Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Siz de bir Allah dostu ermiş evliya olmak ister misiniz?
#1
Icon33 
[Resim: 146793182225531.jpg]

Siz de bir Allah dostu ermiş evliya olmak ister misiniz?

Nakşibendi büyükleri, Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin öğrettiği hem zâhir hem de bâtıni edeplere sımsıkı sarılmışlardır.

Seyri sülük esnasındaki sohbet, vird, hatme ve diğer zikirler zâhirî edepler içine girer.

Kalbin gaflet ve kötülüklerden temizlenmesi, nefsin terbiye edilmesi ve ruhun ilahi huzura yükselecek hâle getirilmesi de bâtınî edepler içine girer.

Edeb, her şeyi gereğince ve yerince yapmaktır. Bunun yolu da, bütün fikir ve fiillerde edeb abidesi, peygamberlerin imamı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize uymaktır. Bütün Allah dostları, Hak yolunda ne elde etmiş iseler, Efendimizin edebine uyarak elde etmişlerdir.

Büyük veli Seriy es-Sakati : (k.s) :

"Edeb, aklın tercümanıdır."8 demiştir. Demek ki herkes edebi kadar akıllı, aklı kadar şerefli, şerefi kadar kıymetlidir.

Edebine göre yapılmayan şeyler ne kadar çok olursa olsun fayda sağlamaz. İnsan bir işin usulüne göre gitmez ise o işte ömrünü verse hayırlı bir sonuç alamaz.

Allah’ın yeryüzündeki şahidi ve hâlifesi olan ariflere hürmet kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin tasavvuf yolunda hiç bir nasibi olmaz.9

Arifler : "Önce usul, sonra vusul" demişlerdir. Yani, maksadına ulaşmak isteyen kimse, önce o işin usulüne göre yola çıkarsa, hedefine varır, yoksa yolda kalır.

Büyük alim Abdullah b. Mubarek (r.a) ne güzel söylemiş :

"Bizler daha çok ilme değil, daha fazla edebe muhtacız."10

Hak yoluna giren talip için ana sermaye edeptir. Edebi olmayanın Allah yolunda elde edeceği hiç bir şeyi yoktur.

Edeb, kalbte, sözde ve fiilde olur

Kalbin edebi, niyette ihlas ve samimiyettir. Bunların sonucu, Allah için sevmek, Allah için vermek, Allah için yermek ve Allah için menetmektir. Bu hâl, imanın en yüksek zirvesidir ve kâmil insan olmanın alametidir. O, Allahu Tealanın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Büyükler, bu ahlakın ihsan mertebesi olduğunu ve onun vücuda ancak zati zikir sayesinde yerleşeceğini belirtiyorlar. Zati zikir; her yerde, her işte, her hâlde kalb, ruh, sır ve diğer latifelerle Allahu Teala’yı zikretmekten ibarettir.

Gavs-ı Bilvanisî Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (k.s) zikir ve edep hakkındaki bir sohbetinde şöyle buyurmuştur :

"Bakınız, bu milletin başına ne geldiyse gafletten geldi. Şah-ı Hazne (k.s) : "gaflet kadar hiçbir kötü hâl yoktur" derdi. Kimin başına ne geldiyse nefsinin hilelerinden gafil kaldığı için gelmiştir. Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe sarılsın. Şöyle ki, Rabbim her an her yerde beni görüyor diye düşünsün ve o konuda nefsini zorlasın. Açık ve gizli edeplere uymakla insanın kalbi uyanır. Böylece gaflet yok olur."11

Sözün edebi, makama uygun söylenmesidir. Her makam, ayrı bir tarz ve tavır ister. Her söz yerinde, zamanında, gereği kadar söylenirse değerli ve geçerlidir. Söz, hacet kadar sarf edilmelidir. Sözde yalan ve yapmacık olmamalıdır. Söz sahibinin sözü ile özü, içi ile dışı aynı olmalıdır. Mürşide ve müminlere karşı samimiyet ancak böyle mümkün olur.

Fiilin/işin edebi, makama uygun davranmaktır. Her şahsın, her makamın, her ibadet ve taatın kendine has edebi vardır. Bütün edepler, sünnet-i seniyyede öğretilmiştir. Edep, Hakka ve halka karşı nasıl davranacağını bilmektir. Kısaca güzel ahlaktır. Bu edepleri, tek tek öğrenmeli ve güç nisbetinde yapmalıdır.

İlim edeple güzel olur. Hak yolcusu ancak edeple yol alır. Zikir, edeple fayda verir. İbadet edeple yapılırsa Allah’a yükselir. Tövbe, edeple kabul edilir. Bunun için Allah dostları talebelerinden her işte edep ister, edep bekler. Tasavvuf yolunda, bütün menzil ve makamlarda insanın önüne tek levha çıkar :

"Edep Yâ Hû!"

Siz de bir ermiş evliya olmak ister misiniz?

Yunus’u sever misiniz? Peki ya Mevlâna’yı... Sever misiniz Geylâni’yi, Hacı Bayramı Velî, Üftade ve daha nicelerini... Peki ya siz de Allah’a âşık olmayı ister misiniz tıpkı o ermiş evliyalar gibi... Acaba bugüne dek hiç düşündünüz mü geçmiş zamanlarda yaşayan âşıkları... Erenleri, evliyaları... Hakk’a duydukları o muazzam aşk ile asırlar boyu dilden dile dolaşan, ve bir efsane olan Şemsleri, Mevlânaları, Yunusları...

Acaba onlar nasıl oldu da candan geçercesine, Hakk yolda baş verircesine sevdalandılar Rabb’lerine düşündünüz mü? Neydi onları hiçliğe götürüp Yaradan’da hayat bulduran? Aşka varan yolda baş verdiren neydi onlara, hiç düşündünüz mü?

Peki ya, o cennet sultanlarının yürekler parçalayan eziyetlere maruz kaldıkları halde, neden candan geçip de yardan geçmediklerini düşündünüz mü hiç?

Eğer ki geçmişte yaşamış ve asırlara izlerini bırakmış âşıkların sonlanmadığını, aslında her devirde, her toplulukta var olduklarını ve aşkın rengârenk tomurcuklarını yeşertmeye ve yetiştirmeye devam ettiklerini biliyor olsaydınız, acaba gıpta etmez miydiniz onların gül kokusu saçan yüreklerine sevgili kardeşlerimiz?
Onların kalplerine yansıyan İlâhi nûru ve yaşadıkları mutluluğu görmüş olsaydınız, “Ben neden yaşayamıyorum bu güzelliği.” diye acaba sormaz mıydınız kendinize… “Ben neden hoşlanmanın ötesine geçemiyorum Rabbimi... İslâm’ın 5 şartını yaşamaksa aslolan, bu 5 şartı yerine getirmek neden mutlu kılmıyor beni, neden gönül dünyam ışıklar saçmıyor tıpkı onlar gibi...” demez miydiniz?

Dîni yaşamaksa eğer, hepiniz yaşadığınızı düşünebilirsiniz… Size öğretileni, cennet ümidi ya da cehennem korkusu ile hayatınıza tatbik etmeye çalıyor olabilirsiniz. Peki ama neden onlar kadar mutlu ve huzurlu değilsiniz? Sizi Allah’tan hoşlanmanın ötesine, O’nu sevmeye, O’na âşık olmaya, daha ötede O’na hayran olmaya götürecek olan sır acaba nedir?

Acaba hiç düşündünüz mü siz gerçekten hayatının her zerresini Allah ile geçirmek isteyen biri misiniz? Hiç âşık olmayı dilediniz mi Allah’a, yoksa uzaklarda bir yerlerde öldükten sonra kavuşacağınız bir Allah mı O sizin için. Günahları kadar cehennemde cezalandırılıp arkasından sırf inandığı için Allah’ın cennetine kavuşmayı ümit eden, dünyevi hayatın kargaşasına kapılıp kalbine Allah’ı koymayı unutuverenlerden misiniz yoksa siz?

Şimdi durup bir düşünmenizi istiyoruz... Siz bu dünyaya, Kalu Bela günü Allah’a verdiğiniz sözleri yerine getirmek, bu dünyada Allah’ı keşfetmek, O’nu aramak ve bulmak üzere gönderilmemiş miydiniz?
Kendinize dikkatle bakın! Kalbinizi dinleyin, orada ne görüyorsunuz? Allah size gerçekten en sevgili mi? Yoksa dünyevî kaygıların ve beklentilerin arasında kaybolup giden ve başınız sıkıştığında ancak aklınıza gelen erişilmez bir mabed mi?

Sizler çocuğunuzu, malınızı, mülkünüzü, kariyerinizi, eşinizi Allah’ın önüne geçirdiğinizin farkında bile değilsiniz belki...

Bakın kendinize, etrafınıza dikkatle bakın... İliklerinize kadar hissettiğiniz en yüce sevgi O’nun sevgisi mi? O’na bu dünyada ulaşma arzunuz olmadan nefes alabiliyor musunuz bakın kendinize... Etrafınızdaki ağaçlar, kuşlar, çiçekler, insanlar, sizi çevreleyen ne varsa, bütün bunlar size O’nu hatırlatıyor, kalbinizi aşkla titretiyor mu?
Bir derin sızı hissediyor musunuz içinizde, bir derin özlem?

Ruhunuzun sessiz ve buruk çığlıklarını işitebiliyor musunuz? O ki size Hakk’tan emanet. Emanetin bu dünya hayatında sahibini nasıl özlediğini ve O’na varacağı günü nasıl özlemle beklediğini görebiliyor musunuz?

Bilmelisiniz ki geçmişte yaşayan o gönül sultanları bugün de varlar sevgili kardeşlerimiz, kıyâmete kadar da var olacaklar! Onlar, bu dünyada Allah’a kavuştular. Allah’ı bu dünyada aradılar ve Allah’tan geleni Allah’a ulaştırıp vuslat oldular... Bir mekanik buluşma, bir mecburiyet kaygısı, bir ceza veya mükâfat beklentisi değildi onları dünya hayatını yaşarken Allah’ı aramaya iten ve buluşturan… Aşkın kızıl goncalarını yüreklerinde yeşerten, hasretin en içli terennümünde onları sevgiliye götüren tek bir şey vardı. Onların matlubu da maksudu da bir tek Allah’ın Zat’ına varmaktı... Onu bu dünyada bulmak, Sevgili’yle bu dünyada hemhâl olmak, O’ndan gelen emaneti (ruhlarını) Ona bu dünyada ulaştırmak arzusuydu çepeçevre saran gönüllerini...

Onlar aşk için yaşayıp aşk yoluna baş koyanlardı... Onlar ki ömürlerini Hakk’a hizmete adayanlar, geçmişte olduğu gibi, dün de, bugün de var olanlardı…

O halde şimdi biz sizlere desek ki ve yine yegâne furkan olan hayat kitabımızla, Kur’ân-ı Kerim’le ispat etsek ki, siz hepiniz tıpkı o gönül sultanları gibi birer ermiş evliya olabilirsiniz... Size bunun bir anahtarını versek ve işte bu sizin hayat şifrenizdir desek, o anahtarı bir an evvel çevirip mutluluk kapısından içeri girmek istemez misiniz?

Bir büyük müjde sevgili kardeşlerimiz, bir muhteşem hediyesi insanoğluna Rabbimizin… Bir tek şey istiyor bizden... Diyor ki : “Bu dünya hayatında siz bana teslim olmakla vazifelisiniz... Size verdiğim ruh emanetini, dünya hayatını yaşarken Bana döndüreceksiniz. Fizik vücudunuzu da, nefsinizi de, iradenizi da Bana teslim edeceksiniz.” (Zumer-54).

39/ZUMER-54 : Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah'a) yönelin (ruhunuzu Allah'a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O'na (Allah'a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah'a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

Ve diyor ki : “Siz bir tek şey yapacaksınız...”
“Siz sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz... Siz Bana ulaşmayacaksınız, Ben sizi Kendime ulaştıracağım.” diyor sevgili kardeşlerimiz (Şûrâ-13, Ra’d-27, Ankebût-5).

42/ŞÛRÂ-13 : Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

13/RA'D-27 : Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).

Ve kâfirler : “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki : “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O'na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

29/ANKEBÛT-5 : Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah'a mülâki olmayı (hayattayken Allah'a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah'ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah'a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

Mutluluk mu işte bu kadar kolay bu kadar basit...

CENNET MURADI DEĞİL, CEHENNEM KORKUSU DEĞİL, SADECE BU DÜNYADA ALLAH’I BULMAKTADIR ASIL GİZ...

Bir dilek kadar yanınızda yakınınızda sevgili kardeşlerimiz... Âhiret saadeti mi, işte bu tek dilek sizin saadet şifreniz.

Yapmanız gereken tek bir şey var, bir gönül yakarışı ile yakarmak Allah’a... Ve tıpkı bir Mevlâna olmayı, bir Yûnus olmayı dilemek yana yana...
Bir tek dilek sevgili kardeşlerimiz... “Ey Yüce Allah’ım! Ben de onca ermiş evliyan gibi bu dünyada Sana ulaşmak istiyorum. Ne olur beni de al ermiş evliyalarının arasına. Beni de onlardan biri kıl. Benim de ruhumu ulaştır Senin Zat’ına...”

İşte bu kadar kolay bu kadar basit bir şifre bu sevgili kardeşlerimiz!!!
Ne diyorsunuz siz de Ona âşık, siz de bir ermiş evliya olmak istemez misiniz?

Eğer cevabınız evet ise, hemen şimdi dileyin o halde… Bütün kalbinizle dileyin Rabbinizi...

Siz Allah’tan Allah’ı isteyin ki, O alıp götürsün sizi... Ve velîler bahçesinde bir gonca gül olup açın siz de tıpkı Yunuslar gibi...

Seyr-i Süluk Nedir, Bu Yolda Mürşid-i Kamile Neden İhtiyaç Vardır?

İlmi ledün yoluna intisab edip tarikata girmeye sülûk veya seyr-i sülûk, bu konuda irade gösterene de sâlik denmektedir. Seyr-i sülûktan maksat : cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, fena aleminden bekâ alemine yönelmektir. Bu noktada salike düşen; nefsini makam, hırs, haset, kibir, cimrilik, yalan, gıybet, zulüm gibi kötü davranışların cümlesinden temizlemek; bunlara mukabil ilim, hilm (yumuşak huyluluk), haya, zühd, takva, rıza, adalet gibi güzel huylarla süslemektir.

Bu yolculuğun tam anlamıyla gerçekleşmesi için Allah’a olan itikadın tam olması şarttır. Bu itikadı ayakta tutmak için de bir mürşid-i kâmile ihtiyaç vardır. Kendi kendime yol alırım zannına kapılan yanılmıştır. Zahir ilim buna kâfi gelmez.

Hz. Ali (k.v) diyor ki : “Allah’ı bilmek ve tanımak bütün ilimleri içinde toplayan bir şükür hazinesidir. Allah’ı tanımamak ise küfür alametidir. (Hz. İmam Ali (k.v) Divanı, syf 278 )

İlmin başı Allah’ı tanımaktır. Gerisi kültürdür. Çünkü Allah’ı tanıyan her şeyi tanımış olur. Bu da ancak bu ilmi tahsil etmiş bir mürşid-i kâmile tâbi olmakla elde edilebilir. Abdülkadir Geylani (k.s) hazretlerinin bu konuyla ilgili şu nasihatlerini hatırlatmak yerinde olacaktır :

“Mürşid-i kâmilin rehberliği olmadan kendini terbiye etmeye çalışan kişi, temelsiz bina kurmaya kalkışmış gibi olur. Faziletli kişilerin terbiye edip mukaddes sütten gıdasını vermediği kişi, sokak ortasına bırakılan sahipsiz bir çocuk gibidir. Eğer kişi, uyanık ve dirayetli bir mürşidin elinden takva elbisesini giymezse, nefsinin tuzağına düşmüş olur. Nefsi onu istediği gibi oynatır ve aşağılık durumlara sürükler. Bunun aksine sağlam bir kulpa yapışan kimseye de, kendi varlığının sırları zahir olur, sonsuz nimet ve lezzetlere gark olur. Nefsinin peşine düşüp de mürşidini dinlemeyen kişi gerçekten nasipsizdir. Eğer kişi teslim-i tâmme (tam bir teslimiyet) hasletini taşırsa muvaffak olur, aksi halde ettiğini bulur.” (Cevherden Gerdanlıklar, syf. 49)

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) buyurmuştur ki :

“Kavmi (cemaati) içinde mürşid, ümmeti içinde nebi gibidir.” (Keşfü’l Hafâ, c.2,s. 17,h. 1576)

Hz. Mevlana (k.s) bu hadisi şöyle tefsir etmiştir : ”Mürşid-i kâmil, kendi asrında ve kavmi arasında yaptığı vazife itibarıyla peygamber gibidir. Böyle zevat-ı kiram halk içinde yıldızlar mesabesindedir.” (Mesnevi,c.2,s. 339)

Mürşid-i kâmiller, peygamberlerin varisleridir. Peygamberlerin yaptıkları gibi insanlara dinlerini öğretirler. Güzel ahlakları ve edepleriyle insanlara örnek olurlar; yol gösterir ve bilmediklerini öğretmeye çalışırlar. Kendilerine saygı duyulur. Manevi ilimlerinden ve irfanlarından istifade edilir. Bu durum; onların zenginlik, şöhret, makam ve herhangi bir dünyevi varlığından değil, ilminin çokluğu ve ahlakının güzelliğindendir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın : “Bilmediklerinizi zikir ehlinden öğreniniz.” (Enbiya Sûresi, ayet7) emri buna işaret eder.

Bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurulur :

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bir kula kendisinden, ana-babasından, çocuklarından, bütün insanlardan daha sevgili olmadığım müddetçe o kul tam iman etmiş olamaz.”Bunu duyan Hz. Ömer (r.a) efendimiz : “Ya Rasûlallah, ben seni nefsimden de daha çok seviyorum.” deyince Peygamber efendimiz (s.a.v) buyurdu ki : “İşte, şimdi imanın kemale erdi.” (Câmiu’l-Ehâdis, h. 1197)

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”(Tirmizi, Buhari, Müslim, Ebu Davud)

Güzel olanı sevenler güzel olurlar. Çünkü “Ey iman edenler, sadıklarla beraber olun.” emr-i ilâhisi ile bu mübarek hadis-i şerif birbirini tamamlamaktadır. Bütün bunlar bir mürşid-i kâmile intisap etmenin lüzumuna işaret eder.

ADAP VE USUL

Rasulullah abdest aldığı zaman Ashab-ı kiram abdest suyunu ve tükrüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Rasulullah :
- Niçin böyle yapıyorsunuz?
Ashab- Kiram :
- Ya Rasululah! faydalanmak ve sevap kazanmak için..
Rasulüllah(s.a.v) :
-Kim Allah v e Rasulünün kendisini sevmesini istiyorsa (böyle şeyler yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hiyanet etmesin ve komşusuna cefa vermesin. buyurdu. İşte edep te adap ta bu..
Demek ki saygı ve sevgi sırf şekilde kalan hareketlerle, el öpüp yerlere serilmekle değil, istikametle ve hizmetle ispat edilir. Edeple varan lutufla döner.
Saadatların huzurlarına girerken abdestli, gerekirse gusül almalı, iki rekat namaz kılıp bu beraberliğin hayırlara vesile olması için Allah’a yalvarmalı. Mürşidiyle uzun süre göz göze gelmeden O’nun yüzüne bakmalı.
Rasulüllah Mirac’a yükseldiğinde Rabbül Alemin Efendimizin huzurdaki durumuna bakarak :
-‘’O’nun gözü bir an olsun sağa sola kaymadı, haddini aşmadı’’ beyan buyurarak Habib-i Kibriya’yı övmüştür. Evet O yüce makamlardan sağa sola bakmamış, hep önüne bakmış, İşte nazar- ber kadem edebi bu.
Nazar bakmak, kadem de adım atmak demek. Bu yolda insanın yönünü belirleyen tek pusula; Edep Ya Hu ! hatırlatmasıdır.
Edep Allah Rasulü’nün Miraçtaki tavrıyla öğrenilir.
Allah Rasulü yürürken, sallanarak kibirlenerek yürümezdi. Adımlarını hızlı fakat sakince atardı. Bir kimseye yöneleceği zaman başını çevirmezdi. Bütün vücuduyla yönelirdi. Kimseye uzaktan seslenmezdi, yanına gelerek konuşurdu.
Nazar rastgele bakış olmadığı gibi, kademde gelişigüzel yürümek değil, uygun adım atmaktır Nazar; gönlün bakışı, sevgilinin bakışlarında ki pırıltıdır. Kadem de; sırat-ı müstakim üzere olmaktır.
Allah dostlarının nazarı kalbi diriltir, fesatçının ve hesatçının bakışı da bedenimizi yer bitirir. Biri ferahlık, diğeri ise felakettir.
Allah(C.C); ‘’ Şeytanın adımlarına uymayın’’(Bakara suresi) uyarısıyla kademine dikkat et diyor adeta.
Sen sen ol bir gönlü kırma, insanların gönlünü hoş tut. Çünkü gönül inci gibidir. İnci çok kiymetli olmasına rağmen, yere düşünce kırılıp darmadağın olabiliyor. Yunus ; Bu yol bir gönlün içine girmektir diye haykırıyor. Bu yüzden bir gönlü kırmak beşyüzbin defa Kabe’yi yıkmaktan daha ağırdır düsturunu unutmamalı.
Şah-ı Nakşibend yolda yürürken Hızır(a.s) kendini tanıtmak istese de hiç oları olmaz, fakat Hızır üsteleyince dayanamaz şöyle der;
- Benim bir kalbim var, Onuda Emir Külal’e verdim, başka bir kalbim yok ki diğerini de sana verem, demiş. İşte sevgi deryasında edep bu.
Sofinin kademi mürşidin kademine uygun olmalı, ahlakıyla ahlaklanmalı, bir noktaya çakılmamalı.
Rasulüllah(s.a.v); İki günü eşit kılan zarardadır buyuruyor. Demek ki, güzel ahlakın sonu yok. Azda olsa devamlı olan vazifeler yapılmalı. Bu yolda sofi kendinden ileri gidenleri örnek almalı. Göz devamlı ileri bakmalı, ayakda onu takip etmeli. Çünkü yüksek makamlara önce odaklanılır, sonra hedefe doğru adım atılır. Böylece edeple varan Lütufla mazhar olur ve halkı aydınlatır.
İmam-ı Rabbani(k.s); ‘Nazar ber kadem hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçemez şeklinde anlaşılmamalıdır’ diyerek meseleyi aydınlatmıştır.. Maneviyat yolunda aza kanaat eden az kazanır.
Allah(c.c); ‘Rasulüm! Mü’min erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve iffetlerini korusunlar’ (Nur 30-31)
Yol bilenle gidilir. Edep ise edep bilenden öğrenilir. Bu yol edep yoludur. Edebi olmayan yolda kalır. Edep hayalı olmaktır. Allah dostları ne elde etmişlerse Efendimiz(s.a.v)’in edebine uyarak manevi makamlara ulaşmışlar.. Arifler; İnsanı hayvandan ayıran şey edeptir demişler. Yani Önce usul sonra vüsul demişler.
Ebu Derda’ya biri geldi, dert yandı ibadet ve taatten hiç zevk almadığını söylendi. Ebu Derda Hz.leri :
- Hasta ziyaretini, cenazelere katılmayı, kabirleri ziyaret etmeyi ihmal etmezsen gönlün nurlanır ve basiretin açılır dedi.
Adam denilenleri yaptı ama tık yok, tekrar geldi Ebu Derda’ya :
- Efendim bende değişiklik yok, yine durumum aynı .
Ebu Derda Hz.leri :
- Hasta ziyaretine gittiğinde hastanın yerine kendini koyacaksın, cenaze defnedildiğinde defnedilen senmiş gibi düşüneceksin, kabir ziyareti yaptığında mezarda yatan kendinmiş gibi davranacaksın ancak o zaman kalbin dirilir.
Gerçektende adam samimi olarak bu sefer edebine riayet edip, kendi vücut ikliminde yaşıyormuş gibi kendisine söylenenleri uygulayınca Ebu Derda’ya;
- Senden Allah razı olsun, sayende gönlüm dirildi, dedi.
Beyazıd-ı Bestami’ye bir zattan bahsettiler, O’da hadi gidelim dedi, gittiler O övdükleri zat camiye girerken bir edebi çiğnedi. Beyazıd-ı Bestami o adama selam vermeden geri dönüp gitti. Merak edenlere :
- ‘Bu adam İslam’ın normal kuralı olan camiye girerken sağ ayakla girileceği adabını bile muhafaza edemezken nasıl olurda bu adama teslim olunur?’ beyan buyurarak edeb ve adaba dikkat çekti..
Edep hem kalp, hem dil hem de hareket ve tavırlarımız da olmalı. Kalbin edebi niyet -ihlas -samimiyettir, dilin ise sözde ve özde bir olup, yalan söylememek, davranışlarımızın edebi ise fiillerimiz de ise he işi ilme uygun olacak tarzda yapılmasıdır yani işin hakkını vermektir.
Osmanlı döneminin meşhur Şair Nabi, Eyüplü Rami Mehmed Paşa ile birlikte Hac yolculuğunda Medine’ye yaklaştıklarında gördüğü lüzum üzere Paşayı uyandırarak; ‘Sakın Terki edepten, burası Rasululah’ın beldesidir…’ anlamında beyitleri okuduğunda Paşa doğrularak;
- Ne zaman yazdın bunları?
Nabi;
- İçimden geldi, şuan ikimizden başka bilen yok.
Paşa ;
- Öyle ise aramızda kalsın deyip, yola devam ettiler.
Kafile sabah ezanında Mescidi Nebeviye yaklaşınca müezzinler minarelerden Nabi’nin Paşaya söylediği beyitleri yankıladılar, Paşa da Nabi’de şaşırdılar. Namazı kıldıktan sonra müezzine :
- Nerden o beyitleri öğrendiniz?
Müezzin :
- Rasulü Kibriya Efendimiz bu gece müezzinlerin rüyasına girip; Ümmetimden Nabi simli birisi beni ziyarete geliyor. Onu benim için yazdığı beyitleri okuyarak karşılayın emrini yerine getirdik
Nabi gözyaşlarını tutamadı, sevincinden düşüp bayıldı. İşte edebin kerameti ve işte edepli bir insanın muhabbeti bu.
Demek ki bu makamlar edep ister.
İmam Malik Medine-i Münevvere de hayvana binmez, soranlara Rasulüllah’ın bulunduğu belde de hayvan üzerinde toprağı çiğnemekten haya ederim derdi.
Şah-ı Hazne; Bir kişi kendi kuvveti ile gafleti terk edemiyorsa edebe riayet etsin buyurdu. Açık ve gizli edeplere riayet etmekle insanın kalbi uyanır. Sofilerden letaif virdine geçme noktasına gelipde geçemeyenlere Gavs-ı Sani (k.s); ‘sofi gafletle çekme’ diyor. Niye edep söz konusu. Gafleti yok etmek ise edebe riayet etmekle mümkün.
Adap ve edeplere dikkat edeceğiz. Bilhassa Rasululah’a edep, Mürşide edep, Seyyide edep, Vekile edep, Sofiye edep, Aileye vs. edep. Hepsinin ayrı ayrı edep sınırları mevcut. Herkesin yerini yerine koymalı. Taşları yerli yerinde sıralamalı.. Bir mürşid ne kadar büyük olursa olsun Sahabenin ayağındaki tozu olamaz. İşte edep bu.
Bütün Peygamberleri topla, Allah’ın bir sıfatının önüne geçemez. İşte edep bu.
Bütün seyyidler bir araya gelse bir mürşidin olamaz. Kim olursa olsun teslimiyet noktasında muhabbetini mürşidinden başkasına kaydırmamalı. İstişare noktasında bazı sözüne güvenilir insanlarla muhabbette zarar yok. Bir insan alimdir ama, bir edebi terk ederse neye yarar. İllaki edep.. Vekilin görevi, sofiyi mürşidine yönlendirmek, irşad sahibi mürşiddir. Mürşidin fonksiyonuna sahip değildir çünkü. İşte sınır, işte edep bu.
Çevremize karşı yumuşak olacağız. Allah için birbirimizi uyaracağız ama, edepli olacağız, birbirimizi kırmayacağız, yumuşak uslupla kırmadan dökmeden. Eğer Seyda Hz.leri sert olsaydı Menzil bu kadar dolup taşmazdı. Gavs(k.s); Siz onların ilahlarına söverseniz onlarda size söverler buyuruyor. Seyda herkesi adabınca Hak yola çağırıyor ve halkaya dahil ediyor, ürkütmüyor, güzel telkinde bulunarak karşındaki insanları kendine bend ediyor.
Benimki doğru seninki yanlıştır dememeli. Şükürler olsun bu yolda taassup yok.
İmam-ı Şarani(k.s); ‘’Sofi mürşidi tarafına ayağını uzatmama edebine bile dikkat etmeli, huzurunda da, gıyabında da dikkat etmelidir.’’ diye uyarıyor... Ki, Kamil Mürşid, Peygamberin varisidir.
İçeriye girince ayağa kalkmak, elini öpmek, boyun büküp sessizce oturmak, devamlı yüzüne bakmaktan sakınmak gibi buna benzer tüm kaideler zahiri edeplerdir.
Dikkat edilecek bir edepte, Bir Şeyhin Allahü Teala gibi her şeyi bildiğini söylememeli. Çünkü küfürdür, böyle bir söz. Allah bildirirse bilir ancak. Daha da ileri giderek bütün alemi elinde tuttuğunu iddia etmek de haramdır. Mürşidi adına keşif ve kerametler ihdas etmek koyu cehaletten ibarettir. Rüyalar ve hülyalarla Şeyhini tanıtmak mürşidine en büyük hakarettir.

Seyyidlere edep; Evlad-ı Rasul olma noktasında. İrşad noktasında fayda sadece Mürşiddir. Teslimiyet noktasında kim olursa olsun mürşidinden başka kimseye muhabbet kayıyorsa düzeltmeli, yoksa zarar görür. Hazret kelimesini Mürşidi Kamil için kullanılabilir, Seyyidler için Seyyidim denilmesi daha uygun. Öyle ki; her Seyyid mürşid değildir. Evet Seyyidlerden mürşidin evladı olanlar var ama, onlara mürşid gözü ile bakmak hududu aşmak olur, ancak ehl-i beyt çerçevesinde bakılabilir.

Gavs-ı Sani Seyda’nın yanında ziyaret vermezdi, Seyda da Gavs’ıl Azam Abdül HakimEl -Hüseyni’in yanında öyleydi.
Hiç kimse kafasından edep ve adap ihdas etmeye hakkı yok.
İmam Malik İmam Şafi’nin yanında yirmi sene kalıyor. Yirmiyıl içerisinde onsekizini adap ve edepten bahsediyor, son ikisenesinde de ilimden.. Hatta İmam Malik derki : ‘Keşke İmam Şafii; son iki yılını da edepten bahsetseydi’ diye hayıflanıyor..
Gavs Hz.leri sırtını hiçbir zaman Suriye’ye doğru dönmezdi, ayağını o tarafa uzatmazdı. Çünkü orada Şah-ı Hazne vardı.
Gavs abdest alırken on altı defa oturup kalkıyor. Sofiler sıkıştırıp ne iş? diye sorduklarında cevaben :
- Şah-ı Haznenin çocukları orada oynarken, ben nasıl oturup da abdest alabilirim. İşte edep bu.
Saadatlar bizleri niye topladı. Çünkü edeplenelim ve ahlaklanalım diye. Velhasıl Gavs-ı Sani Allah’ın bizlere ikramıdır, bu biline

Seyri Sülûk Nedir?

Bedenimizde ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl gibi manevi gelişim gösteren yerler vardır. Bunlara latifeler veya letâif denir. Kulun Rabbine yakınlaşmasında diğer ifadeyle terakki göstermesinde kalbin yardımcısı konumundadırlar.

İnsandaki manevi latifeler terbiye edilip temizlenince asıl vazifelerine dönerler. Asıl yapmaları gereken özellikleri gerçekleştirirler. İşte o zaman insan gerçek kulluk ve güzel ahlakı elde edebilir. Bu işleme tasavvufta seyri sülûk ismi verilir.

Tasavvufta seyir, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçip Hakkın varlığına doğru harekettir. Sülûk ise, Hakka ermek için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevi, kalbî, ruhî yolculuk ve ahlakî bir eğitimdir.80

Seyri sülûk, bizzat insanın ve kalbinin, ruhunun, nefsinin ve diğer manevi cevherlerinin eğitiminden ibarettir. Bu iş kalpten başlar, hayatın her yanını içine alır. Bu eğitimden maksat, kulun kendini ve Rabbini tanımasıdır.

Eğitimin ilk adımı gafletten uyanmaktır.

İkinci adım, hakiki anlamda insan olmak için insanlık yoluna adım atmak ve hedefe doğru yol almaktır.

Sonuç da olgun (kamil) insan olmaktır.

Kuranda zikredilen tezkiye ve mücahede ile ariflerin bahsettiği seyri sülûk aynı anlamdadır. Tezkiye manevi kirlerden arınmaktır. Mücahede, nefsi ilâhi edeplerle süslemek ve Allah huzurunda kabul görmek için gayret etmek ve bu yolda her şeyini ortaya koymaktır.

Bütün mesele, Allah adamı olmak için karar verip yola çıkmaktır. Bu yol, tek başına gidilecek kadar kolay ve rahat bir yol değildir.

İnsanın önünde şeytan, nefis ve dünya gibi üç büyük engeli vardır. Bunlarla birlikte insanı saran bir sürü afet ve tehlikeler mevcuttur. Öyle ki, bu yolda günahlar kadar bazen ibadetler bile insan için bir afet olur.

Kıldığı namazları, yaptığı zikirleri ve hayırları ile kendini beğenen, bu yüzden kibre düşen, insanları küçümseyen, sonunun kesin Cennet olduğunu düşünen nice kimseler, sonuçta zarar etmiştir.

Kulluğun edebini bilmeyen kimse asıl hedefine eremez. Gösteriş hastalığına yakalan insan, diliyle Allah derken kalbiyle Allahtan uzaklaşır

Manevi terbiyenin merkezinde mürşit vardır. Terbiye şeklini o belirler ve takip eder.

İnsanı terbiye edebilmek peygamber mesleğidir.

Bunun için manevi terbiyenin Hz. Peygamberin (s.a.v) öğrettiği şekilde olması şarttır. Terbiyeden maksat fıtratı değiştirmek değil, onu güzele yönlendirmektir. İnsandaki kötü huyların iyi huylarla değiştirilmesi mümkündür. Peygamberler bunun için gelmiştir. Kendilerinden sonra bu iş, onların gerçek varisi kamil insanlara kalmıştır.

Ümmetin Miracı Seyr u Süluk

Mirac mucizesine Allah Rasulü’nün (A.S.) bize anlattığı şekilde iman ediyoruz. Peki bu mucizeden bize kalan, sadece ona iman edip, gelecek Receb ayının 27. gecesini beklemek mi? Elbette hayır.

Hiç şüphesiz Mirac, dünyada sadece Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e nasib oldu. Ancak, bu manevi yakınlığın değişik şekilde ümmet tarafından yaşanması da mümkün. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e verilen Kur’an mucizesi ve yeni bir din getirme yetkisinin dışındaki mucizelere, onun ümmetinin salihleri de vâris olabilirler. Bu, onlar için bir “keramet” veya “meunet (ilahi yardım)” olur. Ayrıca Mirac mucizesi, Allahu Tealâ’ya yakınlaşmanın hangi boyutlarda mümkün olabileceğini de ortaya koyuyor.

Allah’ın huzuruna ve rızasına doğru yapılan manevi yolculuğa, tasavvuf diliyle “takarrub” (Allah’a yaklaşma), “seyr u süluk” (engelleri aşıp Allah’a gitme), “vuslat” (Allah’a kavuşma) denir. Böyle bir yolculuğu Allahu Tealâ bizden istiyor. Şöyle ki :

Yüce Rabbimiz, “Hepiniz Allah’a koşun” (Zariyat/50) emrini vermiş ve : “Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, salih amel işlesin ve ibadetinde hiç kimseyi ortak koşmasın” (Kehf/110), “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette (bize kavuşturacak) yollarımıza ulaştırırız. Hiç şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.” buyurmuştur. (Ankebut/69)

Allahu Tealâ, rıza ve sevgisine ancak peygamberine uyularak ulaşılacağını, başka yolların ise ancak azaba götüreceğini de bildiriyor. (Al-i İmran/31-32)

Bir kudsi hadiste de Yüce Allah :

“Ben kuluma bana karşı kalbinde sakladığı inanç ve niyete göre muamele ederim. Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraber olurum. O beni gizlice içinde zikrederse, ben de onu hususi olarak zatımla zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ (el üzeriyle dirsek arasındaki mesafe) yaklaşırım. O bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” diyor. (Buhari, Müslim)

Hiç şüphesiz Allah’a yaklaşma mekân ve yer ölçüleriyle değil, kalp ve ruhla olmakta. Ancak bu vuslat, hadiste maddi ölçülerle temsil edilerek anlatılıyor.

Hadis-i şeriflerde zikredilen Allah’a hicret etmek, nefsi terbiye edip haramlardan kaçınmak, kalbi zikirle diriltmek, Allahu Tealâ’yı sevmek ve kalble onu görme derecesinde yüksek bir hale erişmek, hep bu manevi yolculuğun amelleri ve neticeleridir.

İşte başından sonuna kadar bu yolculuğa tasavvufta “seyr u süluk” adı verilir. Buna “manevi sefer” de denir. Bu seferde, mülk aleminden melekut alemine, ilme’l-yakinden ayne’l-yakin mertebesine, kötü huyları bırakıp iyi huylarla süslenmeye, gafletten zikre, kafir, gafil, fasık, hasta ve katılaşmış bir kalpten, uyanık, sağlam ve Allah ile huzur bulmuş bir kalbe geçiş yapılır.

Bütün mürşidler, bu yolculuğun ancak yolu bilen bir rehberle alınabileceğini söylemişlerdir. Bu rehberin, alim, arif, müttaki, kâmil ve Allah tarafından irşada ehil ve kendisine irşad izni verilmiş olması gibi şartlara sahip olması gerekiyor. Arifler, insanın kendi başına veya ehil olmayan birisiyle bu yolu katetmesinin imkansız denecek kadar zor olduğunu söylüyorlar. Bu, zor olduğu kadar tehlikelidir de.

Hiç şüphesiz, insanın nefsini terbiye etmesi, çirkin huylarından arınıp, kalbini zikir ve fikirle uyandırması, Kur’an ve hadiste övülen yüksek hallere ve üstün ahlaka ulaşması; kısacası kulun Allah’ın rızasını bulması, dünyada en büyük maksat ve en mühim iştir.

Şimdi, Cibril-i Emin rehberliğinde gerçekleşen Mirac’la, bir emin mürşid rehberliğinde gerçekleşen seyr-u süluku karşılaştıracağız. Edeb Peygamberi Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin yüksek edeb ve güzel hallerinden örnekler verip, ariflerin tespitleriyle Hak yolcusuna gereken iki önemli edebi hatırlatacağız.

Güven ve Teslimiyet

Öncelikle, hak yolcusunun kendisinin manen hasta ve yardıma muhtaç, mürşidinin de bu işte ehil olduğuna inanması gerekir. Kâmil mürşid, manevi terbiyesine aldığı müridin kalbindeki samimiyetine önem verir. Mürşid, müridin acı ve tatlı hallerinde, dar ve sıkıntılı anlarında, zenginlik ve fakirlik, sıhhat ve hastalık zamanlarında, insanlar tarafından ayıplandığında, en yakınları tarafından horlandığında, hatta kendisinin müride sert davrandığında ne yaptığına, nasıl davrandığına bakar. Müridinin, Allah Rasulü’nün (A.S.) miraçtan önce çektiği sıkıntılı hallerden bir nebze tattığında ne yaptığını görmek ister. Çünkü Allahu Tealâ, kendi yolunda çekilecek çile, kıtlık, yalnızlık, hakarete uğramak ve benzeri durumlarda nasıl sabır gösterileceğini bizzat habibi Hz. Muhammed (A.S.) üzerinde göstermiş ve sonra gelen Hak yolcularına sadakat, sabır ve metanet örneği vermiştir.

Bu ölçme ve tanıma bazen de bol nimet ve servet ile olur. Hak yolcusu, dünyanın en zengin insanı da olsa, mürşid-i kâmildeki marifet ve ilahi muhabbetin fakiri olduğunu, ona muhtaç bulunduğunu bilip, ‘kurtuluş reçetem onun elindedir’ demelidir. İyi ve kötü her durumda, girdiği hak yola inancını ve bu yolda elinden tuttuğu mürşidine bağlılığını korursa, manevi yolculukta sağlam adımlarla ilerler. Bu durumda mürşidi ona, o da mürşidine güvenir.

Kalp Temizliği

İlahi huzurda kabul görmek ve Allah tarafından sevilmek, kalbin küfür, nifak, isyan, gaflet ve kötü huylardan temizlenmesine bağlıdır. Kalbinde kibir, riya, haset, dünya sevgisi, makam hırsı, gaflet, ihanet gibi şeytani özellikler bulunan kimse, Allah yolunda bir kâmil mürşidin elinden tuttuğu zaman, mürşidin ilk işi kalbin bu kötülüklerden temizlenmesidir. Peşinden güzel ahlak ile donatılmak gelir. Manevi seyir ve ilahi huzurda kabul, ancak bundan sonra olur. Allah Rasulü (A.S.) miraca çıkarken kalb-i şerifleri, her türlü kötülükten temiz olmasına rağmen, Cebrail Aleyhisselam tarafından yarılıp, nur ile yıkandı ve tekrar saadetli göğsüne kondu. O güzel ve özel yolculuk ondan sonra başladı.

Böyle bir hedefe yönelen hak yolcusunu büyük arif İmam Gazali (Rh.A.) şöyle uyarıyor :

“Uzuvlarını günahlardan, nefsini alıştığı boş adet ve işlerden, kalbini karanlık ve katılıktan, sırrını kirlerden, ruhunu hissî perdelerden, aklını hayalî ve boş düşüncelerden arındırmadıkça, Allahu Tealâ’nın huzuruna ulaşamazsın.”

Hak yolcusunun kalbinin temizlenmesi için en tesirli ilaç, Peygamber varisi kâmil mürşidin nazarı ve onun nezareti altında yapılan zikirdir. Bütün arifler, kalbi ve bütün vücudu saracak zikrin en önemli ilaç olduğunu belirtiyorlar. Yukarıda zikrettiğimiz kudsi hadiste belirtildiği gibi gafletten uzak yapılan zikir, zikreden kimseyi Allah’a yaklaştırır. Ayrıca, kulun göklerde anılmasını ve melekler tarafından tanınmasını da sağlar.

Allahu Tealâ’nın şu sözü zikrin faziletini anlatmaya ve ona sımsıkı sarılmaya yeterli :

“Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraberim, ben de onu zikrederim”

[Resim: 146793016951741.png]


Kaynaklar :


Miftâhu’l-Usûl
Dr.Dilaver SELVİ
kaynaklarıylaTasavvuf
NAKŞİBENDİ YOLU MENZİL,GAVS-I SANİ
tasavvufokulu
semerkanddergisi




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi