Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Mehmet Akif Ersoy Şiirleri - Safahat
#1
20-2014icon 
[Resim: Mehmet-Akif-Ersoy-Siirleri.png]


Mehmet Akİf Ersoy Şİİrlerİ...SAFAHAT

Acem Şahı

Bu merdi ki mülk-i seraser zemin

Neyerzed ki huni çeked ber zemin

Sa di


Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;

Eyvân-ı zer-cidâına as ziynetin diye!

Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,

Canlarla yak meçâil-i mâtem- penâhını!

Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanları,

Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları

Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin,

Ey cephesi, kitâbesi bin kanlı medfenin!

Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakîkati,

Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,

Nûr-i hayât ufuklarını herc ü merc eden

Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!

Ey hâdimi serâçe-i mâtem feşanların!

Rah,r-ı akûr-i zulmüne pâmâl olanların

(*) Bu manzûmeyi Midhat Cema1 ile beraber yazmıştık. Bu birinci parça onun, aşağıda gelecek ikinci parça benimdir.



Gül-gonce-i mezân mıdır tâc-ı devletin

Tutmuşsa da avâlim-i efkân şöhretin,

Zannetme ki hükûmetinin efseriyledir.

Sa´dî´lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir...

Sa´dî´lerin mezârı, evet, bir avuç türâb...

Tahtınsa bir cihan ki senin âsüman-meâb!

Lâkin o kabre bence fedâ taht ü efserin...

Makber-güzîn olup da sükût eyliyenlerin

Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen...

Mudhik gelir nigâh-ı temâ,râma hâilen!

Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,

Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.

Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır,

Milletlerin haziyre-i zair-cüdâsıdır

Atfeylesen nigâhını ka´r-ı zalâmına;

Milletlere gözün ilişir na´ş nâmına!

Dârâ´ların o nâsiye-i târumârını,

Ecdâdının izâmını, çökmüş mezârını

Pîş-i nigâh-ı ibretine al da bir düşün...

Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!

İklîmler alan o muazzam Napolyon´un

Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun

En son serîri makbere-i mâtemîsidir,

Akreplerin nedîmi, yılanlar enisidir!

Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:

Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan!

Emr-i cihan-mutâı bu dünyâyı râm eden

Eslâfının -bugün düşünürsek -değil iken

Toprak dolan dehenleri feryâda muktedir,

Hâlâ senin bu velvele-i nahvetin nedir





Riyâset be-dest-i kesânî hatâst

Ki ez destiŞan-i desthâ ber Hudâst

Sa´dî
Bu müdhiş velvelen İrân´ı dâim inletir sanma.

"Muzaffersin!" diyen sesler bütün hâindir, aldanma.

Zafer yâb olduğun kimdir Düşün bir kerre, millet mi

Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi

Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten

Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten

Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı,

Tependen indirir elbette bir gün lâ´netu´llâhı!

Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem

Hayâl etmektesin... Lâkin ne bârûlar, ne müstahkem

Penâh-ı bî-amanlar, heybet-i Kahhâr-ı Mutlak´la,

Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!

O, bir çok memleket vîrân edip yaptırdığın eyvan

Harâb olmaz mı Kabristâna dönmüşken bütün İran

Evet, İrân ı kabristâna döndürdün, helâk ettin;

Kefen yaptın girîbân-ı ümîdi çâk çâk ettin!

"Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur" diyorlar, sen,

Şu ma´sûm ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!

Yüzünden perde-i temkîni artık kaldırıp attın:

Ne mâhiyyet, nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!

Livâü´1-hamd-i hürriyyet iken İslâm için gâyet,

Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet

Kazak celbeyleyip tâ Rusya´dân sâdâtı çiğnettin;

Yezîd´in rûhu şâd olsun... Emînim çünkü şâd ettin!

Şehâmet gösterip binlerce Beytullâh´ı bastırdın;

Şecâat arz edib birçok ricâlullâhı astırdın!

Ne Allah´tan hayâ ettin, ne Peygamber´den âr ettin:

Devirdin kâ´be-i ulyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!

Hamâset perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,

Umûmen Şark´ı ağlattın, umûmen Garb´ı güldürdün..

Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb´ın da vicdânı,

Görüp ecsâd-ı mazlûmîne meşher hâk-i İrân´ı!

O Sâ´dî´ler, o Hâfız´lar, o Firdevsî, o Râzî´ler,

Gazâlî ler, o Kutbüddin, o Sa düddin, o Kâdîler.

Yetiştirmiş; o Örfi´nin, o birçok şems-i irfanın

Ziyâsindan tenevvür eylemiş iklîmi dünyânın,

Bugün makhûr-i nâdânîsidir bir fırka haydûdun!

Nedir pinhân olan esrârı bilmem, bunda Ma´bûd´un.

Hayır, Ma´bûd´a ircâında yoktur bunların ma´nâ:

Yataklık eylemez cânîye -hâşâ- bir zaman Mevlâ.

Şehâmet perverâ, Şâhâ! Zaman, bî-dâdı kaldırmaz;

Hatâ etmektesin şâyed diyorsan "Kimse aldırmaz."

Bu istibdâda artık bir nihâyet ver ki: İstikbâl

Karanlık derler amma işte pek meydanda: İzmihlâl!

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Ahiret Yolu

Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor:

Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.

Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,

Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;

Denildi: "Fâtiha!´; âmîni kestiler bu sefer,

Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,

Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;

Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.

Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,

Diyordu:

- Söyleyin Allâh için şu merhûmu,

Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar

- İyi biliriz!

-Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,

Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya

- Evet!

- İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...

- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.

- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!



Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!"

Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,

Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi

İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;

Baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden:

-Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!

-Yıkıldı dostlar evim, barkım... Ah gitti kocam!..

-Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!

-Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,

Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre!

-Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...

-Babam ne oldu

-Baban... Öldü.

-Etme Ayşe Hanım,

Bu söylenir mi ya Hicrân olur zavallı kıza...

Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...

Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...



Göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın,

Sevimli bir küçücek kız... Beiinde ancak var.

Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,

Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.

Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.



Sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin,

Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,

Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;

Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana

Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,

O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.

Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını

Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını

Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,

Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.



Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:

Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.

O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,

Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût

İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;

Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.



Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı

Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:

Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,

Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,

Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,

Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!

Ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi,

Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.

Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,

Açıldı dîde-i im´âna perde perde hayât.



Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;

Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!

Elinden yok halâs imkânı, mâdâme´l-hayât uğraş...

O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!´



Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;

Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;

Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;

Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.



Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,

Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ´atler.

Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:

Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!



Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan

Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el´ân

Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im´ân...

Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!



Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;

Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,

Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;

Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.



Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna

Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.

Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;

Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.

Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,

Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,

Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur

Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!

Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,

Dönün de arkadakinden sorun fecâ´atini·

Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak

İlel´ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!..

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Alınlar Terlemeli

Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!

Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkâk;

Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Da´vâ-yı istihkâk

Bu milyarlarca da´vâdan ki inler dağlar, enginler;

Otumıuş, ağlıyan âvâre bir mazlûmu kim kinler

Emeklerken, sabî tavrıyla, topraklarda sen hâlâ,

Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvi istîlâ!

Yanar dağlar uçurmuş, gezdirir beyninde dünyânın;

Cehennemler batırmış, yüzdürür kalbinde deryânın;

Eşer a´mâkı, izler keşfeder edvâr-ı hilkatten;

Deşer âfâkı, birşeyler sezer esrâr-ı kudretten;

Zemin mahkûmu olmuştur, zaman mahkûmu olmakta;

O, heyhât, istiyor hâkim kesilmek bu´d-i mutlakta!

***

Tabîat bin çelik bâzûya sahipken, cılız bir kol,

Ne kâhir saltanat sürmekte, gel bir bak da, hayrân ol!

Hayır, bir kol değil, binlerce, milyonlarca kollardır,

Yek-âheng olmuş, işler, çünkü birleşmekte muztardır:

Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü Hep hüsran;

Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan!

Cihan artık değişmiş, infırâdın var mı imkânı,

Göçüp ma´mûrelerden boylasan hattâ beyâbânı

Yaşanmaz böyle tek tek, devr-i hâzır. Devr-i cem´iyyet.



Gebermek istemezsen, yoksa izmihlâl için niyyet,

"Şu vahdet târumâr olsun!" deyip saldırma İslâm´a;

Uzaklaşsan da îmandan, cemâ´atten uzaklaşma.

İşit, bir hükm-i kat´î var ki istînâfa yok meydan:

"Cemâ´atten uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah´tan.

Nedir îman kadar yükselterek bir alçak ilhâdı,

Perîşân eylemek zâten perîşan olmuş âhâdı

Nasıl yekpâre milletler var etrâfında bir seyret

Nasıl tehvîd-i âheng eyliyorlar, ibret al, ibret!



Gebermek istiyorsan, başka! Lâkin, korkarım, yandın;

Ya sen mahkûm iken, sağlık ölüm hakkın mıdır sandın

Zimâmın hangi, ellerdeyse, artık onlarınsın sen;

Behîmî bir tahammül, varlığından hisse istersen!

Ezilmek, inlemek, yatmak sürünmek var ki, âdettir;

Ölüm dünyâda mahkûmîne en son bir sa´âdettir:

Desen bir kere "İnsânım!" kanan kim Hem niçin kansın

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın.

Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa´y ister:

Nedir üç dört alın Bir yurdun alnından boşansın ter.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Amin Alayı

Gözüm ki kana boyandı, şarâbı neyliyeyim

Şarâbı neyliyeyim

Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyliyeyim

Kebâbı neyliyeyim

Ne yâre yaradı cismim, ne bana, bilmem hiç!

İlâhi ben bu bir avuç türâbı neyliyeyim

Türâbı neyliyeyim

Âmin! Amin!"

En önde, rahlesi âguş-i ihtirâmında
Ağır ağır yürüyen bir dokuz yaşında melek;

Beş on adım geriden, pîş-i ihtişâmında,

Şafak ziyâları hattâ ufûl edip gidecek

Kadar lâtîf, iki ma´sûmu bir açık payton

Vakâr u nâz ile çekmekte; arkasında bunun,

Küçük adımlı yaman bir tabur ki hayli uzun



O rûhtan daha sâfi olan yüreklerden,

Zaman zaman bir ilâhî terâne yükseliyor;

Bu cûş-i saffetin aksiyle ta meleklerden

Zemîne doğru bir "amîn!" sadâsıdır geliyor.

Muhîti her birinin bir sabâh-ı nûrânûr,

Bütün bu kâfile efrâdı, pür-sürûd-i sürûr,

Yarıp önünde duran halkı muttasıl gidiyor!

Bu bir ketîbe-i ma´sûmedir ki, ey millet:

Selâma durmalısın şanlı rehgüzârında;

Bu bir cenâh ki: Atîde bir ufak hareket

Yapıp cihanları oynatmak iktidârında!

Gelir de sâye-i imdâd-ı Hak´ta bir gün, bu,

Girer diyâr-ı meâlîye doğrûdan doğru.

Bu ancak işte, eğer varsa, şanlı bir ordu!



Evet, ilerlemek isterse kârbân-ı şebâb,

Yolunda durmaya gelmez. O çünkü durmıyarak

Sabâh-ı sermed-i âtîye eylemekte şitâb;

O çünkü isteyemez hâle katlanıp durmak!

Onun kudûmü için nâzenîn-i istikbâl,

Açar da sîne, o olmaz mı per-güşâ-yi visâl

Durur mu artık onun karşısında, mâzî, hâl



Fakat o zemzemeler uçtu hep dudaklardan...

Sürûd-i neşve bu âlemde pek süreksizdir!

Ağır ağır geçiyorken alay sokaklardan,

Gelir de caddenin ağzında mıhlanır, dikilir,

Mehîb-manzara bir anlı şanlı gerdûne;

İçinde pudralı üç kanlı çehre! Neyse yine,

Yol açtı bir iri ses mevkibin geçip önüne:



- Siz ey heyâkil-i bî-rûhu devr-i mâzînin,

Dikilmeyin yoluna kârbân-ı âtînin;

Nedir tarîkını kesmekte böyle isti´câl

Durun, ilerlesin Allâh için, şu istikbâl.

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<

Bülbül

-Basri Bey oğlumuza-

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;

Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.

Işık yok yolcu yok ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım;

Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım!

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

O müstağrak o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:

Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâ mevc demlerdi:

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!



-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin

O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.

Hazansız bir zemîn isterse, şâyed ıûh-i ser-bâzın,

Ufuklar, bu´d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın - kanatlandım mı - eb´âda;

Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır

Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!

Ne hüsrandır ki: Şark´ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garb´a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu,

Salâhaddîn-i Eyyûbî´lerin, Fâtih´lerin yurdu.

Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân´ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ´nın!

Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma´bedinden Yıldırım Hân´ın;

Şenâ´atlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan´ın!

Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me´vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânümalar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm´ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

<<<<<<<<<<<<<<<<<

Hakkın Sesleri

"Yâ Muhammed, de ki: Ey mülkün sâhibi olan Allah´ım,

sen mülkü dilediğine verirsin; sen ınülkü dilediğinin elinden

alırsın; sen dilediğini azîz edersin; sen dilediğini zelîl edersin;

hayır yalnız senin elindedir; sen, hiç şüphe yok ki, her şeye

kâdirsin."

İlâhî, emrinin âvâre bir mahkûmudur âlem;

Meşiyyet sende, herşey sende... Hiçbir şey değil âdem!

Fakat, hâlâ vücûd isbât eder, kendince, hey sersem!

Bugün, üç beş karış toprakta varlıktan vururken dem;

Yann toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!



İlâhî, "Mâlike´l-mülk´üm" diyorsun... Doğru, âmennâ.

Hakîkî bir tasarruf var mıdır insân için Aslâ!

Eğer almışsa bir millet, edip bir mülkü istîlâ;

Eğer vermişse bir millet bütün bir mülkü bî pervâ;

Alan sensin, veren sensin, senin hükmündedir dünyâ.



İlâhî, en asîl akvâmı alçaltırsın istersen;

Dilersen en zelîl eşhâsa izzetler verirsin sen!

Bu haybetler, bu hüsranlar bütün senden, bütün senden!

Nasıl tâ Arş´a yükselmez ki me´yûsâne bin şîven

Ne yerler dinliyor yâ Rab, ne gökler, rûhum inlerken!



Şu sessiz kubbenin altında insandan eser yokmuş!

Diyorduk: "Bir buçuk milyar!" Meğer tek bir nefer yokmuş!

Bu hissiz toprağın üstünde mazlûmîne yer yokmuş!

Adâlet şöyle dursun, böyle birşeyden haber yokmuş!

Bütün boşlukmuş insanlık; Ne istersen, meğer yokmuş!



İlâhî, altı yüz bin müslüman birden boğazlandı...

Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı!

Ne ma´sûm ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!

Ne bîkes hânümanlar işte, yangın verdiler, yandı!

Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!



Sabâhü´l-hayr-ı hürriyyet, İlâhî, leyl-gûn oldu 

Karanlık bir hezîmet her taraftan rû-nümûn oldu!

Şehâmet gitti; gayret söndü; kudretler zebûn oldu.

O mevcâ-mevc sancaklar ne müdhiş ser-nigûn oldu!

Sukûtun dehşetinden kalb-i rahmet, belki, hûn oldu:



Ezanlar sustu... Çanlar inletip durmakta âfâkı.

Yazık: Şark´ın semâsından Hilâl´in geçti işrâkı!

Zaman artık Salîb´in devr-i istîlâsı, ilhâkı.

Fakat, yerlerde kalmış hakların ferdâ-yı ihkâkı,

Ne doğmaz günmüş ey âcizlerin kudretli Hallâk´ı!



İlâhî, şer´-i ma´sûmun şu topraklardı son yurdu...

Nasıl te yîd-i kahrın en rezîl akvâma vurdurdu

Evet, milletlerin en kahbesinden, üç leîm ordu,

Gelip tâ sînemizden vurdu, seyret hem, nasıl vurdu:

Ki istikbâl için çarpan yürekler ansızın durdu!



Tecellî etmedin bir kerre, Allâh´ım, cemâlinle!

Şu üç yüz elli milyon rûhu öldürdün celâlinle!

Oturmuş eğlenirlerken senin - hâşâ - zevâlinle,

Nedir ilhâdı imhâlin o sâmit infiâlinle

Nedir İslâm´ı tenkîlin bu müsta´cel nekâlinle



Sus ey dîvâne! Durnaz kâinâtın seyr-i mu´tâdı.

Ne sandın Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı

Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;

Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı.

Cihan kanûn-i sa´yin, bak, nasıl bir hisle münkadı!

Ne yaptın "Leyse li´l-insâni illâ mâ-se´â" vardı!..



"İşte sana onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan

yurdları!.. "

Geçenler varsa İslâm´ın şu çiğnenmiş diyârından;

,Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezârından;

Yürekler parçalar bir nevha dinler reh-güzârından.

Bu mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından

Hurûş etmekte, son ümmîdinin son inkisârından



Evet, son inkisârından ki yoktur cebrin imkânı:

Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nâzanı!

Nasıl, ey yolcu, bin lâ´net gelip ezmez ki vicdânı;

Dudaklar, çâk çâk olmuş, içerken zehr-i hüsrânı,

Uzaktan baktı - koşmak nerde! - milyonlarca yârânı!



Bu ıssız âşiyanlar bir zaman candan muazzezdi;

Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;

Şu kurbağlar seken vâdîde, ceylânlar koşup gezdi;

Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handân gölgeler sezdi;

Bütün mâzîyi bir tûfan, fakat, hep boğdu, hep ezdi!



Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu

Neden kalbin kararmış Bin ocaktan bir ziyâ yok mu

İlâhî, kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu

Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu

Bütün yokluk mu her yer Bâri bir "Yok!" der sadâ yok mu

***

Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:

Elemim bir yüreğin kân değil, paylaşalım:

Ne yapıp ye´simi kahreyliyeyim, bilmem ki

Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!..

Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan

Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan

Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,

Nereden başladı yükselmeye, bak nerde ucu!

Bu ne hicrân-ı müebbed bu ne hüsrân-ı mübin...

Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:

Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!

Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!

Kim bilir hangi çenâatle oyulmuş gözler!

"Medeniyyet" denilen vahşete lâ´netler eder,

Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!

Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!

Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!

Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;

Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!

Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler

Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!

Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler.

Saç, kulak, el, çene, parmak...Bütün enkâz-ı beşer!

Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,

Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!

İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,

Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!

Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük

Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!



Ey, bu toprakta birer na´ş-ı perî,san bırakıp,

Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;

Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...

Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var...

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!

Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!

Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark´ın, tükürün!

Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

Tükürün Ehl-i Salîb´in o hayâsız yüzüne!

Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:

Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!



Hele i´lânı zamanında şu mel´un harbin,

"Bize efkâr-ı umûmiyesi lâzım Garb´in;

O da Allah´ı bırakmakla olur" herzesini

Halka îman gibi telkîn ile, dînin sesini

Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!..



Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün...

Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsâid lâzım!

Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağlıyayım!



"Nizâr evlâdı: Yetişin ey Nizâr oğullan! Yemenliler de: Yetişin
ey Kahtan oğulları! dedi mi, hemen tepelerine felâket iner;

hemen Allah´ın nusreti üzerlerinden kalkar; hepsine birden

de kılıç musallat olur. "

Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk

Bak nasıl doğranıyor Kalk, baba, kabrinden kalk!

Diriler koşmadı imdâdına, sen bâri yetiş...

Arnavutluk yanıyor... Hem bu sefer pek müdhiş!

Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:

Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.

O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!

O ne tûfan ki: Yakıp yıktı bütün vâdîyi!

Âşinâ çehre arandım... O, meğer, hiç yokmuş...

Yalınız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Hâmûş!

Âşinâ çehre de yok hiçbirinin yâdı da yok;

Yakılan bunca hayâtın, hani, ecsâdı da yok!

Yoklasan külleri, altından, emînim, ancak

Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!

Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın

Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabanın

Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti...

Öyle bir gitti ki hem: Bir daha gelmez ebedî!

Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba

"Meşhed"in beynine haç saplanacak mıydı baba!

Ne felâket: Dönüversin de mesâcid ahıra,

Hırvat´ın askeri tepsin çıkıp üstünde hora!

Bâri bir hâtıra kalsaydı şu toprakta diri...

Yer yarılmış, yere geçmiş, şühedâ türbeleri!



Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...

Sen misin, yoksa hayâlin mi Vefâsız Kosova!

Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın

Hani sînende yarıp geçtiği yol "Yıldırım "ın

Hani asker Hani kalbinde yatan Şâh-ı Şehîd

Ah o kurbân-ı zafer nerde bugün Nerde o iyd

Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını;

Yok mudur sende Murâd´ın iki üç damla kanı

Âh Meşhed! O ne Sâhandaki meyhâne midir

Kandilin, görmüyorum, nerde Şu peymâne midir

Ya harîminde yatan ,şapkalı sarhoşlar kim

Yoksa yanlış mı Hayır, söyleme, bildim... Bildim!

Basacak mıydı, fakat, göğsüne Sırb´ın çarığı

Serilip yerlere binlerce şehîdin sarığı,

Silecek miydi en alçak neferin çizmesini

Dürtecek miydi geçen, leş gibi her lîmesini

Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene,

Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne



Hani, milletlere meydan okuyan kavm-i necîb

Görmedim bir kişi, tek bir kişi meydanda... Garîb!

Hani, haysiyyetinin gölgesi çiğnense eğer;

-Olmadan üç kişinin, beş kişinin, hûnu heder-

Kahraman gayzı yatışmaz, kanı coşkun efrâd

İşte haysiyyet-i kavmiyye muhakkar, berbâd!

Hani "Nâ-mahreme ben söyliyemem kızlarımın,

Karımın ismini... Hem öldürürüm, sorma sakın!"

Diye, tahrîr-i nüfûs istemiyen er kişiler!

Hani, göstermediler eski celâdetten eser;

Fuhşu i´lâya koşan bir sürü nâ-merd öteden,

Ne selâmlık ne harem dinlemeyip çiğnerken!



Hani, ey kavm-i esâret-zede, muhtâriyyet

Korkarım, ,simdi nasîbin mütemâdî haybet!

Hani, ey unsur-i bî-râbıta, istiklâlin

Ebediyyen, sanırım, söndü bütün âmâlin!



Hani "Başkım"cıların kurduğu yüksek hülyâ

Seni yıllarca avutmuş da o mel´un rü´yâ,

Uyumuştun... Ya uyansaydın eder miydi tebâh,

Mülkü, birdenbire âfâka çöken kanlı sabah

....................................................................

....................................................................

Üç sefil ordu çevirsin o metîn ordumuzu,

Bizi kovsun elimizden alarak yurdumuzu...

Kimsesiz âilelerden kimi gitsin bıçağa;

Kimi bin türlü fecâ´atle çekilsin kucağa...

Birinin ırzı heder, dîgerinin hûnu helâl...

....................................................................

İşte, ey unsur-i isyan, bu elîm izmihlâl,

Seni tahrîk eden üç beş alığın ma´rifeti!

Ya neden beklemiyordun bu rezîl âkıbeti

Hani, milliyyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

"Arnavutluk" ne demek Var mı şerîatte yeri

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış Nerde!

Müslümanlık´ta "anâsır"mı olurmuş Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel´în ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslâm´a sokan kaltabanın!

Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel

Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan

Ne Araplık ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamber-i Zîşân´ın İlâhî sözünü.

....................................................................

....................................................................

Veriniz başbaşa; zîrâ sonu hüsrân-ı mübin:

Ne hükûmet kalıyor ortada billâhi, ne din!

"Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor;

Evvela parçalamak sonra da yutmak diliyor:

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şûrîde siyâset, ne bu fâsid da´vâ

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum...

Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!..



"Oğullarım! Gidiniz de Yûsufla kardeşini araştırınız; hem

sakın Allah´ın inâyetinden ümîdinizi kesmeyiniz. Zîrâ,

kâfırlerden başkası Alah´ın inâyetinden ümîdini kesmez."

Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.

Dünyâda inanmam, hani, görsem de gözümle:

Îmânı olan kimse gebermez bu ölümle.

Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir"

Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

His yok hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin

Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz

Kendin mi senin, yoksa, ümîdin mi yüreksiz

Âtîyi karanlık görüvermekle apıştın

Esbâbı elinden atarak ye´se yapıştın!

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan,

Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.

Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!

Herkes gibi dünyâda henüz hakk-ı hayâtın,

Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın

Ye´s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar,

Lâ´netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez...

En korkulu cânî gibi ye´sin yüzü gülmez!

Mâdâm ki alçaklığı bir, ye´s ile çirkin;

Mâdâm ki ondan daha mel´un, daha çirkin

Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,

Nevmîd olarak rahmet-i mev´ûd-i Hudâ´dan

Hüsrâna rızâ verme... Çalış... Azmi bırakma;

Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!



Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...

Sesler de: "Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş!"

Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,

Tek kol da "Yapışsam... " demiyor bir tarafından!

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sâhip olursan bu vatan batmıyacaktır.

Feıyâdı bırak kendine gel, çünkü zaman dar...

Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me´mûl ise haykır!

Yok yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

"İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!" deme; yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye´se kapılma.



"İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helak

eder misin, Allah´ım .."

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!

" Yandık!" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!

Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,

Yâ Rab, o cehennemle bu tûfân arasında,

Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm;

Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!

Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn´i.

En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn´i!..

Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicâz´ın

Âteşli muhîtindeki sûzişli niyâzın,

Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta;,

Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sükûta

Sönsün de, İlâhî, şu yanan me,s´al-i vahdet,

Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet

Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman

Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban

Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-i leîmin,

Solsun mu o parlak yüzü Kur´ân-ı Hakîm´in

İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet

Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhî, bu ne zillet

Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma´nâ

Zâlimleri adlin, hani, öldürmedi hâlâ!

Cânî geziyor dipdiri... Can vermede ma´sûm!

Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm´

Lâ yüs´el´e binlerce suâl olsa da kurban;

İnsan bu muammâlara dehşetle nigeh-ban!



Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;

Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!

Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî, yakacaktın...

Yaksaydın a mel´unları... Tuttun bizi yaktın!

Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:

Binlerce cevâmi´ yıkılıp hâke serildi!

Kalmışsa eğer bir iki ma´bed, o da mürted:

Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!

Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,

Bir giryede bin âilenin mâtemi çağlar!

En kanlı şenâ´atle kovulmuş vatanından,

Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!

İslâm´ı elinden tutacak kaldıracak yok...

Nâ-hak yere feryâd ediyor. Âcize hak yok!

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî

Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!



"Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu "
Olmaz ya... Tabiî... Biri insan, biri hayvan!

Öyleyse, "cehâlet" denilen yüz karasından,

Kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet.

Kâfi mi değil yoksa, bu son ders-i felâket

Son ders-i felâket neye mâl oldu Düşünsen:

Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!

"Son ders-i felâket" ne demektir Şu demektir:

Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!

Zira, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;

Zîrâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!



Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet,

Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet.

Dağlar, uçurumlar ona yol vermemek ister...

Lâkin, o, ne yüksek ne de alçak demez örter!

Akvâm o büyük nehre katılmış birer ırmak...

Elbet katılır...Hangisi ister geri kalmak!

Bizler ki bu müdhiş, bu muazzam cereyanla,

Uğraşmadayız... Bak ne kadar çılgınız, anla!

Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!

Kurşun gibi sür´atli, denizler gibi taşkın,

Bir çağlayanın menba´ı dehhâşına doğru,

Tırmanmaya benzer, yüzerek başka değil bu!

Ey katre-i âvâre, bu cûşun, bu hurûşun,

Ahengine uymazsan, emîn ol, boğulursun!



Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık

Silkin de: Muhîtindeki zulmetleri yak yık!

Bir baksana: Gökler uyanık yer uyanıktır;

Dünyâ uyanıkken uyumak maskaralıktır!

Eyvâh! Bu zilletlere sensin yine illet...

Ey derd-i cehâlet, sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldın, ne nâmûs!

Ey sîne-i İslâm´a çöken kapkara kâbûs,

Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel:

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Ey millet uyan! Cehline kurban gidiyorsun!

İslâm´ı da "batsın!" diye tutmuş, yediyorsun!

Allah´tan utan! Bâri bırak dini elinden...

Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!

Lâkin, ne demek bizleri Allah ile iskât

Allah´tan utanmak da olur ilim ile... Heyhât



Siz iyiliği emr eyler, kötülükten nehy eder, Allah a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış hayırlı bir milletsiniz.

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz

Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!

Kapkaranlıkkken bütün afakı insaniyyetin,

Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin,

Yarmışız edvar-ı fetretten kalan yeldaları;

Fikr-i ferda doğmadan yağdırmışız ferdaları!

Öyle ferdalar ki: Kaldırmış serapa alemi;

Dideler bir cavidani fecrin olmuş mahremi.

Yirmi beş yıl, yirmi beş bin yıl kadar feyyaz imiş!

Bak ne ani bir tekamül! Bak ki: Hala mündehiş

Yad-ı fevka l-ı i tiyadından onun tarihler;

Görmemiş benzer o müdhiş seyre, hem görmez beşer,

Bir taraftan dinimiz, ahlakımız, irfanımız;

Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsanımız;

Yükselip akvamı almış fevc fevc ağuşuna;

Hepsi dalmış vahdetin aheng-i cuşucuşuna,

Emr-i bi l ma ruf imiş ihvan-ı İslam ın işi;

Nehy edermiş, bir fenalık görse, kardeş kardeşi.

Kimse haksızlıktan etmezmiş tegafül ihtiyar;

Ferde raci sadmeden efrad olurmuş lerzedar.



Biz, neyiz Seyreyle artık; bir de fikr et, neymişiz

Din de kürkün aynı olmuş: Ters çevirmiş giymişiz!

Nehy-i ma´rûf emr-i münkerdir gezen meydanda bak!

En metîn ahlâkımız, yâhud, görüp aldırmamak!

Yıktı bin mel´un kalem nâmûsu, bizler uymadık:

"Susmak evlâdır´" deyip sustuk... Sanırsın duymadık!

Kustu bin murdar ağız şer´in bütün ahkâmına;

Âh, bir ses bâri yükselseydi nefret nâmına!

Altı yüz bin can gider; milyonla îmân eksilir;

Kimseler görmez! Gören sersem de Allah´tan bilir!

Sonra, şâyet,sahsının incinse, hattâ, bir tüyü:

Yer yıkılmış zanneder seyr eyleyen gümbürtüyü!

Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;

Fodla çiy kalsın, ´pilâv bitmiş" deyin, göstermeyin,

Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;

Mi´delerden fışkırır tâ Arş´a aç bir velvele!

Ortalık altüst olurken ses çıkarmazdım, hani,

Öyle bir dernekte seyret gel de artık sen beni!

Göster, Allah ım, bu millet kurtulur, tek mu cize:

Bir "utanmak hissi" ver gâib hazînenden bize!

"Onlara: "Yer yüzünde fesat çıkarmayın" denildiği zaman,

"Biz ıslahtan başka birşey yapmıyorıız" derler. Gözünü aç, iyi

bil ki: Onlar yok mu, işte asıl müfsid onlardır, lâkin farkında

değiller."

Bir yığın kundakçıdan yangın görenler milleti,

Şimdi inmiş zanneder mutlak şu müdhiş ayeti!

Ey vatansız derbederler, ey denî kundakçılar!

Milletin, az çok duran bir dîni, bir nâmûsu var.

Şimdi nevbet onların... Yansın da onlar, öyle mi

Târumâr olsun bütün bir Müslümanlık âlemi!

Ey hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile,

Pek haberdâr olmayan yüzsüz, hayâsız! Bak hele!

Arkasından taklak attın en denî bir şöhretin;

Düştü takken, çıktı cascavlak o kel mâhiyyetin!

Bir külâh kapmaksa şayet bunca hırsın gâyesi;

Kendi nâmûsun olur er geç onun sermâyesi.

Yoksa, nâmûsuyle, vicdaniyle halkın oynama....

Sonra kat kat nâsiyenden sarkacak birçok yama!

Bir kızarmaz çehre bulmuşsun ya, ey cânî, bürün:

Hem bütün dünyâyı ifsâd eyle, hem muslih görün!

Kendi ırzından cömert olmaksa mu`tâdın eğer;

Kendi mâlindir senin, hakkın tasarruf, kim ne der

Milletin, lâkin henüz ma´sûm olan evlâdına,

Verme bir mel´un temâyül mübtezel mu´tâdına!



Biz ki her mevcûdu yıktık gâyesiz bir fikr ile;

Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Âile.

Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslâh eyledik

İşte vîran memleket! Her yer delik her yer deşik!

Bunların ta´miri kâbil... Olsa ciddiyyet, sebât:

Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet âilât,

En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.

Kim ki kalkar der, onun hayvan kadar iz´anı yok!

Ailî bir inkılâb olsun! diyen me yûs olur;

Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ......... olur.

Çünkü "çıplak" inkılâbâtın rezâlettir sonu...

Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!

Bir de halkın dîni var, sık sık ta arruzlar gören.

Hâle bak: Millette hissiyyâtı oymuş öldüren!

Dîni kurbân etmeliymiş, mülkü kurtarmak için!..

Tut da, hey sersem, bu idrâkinle sen âlim geçin!

Her cemâatten beş on dinsiz zuhûr eyler, bu hâl

Pek tabı îdir. Fakat ilhâdı bir kavmin muhâl.

Hangi millettir ki efrâdında yoktur hiss-i din

En büyük akvâma bir bak: Dîni her şeyden metin.



Düşme ey avare millet, bunların hızlanına;

Vakıfız biz hepsinin pek muhtasar irfanına:

Şark a bakmaz, Garb ı bilmez, görgüden yok vayesi;

Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.

"Allah´ın âsâr-ı rahmetine bir baksana! Toprağı, öldükten

sonra, tekrar nasıl diriltiyor İşte o Allah, bütün ölüleri

muhakkak diriltecek, hem O herşeye kâdirdir. "

Çık da bir seyret bahârın cûş-i rengâ-rengini;

Nefh-i Sûr´un dinle mevcâ-mevc olan âhengini!

Bir yeşil kan, bir yeşil can yağdırıp, kudret, yere:

Yemyeşil olmuş, fezâ, gömgök kesilmiş dağ, dere.

En kısır toprak doğurmuş, emzirir birçok nebat;

Fışkırır bir damlacık ottan, tutup sıksan, hayat!

Dün, kemikten külçe hâlindeydi her çıplak fidan;

Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan!

Dün, kudurmaktaydı ormandan cahîmî bin zefir;

Âşiyan tutmuş, bugün, her dalda perran bir safir!

Dün, nigeh-bânıydı milyarlarca zî-rûhun sübât;

Silkinip çıkmış o mahbesten, bugün, bir kâinât.

Dün, ne mâtemdeydi âlem! Yer hazin, gökler hazin;

Sûr-i fıtrattır bugün: Fıtrat bugün sahrâ-güzin!

İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyyâz eli,

Öyle yapraklar ki sun´undan: Gidip bir görmeli!



Öyle amma, gördüğüm elvâh-ı şevkin rağmine,

Bende hâlâ zevke benzer duygu yok, hâlâ yine!

Bir değil, yüz bin bahâr indirse hattâ âsüman;

Hiç kımıldanmaz benim rûhumda kök salmış hazan!

Dem çeker bülbül... Benim beynimde baykuşlar öter!

Sonra, karşımdan geçer bir bir, yıkılmış lâneler!

Âşinâlık yok hayâlin konsa en bildik yere,

Yâd ayaklar çiğniyor: Düşmüş vatan yâd ellere!

Başka ses bilmem, muhîtimden enîn eyler huruş;

Beklerim dinsin bu mâtem, beklerim, olmaz hamûş!

Âh! Tek bir âşiyandan bin yetîmin nâlesi,

Yükselirken, dinleyen insan mıdır bülbül sesi



Duygusuz olmak kadar dünyâda lâkin derd yok;

Öyle salgınmış ki mel´un: Kurtulan bir ferd yok!

Kendi sağlam... Hissi ölmüş, rûhu ölmüş milletin!

İşte en korkuncu hüsrânın, helâkin, haybetin!

Ey, ölüm renginde topraktan hayat i´lâ eden,

Bir yığın toprak da olsak sâde çiğnenmek neden

Başka tıynetler mi hep şâyân ola ihsânına

Âh, yükselsem de, bir düşsem senin dâmânına!

Bir nesî ister kımıldanmak için canlar bugün;

Bir nesîm olsun, İlâhî... Canlanır kanlar bütün.

Nev-bahârın rûhu etsin bir de bizlerden zuhûr...

Yoksa, artık Sûr-i İsrâfil´e kalmıştır nüşûr!




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi