüğü için, tilâvet secdesi gecikirse, bu secde kaza edilir. Bunu kasden yapmak ise günahtır. Bahıü´ı - Râık´ta da böyledir.

Kur´ân okuyan kimsenin yanında cemaat bulunduğu zaman, eğer secde etmek onlara zor gelmiyecek ve kalplerinde secde için bir haz varsa, bu durumda münasip olan, secde âyetinin açıktan okunmasıdır.

Eğer, cemaat abdestsiz veya secde âyetini işitip de secde etmi-yecekîerse veya secde etmek onlara zor gelecekse; en uygunu, Kur´­ân okuyan kimsenin, bu âyeti ´kendi içinden gizlice okumasıdır. Bu, ister namaz içinde olsun, ister namaz dışında olsun, müsavidir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir süreyi okuyup da secde âyetini bırakmak mekruhtur. Fakat, bir kimse, namaz dışında tek basma Kur´ân okurken, secde âyetini okumazsa, bu mekruh olmaz. Müstehap olan, secde âyeti ile birlikte bir veya iki âyet okumaktır. Fakat, bunlar okunmasa da za­rar vermez. Hulâsa´da da böyledir. [70]



Şükür Secdesi


Ebû Hanife (R.A.) ´ye göre, şükür secdesine itibar edilmez. Şükür secdesini yapana bir sevap yoktur; yapmamak daha evladır.

Ebû Yûsuf (R.A.) ile İmâm Muhamnıed CR.A.) ise : «Şü­kür secdesi, bâr yakınlık vesiîedirir. Yapana sevap vardır.» demiş­ledir. Onlara göre, bîr kimsenin ni´meti artar, yenilenir veya açığa çıkarsa; veya Allahu Teâlâ, o kimseyi, evlât veya mal ile rızıklandı-rırsa; veya o kimse, bir yitiğini bulursa; veya bir musibetten kurtu­lur, hastası veya hastalığı ryileşirse, o kimsenin secde etmesi müstehap olur.

Şükür secdesi yapmak isteyen kimse, yönünü kıbleye döner, tekbir alır ve secdeye varır. Secdede Allahu Teâlâ´ya hamd-ü sena­da bulunur ve teşbih okur. Sonra tilâvet secdesinde olduğu gibi ikin­ci defa başını kaldırarak, secdeyi tamamlar. Sirâcü´l Vehhâc´da da böyledir.

Huccet´te : «Kullar, şükür secdesinden men edilmemelidir. Çünkü onda, Ailah´a kulluk ve hudû´ vardır.» denilmiştir. Fetva da bunun üzerinedir. Tatarhânİyye´de de böyledir.

Nafile namaz kılmanın mekruh olduğu vakitlerde, şükür secdesi yapmak da mekruhtur. Başka zamanda ise şükür, secdesi mekruh (değildir. Gunye´de de böyledir.

Sebepsiz yere secde yapmak, yakınlık olmadığı gibi mek­ruh 4a değildir. Fakat, böyle bir secdeyi namazın sonunda yapmak mekruhtur. Çünkü, cahiller o secdeyi, sünnet veya vecip itikad ede­bilirler. Namaza getirilip bitiştirilen her mubah, mekruhtur. ZâW-dî´de de böyledir. [71]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Feteva-i Hindiyye

EFSANE1 TÜRK BOARD

KAROGLANIN PAYLAŞIMLARI
This it's a sample image

Dini ve Kültürel Bilgiler
Tasavvuf Bilgileri
PSD Grafikler
PNG Resimler
JPG Resimler
GIF Resimler
Flatcast Tema
Radyo indexleri
Ne Ararsanız Burada

1TÜRK BOARD iÇERiK

Rasit Hocanin Vaazlari

Foruma Git

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



1Türk de Neler Var


Efsane1tur.net - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi