Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Gavs Nedir ? Kutbul Akdam Nedir ? Kutup Nedir ? Kutbul irşad Nedir ?
#1
Dini_Icon_4 
[Resim: 146793353166751.png]

Gavs Nedir ? Kutbul Akdam Nedir ? Kutup Nedir ? Kutbul irşad Nedir ? Ricalul Gayb Nedir ?

Tasavvufta kâinatın yönetiminden sorumlu olduğuna inanılan velîler örgütünün başı. Kutub ve kutbu’l-aktâb (kutublar kutbu) da denir. Manevî makamı esas alındığında daha çok kutup ya da kutbu’l-aktâb denildiği halde, özellikle kendisinden yardım istenilmesi durumunda “yardım eden” anlamında gavs ya da gavsu’l-âzam (en büyük gavs) olarak anılır. Ancak gavs ve kutub kelimeleri mücerret olarak kullanıldığında gavsu’l-âzam ve kutbu’l-aktâb anlaşılır. Gavslık makamına ibâdet ve riyâzetin çokluğu ile ulaşılmaz; doğrudan doğruya Allah’ın bağışı neticesinde elde edilir.
Gavs-ı A’zam :
Büyük gavs (yardımcı). Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin lakabı.

Gavs-üs-Sakaleyn :

İnsanlara ve cinlere yardım eden büyük velî Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin lakabı.
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, tasavvufta Gavs derecesine ulaşmıştır. İnsanlara ve cinlere yardım etmesi ve imdatlarına yetişmesi sebebiyle Gavs-üs-sakaleyn ve Gavs-ül-a’zam lakablarıyla meşhûr olmuştur. (Şâh-ı Nakşibend)

İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir. (Bkz. Kutb-i Medâr ve Kutb-i İrşâd)

Kutb-ı Ârifîn :
Ârif denilen evliyânın başı, en büyüğü, yüksek ilimler sâhibi.
Kutb-ı ârifin Zünnûn-i Mısrî rahmetullahi aleyh şöyle buyurdu : “Her âzânın bir tövbesi vardır : Kalbin tövbesi, mâsiyeti (günâhı) terk etme husûsunda uyanık olmasıdır. Gözün tövbesi, haramlara bakmamasıdır; elin tövbesi, kendisinin olmayan şeyi almama sı; kulağın tövbesi, bâtıl (boş, yanlış ve bozuk, kötü) şeyleri dinlememesi; karnın tövbesi, helal yemesi; avret mahallinin tövbesi, kötü işlerden, zinâdan uzak durmadır.

Kutb-i Ebdâl :
Kutb-i aktâb, Kutb-i medâr.

Kutb-i İrşâd :

İnsanların irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa ermesine) vesîle kılınan zâtların reisi.
Kutb-i irşâd, âlemin irşâdı ve hidâyeti için feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Kutb-i irşâdın her zaman bulunması lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetten büsbütün mahrum kalır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, zamânını n kutb-i irşâdı idi. (İmâm-ı Rabbânî)
Kutb-i irşâd ile bütün insanlara îmân ve hidâyet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet (sapıklık), kötülük hâline dönerler. Bu, şeker hastasına verilen kıymetli gıdâların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yâhut safrası b ozuk olana tatlının acı gelmesi gibidir. Kutb-i irşâd, kâmil ve mükemmil (yetişmiş ve yetiştirebilen) olup, ender yetişir. Asırlardan, uzun yıllardan sonra, bir tâne bulunursa yine büyük nîmettir. Her şey onunla nurlanır. Onun bir bakışı kalb hastalıklarını giderir. Bir teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları silip süpürür. (İmâm-ı Rabbânî)
Kemâlât-ı ferdiyyeye de sâhib olan kutb-i irşâd çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küres inin ortasından Arşa kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve ma’rifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyanus gibi (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse yâhut o, bir kimseyi sever onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan, kalbi feyz alır. Bunun gibi, bir kimse, Allahü teâlâyı zikr ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci feyz daha büyük olur. Onu inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât bu kimseye kırılmışs a, Allahü teâlâyı zikretse bile rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması feyz yolunu kapatır. O zât bunun istifâdesini istememiş olmasa bile, onun zarârını istemese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü teâlâyı zikretmeseler de yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. (İmâm-ı Rabbânî)

Kutb-i Medâr :

Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.
Kutb-i medâr, her zaman bulunur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında da vardı. Fakat bunlara inzivâ (insanlar arasına karışmamak) lâzımdır. Bunları herkes tanımaz. Hattâ bâzıları kendilerini bile bilmezler. (İmâm-ı Rabbânî)
Kutb-i medâr, âlemde, dünyâda herşeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyz (mânevî ilimlerin ve fâidelerin) gelmesine vâsıta olur. Herşeyin yaratılması rızıkların gönderilmesi, dertlerin belâların giderilmesi, hastaların iyi olması bedenleri n âfiyette olması, kutb-i medârın feyzleri ile olur. Îmân sâhibi olmak, hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günahlara tövbe etmek ise kutb-i irşâd’ın feyzleri ile olur. Kutb-i ebdâl’in (medarın) her zamanda, her asırda bulunması lâzımdır. Âlemin on dan boş kalması mümkün değildir. Çünkü âlemin nizâmı ona bağlı kılınmıştır. Eğer bu kutublardan biri giderse (ölürse), yerine başkası tâyin edilir. İrşâd kutbu böyle değildir. Çünkü âlemin rüşd, hidâyet ve îmândan boş olduğu zamanlar olur. Peygamber efendimiz, zamânının irşâd kutbu idi. O zamanda kutb-i ebdâl ise, hazret-i Ömer ve Üveys-i Karnî idiler. (İmâm-ı Rabbânî)

Kutb-ül-Aktâb :
Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar… denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.
Mutasavvıflara göre gavs ya da gavsu’l-âzam (eşanlamda kutub ve kutbu’l-aktâb) hakikat-i Muhammediye (Muhammedî hakikat)’ın mazharıdır. Bütün kâinatın kalbi mesabesindedir. Değirmen taşının milin (kutb) çevresinde dönmesi gibi kâinat da gavsın çevresinde döner. Kâinat içindeki bütün varlıklar hayat ruhlarını gavstan alırlar. Cebrâil onun nefs-i nâtıkası (ruhu, konuşması); Mikâil kuvvei câzibesi (çekme gücü) ve Azrâil kuvve-i dâfiası (itme gücü) hükmündedir. Kâinatta dilediği gibi tasarruf eder. Tasarrufu ilmine; ilmi, Allah’ın ilmine tabidir. Zâhiriyle âlemin zâhirini, bâtınıyla âlemin bâtınını idare eder.

Bazı mutasavvıflar gavslık (gavsiyet, kutbiyet) makamını ikiye ayırırlar. Birinci makam : İrşâd, ikinci makam : Vücud makamını oluşturur. İrşâd makamı, nübüvvetin bâtınını; vücud makamı da son nebi Hz. Muhammed’in bâtınını temsil eder. İrşâd makamı birden çok gavs tarafından temsil edilebilir, dolayısıyla aynı anda birçok gavs bulunabilir. Fakat vücud makamı ancak tek gavs tarafından işgal edilebilir; bu nedenle her yüzyılda ancak bir vücud gavsi vardır. Bu tarifte vücud gavsı, gavsu’l-âzam demektir. Gavsu’l-âzam’a ayrıca Abdullah, Abdu’l-Câmi adları da verilir.

Gavs’ın ya da gavsu’l-âzam’ın başkanlık ettiği veliler örgütüne ricâlu’l-gayb (gayb adamları, gayb erenleri) denir. Bunlar, Kur’an’ın, “Yeri döşedik ve oraya sabit dağlar (revâsi) yerleştirdik” (Kaf, 50/7) ayetinde andığı “dağlar” mesâbesindedir. Ricâlullah, merdân-ı huda, merdân-ı gayb, hükûmet-i sûfiye gibi adlarla da anılan ricâlu’l-gayb örgütünde gavs’ın altında İmaman (iki İmam) bulunur. Sağdaki imama, İmam-ı yemîn, soldaki imama; İmam-ı yesâr denir. İmam-ı yemîn, gavs’ın hükümlerinin, imamı yesâr gavs’ın hakîkatinin mazharıdır. Gavs öldüğü zaman yerine İmam-ı yesâr geçer. Üçler de denilen gavs ile imaman’ın altında yeryüzünün dört yönünü yöneten evtâd-ı erbaa (dört direk) bulunur. Daha aşağıda ise nüceba (necibler, sekiz ya da kırk veli) ve nükebâ (nakibler, denetçiler, on ya da üçyüz veli) yeralır.

Başka bir tasnife göre, ricâlu’l-gayb toplam dörtbin velîden oluşur. Bunlar halktan gizlidirler (mektûm). Bunlar içinde ahyâr (hayırlılar) adı verilen üçyüz velî, ilk üst grubu oluşturur. Ahyâr, işlerin yapılmasına ya da yapılmamasına karar veren ehl-i hal ve’l-akd velîler, komutan velîlerdir. Bunların üstünde kırk velîden oluşan ve abdâl, büdelâ denilen velîler; bunların üstünde de ebrâr (iyiler) denilen yedi velî yer alır. Örgütün en üst mertebelerini de dört velîden oluşan evtâd (direkler); üç velîden oluşan nükebâ (denetçiler) ve gavs (ya da gavsu’l-âzam) işgal ederler. Ricâlu’l-gayb, yardımlaşarak kâinatı idare ederler.Bu görüşlerin bir kısmında ifrat var ise tamamen inkar etmeyen zatlar da vardır.Allahu Alem Şu Anda Zamanın Gavsı Adıyaman ilinin, Kahta İlçesinin Menzil Köyünde Yaşamaktadır..
RiCÂLÜLGAYB
sıfatlarını saydığınız, her birerinin ayrı ve farklı vazifeleri bulunan allah dostlarına tasavvuf lisanında “ricâlu’l-gayb”, “ricâlullah” ya da bir başka ifadeyle “gayb erenleri” de denilmektedir. arapça’da yetişkin, büluğa ermiş insan manasına gelen “racül” kelimesinin cem’îsi ile gözden saklı olan, görülüp bilinmeyen şeyler hakkında kullanılan “gayb” kelimesinin terkip biçimi olan “ricâlü’l-gayb”tabiri, bir tasavvuf ıstılahı olarak üçler, yediler, kırklar… diye bilinen evliyâullahı ifade eder. bu allah dostlarının en başında kutbü’l-aktâb bulunur. bunlar, kâinattaki hadiselerin sevk ve idaresinden sorumludurlar. bâtın âlimlerine göre bunlar; nücebâ, büdelâ, evtâd, imameyn ve kutb-i a’zam olan gavs’dan teşekkül ederler. nücebâ adı verilen veliler kırk kişidir, bu sebeple kendilerine kırklar da denilir. bunlar bütün yaratıkların yüklerini taşır, sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. hak’tan gayrısına bakmazlar. bu allah dostları ahlak-ı kerîme ve irfan sahibidirler. büdelâ denilen veliler ise yedi kişidir; bunlara yediler de denilir. içlerinden biri imamlarıdır. bulunduğu yerde cisim ve sûretini bırakarak sefere çıkmak, aynı zamanda muhtelif yerlerde gözükmek, büdelânın hususiyetlerinden/özelliklerinden­dir. evtâd ismini alan evliyaullah ise dört zattır. yerleri; doğu, batı, güney ve kuzey olmak üzere âlemin dört ayrı ciheti/köşesidir. bunların içinden birisi de onların imamıdır. çivi veya kazık manasına gelen kelimenin cem’îsi olan evtâd’a, bu ismin verilişi cihanı ayakta tutan dört direk mesabesinde oluşlarındandır. imameyn (iki imam), birisi kutb’un sağında öbürü de solunda bulunan iki şahıstır. sağda bulunan imam, melekût âlemine yani ruhânî âleme bakar… ve o’nun vücûdu kutbiyyet merkezinden ruhaniyyet âlemine yönelen bir aynadır. soldaki imam ise, mülk (madde) âlemine bakar… o’nun vücudu da, cisimler dünyasına aynadır. gavs’a gelince… o, kutb-i a’zamdır. mühim ve esrarlı işlerini halletmek isteyenler, ona muhtaç olurlar… teberruken vasıta kılınarak duası alınır. zira onun duası asla reddedilmez. yukarıda da belirttiğimiz üzere bu zevat-ı kirama “ricâlü’l-gayb”­­yerine “ricâlullah”, “gayb erenleri” de dendiği vakidir. ancak gayb erenleri on kişidir; huşu’ ve huzû-i rabbânî sıfatıyla mevsuf ve rabbânî tecellîlerin tesiri altında olduklarından dolayı ne halk onları tanır, ne de onlar halkı tanırlar. ancak her asırda mevcutturlar. söz konusu zevatın (kaddesallâhu esrârahum) mânevî meclisine “dîvân-ı sâlihîn”, bu velîler topluluğuna “ricâlullah” veya “ricâlülgayb” denilir. kutub, bu meclisin başında yer alır. “her hafta tensib edilen bir gecede ‘dîvan-ı sâlihîn’ kurulur. resûlüllah (s.a.v.) teşrîf ederse, reis o’dur. teşrîf etmezlerse, vâris-i rasûl olan zât riyâset eder. ve ahvâl-i âleme ait kararlar alınır, hükümler verilir. cârî hâdisâtın (meydana gelen hâdiselerin) ekserisi bu hükümlere bağlıdır.” [süleyman hilmi tunahan (k.s.)

MÜRŞİDİ KAMİL KİMDİR? GAVS, VELİ, KUTUP NE DEMEK?


Şeyh, Seyda, Hace, Hoca Ne Demektir?

Peygamberimiz’in (S.A.V) vefat etmesiyle bu din sona ermedi. Daha da güçlendi. Çünkü Allah, insanlara olan rahmet nurunu tamamlayacaktır. Bu yüzden insanlar, rahmet deryasından çok daha fazla istifade edebilmek için sahabileri aradılar, buldular. Onlardan, Resûl-i Ekrem’den [saiiaiiahu aleyhi vesellem] aldıkları ilmi sorup öğrendiler. Onlara “tabiin” ve daha sonra gelenlere ise “tebeu’t-tabiin” adı verildi.
Daha sonraki devirlerde insanlar, Hz. Peygamberin [saiiaiiahu aleyhi vesellem] nuründan giderek uzaklaştılar. Bu işi bilen ve anlayanların sayısı azaldı; ama hiçbir zaman yok olmadı ve olmayacaktır da … Eskiden şeyhler vardı; Resûlullah’ın (SAV) irşadını insanlara öğreten bu zatlara “şeyh” denilirdi. Şeyh demek Arapça’da “yaşlı, tecrübeli insan” demektir. Doğuda ilim ve irfan sahibi büyük alimlere de bu manada “seyda” denilir.

Orta Asya’da şeyhler gibi büyük zatlara ise “hace” denilirdi. Hacegan da haceler demektir. Günümüzde bu kelimenin halkımız arasındaki söyleniş şekli “hoca” olmuştur. Şimdi biz hoca denilince ne anlıyoruz? Bakınız isimler ne kadar da değişmiş! Ancak önemli olan isimler değil, o ismin taşıdığı gerçek sıfattır. Esas gaye hocaların, maneviyatta yetişmiş insan olmasıdır.

Buna göre şeyh, hace, mürşid-i kamil, veli ve evliya günümüzde sadece adı kalmış olan sıradan bir hoca anlamına gelmiyor. Bu sıfatı gerçek anlamda taşıyan kişi, nefsin isteklerinden kurtulmuş kimse demektir. Ve bir başkasını, kendi görüp geçirdiği yerlerden, nefsin kurduğu tuzaklardan gayet güvenli bir şekilde ve emniyet içinde Allah’a (C.C) götüren ilim sahibi zat demektir. Çünkü nefis belasını tanıyamayan kimse, bir başkasını da dinen irşad edemez.

“Aleyhinde konuşuluyor olması, tasavvufun hak olmadığını göstermez. Baksanıza, dinin güneşi Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve getirdiği hak dinin hakkında bile ne kadar ileri geri konuşan olmuştur. Ve kıyamete kadar da olacaktır. Onlar bilmiyorlar ki kendilerinin bu güzel din hakkındaki yalan ve iftiraları, onun daha güzel ve sağlam bir şekilde yayılmasına vesile olmaktadır. Tasavvufun aleyhindeki iftiralar da onun saf ve temiz bir hal alarak yayılmasına sebep oluyor.” Seyyid Muhammed Raşid Bilvanisi hazretleri (K.S)
İnsan-ı Kamil Mürşid-i Kamil Kimdir?

İnsan, manen yetişmiş olmayınca başkasına tesiri de kalmıyor. Yanına istediğin kadar git gel, faydası olmuyor. İnsanın manevi ilerlemesi olmuyor. Peki, bütün bunlar geçmişte olmuş; şimdi neden olmuyor? Maneviyatta iyi yetişmiş şeyhlerin sayısı çok azdır. Kamil mürşidlerin sayısı fazla değildir.
Maneviyatta iyi yetişmiş evliya zatlardan insan hemen etkileniyor. Onun taşıdığı sevgi ve muhabbet insana hemen tesir ediyor. İşte o zaman ruhumuz manen lezzet almaya başlıyor. “Bu insanda bir şey var” demekten kendimizi alamıyoruz. Aslında görmediğimiz halde bir şeyler (duygular, heyecanlar) içimize girmeye başlıyor. Manen yetişmiş insan demek, nefsini kemale erdirmiş mümin demektir.

Şeyh de nefsin isteklerinden kurtulmuş kimse demektir. Ve bir başkasını, kendi görüp geçirdiği yerlerden gayet güvenli bir şekilde, emniyet içinde Allah’a (C.C) götüren kişi demektir. Çünkü nefis, çeşitli arzularla her an doludur. Nefsin binlerce arzusu, isteği, vardır; bunları yok etmek lazımdır. Fakat nefsin arzusu, Allah Teala’nın muradı ile çatışmadığı müddetçe zararı yoktur. Mesela insanın kendi ailesi varken, bir başka hanımla gönül eğlendirmesi zinaya yaklaştırır. Bu, nefsin bir arzusudur.
Kalbimizle Allah Teala’nın birliğini Resûlullah’ın (S.A.V) peygamberliğini ve diğer iman esaslarını kabul eden her insan müslüman demektir. Ama her müslümanın bir de nefsi vardır. İnsan müslüman da olsa heva ve hevesleri uğruna günaha girebilir, her hoşuna gideni yapmak isteyebilir. O zaman kendisine menfaati olanı olmayanı nasıl ayırt edecek?

Mesela hem müslüman hem de yalan söylüyor, hırsızlık yapıyor, haram işliyor, emanete hıyanet ediyor, verdiği sözde durmuyor ise bu konuda kendisi nasıl kemale erecek? Bu sadece kitaplardan okumakla olmuyor. Bu hastalıklardan kurtulmadıkça bir müslüman, olgun bir mümin olamaz; müslüman olan kimsenin bulunduğu makam, mevkii ne olursa olsun! Çünkü ad önemli değil, insanın taşıdığı sıfat mühimdir.

Müslümanlık sıfatı, ancak kamil olmakla, manen ilerlemekle gerçekleşir. Kur’an ve Sünnet’in istediği insan, kamil mümindir. Biz onun için Allah’ı (C.C) tanıyan ve bilen birini yani şeyhi, kamil mürşidi arıyoruz. Resülullah’ı (S.A.V) sadece şeklen değil, onun sevgisini ve muhabbetini bize aktaracak manen olgun insan görmek istiyoruz. Bunun için de mürşid-i kamilin yanına gidiyoruz. Dinde ilerlemek isteyen, dini daha güzel yaşamak isteyen insanlar, tasavvufa girmekle bu yolu kabul etmişler demektir. İnsan kendi kendine ahlakını güzelleştiremiyor. Ahlakı güzelleştirmek, işte bu kamil zatların, mürşidlerin ve kamil şeyhlerin görevidir.

Evet, insanoğlu bazı olaylar karşısında biraz kendini frenleyebilir; ancak tamamen önüne geçemez. Biraz antrenman yapılarak, az da olsa pekala yol alınabilir. Ama iyi bir sporcu olmak için, işi iyi bilen bir hoca ile sürekli çalışmak lazımdır. Çünkü nefis terbiye görmedikçe ıslah olmaz. Nefsin, bize nerede neyi başımıza iş olarak açacağını anlamamız lazımdır. Ancak nefsi ıslah olan kimse insan-ı kamil olur.

Bir mürşid-i kamil veya kamil şeyh, insanı terbiye ederse kişinin namazdaki huşûu o zaman artar. Yaptığı işlerdeki kişinin manevi olgunluğu da çoğalır. Yaptığı işler yarım yamalak olmaz. Ancak tedavi görmek için gittiği manevi doktor, gerçekten bu konularda yeterli değilse kişi kemale eremez.
Din sadece kitaplardaki okunan ilim değildir. Din üç kısımdır. Önce ilim gerekir. Onu amel ile tamamlamak lazımdır. İlim ve amel ise ihlası meydana getirir. İhlas ise tasavvufun konusudur. Mürşid-i Kamillerin ve kamil şeyhlerin uzmanlık alanıdır. Bunun usullerini de yaşayarak ve kişilere yaşatarak öğretirler. Mürşid-i Kamiller ve kamil şeyhler, namazı sadece şekil olarak kılmamak, yanlış amellerle ömrü heba etmemek ve yapılan işlerde ihlası elde etmek için bize yol gösterirler, rehberlik yaparlar. İlmi kaynağından almamızı sağlarlar. İbadetleri, dinen daha sağlam yapmamızı, dinde ihlas sahibi olmamızı sağlarlar.
Siyah Kıl

Tasavvufta şeyh ile kastedilen, insanları Allah yoluna sevkeden Allah (C.C) dostu olan mürşid-i kamillerdir.
Fatih’in mürşidi Akşemseddin hazretleri (K.S) şeyhleri bize tanıtırken şeyhin en önemli vasfının “bedeninde siyah bir kıl” bulunmamasıdır, diye tarif etmiştir. Mademki şeyhtir, yaşlıdır; onun üzerinde artık siyah kıl olmaz. Bu ne demektir?
Tasavvufta siyah kıl, benliğe, enaniyete ve nefse işarettir. Kamil olan şeyhte kibirden, nefisten, şehvetten ve gazaptan ortaya çıkan birtakım nefsi özellikler olamaz. Siyah kıl beşeriyet vasfıdır; yani nefsin arzu ve isteklerinin olması anlamına gelir. Demek ki günümüzde güya şeyh olarak gösterilen kimi cahil kimseleri, gerçek şeyhlerden ayırt eden birtakım özellikler vardır. Kamil şeyh, haris olamaz. Kindar olamaz. Zinakar olamaz. Haramı helal, helali de haram yapamaz.

Üç türlü şeyh vardır :
1. Amel bakımdan şeyh (Tasavvuftaki kamil şeyhler ve mürşid-i kamiller),
2. İlmi açıdan şeyh (Zahiri ilimleri tahsil etmiş İslam alimlerine şeyh denir),
3. Makam ve mevki yönüyle şeyh (Özellikle Araplar arsında bilinen kabile büyükleri).

EVLİYA, VELİ, KUTUB ve GAVS NE DEMEKTİR?

Evliya, “veli” kelimesinin Arapça’daki çoğul şeklidir, “veliler” demektir. Veli kelimesi, Arapça dil kuralına uygun olarak alim, kadir gibi mübalağalı ism-i fail/öznedir. Buna göre veli, bilerek günah işlemez, ibadetlerinde devamlı kimse demek olur. Sözlük manası ise Allah’a (C.C) yakın olan kişidir. İbadetlerinin çokluğu ve ihlasının kuvvetli oluşu sayesinde Allah’a (C.C) yaklaşmış müslümandır. Veli olan zat günahlardan sakındığı gibi kalbine gafleti dahi getirmez. Kur’an’da evliyalar hakkında şöyle buyrulur :

“Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına (hiçbir) korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de” (Yunus 10/62).

Evliya olmak isimden ziyade sıfat ile ilgili bir yüce ahlaktır. Evliyanın en önemli özelliği görüldüklerinde yüce Allah’ı hatırlatmasıdır. Mürşid-i kamiller görüldüklerinde insanın aklına ahiret, Allah’ın azameti, cennet, cehennem, “Benim sonum ne olacak?” gibi düşünceler gelir. Bunun sebebi nedir? Çünkü evliyanın tertemiz kalpleri, Allah’a (C.C) irtibatlı olduğu için ruhaniyetleri devamlı olarak Rabbü’l Alemin’in birliğini yayar. Mesela bir gül demeti düşünün; vazoya konulduğunda kokusu mis gibi yayılır.
Evliyanın görülmesi de işte aynen bunun gibidir. Veliler duaları makbul, kullukları halis, insanlara hizmetleri Allah (C.C) rızası için olan samimi müslümaniardır. Karşılık beklemezler. Bütün hayatları, Allah Teala’nın rızasını tahsil etmek, azametine ulaşmak içindir. Sevgili Peygamberimiz (S.A.V) onları şöyle medhü sena etmiştir :

“Allah dostları (kamil mürşidler de) görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar.”

Cübbeli Ahmet'in Gavs Tarifi

GAVS KİMDİR VE KUTUB KİME DENİR :

Velilerden bir kısmına irşad görevi verilmiş, bir kısmına bu görev verilmemiştir. İrşadın en üstün mertebesi Gavsiyyef'tir. Gavs, manevî mertebelerin en yükseğinde bulunan zattır. Bu zata "Kutub" da denir. Bir başka deyişle Kutbül Aktab, yani kutuplar kutbu demektir. Gavs dünyadan göçünce onun yerine kutublardan Sâhib-i Şimal geçer. Ondan bir geride bulunan Sâhib-i Yemin ise Sâhib-i Şimal olur. Onun yerine Dörtlerden biri Sâhib-i Yemin olur, Onun yerine Kırklardan biri Evtâd olur. Yedilere alınır. Onun yerine Üçyüzlerden" biri Kırklara alınır. Onun yerine Birler"den biri Üçyüzlere alınır. Onun yerine sâlih kullardan biri Binlere alınır. Üçler, yediler ve kırklar denilen erenlere Gayb Erenleri denilir. Bunlar Yüce Allah tarafından belli görevlerle görevlendirilmiş Allah dostlarıdırlar. Derece itibariyle aralarında farklılıklar bulunur. Bu manevî derecelerin en üstünü Kutubluk derecesidir. En üst derecede ise Kutbiyyet-i Kübrâ denilen "Gavsiyyet" derecesi vardır. Bu makamda bulunan zat Allah Rasulü (s.a.v.)'nün gerçek temsilcisi, gerçek halifesidir. "Üçyüzler"den her biri bir nebi (peygamber) meşrebindedir. Üçyüzlerden kırkı, Âdem Aleyhisselam'ın meşrebindedir. Bunlara "Abdal" denir. Yetmişi Nuh Aleyhisselam'ın meşrebindedir. Bunlara "Nükeba" denir. Yedisi Allah Rasulü (s.a.v.)'in meşrebindedir. Bunların dördüne "Evtâd", ikisine "İmâmân" denir. İşte bunlardan biri "Gavsül A'zam"dır





Kaynaklar :

Ahmet ÇAĞIL – Mehmet ILDIRAR
Mürşid-i Kamil Kimdir / SEMERKAND
Ahiretrehberi
Bazi internet sayfalari
Cübbeli Ahmet
Kasri Arifan



Etiketler : Gavs Nedir ?, Kutbul Akdam Nedir ?, Kutup Nedir ?, Kutbul irşad Nedir ? ,Ricalul Gayb Nedir ?,




Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi