Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
İşimiz Ne Zaman Allah'a kalır? Darda kalmış kişi dua ettiği zaman
#1
24-2014icon 
[Resim: 5a19ab9d4c4ee.png]

İşimiz Ne Zaman Allah'a kalır? Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor? ölülerden yardım istemek şirkmidir?

İstemek, yoksulluğun ve çaresizliğin hemen yanıbaşında bekler. Elimizde bir şey yoksa, dilimiz istemeye yönelir. Elimizden bir şey gelmiyorsa, dudağımıza istemek gelir. Tam tersine, doygunluk ve varlık, dilimizi istemekten geri çevirir, dudağımızı dilekten çeker. Kendimizi kendimize yeter görüyorsak, bir başkasına başvurmayız. İhtiyaç duyduğumuz her şey elimizin altındaysa, önümüzdeki her engeli aşabiliyorsak, kimseden bir şey istemek durumunda değiliz demektir. Fakir ya da aciz değilsek, kapımız istemeye kapalıdır.

Hayatın akışı içinde hem ister hem istemez olduğumuz hallere uğrarız. Kendimizi oldukça muktedir hissettiğimiz anlarda, kimseye tenezzül etmeyiz. İçimizden istemek gelmez. Böyle durumlarda iş, "bizim işimiz"dir, iş "çocuk oyuncağı"dır. İstemek aklımıza gelmez, çünkü bu işi "biz yaparız", işi "şansa bırakmayız," "iş bitirici"yizdir. Zaman zaman, bunun aksi de olur; işi yapabileceğimize, işin yolunda gideceğine dair görünür hiçbir neden yoktur. İşte o zaman, biz "iş bitirici"ler için iş, "Allah'a kalmış"tır, iş "duayla gider." Bir koyu belirsizliğin ortasında ne kadar dualara sarılıyorsak, her şeyin baştan belli olduğu, "yolunda" göründüğü meydanlarda o kadar kendimize güveniriz; tersinden söylersek "işimiz Allah'a kalmış" değildir.

Öyle mi? Kendimizi kendimize yeter hissettiğimiz yerlerde, sahiden "Allah'a iş kalmıyor" mu? İşler yolundayken, dua gerekmiyor mu? Bu soruların cevabı, kendimizi kendimize yeter hissettiğimiz anların tahliline ve işlerin yolunda gidişini tanımlamaya bağlıdır. Bu durumda, soruları yeniden sormamız gerekiyor. "İşimiz Allah'a kalmış" değilken, sahiden kendi kendimize yetiyor muyuz? İşler yolundayken, sahiden kimseden bir şey istemeyecek halde miyiz?

Gelelim cevaplara: Yeryüzünde yapa geldiğimiz her şey, bir sebep-sonuç ilişkisi içinde yürümektedir. Bir sonuca mutlaka onun için gerekli sebepleri hazır ederek ulaşabiliriz. Bu dünyada sonuca ulaşmanın yolu yordamı böyle konulmuştur. Bu yolu izleyen istediğine erişir. Belli bir sonuç için gerekli tüm sebepleri hazır eden biri de, istediğini elde etme konusunda kendisini "kendi kendine yeter" görür ya da işin "yolunda" olduğunu söyler. Görünüşte haklıdır. İşi kuralına göre oynadığına göre, işi bir başkasına bırakmış değil, bir başkasından yardım istemeyecek kadar da yoluna koymuş sayılır. Dilediğini elde etmek, isteğine ulaşmak konusunda, bundan öte yapılacak bir şey yoktur. Dilimize her nereden yerleşmişse, "işi Allah'a bırakmak" tabiri, bu sınırların berisinde pek kullanılmaz. İş, gerekli hazırlıkların yapılamadığı yerde, eksiklikler ya da aksaklıkların kaçınılmaz olduğu anlarda "Allah'a kalmış"tır.

Görünen o ki, işi Allah'a bırakmak ya da bırakmamak, bir başka tabirle, dua etme ya da dua etmeme kararı, sebepler ile sonuçlar arasındaki boşluğu ne kadar doldurduğumuza bağlıdır. Sonuca giden yolda hiçbir boşluk bırakmamışsak, iş Allah'a kalıyor değil ve dua etmesek de olur. Sonuç, elimizde olan sebeplerin ve yaptığımız hazırlıkların garanti edeceği bir şey değilmiş gibi göründüğünde, yani sebepler ile sonuçlar arasında boşluk bıraktığımız yerde, işimiz "Allah'a kalıyor" ve dua etmemiz gerekiyor.

İşte işin tam burasında, sebep-sonuç ilişkisine nasıl baktığımızı açığa çıkarmamız gerekiyor. Kendimizi sebepler ile sonuçlar arasındaki mesafeyi doldurabilir yeterlilikte mi görüyoruz, yoksa sebepleri ne kadar hazır edersek edelim, istediğimiz şeyin, yani sebeplerin bir uzantısı olarak değil de, ayrıca verildiğini mi düşünüyoruz.

Risale-i Nur, sebep ve sonucu, birbirinin uzantısı bir zincir olarak görmek yerine, birbirinden bağımsız, ayrı ayrı yaratılıyor olduğunu görmeye davet eder bizi. Ehl-i imanın ağzına bile bulaşan ve sonucun sebeplerin bir uzantısı gibi görüldüğü determinist anlayış, yerine "iktiran" gibi çok heyecanlı bir bakış açısını sunar Risale-i Nur. Buna göre, sebep ve sonuç birbirlerinin uzantısı olarak değil, sadece "beraberce" ve "ayrı ayrı" yaratılıyordur. Yani, istediğimiz bir sonucun var edilmesinde ilgili sebepler bir katkıda bulunuyor değil, sadece önceden geliyor. Sebeplerin önceden hazırlanması o sonucun var edilmesi için bir kural olarak konulmuştur. Bu kurala uymakla, ilgili sonucun, bu sebeplerin ardından ve ayrıca yaratılmasını istiyoruzdur. Yoksa, sonucun yaratılmasını kolaylaştırıyor ya da gerçekleştiriyor değilizdir. Bir diğer ifade ile, sebepleri hazır ederek, sebep ile sonuç arasındaki boşluğu kapatıyor değil; bu boşluğun kapanması için gerekli kurallara uyuyoruzdur. Yani, işleri ne kadar yoluna koyarsak koyalım, ne kadar işi "Allah'a bırakmıyor" olursak olalım, ne kadar hazırlık yaparsak yapalım, eninde sonunda yaptığımız şey, "istemek"tir. Sebepleri hazır etme yolunda göstereceğimiz her türlü özen, sonucun kendi varlığına değil, sonucu "istemeye" bir katkıdır. Buna göre, sebepleri hazır etmek ile sonucu istemek arasında ters orantı değil, doğru orantı vardır. O halde, işleri ne kadar yoluna koyuyorsak, ne kadar iyi hazırlık yapıyorsak, o kadar çok "istiyoruz" demektir.

Risale-i Nur'un "dua-yı fiilî" kavramlaştırması içinde, bu isteme eylemlerinin hemen hepsi?öznesi kim olursa olsun? bir "dua"dır. Nihai tahlilde, kendimize güvenerek, kendimizi kendimize yeter bilerek yapa geldiğimiz bütün işler, bir duadır, "Allah'a bırakmak"tan ibarettir.

Bu nihai hükmün hemen herkes tarafından benimsenebileceğini, hazmedileceğini beklemek zor görünüyor. Ancak, bu noktaya bir "yönlendirme levhası" koyarak, yazıyı bitirmek niyetindeyim. Eğer, sebeplerin sonuçların oluşumuna katkıda bulunduğunu düşünüyorsak, yani "tesir-i hakiki"si olduğunu düşünüyorsak, kudret-i ilahi ile kul fiilleri karşı kutuplara çekilirler, birbirine rekabet ediyormuş gibi görünüyorlar. Bu durumda "iş"imizi yaptığımız sürece "dua"sız kalırız, dua etmeyi de elimizden iş gelmediği zamanlara sınırlarız. Eğer, sebeplerin sonuçlarla sadece beraberce yaratıldığını görmeyi başarırsak, işimizi yaparken aslında dua ediyor olduğumuzu bilir, dua etmeyi hayatımızın her anına yayabiliriz. Üstelik bu durumda, üzerimize düşeni yaptığımızda "gururlanma"ya değil, "tevekkül"e hak kazandığımızı, "dua"nın ise tembellik yüzünden ve tembellik yerine yapılacak bir şey olmadığını kavramaya başlarız. Ve belki, bundan sonra her duanın "ıztırar diliyle" yapıldığını farketmeyi de başarabiliriz. Çünkü, istemek yoksunluğun ve çaresizliğin hemen yanıbaşında bekler. Elimizden bir şey gelmediği özel zamanlarda, elimizden gelen dua olduğu gibi, elimizden herşeyin geldiği zamanlarda da elimizden gelenin hepsi dua olmalıdır. Yani, göz kapaklarımızı kaldırıp görmek istediğimizde, en az bir âmâ kadar dua ediyoruzdur aslında. Yine, kalkıp bir adım atmak istediğimizde de, en az bir felçli kadar dua ediyoruzdur. Doğrusu, kendi varlığımızı bir an sonrasına taşıyamayacak kadar mecalsiz ve felçli, etrafımızda ve içimizde olup biten sayısız belirsizlikleri kendi lehimize çeviremeyecek kadar kör ve ışıksız sayılırız.

Görünen o ki, her işimiz "Allah'a kalmıştır". Anlaşılan o ki, her zaman "zorda"yız.


Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor. (Neml, 27/62) Kendisine cevap veremeyecek kimseleri çağırandan daha sapık kimdir? (Ahkaf, 46/4-6) gibi ifadeler, ölülerden yardım istemenin şirk olduğu anlamına gelmez mi?

Önce şunu belirtelim ki, bu ayetlerde müşriklerin durumu tasvir edilmekte, onların putlara tapmalarının, yalvarıp yakarmalarının yanlışlığı ortaya konmaktadır.

Bu sebeple ilgili ayetlerin tam meali şöyle olmalıdır:

“O (taptığınız) nesneler mi üstün, yoksa çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler yapan Allah mı? Hiç, Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!”(Neml, 27/62)

“Müşriklere de ki: “Şimdi baksanıza şu sizin Allah’tan başka ilahlaştırıp yalvardığınız putlarınıza(!) söyler misiniz, onlar yerde hangi şeyi yaratmışlar, yoksa göklerde mi bir ortaklıkları var? (Akıl yönünden bu mümkün olmayınca, nakil yönünden putlara ibadetin gerçek olduğunu gösterin) Eğer bu iddianızda tutarlı iseniz, daha önce gelmiş bir kitap yahut hiç değilse bir bilgi kalıntısı varsa getirin görelim.”

"Kendisinin duasına, ta kıyamete kadar cevap veremeyecek olan ve esasen kendilerine yapılan dualardan habersiz o Allah’tan başka uydurulan nesnelere yalvaran kimseden daha şaşkın biri hiç olabilir mi?"

"İnsanlar diriltilip mahşere toplandıklarında bu putlar, müşriklere düşman kesilir ve onların kendilerine tapınmalarını şiddetle reddederler.”(Ahkaf, 46/4-6).

Ahkaf 4. ayette yer alan “ma ted’ûne” ifadesi “ma ta’budun = Allah’tan başka ilahlaştırıp yalvardığınız / taptığınız putlarınız…” şeklinde açıklanmıştır. (bk. Semarkandî, Âlûsî, ilgili ayetin tefsiri)

Ahkaf 5. ayette geçen “yed’û” kelimesi de “ya’budu = tapmak” olarak açıklanmıştır. (Taberî, ilgili ayetin tefsiri)

Bütün tefsirlerde putlara yapılan dua, onları ilah yerine koyarak tapmak ve yalvarmak olarak algılanmıştır. Zaten dua da bir ibadettir. Nitekim hadis-i şerifte “Dua ibadetin ta kendisidir.”(Tirmizî, tefsir, 3/ h. No:2969) diye ifade edilmiştir.

Bu bilgiler ışığında rahatlıkla denilebilir ki; eğer kendilerine yalvardığımız, yardımlarını istediğimiz kimseleri, Allah’tan bağımsız olarak iş yapabilen bir yardım kaynağı olarak görürsek, bu açık bir küfür ve şirktir. Bunun ölü veya diri olmasında bir fark yoktur. Örneğin bir kimse, kabrinin başına gittiği bir veliye veya muayenehanesine gittiği bir doktora “Ne olur, yalvarırım, bana şifa ver.” dese açıkça şirke girmiş olur. Yok eğer yalvardığımız kimseyi bir sebep bir vesile olarak görürsek, bunda bir sakıncanın olduğunu düşünmüyoruz ve Ehl-i sünnet alimlerinin büyük çoğunluğunun görüşü de bu merkezdedir.

Aynı misali tekrar edersek; bir kimse kabrinin başına gittiği bir veliye veya muayenehanesine gittiği bir doktora “Ne olur yalvarırım bana yardımcı ol ki, Allah sizin vesilenizle bana şifa versin.” dese, yani; “Ey Allah’ın peygamberi, ey Allah’ın veli kulu! Ne olur benim için Allah’a dua et, O’na yalvar ki bana şifa versin.” veya “Ey doktor! Hastalığımı iyi teşhis et ve ona uygun bir ilaç ver (manen bu fiilî dua ile yalvar) ki Allah bana şifa versin.” dese, bunda hiçbir sakınca yoktur.

Vesilelik, haddini aşmadan, dünya hayatında diri olan kimselerden yardım istemekte bir sakınca olmadığı gibi, öbür dünya hayatında/berzah aleminde diri olan kimselerden yardım istemekte de bir sakıncanın olmaması gerekir. Şirk olgusunun sadece ölmüş olanlarla değil, hayatta olanlarla da yakın alakası vardır.

Yahudilerin -kesecekleri inek hakkında- kendileri doğrudan Allah’tan beyanını istemeyip, bir vasıta olarak Hz. Musa (as)’a, “Rabbine yalvar da onun ne olduğunu bize açıklasın.”(Bakara, 2/68-70) şeklindeki ifadelerinin bir şirk olmadığı ortadadır. Kaldı ki, Hz. Cebrail (as) Allah ile peygamberler arasında bir vasıtadır; peygamberler Allah ile diğer insanlar arasında birer vasıtadır. Demek ki her vasıta şirk değildir.

Yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği üzere -kör, sağır, dilsiz, akılsız, cansız nesneler gibi- vesilelik makamında vasıta olma kabiliyeti olmayanlar, vesilelik makamından çıkıp yalancı birer ilah konumuna sokuluyor ve dolayısıyla açık küfür ve şirk oluyor. Ama vesilelik cihetiyle vasıta olma kabiliyeti olan kimseler, birer sebep, şefaatçi, vesile konumundadır.

İslam inancına göre, ölüp berzah alemine göçenler de diridirler, ruhları bakidir, onlar da bu vesilelik kabiliyetine sahiptir.

----------------
Kaynak :
Sorularla İslamiyet




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi