Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Tasavvuf Nedir Ne Değildir Ne Işe Yarar
#1
Dini_Icon_4 
[Resim: 14626406751861.png]

TASAVVUF NEDİR? NE DEĞİLDİR? NE İŞE YARAR?


İslâmʼın hedeflediği “kâmil insan” olabilmek için dînî hayatı; madde ve mânâ

bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği

içinde kavrayıp, yaşamak îcâb eder. Gerçek tasavvuf, İslâmʼın zâhirine ilâveten,

bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretinden ibarettir.

Bu ise meşhur tâbiriyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü

içerisinde İslâmʼı idrâk etmeyi gerekli kılar. Buna tipik bir misal olması

kabîlinden ifâde edelim ki;

Şerîatte, doyduktan sonra yemek israftır.
Tarîkatte ise doyuncaya kadar yemek israftır.
Hakîkatte, kifâyet miktarını, Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.
Mârifette de bütün bunlara ilâveten, nîmetlerdeki ilâhî kudret veesmâ

tecellîlerini tefekkür etmeden yemek israftır. Zira yaratılmış her varlık,

Yaratıcıʼsının sonsuz kudret ve azametine birer delil mâhiyetindedir.

Büyük velîlerden Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, çoğu zaman yemek pişirip sofra kurma

işlerinde bizzat hizmet ederdi. Yemek hazırlanırken ve yenirken, kalben uyanık

olup bir an bile gâfil kalmamaları için talebelerine devamlı tavsiyelerde

bulunurdu. Müridleriyle birlikte yemek yediğinde, onlardan biri, bir lokmayı

ağzına gafletle götürse, derhâl onu yumuşak bir lisanla îkâz eder ve bir lokmayı

bile Allâhʼı unutarak yemelerine gönlü râzı olmazdı.

Yemek; zâhiren bir ibadet değildir. Fakat Allâhʼı zikrederek yenilen her lokma,

ibadetlerde feyz ve huşûya vesîle olur. Allahʼtan gâfil bir şekilde yenilen

lokmalar ise kalbe kasvet, gaflet ve hantallık verir.

“Yemek” misâli üzerinden verdiğimiz bu İslâmî hassâsiyetleri, âdeta bir şablon

gibi ibadet hayatından âile hayatına, komşuluk münâsebetlerinden ticârî ve

iktisâdî faaliyetlere kadar, akla gelebilecek bütün beşerî davranışlara tatbik

edebilmekle, gerçek mânâda “tasavvufî derinliğe” ulaşılabilir.

TASAVVUF NEDİR?

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır.

Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır. Yani dâimâ

ilâhî kameraların gözetimi altında bulunduğumuzun farkında olarak, bu şuur ve

idrâk ile yaşamaktır.

Tasavvuf; bir arınma disiplinidir. Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden sakınarak

“takvâ”ya erebilme yoludur. Nefsânî ihtirasları dizginleyip rûhânî istîdatları

inkişâf ettiren bir mânevî terbiyedir.

Tasavvuf; Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin

tezkiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir.

Tasavvuf; nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.

Tasavvuf; ilâhî takdîre her hâlükârda rızâ göstererek Allah ile dâimâ dost

kalabilme mârifetidir. Hayatın med-cezirleri ve acı-tatlı sürprizleri karşısında,

gönül dengesini korumaktır. Varlıkta şımarmayıp yoklukta daralmamaktır. Başa gelen

cefâları, ilâhî bir imtihan bilip, bunları kendisine bir tezkiye (mânevî arınma)

vesîlesi kılabilme olgunluğudur. Şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ hamd ile

şükreden “güzel bir kul” olabilme mahâretidir.

Tasavvuf; maddî-mânevî bakımdan kendini ikmâl etmiş mü’minlerin, diğergâm bir

gönülle mahlûkâta yönelerek, onların mahrûmiyet ve ihtiyaçlarını telâfî

mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve

hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir.

Tasavvuf; Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî

derinlikle idrâk edip hayatın her safhasında yaşamaktır.

Hâsılı tasavvuf; Allah Rasûlüʼnü aşk ile yakından tanıyabilme, Oʼnun yüce karakter,

şahsiyet ve ahlâkından nasîb alarak, dîni, özüne ve rûhuna uygun bir tarzda

yaşayabilme gayretidir.

Bu nevî düsturlarla tezat teşkil eden ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’­ten almayan ne

varsa -her ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.

TASAVVUF NE DEĞİLDİR?

Dînin derûnî ve ruhânî ciheti, mârifet ve takvâ derinliği olan tasavvufî yönü

ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte,

bilhassa günümüzde tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı

çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibâret görüp dînin zâhirî hükümleri

diyebileceğimiz şerîati hafife almak da tasavvufun hakîkatinden uzaklığın apaçık

bir göstergesidir. Bu gibi kimselerin; “Kalbin temiz olsun da amelin az olsa da

olur(!)” şeklinde, nefsânî tâvizlere kapı açan anlayışıyla, şerîatin hâdimi olan

gerçek tasavvufun uzaktan yakından bir alâkası yoktur.

Meselâ günümüzde, Mesnevî-i Şerîfʼin rûhundan uzak bazı kimseler tarafından,

Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, bir nevî folklor

gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmeye çalışılmaktadır.

Ayrıca bazı tarîkatlerde, başlangıçta sûret-i haktan görünen güzel niyetlerle

ticârî faaliyetlere girilmektedir. Fakat işin sonunda, ekseriyetle takvâ

hassâsiyetlerinden uzaklaşılarak maddî menfaatlere râm olmuş bir yapıya

dönüşülmektedir. Bu ise bâriz bir şekilde dînin dünyaya âlet edilmesidir. Hiçlik

ve yokluk kapısı olan tarîkatin, varlık ve çokluk kaygısıyla hareket eden bir

menfaat çarkına dönüşmesidir.

Bazı tarîkatlerde ise helâl-haram hassasiyetleri geri plâna atılarak, yine;

“benim kalbim temiz(!)” gibi içi doldurulmamış ifâdelerle, kadın-erkek ihtilâtının

önünün açıldığı, tesettürde zaaf gösterildiği ve daha nice şerʼî ölçülerden tâviz

verildiği görülmektedir. Sanki kalp temiz olduğunda helâl-haram sınırlarına riâyet

etmek gerekmezmiş gibi tamamen nefsâniyete prim veren, bâtıl bir görüşe

meyledilmektedir.

Böylece her hususta en büyük rehberimiz olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu

aleyhi ve sellem-ʼin, en temiz kalpli insan olduğu hâlde, ibadette, muâmelâtta,

ahlâkta ve bilhassa günümüzün en büyük problemi olan “helâl ve harama riâyet”te,

ümmetine emsalsiz bir örnek teşkil etmiş olduğu hususu, görmezden gelinmektedir.

Hâlbuki Ehl-i Sünnet veʼl-Cemaat muhtevâsı içindeki gerçek tasavvuf, Peygamber

Efendimizʼin hayat düsturlarıyla, zâhiren ve bâtınen bütünleşebilme gayretidir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, mânevî olgunluğun zirvesinde

bulunmasına rağmen, nasıl ki zâhirî kulluk vazifelerini de son nefesine kadar

büyük bir titizlikle îfâ etmişse, Oʼnu örnek alması gereken her müʼmin de hangi

mânevî makam, mevkî, meşrep ve tarîkatte olursa olsun, şerʼî vazifelerini de yerine

getirmekle mükelleftir.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleriʼnden nakledilen şu hâdise, bu hususu ne güzel

îzah etmektedir :

“Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir

diye bakarken, nurdan bir ses geldi :

«–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim! Bugüne kadar yaptığın sâlih amellerden

öyle memnunum ki artık sana haramları helâl eyledim.» dedi.

Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sahibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu

anladım ve :

«–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir

zulmettir/karanlıktır.» dedim. Şeytan :

«–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun!

Hâlbuki ben, yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.» diyerek uzaklaştı.

Ellerimi yüce dergâha açtım; bunun, Rabb’imin lûtfu olduğu şuur ve idrâki

içinde, Cenâb-ı Hakk’a şükürler eyledim.”

Cemaatten biri :

“–Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?” diye sorunca da;

“–«Sana, haramları helâl kıldım.» demesinden!..” cevabını verdi.

Hakîkaten bir kul, güzel hâli ve sâlih amelleri sebebiyle helâl-haram

hudutlarından muaf tutulacak olsaydı, evvelâ insanlığın Hakk’a kulluktaki zirvesi

olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle bir muâfiyete sahip

olurdu. O’na bile böyle bir imtiyaz tanınmadığına göre, hiç kimseye de tanınacak

değildir.

TASAVVUF EHLİ, KUR’ÂN VE SÜNNETE TÂBİ OLMALI!

Bu itibarla, hayatını Kurʼân ve Sünnet ölçülerine göre düzenlemeyen bir kimsenin

dilinden, ne kadar tasavvufî ifâdeler dökülürse dökülsün, o kimse gerçek mânâda

tasavvuf ehli olamaz.

Meselâ mîras meselesini, dünyevî menfaatine uymadığı için, ilâhîemirlere göre

tanzim etmekten kaçınan bir müʼminin, seyr-i sülûk yolunda bir mesafe katetmesi

düşünülemez.

Aynı şekilde, âile hayatında İslâmî ölçülere riâyet etmeyen birinin tasavvufî

hayatından söz edilemez. Çocuklarının sırf fânî istikbâlini düşünerek onları Kurʼân

eğitiminden mahrum bırakan, böylece yavrularının ebedî istikbâlini tehlikeye atan

bir anne-babada mânevî inkişâf olmaz. Böyle bir anne-babanın tasavvuf ehli

olduğunu zannetmesi ancak gafletinin bir göstergesidir.

Yine ticârî hayatta kul hakkı yemek, dünyevî bir menfaati için Allâhʼın men ettiği

şekilde hareket etmek, “canım bu seferlik olsun da bundan sonra yapmam” gibi

ifadelerle tâvizlere meyletmek; kişinin kendine yaptığı en büyük zulümdür,

mâneviyâtını sakatlamasıdır.

Bu hususta Hazret-i Ömer -radıyallahu anh-ʼın verdiği şu ölçüleri hatırdan

çıkarmamak îcâb eder :

Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız;
Konuştuğunda doğru söylüyor mu?
Kendisine bir şey emânet edildiğinde, emânete riâyet ediyor mu?
Dünya ile meşgul olurken helâl-haram hassâsiyetini gözetiyor mu? İşte

bunlara bakınız. [1]

Velhâsıl, kişinin ibadetlerinde, muâmelâtında, ahlâkında ve hayat nizâmında şerʼî

ölçülere riâyet hassâsiyeti yoksa, o kişinin tasavvufî bir terakkî beklemesi

mânâsızdır.

Unutmayalım ki İslâmʼın zâhirî hükümleri diyebileceğimiz şerîat, âdeta bir vücûdu

ayakta tutan iskelet gibidir. İskeleti olmayan, omurgasız bir beden ayakta

kalamaz. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasten

göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, itici ve ruhsuz bir İslâm anlayışı

ortaya koyar.

Bu bakımdan gerçek tasavvuf; İslâmʼı, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ,

sahâbe-i kirâm, selef-i sâlihîn ve takvâ ehli müʼminlerdeki feyz ve rûhâniyet dolu

muhtevâsıyla idrâk edip, tıpkı onlar gibi, büyük bir aşk ve şevkle yaşama

gayretinden ibârettir.

[1] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326.

----------------
KAYNAK : Osman Nûrî Topbaş, Altınoluk Dergisi, Temmuz, 2014.




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi