Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Yusuf Aleyhisselam
#1
Dini_Icon_4 
Yusuf Aleyhisselam

Mısır ahâlisine gönderilen peygamber. Yakub aleyhisselamın oğludur. Annesinin ismi Râhil’dir. İsrailoğullarından (Yakub aleyhisselamın neslinden) gönderilen ilk peygamberdir.

Küçük yaştayken annesi vefat eden Yusuf aleyhisselamı ve küçük kardeşi Bünyâmin’i babaları olan Yakub aleyhisselam şefkâtle bakıp büyütüyordu. Çünkü onlar anne şefkatinden mahrum kalmışlardı. Annesinin vefatından sonra Yusuf aleyhisselam halasının yanında kaldı. Halasının vefatından sonra tekrar babasının yanına döndü. Yakub aleyhisselamın diğer hanımlarından olan Rabil, Şem’un, Lâvî, Yehûda, İsâhar, Zablun, Dân, Neftâli, Câd ve Âşir adlı oğulları Yusuf ve kardeşi Bünyamin’i babalarının daha çok sevmesini kıskanıyorlardı.

Yusuf aleyhisselam yedi veya on iki yaşlarındayken on bir yıldız, ay ve güneşin kendisine secde ettiklerini rüyâsında gördü. Bu rüyâsını babasına anlattı. Oğlu Yusuf’un anlattıklarını dinleyen Yakub aleyhisselam on bir yıldızın diğer oğulları güneşin kendisi, ayın da hanımı olduğu şeklinde tâbir etti. İleride hazret-i Yusuf’un büyük nîmetlere kavuşacağını ve ona peygamberlik verileceğini anladı. Bu rüyâyı duydukları takdirde kardeşlerinin kendisini daha çok kıskanacaklarını ve şeytanın vesvesesiyle ona bir kötülük yapabileceklerini düşünerek, rüyâsını kardeşlerine anlatmamasını hazret-i Yusuf’a söyledi.

Yakub aleyhisselamın oğlu hazret-i Yusuf’u kendilerinden daha çok sevmesi sebebiyle kıskançlıkları iyice artan diğer oğulları toplanıp aralarında konuştular. Yusuf’u babalarından uzaklaştırmaya karar verdiler. Bunun için de iki yol düşündüler. “Ya öldürürüz veya onu babamıza ulaşamayacağı bir yere bırakırız. Böylece babamızın sevgisini kendimize çekeriz.” dediler.

İçlerinden biri (Rabil veya Yehûda); “Eğer benim sözümü tutarsanız, Yusuf’u öldürmeyin. Onu büyük bir kuyunun dibine bırakın ki, oraya uğrayan yolculardan biri çıkarıp başka bir yere götürür. Böylece Yusuf babamızdan uzaklaştırılmış olur.” dedi. Diğerleri de bu görüşü benimseyip hazret-i Yusuf’u kuyuya atmaya karar verdiler.

Ertesi gün hep birlikte Yakub aleyhisselama giden oğulları koyunlarını otlatmak için kıra gideceklerini, kardeşleri Yusuf’u da çok sevdikleri için, yanlarında götürmek istediklerini söylediler. Kardeşlerinin Yusuf’a birşey yapacaklarından çekinen Yakub aleyhisselam: “Onu götürmeniz beni mahzûn eder. Siz ondan habersizken onu kurt yemesinden korkarım.” dedi.

Oğulları babalarına karşı yemin ederek; “Biz kuvvetli bir toplulukken, onu kurt yerse âciz ve güçsüz kimseler olmuş oluruz.” diyerek hîle ile hazret-i Yusuf’u babalarından aldılar. Yakub aleyhisselam oğullarının ısrârı ve hazret-i Yusuf’un da onlarla gitmek istemesi karşısında takdire râzı oldu. Kardeşleri babalarından uzaklaşınca Yusuf’a eziyet etmeye başladılar. Bir müddet sonra atmayı kararlaştırdıkları kuyunun başına vardılar. Kardeşleri Yusuf aleyhisselamın elbiselerini soydular. İpe bağlayıp kuyuya sarkıttılar. Kuyunun yarısına kadar varınca da ipi kestiler. Yusuf aleyhisselam suyun içine düştüğü sırada şu duayı okudu: “Ey gâib olmayan Şâhit! Ey uzak olmayan Karîb! Ey Mağlup olmayan Gâlib! Beni bu musîbetten kurtar. Bunun için bana bir çıkış yolu nasip et!”

Yusuf aleyhisselam kuyuda dua edip Allahü teâlâyı zikretmeye başladı. Yusuf aleyhisselamın zikrini duyan melekler onun etrâfına toplanıp, teselli ettiler. Cebrâil aleyhisselam da gelip ona arkadaşlık etti.

Yusuf aleyhisselamın kardeşleri de, onun sırtından çıkardıkları gömleği kestikleri bir hayvanın kanına buladılar ve babaları Yakub aleyhisselama götürdüler. “Ey bizim babamız, hakîkaten biz gittik. Yarış edecektik. Yusuf’u da eşyâlarımızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş.” dediler. Kesmiş oldukları hayvanın kanına buladıkları gömleği getirdiler. Yakub aleyhisselam onların yalan söylediklerini anlayarak; “Hayır nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen sabr-ı cemildir. Sizin bu yaptıklarınız üzerine sabrımla Allahü teâlâdan yardım isterim.” dedi. Yusuf aleyhisselamın kana bulanmış gömleğini yüzüne gözüne sürdü. Gömleğin hiç yırtılmamış olduğunu görüp; “O kurdun Yusuf’uma karşı şefkati sizden fazlaymış. Vallâhi bugüne kadar bu kurt gibi yumuşak huylusunu görmedim. Oğlumu yemiş de, sırtındaki gömleğini bile yırtmamış.” dedi ve takdire râzı olup sabr-ı cemilin kendisi için en güzel yol olduğunu söyledi.

Yusuf aleyhisselam kuyuya atıldıktan bir müddet sonra Medyen’den gelip Mısır’a gitmekte olan bir kervan kuyunun yanında konakladı. Su almak için vazîfeli olan bir kişi kovasını kuyuya saldığı zaman Yusuf aleyhisselam kovaya sarıldı. Kova yukarı çekilince Yusuf aleyhisselam da kovayla berâber dışarıya çıktı. Kovayı çeken kişi güzel yüzlü bir çocuğun da kovanın ipine tutunup çıktığını görünce şaşırdı. Onu yanına alıp, kâfiledekilere götürdü. Böylece Yusuf aleyhisselam kuyudan çıkıp kurtuldu. Bu sırada hazret-i Yusuf’u kuyuya atan kardeşlerinden biri ona yiyecek vermek üzere attıkları kuyunun yanına gelmişti. Onun kervancılar tarafından kuyudan çıkarılmış olduğunu görünce diğer kardeşlerine haber verdi. Kervancıların yanına gelen kardeşleri; “Bu bizim kölemizdi, kaçtı. İsterseniz onu satın alıp başka bir memlekete götürün.” dediler. Yusuf aleyhisselamı da; “Bizi yalancı çıkarma, seni öldürürüz.” diye korkuttular. Kervancılar paralarını mala yatırdıklarını, yanlarında bulunan birkaç dirhemi verebileceklerini söylediler. Asıl maksatları Yusuf aleyhisselamı satmak olmayıp, babalarından uzaklaştırmak olan kardeşleri, kervancıların verdiği birkaç dirheme râzı olup onu sattılar.

Kervancılar hazret-i Yusuf’u Mısır’a götürüp pazara çıkardılar. Birçok kimse onu satın almak isteyince fiyatı yükseldi. O sırada Mısır Azîzi, yâni Mâliye Nâzırı (Bakanı) olan Kıtfîr (veya İzfîr) Yusuf aleyhisselamı kervancılardan çok yüksek bir fiyata satın aldı. Eve varınca da hanımına, ona iyi muâmele etmesini ileride kendilerine faydalı olabileceğini söyledi. Yusuf aleyhisselamı satın alan Mısır Azîzi’nin hanımı Zelihâ (veya Züleyha) idi ve çocukları olmamıştı. Bu yüzden Azîz, Yusuf aleyhisselamı evlâd edinmeyi düşündü. Yusuf aleyhisselam Azîz’in evinde gâyet rahattı. Azîz’in hanımı genç ve güzel bir kadındı. Azîz ise, ınnîn, yâni iktidarsız idi.

Yusuf aleyhisselam ise, akıllara durgunluk verecek derecede güzeldi. Yüzünde parlayan nübüvvet (peygamberlik) nûru herkesi hayran bırakırdı. Bu hal Züleyhâ’nın ona âşık olmasına sebep oldu. Yusuf aleyhisselama karşı süslenip onu kendine çekmek için çalıştı. Fakat Yusuf aleyhisselam Allahü teâlânın yardımıyla ona hiç îtibâr etmedi. Züleyhâ sonunda kapıları kapadı ve ondan murâd almak istedi. Yusuf aleyhisselam: “Efendim (Kıtfîr) iyi bakman için beni sana bıraktı. Bunun karşılığında onun haremine hıyânet etmekten Allah’a sığınırım.” dedi.

Yusuf aleyhisselamın kendisine îtibâr etmediğini gören Züleyhâ ona iftirâ etti. Züleyhâ’nın Yusuf aleyhisselama yaptıkları bir müddet sonra Mısır ahâlisi tarafından duyuldu. Haber sarayda vazîfeli kimselerin hanımları tarafından da duyulunca, kadınlar: “Züleyhâ, Ken’anlı kölesi Yusuf’un nefsinden murâd almak istiyormuş. O gencin sevgisi onun yüreğine işlemiş, onu deli etmiş. Azîzin hanımı olduğu halde, Züleyhâ’nın bir köleye gönül vermesini açık bir hatâ olarak görüyoruz.” dediler.

Züleyhâ Mısırlı kadınların kendisi hakkındaki sözlerini işitti. O kadınların da Yusuf aleyhisselamı görmesi için bir ziyâfet tertip etti. Kendisini ayıplayan kadınlarla berâber şehir eşrâfından kırk kadar hanımı dâvet etti. Onlar için bıçakla kesilerek yenecek yiyecekler de hazırlattı. Misâfirler gelip kendileri için hazırlanan yemekleri yemeye başladılar. Züleyhâ, başka bir odada bulunan Yusuf aleyhisselamın kadınlara görünmesini istedi.

Yusuf aleyhisselam Züleyhâ’dan çekindiği için, emrine karşı gelmeyip kadınlara göründü. Kadınlar Yusuf aleyhisselamı görünce cemâlinin heybetinden yüzünün güzelliğinden kendilerini unuttular. Meyve yerine hiç acı duymadan ellerini kestiler. Onun güzelliğini ve cemâlinin heybetini hiçbir insanda görmemişlerdi. Böylece, onun melek olmadığını bildikleri halde; “Bu bir melektir.” demekten kendilerini alamadılar. Onların bu hâlini seyreden Züleyhâ; “İşte gördünüz mü? Siz benden daha çok kınanmaya, ayıplanmaya lâyıksınız. Çünkü onu bir defâ görmekle kendinizi kaybedip ellerinizi kestiğinizin bile farkında olmadınız. Ben ise, uzun zamandır onunla birlikteyim. Fakat hiçbir vakit sizin bu hâlinize düşüp, hayranlığımdan dolayı kendimden geçmedim. Şimdi gördüğünüzü önceden görseydiniz, beni kınamazdınız.” dedi.

Sonra da onlara; “Duyduğunuz gibi ben ondan bu iş için talepte bulundum. O ise, bu husustaki teklifimi kabul etmedi. Eğer ona emrettiğim şeyi yapmazsa muhakkak zindanlarda sürünür.” dedi. Misâfir gelen kadınlar Yusuf aleyhisselamın etrâfına toplanıp; “Azîzin hanımının emrine karşı gelmen sana bir fayda getirmez.” diye Züleyhâ’nın arzusuna uymaya teşvik ettiler. Yusuf aleyhisselam kadınların fuhşu güzel gösteren hîleleri ve sözleri karşısında Allahü teâlâya sığınıp dua etti. Başına gelen bu musîbetten korunmasını niyâz etti:
“Ey Rabbim! Zindan bana bu (Mısırlı) kadınların beni dâvet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen onların hîlelerini benden çevirmezsen (beni ismet üzere sâbit kılmak sûretiyle korumazsan, ben ihtiyârî olmayan tabiî bir meyl ile) onlara meyleder, böylece sefihler zümresine dâhil olurum. Bunun üzerine Rabbi onun duasını kabul etti. Kadınların hîlelerini, şerlerini ondan çevirdi. Çünkü O (Allahü teâlâ, kendine tazarrû ve ilticâ edenlerin dualarını) işitici ve (hallerini) bilicidir.” (Yusuf sûresi: 33)

Züleyhâ’nın kocası Azîz, Yusuf aleyhisselamın yapılan soruşturma netîcesinde suçsuzluğunu anlamış olduğu için herhangi bir cezâ vermeye lüzum görmemişti. Fakat yayılan dedikoduları kesmek için ve Züleyhâ’nın baskılarına boyun eğerek Yusuf aleyhisselamın hapsedilmesine karar verdi. Böylece hazret-i Yusuf zindana atıldı. Uzun zaman zindanda kaldı. Zindanda ne kadar kaldığı kesin olarak bilinmemektedir.

Yusuf aleyhisselamla birlikte Mısır Firavununun ekmekçisi ve şerbetçisi de hapishânedeydiler. Yusuf aleyhisselam zindandayken hastaları ziyâret eder, geceleri dâimâ namaz kılar, Rabbini zikrederdi. Kendisine Allahü teâlâ rüya tâbiri ilmini öğretti. Yusuf aleyhisselam Firavun’un ekmekçisi ve şerbetçisinin görmüş oldukları rüyâyı tâbir etti. Birisi rüyâsında üzüm sıktığını, diğeri de başının üzerinde ekmek taşıdığını ve bu ekmekten kuşların yediğini görmüştü. Yusuf aleyhisselam rüyâsında üzüm sıkanın serbest bırakılacağını, ekmek taşıyanın ise îdâm edileceğini söyledi. O kimselerin rüyâları, yorumladığı gibi çıktı. Şerbetçi serbest bırakılıp eski vazîfesine döndü, ekmekçi de asıldı ve başının etini kuşlar yedi.

Yusuf aleyhisselam zindandayken Mısır hükümdarı bir rüyâ görmüştü. Dehşetle uykusundan uyanıp; “Ben rüyâmda yedi semiz ineğin yedi zayıf ineği yediğini ve yedi yeşil başak, yedi de kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüyâ tâbiri biliyorsanız, bu rüyâmı yorumlayın.” dedi. Onlar “Biz böyle rüyâların yorumunu bilmeyiz.” dediler. Bu sırada daha önce Yusuf aleyhisselam ile zindanda kalan şerbetçi kendi rüyâsını tâbir ettirdiğini hatırlayarak; “Ben bu rüyânın yorumunu yaptıracağım. Beni Yusuf’un (aleyhisselam) bulunduğu zindana götürüp onunla görüştürün” dedi. Şerbetçiyi Yusuf aleyhisselamın yanına götürdüler. O da Mısır hükümdârının rüyâsını anlatıp yorumunu istedi.

Allahü teâlâ Yusuf aleyhisselama zindandayken peygamberlik emrini bildirdi. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdârının rüyâsını tâbir etmeden önce Allahü teâlânın peygamberi olduğunu söyleyip, mucize gösterdi. Gelecek yemekler daha gelmeden önce cinsini ve tadını haber verdi. Peygamber âilesinden geldiğini, baba ve dedelerinin peygamber olduğunu bildirdi. Zindandayken insanları tevhid inancına dâvet etmeye başladı. Zindandakilere; “Ey zindan arkadaşlarım! Çok sayıdaki putlarınız mı hayırlı, yoksa (zâtında ve sıfatlarında) tek ve her şeye gâlib olan Allahü teâlâ mı?” dedi. Arkadaşlarına tevhid inancını, inanmanın gerekli olduğunu ve hak dînin emir ve yasaklarını anlattı.

Yusuf aleyhisselam hükümdarın rüyâsını yorumlayıp; “Yedi sene bolluk, sonra yedi sene kıtlık olacak. Bollukta saklayın, kıtlıkta bunları yersiniz.” buyurdu. Hükümdar, tâbiri duyunca Yusuf aleyhisselamı istedi. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdârının elçisine; “Efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru (hâli) neydi? Kendisine sor. Benim Rabbim onların hîlelerinin ne olduğunu (ne söylediklerini, ne yaptıklarını) elbette bilir.” dedi. Elçi, hükümdarın yanına dönüp Yusuf aleyhisselamın isteğini arz etti. Meseleyi araştıran hükümdar, o kadınları yanına getirtip; “Yusuf’un nefsinden Murâd almak istediğiniz vakit ne halde idiniz? Onu Züleyhâ’nın emrine itâat etmeye teşvik ederken size karşı bir meylini hissettiniz mi? Kendisinde bir kötülük, şüphe götürür bir hareket gördünüz mü?” dedi. Kadınlar “Hâşâ! Biz onun hiçbir kötü hâline, hiçbir günahına muttalî omadık.” dediler. O mecliste bulunan Azîzin hanımı Züleyhâ da; “Şimdi hak (doğru) ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murâd almak istemiştim. O ise şüphesiz doğru söyleyenlerdendir.” dedi. Böylece Yusuf aleyhisselamın suçsuzluğu ve senelerdir zindanda suçsuz olarak kalmış olduğu ortaya çıktı.

Mısır hükümdârı Yusuf aleyhisselama tekrar elçi gönderip; “Onu bana getirin, kendisini has müsteşâr edinip işlerimi ona bırakayım.” dedi. Hükümdârın dâvetini kabul eden Yusuf aleyhisselam zindandan çıktı. Zindanın kapısına da; “Burası belâ, musîbet ve hüzün evi, dirilerin kabri, düşmanların sevinç, dostların tecrübe yeridir.” diye yazdı.

Yusuf aleyhisselam hükümdârın sarayına varınca, hükümdâr ona çok iltifatta bulundu. Hükümdar görmüş olduğu rüyâ ile ilgili ne gibi tedbirler alınması gerektiğini sordu. Yusuf aleyhisselam; “Bolluk senelerinde çok ekip, ekinleri sapları ile berâber, başaklarıyla ambarlara koymalısın. Bu şekilde ekinler bozulmadan kalır, hem de saplar hayvanlarınız için yem olur. Halka da, ekinlerinden ihtiyaçları kadarını yemelerini, geriye kalanını saklayıp korumalarını emretmelisin. Bu yiyecekler kıtlık senelerinde sizin ve çevredeki insanların ihtiyaçlarını karşılayacaktır.” dedi. Yusuf aleyhisselamın tavsiyeleri çok hoşuna giden hükümdâr; “Bu işleri yapmakta bana kim yardım eder?” dedi. Yusuf aleyhisselam ona; “Arzın (Mısır’ın) hazînelerinin idâre işini bana bırak. Ben onu korumaya muktedirim. Tasarruf yollarını bilirim, bu işi ben yaparım.” buyurdu.

Yusuf aleyhisselamın teklifinden bir sene sonra Mısır Azîzi (Mâliye Nâzırı) öldü. Hükümdar hazret-i Yusuf’u onun yerine Mâliye Nâzırı yaptı. Mücevherlerle süslü taht ve tâclarla birlikte hazînelerin anahtarlarını ona teslim etti. Hükümdar bütün yetkilerini de ona verdi. Memleketin her tarafında Yusuf aleyhisselamın emri geçer oldu. Yusuf aleyhisselam, Azîzin ölümünden sonra sarayı terk edip perişân hâle gelen ve Allahü teâlâya îmân etmiş olan Züleyhâ’yı Allahü teâlânın emriyle kendine nikâhlayıp onunla evlendi. Yusuf aleyhisselam Züleyhâ’ya: “Bu senin istemiş olduğundan hayırlı değil mi?” dedi. Züleyhâ da ona: “Ey Sıddîk! Beni kınama. Bildiğin gibi ben, mal, mülk, güzellik gibi dünyâ nîmetlerine sâhip bir kadındım. Ancak kocam kadınlara yaklaşmaktan mahrumdu. Sen de benim gördüğüm en güzel kimseydin.” diye cevap verdi. Yusuf aleyhisselamın Züleyhâ’dan iki oğlu ile Rahmet adında bir kızı oldu.

Yusuf aleyhisselam yetkileri eline alınca kıtlık senelerinin geleceğini düşünerek gerekli tedbirleri aldı. Gerekli gıdâ stoklarını yaptırdı. Bu stoklar için büyük depolar yaptırıp topladığı yiyecekleri buralarda depoladı. İnsanlara da çok iyilik ve ihsânlarda bulundu. Yedi sene olan bolluk seneleri geçip, peşinden bütün şiddetiyle kıtlık başgösterdi. Kıtlığın ilk senesinde insanlar hazırladıkları yiyecekleri bitirdiler. Yusuf aleyhisselamdan para ile yiyecek satın almaya başladılar. Yusuf aleyhisselam kim olursa olsun, kimseyi kayırmadan yiyecek almaya gelene bir deve yükünden fazla yiyecek vermezdi. Bu hususta adâletten aslâ ayrılmazdı. Mısır hükümdârı ve pekçok kimse onun adâleti ve güzel huyları sebebiyle Allahü teâlâya inanmışlardı.

Mısır’dan ve çevre ülkelerden olan insanlar akın akın gelip Yusuf aleyhisselamdan yiyecek alıyorlardı. Babası Yakub aleyhisselamın ve kardeşlerinin yaşadığı Ken’an diyârında da kıtlık baş gösterdiğinden Yakub aleyhisselam, Yusuf aleyhisselamın anne-baba bir kardeşi olan Bünyamin hâricindeki on oğlunu Mısır’a erzak almak üzere gönderdi. Yakub aleyhisselamın oğulları Mısır’a varınca hazret-i Yusuf onları tanıdı. Onlar ise, hazret-i Yusuf’u tanıyamadılar. Fakat, hazret-i Yusuf onların kim olduklarını, nereden geldiklerini sordu. Onlar dediler ki: “Biz Ken’an vilâyetindeniz. İhtiyar bir babanın on evlâdıyız. Babamızın ismi Yakub’dur. Beldemizde kıtlık var. Babamız bizi buraya erzak almaya gönderdi.” dediler. Yusuf aleyhisselam; “Şimdi babanız nerede ve kiminle berâberdir?” deyince, onlar da; “Ken’an ilinde bizim en küçük kardeşimizle berâber kaldı. Babamızın küçük kardeşimizle aynı anadan olan çok sevdiği bir oğlu daha vardı. Kırda telef oldu. Onun derdinden Bünyamin adındaki küçük oğlunu yanından hiç ayırmaz. Oğlu Yusuf’a üzüntüsünden dolayı gözleri görmez oldu.” dediler.

Yusuf aleyhisselam her bir kardeşi için birer deve yükü erzak hazırlattı. Onlardan almış olduğu paralarını da gizlice tekrar yüklerinin içine bıraktırdı. Gelecek sefere diğer kardeşlerini de getirmelerini istedi. Getirmedikleri takdirde erzak vermeyeceğini bildirdi. Yakub aleyhisselamın oğulları Mısır’a varınca babalarına, Mısır Mâliye Nâzırı tarafından büyük ihsân ve iltifat gördüklerini anlattılar. Mısır Mâliye Nâzırının bir daha Mısır’a gittiklerinde kardeşleri Bünyamin’i de getirmelerini istediğini, aksi hâlde erzak vermeyeceğini söylediğini bildirdiler. Yakub aleyhisselam Bünyamin’i göndermek istemedi. Yüklerini açtıkları zaman da paralarının ihsân olarak yüklerinin içine konulduğunu gördüler. Bunun üzerine babalarına; “Ey babamız! Daha ne istiyoruz, işte sermâyemiz de bize iâde edilmiş. Biz onunla tekrar âilemize zahîre getiririz. Kardeşimizi de koruruz. Kardeşimizi götürmekle bir deve yükü zahîre de fazla alırız. Bu seferki aldığımız zahîre az bir ölçektir, bizi idâre etmez.” dediler. Bünyamin’i getireceklerine dâir söz aldıktan sonra onlarla birlikte tekrar Mısır’a gönderdi. Onlara da; “Daha önce Yusuf’a olanı biliyorsunuz. Fakat Allahü teâlâ en iyi koruyucudur. Merhametlilerin en merhametlisidir.” dedi.

Yakub aleyhisselamın oğulları ikinci defâ Mısır’a gittiler. Bünyamin’i Yusuf aleyhisselamın yanına getirdiler. Yusuf aleyhisselam kardeşlerine ikram ve ihsânlarda bulundu. Diğer kardeşlerinden ayrı olduğu sırada kardeşi Bünyamin’e kendisini tanıttı. Bir tedbirle onu göndermeyeceğini bildirdi. Her bir kardeşi için bir deve yükü erzak hazırlattı. Kardeşi Bünyamin’in yükünün içine Mısır hükümdârının altından yapılmış su tasını koydurdu.

Yakub aleyhisselamın oğullarının yükleri hazırlanıp yola çıkacakları sırada saraydan bir vazîfeli gelerek; “Ey kâfile ehli! Durun! Muhakkak siz hırsızlarsınız.” dedi. Yusuf aleyhisselamın kardeşleri geri dönerek; “Ne kayboldu. Aradığınız nedir?” diye sordular. Vazîfeli; “Hükümdârın tası kayboldu. Onu getirene bir deve yükü zahîre var. Ben de buna kefilim.” dedi. Yusuf aleyhisselamın kardeşleri; “Vallahi muhakkak siz de bilirsiniz ki, biz buraya fesâd çıkarmak için gelmedik. Biz hırsız da değiliz.” dediler. Vazîfeli ve yanındakiler; “Eğer sözünüzde yalancı çıkarsanız sizin dîninizde hırsızlığın cezâsı nedir?” dediler. Yakub aleyhisselamın oğulları; “Su kabını çalanın cezâsı kimin yükünde bulunursa, çalan kimse, mal sâhibinin kölesi olur. Biz hırsızlık yapanları böyle cezâlandırırız.” dediler.

Saray vazîfelileri Yakub aleyhisselamın oğullarının yüklerini aradılar. Su tası en son aradıkları Bünyamin’in yükünde çıktı. Bunun üzerine Yakub aleyhisselamın bildirdiği dînin hükümlerine göre Bünyamin Mısır’da alıkonuldu. Yakub aleyhisselamın oğulları: “Ey Azîz! Hakikat, onun (Bünyamin’in) ihtiyar ve çok muhterem bir babası var. Kaybolan kardeşimizin acısını onunla unutur. Onu bizden çok sever. Onun yerine birimizi alıp onu serbest bırak. Biz muhakkak seni ihsân edenlerden görüyoruz. Bu ihsânını tamamla.” dediler.

Yusuf aleyhisselam: “Eşyâmızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allahü teâlâya sığınırız. Çünkü bu takdirde (dîninize uygun olarak verdiğiniz fetvâya göre) biz de elbette zâlimlerden oluruz.” dedi.

Yakub aleyhisselamın büyük oğlu ve Şem’un da, babam bana izin verinceye kadar gelmem, deyip Mısır’da kaldı. Yakub aleyhisselamın diğer oğulları Mısır’dan ayrılıp utanarak ve sıkılarak babalarına geldiler; “Ey babamız! Muhakkakki oğlun Bünyâmin hırsızlık yaptı. Biz ancak gördüğümüze şâhitlik ederiz. Su kabının Bünyamin’in yükünden çıktığını gördük. Biz gaybı, yâni onun gerçekten çaldı mı, yoksa onun haberi olmadan eşyâsı arasına mı kondu? bilmeyiz. Eğer bize inanmazsan içinde bulunduğumuz (kendisinden döndüğümüz) şehre (Mısır halkına) da aralarında geldiğimiz kervana da sor. Biz hakîkaten doğru söyleyicileriz.” dediler. Yakub aleyhisselam bu habere çok üzülüp, anlatılanlara inanmadı. Fakat; “Artık bana düşen sabr-ı cemildir. Umulur ki, Allahü teâlâ oğullarımı bana getire. Şüphesiz Allahü teâlâ Alîmdir, Hakîmdir.” dedi.

Allahü teâlânın kendisini bu sıkıntıdan yakında kurtaracağına inanan Yakub aleyhisselam son derece üzüntülü ve kederli olmasına rağmen, hâlini Allahü teâlâdan başkasına arz etmedi. Başına gelen musîbetlere rağmen, dâimâ sabırlı oldu. Bir gün oğullarına kavuşacağını ümit eden Yakub aleyhisselam; “Ey oğullarım! Mısır’a gidin, Yusuf ile kardeşlerinden haber sorun. Allahü teâlânın fadl ve ihsânından ümit kesmeyin. Çünkü hakîkat, kâfirler gürûhundan başkası Allahü teâlânın fadl ve rahmetinden ümit kesmez.” dedi.

Yakub aleyhisselamın oğulları babalarının tavsiyesi üzerine üçüncü defâ Mısır’a geldiler. Yusuf aleyhisselamın huzûruna varıp; “Ey Azîz! Bize ve âilemize darlık, kıtlık, fakirlik ve açlık isâbet etti. Çok az ve ehemmiyetsiz bir sermâye ile geldik. Bize daha önce tam bedelle verdiğin gibi tam ölçek ver. Sermâyemizden eksik olan bu miktara karşılık olan zahîreyi vermekle veya kardeşimizi iâde etmek sûretiyle hakkımızda ayrıca tasaddukta bulun. Zîrâ Allahü teâlâ sadaka verenleri mükâfatlandırır. Yusuf aleyhisselam onlara: “Siz sonunun nereye varacağını bilmeden Yusuf’a ve kardeşine yaptığınız işin kötülüğünü anlayıp ondan tövbe ettiniz mi?” dedi.

Bu sözler üzerine onlar bu kimsenin, kardeşleri Yusuf olabileceğini düşündüler. Ona Yusuf olup olmadığını sordular. Onların yalvarışlarını, çâresiz kaldıklarını görünce, kalbi inceldi. Merhametinden dolayı, kendisinin kardeşleri Yusuf olduğunu açıkladı. Kardeşleri; “Yoksa sen gerçekten Yusuf musun?” dediler. Yusuf aleyhisselam; “Evet, ben Yusuf’um ve bu kardeşim Bünyamin’dir. Allahü teâlâ birbirimize kavuşturmakla bize ihsânda bulundu.” dedi. Kardeşleri Yusuf aleyhisselamın üstünlüğünü ve ona yaptıklarından dolayı günahkâr olduklarını kabul ettiler. Yusuf aleyhisselam onlara; “Bugün size bir kınama ve ayıplama yoktur.” dedi.

Kardeşlerine çok izzet ve ikrâmda bulundu. Babası Yakub aleyhisselamın hâlini, kendisinin yokluğundan sonra ne durumda olduğunu sordu. Onlar da; “Senin için çok üzüldü, ağladı. Bu sebeple gözleri görmez oldu.” dediler. Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam gömleğini çıkarıp onlara verdi ve; “Şu gömleğimi babama götürün ve yüzüne sürsün. O benim kokumu koklasın ve gömleğimi gözlerine sürsün. O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra bütün âilenizi bana getirin.” dedi. Yusuf aleyhisselam kardeşlerinin yol hazırlıklarını yaptırdı. Babası Yakub aleyhisselama verilmek üzere bütün hânedânı ve akrabâsı ile birlikte Mısır’a gelmelerini isteyen bir mektup da verdi.

Yakub aleyhisselam, oğulları Mısır’dan yola çıktıktan sonra oğlu hazret-i Yusuf’un kokusunu aldığını söyledi. Fakat yanındakiler, Yusuf aleyhisselama duyduğu aşırı muhabbetten dolayı böyle bir koku duyduğunu zannedebileceğini söylediler. Nihâyet Yakub aleyhisselamın oğulları Ken’an diyârına yaklaşınca, onlardan birisi müjdeci olarak gelip Yusuf aleyhisselamın gömleğini babasına verdi. Yakub aleyhisselam gömleği alıp yüzüne, gözüne sürdü. Gözleri açılıverdi. Yakub aleyhisselam, bütün oğulları ve akrabâsıyla birlikte Ken’an diyârından Mısır’a gitmek üzere yola çıktı. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdârı ve halkıyla birlikte Yakub aleyhisselamı ve berâberindekileri karşıladı. Babasını sarayına götürdü. Babasını ve üvey annesini tahtının üstüne çıkarıp oturttu. Hepsi (babası, üvey annesi ve kardeşleri ona kavuştukları için) secde (şükür secdesi) ettiler.

Yusuf aleyhisselam babasına; “Ey babam! İşte bu evvelce gördüğüm rüyânın tevili (yorumu)dir. Hakîkaten Rabbim o rüyâyı tahakkuk ettirdi. Beni zindandan çıkarıp mülk ihsân etti. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını (hased ile) açtıktan sonra, Allahü teâlâ sizi çölden (Ken’an diyârından) getirdi. Muhakkak ki, Rabbim dilediği şeyleri hakkıyla bilen herşeyi hikmetinin icâb ettirdiği vakit ve şekilde yapan odur.” dedi. Kardeşlerini affettiğini bildirdi.

Yakub aleyhisselam Yusuf aleyhisselamla birlikte on seneden fazla yaşadıktan sonra vefat etti. Vasiyeti üzerine Kudüs yakınlarındaki Halîlürrahmân denilen yere defnedildi. Yusuf aleyhisselam babasının vefatından sonra bir müddet daha yaşadıktan sonra vefat etti. Mısır’da herkes Yusuf aleyhisselamı kendi mahallesine defnetmek istiyordu. İş kavgaya kadar vardı. Sonunda mermer bir Sandukaya koyup Nil Nehri kıyısına (veya Nil Nehrinin ortasına) defnetmekte anlaştılar. Bir rivâyete göre ondan dört yüz sene sonra, gelen Musa aleyhisselam kabrini bulup, mübârek cesedini oradan alarak Yakub aleyhisselamın da medfûn bulunduğu Halîlürrahmân’da defnedildi.

Yusuf aleyhisselamın güzelliği fevkalâdeydi. Âdem aleyhisselama çok benzerdi. Mısır sokaklarında gezerken yüzünün pırıltısı güneş ışıklarının yansıması gibi duvarlara aksederdi. Bir kimse onun yüzüne bakmak isterse hemen gözlerini çevirmek zorunda kalırdı. Bütün bunlara rağmen Yusuf aleyhisselama güzelliklerden sâdece bir parça verilmişti. Muhammed aleyhisselama ise tamâmı verilmişti.

Eshâb-ı kirâm Peygamber efendimize, siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı güzeldi? diye sorunca Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Kardeşim Yusuf benden sabih (güzel), ben ondan melihim (sevimliyim). O’nun görünen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur.” buyurdu. Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) görünmeyen güzelliği gösterilseydi, kimse bakmaya tâkat getiremezdi.

Eshâb-ı kirâmın gençleri, hazret-i Âişe vâlidemizden Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) güzelliğini sorduklarında hazret-i Âişe şu şiiri söylemiştir:

Ve lev semia ehlü Mısre evsâfe haddihî,
Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin.
Levîmâ Zelihâ lev reeyne cebînehû,
Le âserne bilkat’il kulûbi alel eydi.

Mısırdakiler, onun yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf aleyhisselamın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Yâni, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüleyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalplerini keserlerdi (de acısını duymazlardı).

Yusuf aleyhisselam güzel ahlâk sâhibi olup, Mısır Azîzinin hakkını gözeterek Züleyhâ’nın tekliflerini reddetti ve iyilik gördüğü kimseye ihânet etmedi. Hiçbir menfâat ve zarar onun doğruyu söylemesine mâni olamadı. Allahü teâlâ onu Kur’ân-ı kerîmde “Sıddîk= Çok doğru sözlü” olarak medh etti. Kendisine hıyânet ve zulmedenleri affediciydi. İnsanların rüyâlarını doğru olarak tâbir ederdi. İnsanlara hizmet eder ve onların ihtiyaçlarını tedârik ederdi. Yusuf aleyhisselam iffet sâhibi, olup iffetini korumakta gayretliydi. Mısır kadınları ile arasında geçen hâdise meşhurdur.

Mucizeleri:
Yusuf aleyhisselamın üç çeşit mucizesi vardı:

1. Hazret-i Yusuf’un konuşması pek şirin, çok tatlı olduğu için, herkesin kalbi ona meylederdi. Onun tatlı sözleri karşısında îmân eden pekçoktu.

2. Hazret-i Yusuf’un yüzü güneş gibi nûrluydu. Hattâ bir kimse yüzüne bakmak istese, hemen gözlerini çevirmeye mecbur olurdu. Bu nûrun tesiriyle, yâni başkasına sirâyetiyle huzûruna getirilen âmânın hemen gözleri görmeye başlamıştı.

3. Yusuf aleyhisselamın duası bereketiyle ağaçların yapraklarından güzel kumaş olmuştu. Huzûruna bir büyük kişi gelmiş, şu gördüğümüz ağaçların yaprakları birbiriyle birleşip güzel kumaş olsun, diye mucize teklifinde bulunmuştu. Hazret-i Yusuf öyle dua edince, kıymet biçilmez bir kumaş olmuştur.

Yusuf aleyhisselamın hayâtı, başından geçenler ve hikmetleri Kur’ân-ı kerîmde Ahsen-ül-Kasas (kıssaların en güzeli) diye medh edilen Yusuf sûresinde bildirilmiştir. Bu sûrede Yusuf aleyhisselamın başına gelenlerle, kavuştuğu ihsânlardan bahsedilir. Hasedin noksanlık ve Allahü teâlânın yardımından mahrum kalmaya, sabrın ise sıkıntı ve gamlardan kurtulmaya sebep olduğu; Yakub aleyhisselamın sabrettiği için maksâdına kavuştuğu; Yusuf aleyhisselamın sabrı ve doğruluğu anlatılmaktadır




Bul
Alıntı
#2

Yûsuf Aleyhisselâmın Soyu:

Yûsuf b. Yâkub, b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yûsuf Aleyhisselâmın annesi: Râhıl bint-i Leban´dır. [2]

Yûsuf Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:

Yûsuf Aleyhisselâm; ak tenli, güzel yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince bu­runlu, kalın pazulu, kalın bacaklı, düz karınlı, düz göbekli idi ve yanağı, benli ıdi. [3]

Yûsuf Aleyhisselâm, suretçe, Âdem Aleyhisselâmı andırırdı.

Yüzü, güneş gibi parlardı. [4]

Kendisine, güzelliğin yarısı verilmişti[5]



Yûsuf Aleyhisselâmın Başına Gelenler:



Yûsuf Aleyhisselâm, annesi Râhıl´den doğunca, babası, baksın diye, onu, Ha­lasına vermişti.

Yûsuf Aleyhisselâmın ilk ibtilâsı, İshak Aleyhisselâmın kızı olan bu halası ile

başladı.

Yıllar, geçmiş, Yûsuf Aleyhisselâm, gezer dolaşır olmuştu.[6]

Babası da, Halası da, Yûsuf Aleyhisselâmı, son derece seviyorlardı. [7]

Yâkub Aleyhisselâm; kız kardeşine:

"Ey kardeşim! Yûsuf´u, artık, bana teslim et!

Vallahi, onun, benden bir saat bile uzak kalmasına dayanamıyorum dedi.

Kız kardeşi de:

"Vallahi, ben de, onu, bir saat bile terk edemem!" diyerek red cevabı verdi.

Yâkub Aleyhisselâm, Yûsuf Aleyhisselamı, almak için, ısrar edince, kız kardeşi:

"Bari, onu, bir kaç gün, benim yanımda bırak ta, belki, bu, beni teselli eder."

dedi. [8]

Yâkub Aleyhisselâm, onun yanından çıkıp gittikten sonra[9], Hala hanım, Is-hak Aleyhisselamın büyük çocuğu olması dolayısıyla yanında bulundurduğu ku­şağını, Yûsuf Aleyhisselamın -elbisesinin altından- beline, bağladı. Sonra da:

"Kuşak, kayboldu, bakınız! Onu, kim almış " dedi.

Ev halkının üzerleri aranınca, kuşak, Yûsuf Aleyhisselamın yanında (belinde bağlı) bulundu. [10]

Onların mezhebine göre: hırsızı, mal sahibi, tutar, hiç kimse, kendisine itiraz­da bulunamazdı. [11] Bunun için, Hala hanım:

"Vallahi, ben, Yûsuf hakkında, istediğimi, yapabilirim!" dedi.

Yakub Aleyhisselâm gelince, hâdiseyi, ona da, anlattı.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Yûsuf, şayet, böyle bir şey yapmışsa, O, sana, teslim edilmiş olur. Benim elim­den bir şey gelmez!" dedi. [12]

Hala hanım da, ölünceye kadar, Yûsuf Aleyhisselamı, yanında tuttu.

Yâkub Aleyhisselâm, ancak, onun ölümünden sonra, Yûsuf Aleyhisselamı, ya­nına alabildi. [13]

Yûsuf Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâma, oğullarından, en sevgilisi idi.

Yûsuf Aleyhisselamın annesi Râhıl da, Yâkub Aleyhisselâma, kadınlarından, en sevgili olanı idi. [14]

Yûsuf Aleyhisselamın, üvey annelerinden doğma kardeşleri, Babalarının, Yû­suf Aleyhisselamı, gerek çocukluğu ve gerek gençliği çağında böyle ço^sevdiği-ni ve onun üzerine titrediğini gördükçe, onu, kıskanmağa başladılar. [15]

Yûsuf Aleyhisselamın kardeşleri ile olan ibretli macerası, Kur´ân´ı Kerimde de, genişçe anlatılır. [16]

Yûsuf Aleyhisselâm, rü´yaîinda, on bir yıldızla güneş ve ay´ın, kendisine, sec­de ettiklerini görüp bunu, babasına anlatmıştı. Yâkub Aleyhisselâm, ona:

"Ey Oğulcuğum! Rü´yanı, kardeşlerine, anlatma! Sonra, sana, tuzak kurarlar.

Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır!" demiş[17], rü´yâsını yormuştu. [18]

Yâkub Aleyhisselâmın karısı Leyya hatun.Yûsüf Aleyhisselâmın, Babasına söy­lediklerini, dinlemiş, işitmişti.

Yâkub Aleyhisselâm, ona:

"Yûsuf´un söylediklerini, gizli tut, oğullarına haber verme!" diye tenbih etti. Leyya da: "Olur!" dedi.

Yâkub Aleyhisselâmın oğulları, otlaktan geldikleri ve gizli tutulması emir ve ten­bih edilen rü´yâ, kendilerine haber verildiği zaman[19], Yûsuf Aleyhisselâma o ka­dar kızdılar ki, şah damarları, şişti, tüyleri, diken diken oldu. [20]

Annelerine:

"Güneş, Babamızdan başkası değildir! Ay, senden başkası değildir! Yıldızlar da, bizden başkası değildir!

Hiç kuşkusuz, Râhıl´ın oğlu, üzerimize hükümdar olmak: Ben, sizin Seyi-dinizim [21]

Sizler, benim kölemsiniz! [22] demek istiyor!" dediler. [23]

Yûsuf Aleyhisselâma karşı kalblerinde taşıdıkları kıskançlık ve kini, büsbütün artırdılar. [24]

Onu, öldürmek veya uzak ve ıssız bir yere atmak suretiyle, kendisinden kurtu­lup Babalarının teveccühünü ve sevgisini, kendilerine münhasır kılmak istediler.

İçlerinde en faziletlisi ve en akıllısı olan Yehuza[25]:

"Yûsuf´u, öldürmeyiniz!

Çünkü, adam öldürmek, büyük ve ağır bir suçtur.

Onu, bir kuyuya bırakınız da, oradan gelip geçen yolcu kafilesinden biri, onu, bulup alsın, götürsün!

Yapacaksanız, böyle yapınız!" dedi.[26]

Yûsuf Aleyhisselâmı, öldürmeyecekleri hakkında onlardan, kesin söz aldı. [27]

Yâkub Aleyhisselâmın huzuruna çıkıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kendileriyle birlik­te kıra göndermesi için konuşmayı kararlaştırdıkları zaman, Yâkub Aleyhisselâ­mın en büyük oğlu Rubil:

"Babanız, Yûsuf hakkında, size güvenmeyecektir.

Fakat, Yûsuf´un yanına varıp kendisinin önünde oyun oynayalım.

Bizim nasıl neşelendiğimizi, oynadığımızı, görünce, bizimle gitmeye hevesle­nir." dedi.

Gidip önünde gülüşe gülüşe oyun oynadılar ve onu, kendileriyle birlikte oyna­mağa heveslendirdiler.

Yûsuf Aleyhisselâm, onlara:

"Ey kardeşlerim! Siz, otlak yerinizde de, hep böyle oynar mısınız " diye sordu.

"Evet! Ey Yûsuf! Eğer, bizim otlak yerlerimizde oynadığımızı görseydin, sen de, yanımızda bulunmayı arzu ederdin!" dediler.

O kadar heveslendirdiler ki, bunu, kendisi, onlardan istemeğe başladı ve:

"Ey kardeşlerim! Beni, Babama götürünüz de, sizinle göndermesini isteyiniz!" dedi. [28]

"Ey Yûsuf! Sen, bizimle gidip oynamak, avlanmak istiyor musun " dediler.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Evet! İsterim!" dedi.

"Öyle ise, seni, bizimle birlikte göndermesini, Babandan iste!" dediler. [29]

Onlar; Yâkub Aleyhisselâmın yanına gidip önünde durdular.

Kendisinden, bir şey isteyecekleri zaman, böyle yaparlardı.

Yakub Aleyhisselâm, karşısında sıralandıklarını görünce, onlara:

"Nedir hacetiniz, isteğiniz " diye sordu.

Yûsuf Aleyhisselâmın, kendileriyle birlikte kıra gidip bol bol yemesine, oyna­masına müsâade etmesini istediler ve onu, iyice koruyacaklarını bildirdiler.

Yâkub Aleyhisselâm, onların gaflete dalıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kurda yedir­melerinden korktuğunu söyledi.

Onlar, kendilerinin güçlü bir topluluk olduğunu, böyle bir musibetin asla vuku´ bulamayacağını ileri sürdüler.

Yâkub Aleyhisselâma, oğullarına kurt tehlikesinden bahsettiren, kendisinin, o sıralarda görmüş olduğu bir rü´yâ idi.

Yâkub Aleyhisselâm, rü´yâsında, bir dağ başında, öldürmek için, Yûsuf Aley-hısselâmın üzerine, on kurdun saldırdığını, onlardan bir kurdun ise, onu, korudu­ğunu, sonra, yer yarılıp içine girdiğini, ancak, üç gün sonra, oradan çıkabildiğini görmüş, bunun için, Yûsuf Aleyhisselâm hakkında kurd korkusuna düşmüş[30], oğullarına: "Onu, kurt yemesinden korkuyorum!" demişti. [31]

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Babacığım! Beni, onlarla gönder!" dedi.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Sen de, bunu, onlarla birlikte gitmeyi istiyor musun " diye sordu.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Evet!" deyince, Yâkub Aleyhisselâm, onun da, kardeşleriyle birlikte gitmesi­ne izin verdi.

Yûsuf Aleyhisselâm, elbisesini giydi. [32]

Yâkub Aleyhisselâm, onu kardeşleriyle birlikte gönderdi.

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, yapmacık ikramlar göstererek götürdüler.

Otlak yerine vardıkları zaman, düşmanlıklarını, açığa vurdular, onu, dövmeğe başladılar.

kardeşlerinden biri, Yûsuf Aleyhisselâmı döver, Yûsuf Aleyhiselâm, başka bi­rini, imdadına çağırır, o da, gelip yardım yerine, onu, döverdi!

Kendisine, onlardan, bir acıyanını görmedi. Yûsuf Aleyhisselâmı, öldüresiye dövdüler. [33]

Yâkub Aleyhisselâmdan, Yûsuf Aleyhisselâm için aldıkları yiyeceği, köpekleri­ne yedirdiler.

Yûsuf Aleyhisselâm, son derece susamıştı. Onlara:

"Öldürmeden önce, bana, azıcık su içiriniz!" diye yalvardığı halde, su da, içir-mediler! Onlardan hiç birinin, kendisine acımadığını görünce:

"Ey Babacığım! Ey Yâkub! Câriye oğullarının, Senin oğluna yaptıklarını[34] bil­miyor musun ! [35] Bir bilsen! [36]

Ey Babacığım! Onlar, Senin ahdini bozdular, vasiyetini, zayi ettiler!" [37] diye­rek feryad ediyordu. [38]

Rubil, hemen tutup onu, öldürmek için, göğsünün üzerine yatırdı. "Ey Râhıl´ın oğlu! Rü´yâna söyle de, seni, kurtarsın!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâm, Yehuza´dan istimdad etti, yardım diledi. [39]

Yûsuf Aleyhisselâmın Teyzesinin oğlu olup diğerlerine nazaran Yûsuf Aleyhis­selâm hakkında biraz daha insaflı, biraz daha ileri görüşlü olan Yehuza[40], onlara:

"Siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında bana kesin söz vermiş değil-miydiniz ! [41]

Onu, kuyuya, bırakınız!" deyince[42], Yûsuf Aleyhisselâmı, bırakmak için, ku­yunun yanına sürüyüp götürdüler! [43]

Bu kuyu; Medyen ile Mısır arasında[44], Beytülmakdis bölgesinde yeri, belli[45], Yâkub Aleyhisselâmın evine üç fersahlık uzaklıkta idi.

Korkunç, karanlık, dibi geniş, ağzı dar, içine bırakılan, dibine kolayca düşüp helak olur, içinden çıkmak, düşen için, imkânsız, suyu, tuzlu bir kuyu idi.

Bu kuyu, Sâm b. Nuh Aleyhisselâmın kazdığı kuyulardandı. Ahzan Kuyusu diye de, anılırdı.

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, bu kuyuya bırakmak maksadı ile[46], kuyunun içine sarkıttıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, kuyunun kenarına elleriyle tu­tunmuştu.

Bunun üzerine, onun ellerini, boynuna bağladılar.

Üzerindeki gömleğini de, soyduktan sonra, kendisini, kuyuya sarkıttılar. [47]

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Kardeşlerim! Gömleğimi, bana geri veriniz! Kuyuda, onunla örtüneyim. [48]

Kuyudaki haşeratı, onunla tutup kendimden defedeyim! [49]

Ölümümden sonra da, o, bana, kefen olsun!" dedi. [50]

Kardeşleri:

"Güneşi, Ay´ı ve on bir yıldızı, çağır da, seni, oraya alıştırıcı olsunlar!" dedileı

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Ben, hiç bir şey göremiyorum!" dedi.

Onu, kuyunun yansına varıncaya kadar sarkıtıp ölsün diye birden bırakıverdiler!

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyudaki suyun içine düştü.

Kuyudaki bir kayanın üzerine çıkıp dikildi. [51]

Kardeşleri, kuyuya bıraktıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, ağlıyordu.[52]

Kuyunun başındaki kardeşleri, ona, seslenince, Yûsuf Aleyhisselâm onların merhamete geldiklerini sanıp cevap vermişti.

Hemen, üzerine, bir kaya parçası bırakıp onu, öldürmek istediler. Yehuza, kalktı, onları, böyle yapmaktan men etti ve:

"Hani, siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında, bana kesin söz vermiştiniz! "

dedi. [53]

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuya bırakıldığı zaman, on yedi yaşında idi. [54]

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, kuyuya bıraktıktan sonra, hemen davarların cinden bir kuzu veya oğlak kesip kanını, Yûsuf Aleyhisselâmın gömleğine bulaş­tırdılar. Kestiklerinin etini de, yediler. [55]

Akşamleyin, ağlayarak ve Yûsuf Aleyhisselâmı kurt yediğini anarak babaları­nın yanına geldiler[56]

Yâkub Aleyhisselâm, yolun üst tarafında oturup Yûsuf Aleyhisselâmı, ne za­man getirecekler diye onları, bekleyip duruyordu.

Oğulları yaklaşıp hep birden ağlayarak seslerini yükseltince, Yâkub Aleyhis­selâm, onların, bir musibete uğradıklarını anladı.

Yanına geldikleri zaman, Yâkub Aleyhisselâmın önünde yakalarını yırttılar ve ağladılar.

Yâkub Aleyhisselâm, korktu ve:

"Ey oğullarım! Size, ne oldu Yûsuf, nerede " diye sordu.

Kurt, yediğini ve onun kanlı gömleğini getirdiklerini söyledikleri zaman´[57]

"Gösteriniz bana onun gömleğini " dedi.

Gösterdiler.

"Vallahi, ben, bugüne kadar, bundan daha yumuşak huylu kurt görmedim!

Oğlumu, yemiş de, onun gömleğini, yırtıp parçalamamış! " diyerek feryad etti ve bayıldı.

Uzunca bir müddet sonra, ayıldı.

Ayıldığı zaman, çok ağladı. Sonra da, gömleği alıp kokladı, öptü. [58] Yüzüne ve gözlerine sürdü. [59]

Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuda üç gün kaldı. [60]

Yehuza, her gün, Yûsuf Aleyhisselâma -kardeşlerinden gizlice- yemek ge­tirirdi. [61]

Dördüncü gün, Medyen´den gelip Mısıra gitmek isterken, yollarını şaşıran bir yolcu kafilesi, kuyunun yakınına geldiler, kondular.

Medyen halkından, Araplardan Mâlik b. Za´r adındaki bir adamı, kendileri için, su aramağa gönderdiler.

Adam, kuyuya kovayı salınca, Yûsuf Aleyhisselâm, kovanın ipine yapıştı.

Kova, kuyunun ağzına erişince, Mâlik, Yûsuf Aleyhisselâmı görüp[62] arkadaş­larına, bir genç bulduğunu müjdeledi. [63]

Yehuza, yine, Yûsuf Aleyhisselâma yemek getirmişti. Onu, kuyuda göreme­yince, bakıp Malik´le arkadaşlarının yanında bulunduğunu gördü, Hemen dönüp bunu, kardeşlerine haber verdi.

Hepsi, Mâlik´in yanına geldiler. [64]

"Bu, bizden kaçan kölemizdir!" dediler. [65]

Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerinin, kendisini, ondan alınca, öldürmelerinden korkup halini gizledi. [66]

Malik:

"Öyle ise, ben, onu, sizden satın alayım!" dedi.

Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, Malik´e[67], yirmi[68] veya yirmi iki dirheme, ya da, kırk dirheme sattılar[69]

Malik ve arkadaşları, Yûsuf Aleyhisselâmı, satın alıp giderlerken[70], Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri, onlara:

"Onu, sımsıkı bağlayınız ki[71], kaçmasın! [72] Çünkü, o kaçaktır, hırsızdır, yalancıdır!

Biz, onun, size işleyeceği kusurlardan ve ayıplarından uzaklaşmış bulunuyo­ruz!" dediler.

Malik, Yûsuf Aleyhisselâmı, deveye bindirip Mısır´a götürdü.

Yûsuf Aleyhisselâm; annesinin yolda bulunan kabrini görünce, kendisini, de­veden kabre atmamağa kadir olamadı.

Kabrin üzerine kapandı ve:

"Ey annem! Ey Râhıl! Başını, yerin altındaki topraktan kaldırıp oğlun Yûsüf´e bakta, onun, senden sonra ne belâlara uğradığını bir gör!

Ey anneciğim! Düştüğüm za´f ve zilleti bir görmüş olsaydın, bana, ne kadar acırdın!

Ey anneciğim! gömleğimi, nasıl soyduklarını, beni, nasıl bağladıklarını, yüzü­mü, nasıl tokatladıklarını, taşlarla, beni, nasıl taşladıklarını, kuyunun içine nasıl bıraktıklarını, bana, hiç acımadıklarını,

Beni, köle gibi nasıl sattıklarını,

Beni, esir gibi nasıl taşıdıklarını bir görseydin!" diyordu.

Malik; devenin üzerinde, Yûsuf Aleyhisselâmı, göremeyince, yolcu kafilesine:

"Haberiniz olsun ki: Uşak, ailesine dönmüş!" diyerek bağırdı.

Kafile halkı, arayıp Yûsuf Aleyhiselâmı, kabrin üzerinde buldular.

İçlerinden birisi; Yûsuf Aleyhisselâmın üzerine dikilip:

"Ey Uşak! Efendilerin, bize senin, kaçak, hırsız olduğunu, haber vermişlerdi.

Biz, senin şu yaptığını görünceye kadar, buna, inanmamıştık!" dedi.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Vallahi, ben, kaçmış değilim.

Fakat, siz annemin kabrine yol uğratınca, kendimi, onun kabrinin üzerine at­mamağa kadir olamadım!" dedi.

Malik, hemen elini kaldırıp Yûsuf Aleyhisselâmın yüzüne bir şamar indirdi ve çekip devesinin üzerine bindirdi.

Mısır´a varıncaya kadar da, kendisini, bağlı bulundurdular. Malik, Mısır´a varınca, ona, yıkanmasını emr etti.

Yusuf Aleyhisselâm, yıkandı. [73] Malik, ona, güzel bir elbise giydirdi ve onu satışa çıkardı. [74]

Mısır çarşısında bulunan kimseler, Yûsuf Aleyhisselâmın bedelini yükseltme­ğe, artırmağa başladılar. [75]

Mısır Azîz´i[76] Kutfîr veya Utfîr -ki, Mısır Hazineleri Bakanı idi[77] Yûsuf Aley-hisselâmı, Malik´ten, yirmi Dinar (altun) [78] ve bir çift ayakkabı ile iki beyaz elbi­se karşılığında[79] satın alıp[80] evine götürdü. [81]

Karısı Râil´e:

"Bu genç, olgunluk çağına, bizim görmekte olduğumuz işleri anlayacak bir yaşa gelince, bize yararlı, yardımcı olur, ya da, onu, oğul ediniriz." dedi.

Mısır Azîz´i, kadınlarla münâsebette bulunmayan bir zat idi.

Karısı ise, hem güzel, hem de, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan bir kadındı. [82]



Yûsuf Aleyhisselâmın Hanım Efendiyle Başı Dertte:



Yûsuf Aleyhisselâmın yüzünün güzelliği, Hanım Efendinin kalbine, onun sev­gisini düşürmüştü. [83]

En sonunda, bir gün, onu, kendisiyle temasa heveslendirmek maksadı ile, Yû­suf Aleyhiselâmın güzelliklerini anmağa başladı:

"Ey Yûsuf! Saçın, ne kadar güzel!" dedi.

Yûsuf Aleyhisselâm:

"Cesedimden, ilk dökülecek şey, odur!" dedi.

Hanım Efendi:

"Ey Yûsuf! Gözlerin, ne kadar güzel!" dedi.

"Cesedimden, ilk önce, yere akacak şey, o´dur!" dedi. Hanım Efend´r.

"Ey Yûsuf! Yüzün, ne kadar güzel!" dedi, Yûsuf Aleyhisselâm:

"O, toprak içindir, toprak, onu, yiyecektir!" dedi. [84]



Kur´ân-I Kerimin Yûsuf Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:



Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın gördüğü rü´yâdan itibaren başından geçen­leri şöyle açıklar:

"Bir vakit, Yûsuf, Babasına:

Babacığım! Gerçekten, ben, rü´yâda, on bir yıldızla güneş ve ay´ı gördüm. Gör­düm ki, onlar, bana, secde edicilerdir! demişti.

(Babası Yâkub):

Oğulcağızım! Rü´yânı, kardeşlerine anlatma! dedi.

Sonra, sana, bir tuzak kurarlar.

Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır.

Rabb´in, seni, öylece (rü´yada gördüğün gibi) beğenip seçecek (Peygamber ya­pacak, mülk´ü saltanata erdirecek)

Sana, rü´yâ tabirine ait bilgi verecek. Sana karşı da, Yâkub Hanedanına karşı da, nimetlerini -daha önce de, Ataların İbrahim´e ve İshak´a tamamladığı gibi- ta­mamlayacaktır.

Şüphesiz ki, Rabb´in, her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet Sahibidir.

And olsun ki: Yûsuf´un ve kardeşlerinin haberlerinde (onları) soranlar için, nice ibretler vardır.

Hani, onlar (o kardeşler) şöyle demişlerdi:

Yûsuf´la kardeşi (Bünyamin), Babasının yanında, muhakkak, bizden daha sev­gilidir.

Halbuki, biz (birbirimizi destekleyen güçlü) bir cemâatiz. Babamız, her halde, açık bir yanılgı içindedir. Yûsuf´u, öldürünüz!

Yahud, onu (uzak ve ıssız) bir yere atınız ki, Babanızın teveccühü, yalnız size münhasır olsun ve siz, ondan sonra, sâlih bir zümre olasınız!

İçlerinden, bir sözcü:

Yûsuf´u, öldürmeyiniz! Onu, bir kuyunun dibine bırakınız da, bir yolcu kafilesin­den biri, onu (yitik olarak) alsın!

Eğer (mutlaka) yapacaksanız (böyle yapınız!) dedi.

Bunun üzerine;

Ey Babamız! Sen, bize, Yûsuf´u, ne diye inanmıyorsun

Halbuki, biz, onun en hayrhâhlarıyız!

Yarın, onu, bizimle birlikte (kır´a) gönder de, bol bol yesin, oynasın.

Şüphesiz, biz, onun koruyucularıyız! dediler.

(Babaları):

Onu götürmeniz, muhakkak ki, beni, tasaya düşürür.

Siz, kendisinden gafil bulunurken, onu, kurt (gelip) yemesinden korkarım! dedi.

And olsun ki: bizim (güçlü) bir cemâat olmamıza rağmen, onu, kurt yerse, bu takdirde, biz de, hüsrana uğrayanlardan oluruz! dediler.

Nihayet, vaktâ ki, onu, götürdüler.

Onu, kuyunun dibine bırakmayı, kararlaştırdılar.

Biz de, kendisine (Yûsuf´a) and olsun ki: Sen, onlara, hiç farkında değillerken (bir gün), bu işlerini, haber vereceksin! diye Vahy ettik.

(Yûsuf´un kardeşleri) akşamleyin, ağlaya ağlaya Babalarına geldiler:

Ey Babamız! Hakikaten, biz gittik, yarış edecektik.

Yûsuf´u da, eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim!!!)

Onu, kurt, yemiş!

Biz, doğru söyleyenler olsak ta, (biliyoruz ki) Sen, bize inanıcı değilsin! dediler.

Bir de, üstüne yalancıktan bir kan (bulaştırılmış olan) gömleğini getirdiler.

(Yâkub):

Hayır! Nefisleriniz, sizi aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş!

Artık, (bana düşen) güzel bir sabırdır.

Sizin şu anlatışınıza karşı, yardıma sığınılacak (ancak) Allâh´dır! dedi.

Bir yolcu kafilesi gelip Sakalarını (kuyu başına) yolladılar.

O da, kovasını, saldı.

ÂH Müjde! İşte, bir Civan! dedi.

Onu, bir ticaret malı gibi sakladılar.

Allah ise, ne yapacaklarını, pekâlâ bilici idi.

Onu, değersiz bir bahaya, bir kaç dirheme sattılar.

Onlar, bunun hakkında rağbetsiz idiler.

Onu, satın alan bir Mısırlı, karısına:

Bunun Makamını (katımızda) şerefli tut!

Umulur ki: bize yararı, olur, yahud, onu, evlad ediniriz! dedi.

İşte, Yûsuf´u, böylece (Mısır) arz(ın)da, yerleştirdik ve ona, rü´yânın tâbirini (yo­rumunu) öğrettik.

Allah, emrinde (hâkim ve) galibdir.

Fakat, insanların çoğu (bunu) bilmezler.

O, tam ergenlik çağına girince, kendisine hüküm ve ilim verdik.

İşte, iyi hareket eden insanları, biz, böyle mükâfatlandırırız.

Onun bulunduğu evdeki (kadın) onun nefsinden murad almak istedi.

Kapıları, sımsıkı kapadı ve:

Sana, söylüyorum: beri gel! dedi.

O ise:

Allah´a, sığınırım! Doğrusu, o (Mısır Azîz´i), benim Efendim´dir.

O, bana, güzel bir mevki vermiştir.

Hakikat, şudur ki: zâlimler, asla felah bulmaz! dedi.

O (kadın) ise, and olsun ki, ona, niyeti kurmuştu.

Eğer, Rabb´inin Burhanını, görmemiş olsaydı, (belki Yûsuf´da) onu, kasdetmiş gitmişti.

İşte, Biz, ondan fenalığı ve fuhşu, bertaraf edelim diye böyle (Burhan gönderdik). Çünkü, o, (tâatta) Ihlâsa erdirilmiş kullanmadandı.

İkisi de (Yûsuf, ondan kaçıp kurtulmak, kadın da, onu tutup bırakmamak için) kapıya doğru koştular.

O (kadın), bunu, gömleğini, arkasından (tutup) boylu boyunca yırttı. Kapının yanında (kadının) Efendisine rastgeldiler. (Suçunu kapatmak maksadiyle kadın, kocasına):

Zevcene, kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan, yahud acıklı bir azabdan başka ne olabilir dedi.

Yûsuf:

O, kendisi, benim nefsimden murad almak istedi! dedi.

Onun (kadının) yakınlarından bir şahid de, şehâdet etti ki:

Eğer, gömleği, önünden yırtıldı ise, (kadın) doğru söylemiştir, bu ise, yalancılar­dandır.

(Yok) eğer, gömleği, arkadan yırtıldı ise, (kadın) yalan söylemiştir.

Bu ise, doğru söyley idlerdendir." dedi.

Vaktâ ki (zevci, Yûsuf´un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu gördü ve:

Şüphesiz ki: bu, sizin (siz kadınların) fendinizdendir.

Çünki, sizin fendiniz, büyüktür.

Yûsuf! Sen, bundan (bu meseleyi söylemekten) vazgeç!

(Ey kadın!) Sen de, günahına istiğfar et! Çünkü, sen, gerçekten, günahkârlar­dan oldun! dedi.

Şehirdeki bir kısım kadınlar:

Azîz´in karısı, delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş! Sevgi, yüreği­nin zarına işlemiş!

Görüyoruz ki: o, muhakkak, apaçık bir sapıklıktadır! dediler.

Vaktâ ki, (kadın) onların, gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları, işitti.

Kendilerine (dâvetci) yolladı.

Onlar için (rahatça) yaslanacak bir yer (bir de, sofra) hazırladı.

Onlardan, her birine (etleri, meyvaları kesmek için) birer bıçak verdi.

(Yûsuf´a):

Çık karşılarına! dedi.

Şimdi, onlar, bunu görünce, kendisini, büyük bir varlık olarak tanıdılar. (Hayran­lıklarından) ellerini, kestiler ve:

Sübhânâllâh! Bu, bir beşer değildir

Bu, çok şerefli bir Melek´ten başkası değildir! dediler.

(Kadın):

İşte, beni, kendisi hakkında ayıpladığınız, şu gördüğünüz (Zat)dır.

And ederim ki: onun nefsinden ben murad almak istedim de, o, nâmuskârlık gös­terip redd et)di.

Yemin ederim ki: eğer, o, kendisine emredeceğimi, yapmazsa, her halde, Zin­dana atılacak ve her halde zillete uğrayacaklardan olacaktır!" dedi.

(Yûsuf):

"Ey Rabb´im! Zindan, bana, bunların davet edegeldikleri şey(i işlemek)den da­ha sevgilidir.

Eğer, Sen, bunların tuzaklarını, benden döndürmezsen (belki) onlara meyi eder, câhillerden olurum!" dedi.

Bunun üzerine, Rabb´i, onun duasını kabul etti, ve onların tuzaklarını, kendisin­den savdı.

Çünkü, O, hakkıyle işitenin, her şeyi bilenin ta kendisidir.

Sonra, bütün o delilleri gördüklerinin ardından, mutlaka, onu, bir zamana kadar Zindana atmaları reyi onlara zahir oldu.

Onunla birlikte Zindana iki de, delikanlı girdi. Bunlardan birisi:

Ben, rü´yamda, kendimi şarap(üzüm) sıkıyor gördüm! dedi. Öbürü de:

Ben de, rü´yamda, kendimi, başımda ekmek götürüyor, kuşlarda, ondan (kek-meleyip) yiyor! gördüm.

Bize, bunun tabirini, haber ver.

Çünkü, biz, seni, iyilik edenlerden görüyoruz." dedi.

(Yûsuf):

Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben, muhakkak, onun ne oldu­ğunu, size daha gelmezden önce, haber veririm.

Bu, Rabb´imin, bana öğrettiği ilimlerdendir.

Çünkü, ben, Allah´a inanmaz bir kavmin dinini -ki, onlar, Âhireti inkâr edenlerin 2 kendisidirler- terk ettim.

Atalarım İbrahim´in, İshak´ın, Yâkub´un dinine uydum. Allah´a, her hangi bir şeyi ortak katmamız, bizim için (doğru) olmaz. Bu (Tevhid), bize ve insanlara, Allah´ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların çoğu (buna) şükretmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! Darma dağınık bir çok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yok­sa, hepsine ve her şeye galib ve Kahhâr olan bir tek Allah mı

Sizin, onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları (kuru) adlardan başkası değildir.

Allah, bunlara, hiç bir Burhan indirmemiştir.

Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.

O, kendisinden gayrısına ibadet etmemenizi emreylemistir.

Dosdoğru din, işte, budur.

Fakat, insanların çoğu bilmezler.

Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınızın yorumuna gelince):

Biriniz, Efendisine şarap içirecek, diğeri ise, asılıp tepesinden kuşlar, yiyecektir!

işte, hakkında fetva istemekte olduğunuz mesele (böylece) olup bitmiştir! dedi.

(Yûsuf), bu ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye:

Beni, Efendinin yanında an! dedi.

Fakat, şeytan, Efendisine anmayı, ona, unutturdu da, (bu yüzden Yûsuf) daha nice yıllar, zindanda kaldı.

(Bir gün) Kral:

Ben, rü´yâmda yedi arık (inek)in yemekte olduğu yedi semiz inekle yedi yeşil oaşak ve diğer (yedi) kuru (başak) görüyorum!

Ey ileri gelenler (Kâhinler)! Eğer, rü´yâ, tâbir ediyorsanız, benim bu rü´yâmı da, nallediniz! dedi.

Onlar da:

"(Bunlar) karma karışık düşlerdir."

Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz! dediler. (Zindandaki) iki (arkadaş)dan, kurtulanı, nice zaman sonra (Yûsuf´u) hatırladı da: Ben, size, onun tâbirini haber vereyim. Beni, hemen gönderiniz! dedi. (Zindana gidip):

Yûsuf! Ey çok doğru sözlü! Kendisini, yedi arık (inek) yemekte olan yedi semiz inekle yedi yeşil ve diğer (yedi) kuru başak hakkında bize bir fetva ver.

Ümid ederim ki: insanlara (isabetli cevabınızla) dönerim.

Belki (bu suretle) onlar, (Senin yüce kadrini) bilirler, (dedi)

(Yûsuf):

"Yedi yıl âdet veçhile ekin ekiniz.

Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere, biçtiklerinizi, başağında bırakınız.

Sonra, bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek.

(Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktar hariç olmak üzere, önceden birik­tirdiklerinizi, yeyip götürecek.

Sonra, bunun ardından da, bir yıl gelecek ki, insanlar, o zaman, yağmura kavu­şacak ve o zaman sıkıp sağacaklar!" dedi.

(Bunu duyan) Kral:

"Onu (Yûsuf´u) bana getiriniz!" dedi.

Bunun üzerine, ona Elçi gelince:

"Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların zoru ne idi Kendisine sor

Şüphe yok ki, benim Rabb´im, onların fendini, hakkıyla bilicidir." dedi.

(Kral, o kadınları toplayıp):

Yûsuf´un nefsinden murad almak istediğiniz zaman, ne halde idiniz " diye sordu.

(Kadınlar):

Hâşâ! Allah için, biz, onun hakkında bir kötülük bilmiyoruz!" dediler.

Azîz´in karısı da:

"Şimdi, hak meydana çıktı.

Ben, onun nefsinden murad almak istedim.

O ise, seksiz, şüphesiz, doğru söyleyenlerdendir!" dedi.

(Elçi gelip de, Yûsuf´a bu kesin itirafı naklettikten sonra, o, dedi ki: benim) bu (itirafa lüzum görüşüm, Azîz´in) gıyabında kendisine hakîkaten hainlik yapmadığı­mı ve Allah´ın, hâinlerin hilesini, hiç şüphesiz, muvaffakiyete erdirmeyeceğini, onun da, bilmesi içindi.

(Bununla beraber) ben, nefsimi, tebrie etmem.

Çünkü, nefis, muhakkak ki, olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.

Meğer ki, Rabb´imin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola.

Zira, Rabb´im, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.

Kral:

"Getiriniz onu, bana!

Onu, kendime hâs bir (Müsteşar) edineyim!" dedi.

Onunla konuşunca da:

Sen, bugünfden itibaren) bizim katımızda mühim bir mevkii sahibisin! Emin (bir -rıüsteşar)sın! dedi.

(Yûsuf):

Beni, memleketin hazineleri üzerine (Memur) et!

Çünkü, ben, onları, iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkı-´tm! dedi.

İşte, o yerde Yûsuf´a, böyle bir kudret (ve şeref) verdik. O, neresini, isterse, orada, konaklardı.

Biz, rahmetimizi, kimi dilersek, ona nasîb ederiz. İyi hareket edenlerin mükâfatı­nı zayi etmeyiz.

İman edip te, takvada devam edenlere hâs olan Âhiret mükâfatı ise, daha ha­yırlıdır.

Yûsuf´un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yûsuf) onları, hemen tanıdı. Onlar ise, bunu, tanımıyorlardı. Vaktâ ki, (Yûsuf), onların (zahire) yüklerini hazırladı. Bana, baba bir erkek kardeşinizi de, getiriniz. Görmüyor musunuz (size) tam ölçek veriyorum. Ben misafirperverlerin (Konukseverlerin) hayırlısıyım.

Eğer, onu, bana getirmezseniz, artık, benim yanımda, size hiç bir kile yok! (bo­şuna) bana yaklaşmayınız! dedi.

Onu, Babasından istemeye çalışırız ve her halde (bunu) yaparız, dediler. (Yûsuf) uşaklarına:

Onların sermayelerini[85] yüklerinin içine koyuveriniz. Olur ki, ailelerine döndük­leri zaman, bunun, farkına varırlar da, belki, yine (buraya) dönerler! demişti.

Bu suretle Babalarına döndükleri zaman: "Ey Babamız! Bizden, ölçek, men olundu.

Bu sefer, kardeşimizi de, bizimle birlikte yolla da, ölçek alalım.

Biz, her halde, onu, muhafaza edicileriz!" dediler.

(Yâkub):

"Ben, size, onu inanırmıyım

Meğer ki, bundan önce, kardeşi (Yûsuf´u) inandığım gibi ola.

Allah, en hayırlı koruyucudur.

O, Esirgeyicilerin de, Esirgeyiçişidir!" dedi.

Meta´larını (zahire yüklerini) açtıkları zaman, sermayelerini, kendilerine geri gön­derilmiş buldular.

Ey Babamız! Daha ne istiyoruz İşte, sermayemiz de, bize iade edilmiş!

(Biz, onunla tekrar) ailemize zahire getiririz.

Kardeşimizi, koruruz. Bir deve yükü zahire de, artırırız.

Bu seferki aldığımız, az bir ölçektir. (Bize yetmez!) dediler.

(Yâkub):

"Etrafınız kuşatılmadıkça (çaresiz kalmadıkça) onu, bana, her halde getireceği­nize dâir Allah´dan bana sağlam bir taahhüd verilinceye kadar, onu sizinle birlikte, kabil değil, gönderemem!" dedi.

Artık, Babalarına te´minatlarını verince, o da:

Allah, benim ve sizin bu dileklerimize Vekil (şâhid olsun!) dedi.

(Hareketleri esnasında da):

"Oğullarım! (Mısıra) Hepiniz, bir kapıdan girmeyiniz!

Ayrı ayrı kapılardan giriniz.

(Bununla beraber, bu sözümle) Allâh(ın kazâsın)dan hiç bir şeyi üzerinizden gi-deremem!

Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.

Ben, ancak, Ona güvenip dayandım.

Tevekkül edenler de, yalnız Ona güvenip dayanmalıdır!" dedi.

Vaktâ ki, onlar, (Mısır´a) babalarının, kendilerine emrettiği veçhile, girdiler.

Bu, Allah´ın (Kazasından) hiç bir şeyi, onların üzerinden gideremedi.

Sâdece, Yâkub´un nefsindeki dileği, meydana çıkarmış oldu.

Şüphe yok ki, (Yâkub), kendisini (Vahy ile) öğrettiğimiz için, bir ilim sahibi idi.

Ancak, insanların bir çoğu (Kader´in Sırrını) bilmezler.

(Kardeşler) Yûsuf´un huzuruna girince, o, kardeşini, kendi yanına aldı.[86] (Ona):

Ben, senin kardeşinim. Onların (geçmişte bizlere) yapmış olduklarına tasalan­ma! dedi.

Vaktâ ki, (Yûsuf) onların (zahire) yüklerini hazırladı.

Su kabını, öz kardeşinin yükü içine koydu.

Sonra, bir Münâdî, arkalarından şöyle bağırdı:

Ey Kafile! (Durunuz!) Siz, seksiz, şüphesiz hırsızlarsınız!

(Yâkub´un oğulları) onlara, dönerek:

Ne kaybettiniz (Ne arıyorsunuz ) diye sordular.

Kralın su kabını, kaybettik, dediler.

Onu, getirene, bir deve yükü (bahşiş) var! Ben de, buna, kefilim!

(Yâkub´un oğulları):

Allah! Allah! (bizim hüviyetimizi, ahlâkımızı) siz de, öğrenmişsinizdir.

Biz, bu yere, and olsun ki, fesad çıkarmak için gelmedik.

Biz, hırsız kimseler de, değiliz! dediler.

Şimdi, yalancı olursanız (çalanın) cezası, nedir dediler.

Onun cezası: yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir.

İşte, o kimse, bunun cezasıdır.

Biz (memleketimizde) zâlimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız! dediler.

Bunun üzerine (Yûsuf), kardeşinin kabından evvel, onların kablarını (aramağa) başladı.

Nihayet, onu, kardeşinin kabından çıkardı.

İşte, biz, Yûsuf için, böyle bir tedbir kullandık.

Yoksa, o, Kralın dinine göre: kardeşi (esir olarak) tutabilecek değildi.

Meğer ki, Allâhın iradesi ola.

Biz, kimi dilersek, onu, nice derecelerle yükseltiriz.

Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen vardır.

(Yâkub´un oğulları):

Eğer, o, çalmış bulunuyorsa, onun, bundan önce, bir kardeşi de, çalmıştı! Dediler.[87]

O vakit, Yûsuf, bu (sözü) içine gizledi. Bu(nun hakikatini) onlara açıklamadı.

(Kendi kendine):

Sizin durumunuz, daha kötüdür.

Allah, sizin anlatmakta olduğunuzun mâhiyetini, çok iyi bilendir! dedi.

(Yâkub´un oğulları):

Ey Azız!´ Gerçekten, bunun, çok ihtiyar bir Babası var.

Binâenaleyh, onun yerine, (bizden) birimizi, alıkoy!

Seni, muhakkak, iyilik edenlerden görüyoruz! dediler.

(Yûsuf):

"Eşyamızı, nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah´a sığınırız.

Çünkü, o takdirde, elbette zâlimler olmuş oluruz!" dedi.

Vaktâ ki, ondan ümidlerini kestiler, fısıldaşarak bir tarafa çekildiler.

Büyükleri:

"Babanızın, sizden, Allah adıyla teminat almış olduğunu, daha önce de, Yûsuf hakkında kusur işlediğinizi bitmediniz mi

Artık, ben, ya Babam, bana izin verinceye, yahud benim için Allah hükmedin-ceye kadar, buradan katiyen ayrılmam!

O, hâkimlerin hayırlısıdır!

Siz, dönünüz, Babanıza da,

Ey Babamız! Oğlun, inan ki, hırsızlık etti.

Biz, bildiğimizden başkasına şâhidlik yapmadık.

Gayb´ın bekçileri de, değildik.

(İstersen) içinde bulunduğumuz (ve döndüğümüz) şehir (Mısır halkına) da, ara­larında geldiğimiz kervana da sor!

Biz, seksiz, şüphesiz doğru söyley idleriz! deyiniz!" dedi.

(´.´)

(Bunun üzerine, Yâkub):

"Hayır! Sizi, nefisleriniz aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş.

Artık (bana düşen), güzel bir sabırdır.

Allah´ın, onların hepsini birden bana getirmesi, yakın bir ümiddir.

Gerçek, şudur ki: her şeyi bilen, yegâne hüküm (ve hikmet) sahibi olan ancak Odur!" dedi.

Onlardan yüz çevirdi ve:

Ey Yûsuf´un üstünde (titreyen) tasam! (Gel, şimdi tam gelmen zamanıdır!) dedi /e hüzün ve kederinden, gözlerine ak düştü.

(Bununla beraber) O, artık, gamını, tamamen yutmakta idi. Sen, dediler, hâlâ, Yûsuf´u, anıp duruyorsun.

And olsun ki; sonunda, ya kederinden hastalanıp eriyeceksin, ya da, helake uğ­rayanlardan olacaksın!

(Yâkub da):

"Ben, taşan kederimi, mahzurluğumu, yalnız Allah´a şikâyet ediyorum!

Ben, sizin bilemeyeceğiniz nice şeyleri de -Allah tarafından- biliyorum!

Oğullarım! Gidiniz! Yûsuf´la kardeşinden (bütün duygularınızla) bir haber araş-

nrınız!

Allah´ın rahmetinden de, ümidinizi kesmeyiniz!

Çünkü, gerçek şudur ki: kâfirler güruhundan başkası, Allah´ın rahmetinden ümi­dini kesmez!" dedi.

Bunun üzerine (Yâkub´un oğulları, tekrar Mısır´a gidip Yûsuf´un) huzuruna çık­tıkları zaman:

"Ey Aziz! Bizi de, ailemizi de, darlık bastı.

Pek ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik.

Bize, yine, tam ölçek ver!

Hakkımızda, ayrıca lütufkârlık ta, et!

Çünkü, Allah, lütuf kârları, mükâfatlandırır!" dediler.

(Yûsuf):

"Siz (henüz) cahil kimseler iken, Yûsuf´a ve kardeşine neler yaptığınızı, biliyor musunuz " dedi.

(Kardeşleri):

"Âââ! dediler, Sen´misin gerçekten, Yûsüf´musun Sen !"

Oda:

"Ben, dedi, Yûsuf´um bu da, kardeşim!

Allah, bize, (selâmet ve kerametle) lütfetti.

Çünkü, hakikat şu ki, kim, (Allah´dan) korkar, (belâlara) katlanırsa, her halde, Allah, iyi bereket edenlerin mükâfatını, zayi etmez."

(Kardeşleri):

"Allah´a yemin ederiz ki: Allah, Seni, gerçekten, bizden üstün kılmıştır.

Biz, doğrusu, (sana yaptığımız hareketlerde) suçlu idik!" dediler.

(Yûsuf) de:

"Size, bu gün, hiç bir başa kakma ve ayıplama yok!

Sizi, Allah, yarlıgasın!

O, Esirgeyicilerden daha Esirgeyicidir!

Şu benim gömleğimi, götürünüz de, onu, Babamın yüzüne koyunuz. İyice görür (hale) gelir.

Bütün ailenizi de, bana, getiriniz!" dedi. Vaktâ ki, kafile, (Mısırdan) ayrıldı, (Öteden) Babaları (Yâkub):

"Bana, bunak demezseniz, inanınız ki: (şimdi) Yûsuf´un kokusunu, duyuyorum!" dedi.[88]

(Yanındakiler):

"Allah´a yemin ederiz ki: Sen, hâlâ, eski yanılgında (ber devâm)sın" dediler.

Fakat, müjdeci gelip te, onu, (Yâkub´un) yüzüne koyduğu, o da, derhal (yeni baştan) görür bir hale geldiği zaman;

"Ben, size, bilmediğiniz şeyleri -Allâh´dan- muhakkak, biliyorumdur! demedim mi " dedi.

(Mısırdan gelen oğulları):

"Ey Babamız! Bizim için (günahlarımıza) istiğfar ediver. Biz, hakîkaten, suçlular idik " dediler. (Yâkub):

"Sizin için, Rabb´ime, sonra, istiğfar ederim. Hakîkat, şu ki: O, çok yarlıgayıcı, çok Esirgeyicidir!" dedi. [89]



Yâkub Aleyhisselâmla Bütün Ev Halkının Mısır´a Gelişi:


Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerine:

"Bütün Ev halkınızı da, bana, getiriniz!" deyip[90] bir takım teçhizatla iki yüz sinek devesi gönderdi. [91]

Yâkub Aleyhisselâm; yetmiş[92] veya yetmiş iki[93], ya da, seksen üç[94] nü-fusluk ev halkıyla birlikte[95]´, Mısır´a yaklaştıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, Mı­sır´ın Büyük Kralı ile konuştu.

Dört bin askerin başında ve Mısırlılardan bir çok süvariler de, yanında bulun-auğu halde[96], şehrin dışında Yâkub Aleyhisselâmı, karşıladı.´[97]

Yâkub Aleyhisselâm, oğlu Yehûza´ya dayanarak yaya yürümekte idi.

Yâkub Aleyhisselâm; askerler ve süvarilerle halkın başında, Yûsuf Aleyhisse-âmın geldiğini görünce:

"Ey Yehûza! Bu, Mısırın Büyük Firavunu mu " diye sordu.

Yehûza:

"Hayır! Bu, oğlun Yûsüf´dur!" dedi.

Baba, oğul, birbirlerine yaklaştıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, Ona, selâm vermek istedi ve Yâkub Aleyhisselâm, buna daha lâyık ve müstahık idiyse de,

"Selâm olsun sana ey hüzün ve tasaları gideren!" diye kendisi, önce, ona, selâm verdi. [98]

Yâkub Aleyhisselâm, Mısır´a gelip kral´a dua edince, yüce Allah Mısır´daki kıt­lığın kalanını da, kaldırdı. [99]



Yûsuf Aleyhisselâmın Rüyasının Gerçekleşmesi:


Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın rü´yâsının nasıl gerçekleştiğini de, şöyle açıklar:

"Sonra, vaktâ ki, onlar (Yûsuf´un) nezdine girdiler. O, Babasını ve Anasını, kucakladı. (Yanına aldı) ve: inşâallâh, hepiniz, emîn emîn Mısır´da sakin olunuz! dedi. Babasını ve Anasını, Tahtının üstüne çıkartıp oturttu.

Hepsi, onun için secde ettiler.[100]

(Yûsuf):

Ey Babam! dedi, işte, bu, evvelce gördüğüm rü´yânın gerçekleşmesidir.

Gerçekten, Rabb´im, onu, doğru çıkardı. Bana, iyilik etti.

Çünkü, beni, zindandan çıkardı.

Şeytan, benimle kardeşlerimizin arasını bozduktan sonra da, O, sizi, çölden getirdi.

Şüphesiz ki, Rabb´im, dilediği şeyleri, çok güzel, çok ince tedbir edendir.

Hakkıyle bilen, tam hikmet sahibi olan O´dur.

Yâ Rab! Sen, bana mülk(ü saltanat) ve sözlerin te´vîlinden bir ilim verdin.

Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, Âhirette de, benim Yâr´im, Sensin!

Benim canımı, Müslüman olarak al!

Beni, Sâlihler´e kat! [101]



Yâkub Aleyhisselâmın Suçlu Oğulları İçin İstiğfar Edişi:


Yüce Allah; Yâkub Aleyhisselâmın ev halkını Mısır´da topladığı zaman, suçlu oğulları, birbirlerine:

"Şeyh Yâkub´a ve Yûsuf´a, neler yaptığınızı, biliyorsunuz değil mi " diye sorup,

"Evet! dediler, eğer, onlar, sizin suçlarınızı, bağışlarlarsa, Rabb´inizle olan du­rumunuz nasıl olacak

İşinizin doğrulması, düzelmesi, Şeyh´e gitmenizdir!" dediler.

Yâkub Aleyhisselâmın yanına varıp önüne oturdular.

Yûsuf Aleyhisselâm da, Babasının yanında oturuyordu.

"Ey Babamız! Biz, sana, şimdiye kadar gelmediğimiz bir iş hakkında geldik.

Başımıza, şimdiye kadar bir benzeri daha gelmeyen bir iş geldi!

Peygamberler, halkın en merhametlisidirler!" dediler.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Ey oğulcuklarım! Ne var başınızda " diye sordu.

"Bizim tarafımızdan sana ve kardeşimiz Yûsüf´e karşı yapılmış olanları, bili­yorsun değil mi " dediler.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Evet! Biliyorum!" dedi. "Sizler, bizi affettiniz değil mi " dediler. Yâkub Aleyhisselâmla Yûsuf Aleyhisselâm: "Evet!" dediler.

"Eğer, Yüce Allah, bizleri, affetmeyecek olursa, sizin, bizleri affetmeniz, bizi Allah´ın azabından kurtarmaz!" dediler.

Yâkub Aleyhisselâm:

"Ey oğulcuklarım! Benden, ne yapmamı istiyorsunuz " diye sordu.

"Bizim için, Allah´a dua etmeni, Allah tarafından vahiy geldiği zaman, bizi, af-´etmesini, kendisinden dilemeni, istiyoruz.

Eğer, dileğin kabul edilir de, hepimiz affedilirsek, gözlerimiz aydın ve kalbleri-miz mutmain ve müsterih olacaktır.

Aksi takdirde, bizim için dünyada ebediyen göz aydınlığı ve sevinç olmayacak­tır!" dediler.

Bunun üzerine, Yâkub Aleyhisselâm, ayağa kalkıp kıbleye yöneldi.

Yûsuf Aleyhisselâm da, Onun arkasında ayakta durdu.

Kardeşlerin hepsi de, zelil ve huşulu olarak ikisinin arkasında ayakta durdular.

Yâkub Aleyhisselâm, dua etti.

Yûsuf Aleyhisselâm da, âmîn! dedi.

Uzun yıllardan sonra, Yâkub Aleyhisselâmın vefatına yakın, Cebrail Aleyhis­selâm gelip oğulları hakkındaki duasının kabul edildiğini, onların, yaptıkları şey-terden affedildiklerini müjdeledi.[102]



Yâkub Aleyhisselâmın Çocuklarına Vasiyeti Ve Vefatı:


Yâkub Aleyhisselâm; bütün ev halkıyla birlikte Mısır´a geldikten sonra, Yûsuf Aleyhisselâmın yanında on yedi yıl oturdu.[103]

Yâkub Aleyhisselâm, ölüm döşeğine düşünce, oğullarına:

"Benden (vefatımdan) sonra, neye ibadet edeceksiniz " diye sorduğu zaman:

"Senin İlâhına ve Babaların İbrahim´in, İsmail´in, İshak´ın bir tek İlâh olan Al­lah´ına ibadet edeceğiz! Biz, Ona teslim olmuş (Müslüman)larız!" dediler.[104]

"Ey oğullarım! Allah, sizin için (İslâm) dini(ni) beğenip seçti.

O halde, siz de, ancak, Müslümanlar olarak can veriniz!" (dedi).[105]

Yâkub Aleyhisselâm, vefat edeceği sırada, bütün oğulları ve oğullarının oğul­ları toplandı.

Yâkub Aleyhisselâm, onlara bereket duası yaptı. Onlardan her birisi için birer söz söyledi.

Kılıcını ve yay´ını, Yûsuf Aleyhisselâma verdi. [106]

Cesedinin götürülüp Babası ishak Aleyhisselâmın kabirinin yanına gömülme­sini, ona vasiyet etti. [107]

Yâkub Aleyhisselâm, yüz kırk yedi yaşında vefat etti. [108] Ona ve gönderilen bü­tün Peygamberlere Selâm olsun!

Mısır halkı, ona, yetmiş gün ağladılar. [109]

Yûsuf Aleyhisselâm, doktorlara emretti: Babasının cesedini, güzel koku ile ko-kuladılar.

Cesed, kırk gün, koku içinde bekletildi. [110]

Yûsuf Aleyhisselâm, Babasının, saç´dan tâbut´a konulan[111] cesedini, ev hal­kının yanına gömmeğe gitmek üzere, Mısır Kralından izin istedi. İzin verilince´[112], yanında, askerler, kardeşleri ve Mısırlıların büyükleri olduğu halde, gitti. [113] Hab-run´a vardı. [114]

Ays b. İshak Amca´nın vefatı da, o güne rastladığı için, bir anneden ikiz olarak doğdukları gibi, Yâkub Aleyhisselâmla Ays b. İshak Aleyhisselâm, aynı günde bir kabre de, birlikte gömüldüler. [115]

Yûsuf Aleyhisselâma, orada, yedi gün baş sağlığı dilendikten sonra yurdlarına döndüler.

Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri de, Babasından dolayı, Yûsuf Aleyhisselâma taziyede bulundular. [116]

Yâkub Aleyhisselâmın defninden boşaldıktan sonra, Yûsuf Aleyhisselâm: "Benimle birlikte Mısır´a dönünüz!" deyince, kardeşleri, korktular. "Babamız, sana, bizim suçumuzu, bağışlamanı, tavsiye etmişti ya! " dediler. Yûsuf Aleyhisselâm:

"Siz, benden korkmayınız!

Çünkü, ben, Allâh´dan korkan bir kimseyim!" dedi.

Bunun üzerine, kalbleri rahatlaşan kardeşleri, Mısıra döndüler ve orada oturdular. [117]



Yûsuf Aleyhisselâmın Mâliye Vezirliği:



Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´a on yedi yaşında gelmişti.

Mısır Azîz´inin evinde on üç yıl kaldı.

Otuz yaşında bulunduğu sırada, Mâliye Vezîri oldu. [118]

Yûsuf Aleyhisselâm, Mısır´da vazifesini, adaletle yerine gteirdiği için, kadın er­kek... herkesin sevgisini kazandı. [119]

Kendisi, kıtlık günlerinde, doyasıya yemek yemezdi. [120]

"Yer yüzünün hazineleri elinde iken, ne için aç duruyor, karnını doyuramıyor­sun " denildiği zaman:

"Tok olursam, [121] açları, unuturum diye korkarım" derdi. [122]

Yûsuf Aleyhisselâm; Kralın aşçısına, Krala, geceli gündüzlü bir günde öğle vak­tinde bir kere yemek vermesini emretti.

Bununla da, Kral´m, açlığı tadıp açları, unutmamasını ve muhtaçlara ihsanda bulunmasını sağlamak istedi.

Aşçı, böyle yaptı.

Artık, Kralların, yemeklerinin, gün ortasında verilmesi âdet oldu. [123]



Yûsuf Aleyhisselâmın Kıtlık Yıllarında Halkı Hükümete Besleten Bir Uygulaması:


Gelen ilk kuraklık ve kıtlık yılı, bolluk yıllarında hazırlanan her şeyi silip süpü­rüp yok etti.

Mısır halkı, bu ilk yılda, bütün altun ve gümüşlerini verip Yûsuf Aleyhisselâm´-dan, yiyecek satın aldılar.

Mısır´da ne bir dirhem, ne de, bir dinar kaldı. Hepsini, böylece, Devlet aldı.

Halk, ikinci yılda, bütün zinet eşyalarını, takımlarını verip Devletten, yiyecek satın aldıiar.

Halkın elinde bir şey kalmadı.

Halk, üçüncü yılda, büyük küçük baş hayvanlarını verip Devletten yiyecek sa­tın aldılar.

Dördüncü yılda, halk, bütün erkek, kadın kölelerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.

Halkın elinden alınmadık ne bir erkek, ne de, bir köle kadın kaldı.

Beşinci yılda, halk, arazi, akar ve evlerini verip Devletten, yiyecek satın aldılar.

Halkın elinde hiç bir mülk kalmadı.

Altıncı yılda, halk, çocuklarını verip Devletten, buğday veya arpa satın alır oldular.

Hiç bir kimsenin köle olmadık ne oğlan, ne de, kız çocuğu kalmadı. Yedinci yılda, halk canlarını, Devlete satıp Devletten, yiyecek satın aldılar. Mısır´da Kralın eline geçmeyen ne bir hür, ne de, erkek veya kadın köle kaldı.

Bundan sonra, Yûsuf Aleyhisselâm, bu icrâatını, nasıl bulduğunu sorup takdir ve tasvip ile karşıladığını söyleyen Mısır Kralı Firavun Reyyan´a:

"Ben, Allah´ı ve Seni şâhid tutarım ki: Bütün Mısır halkını âzâd ettim ve kendi­lerine, mülklerini, akarlarını, kölelerini ve oğullarını geri verdim!" dedi.

Halk, Yûsuf Aleyhisselâmın bu işinden hayretlere düştüler:

"Vallahi, biz, bundan daha şanlı ve daha büyük bir Vezîr görmedik! dediler. [124]



Yûsuf Aleyhisselâmın Evlenmesi Ve Doğan Çocukları:



Mısır Kralı; Yûsuf Aleyhisselâmı, ölen Vezîr´in karısı Rail[125] ile evlendirdi. Yûsuf Aleyhisselâm, Râil´e:

"Senin, vaktiyle benden istemiş olduğun şeyden, böylesi, daha hayırlı değil midir " dedi.

Râil:

"Ey dost! Sen, beni, kınama!

Gördüğün gibi, ben, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan güzel bir kadın idim.

Efendimin ise, kadınlarla teması yoktu.

Allah, seni de, olduğun gibi, güzel suret ve heyette yaratmıştı. Gördüğün gibi, nefsim, bana, galebe çalmıştı!" dedi. Yûsuf Aleyhisselâmın, Râil´i, bakire bulduğu da, söylenir.

Yûsuf Aleyhisselâmın, Râil´den, Efrâim ve Mîşa´ adındaki oğulları doğ-muştur. [126] Efrâim; Yûşa´ b. Nün, b. Efrâim Aleyhisselâmın dedesidir.

Mîşa´ın da, Mûsâ adında bir oğlu olup kendisi, Mûsâ b. İmran Aleyhisseiâm-dan önce Peygamber olmuştu.

Tevrat Ehli ise, Hızır Aleyhisselâmı arayan Mûsâ b. İmran Aleyhisselâmın, bu, Mûsâ b. Mîşa´ olduğunu zan ve iddia etmekle[127], ağır bir yanılgıya düşmüşler, yalan söylemişlerdir. [128]



Yûsuf Aleyhisselâmın Peygamberliği Ve Bazı Faziletleri:



Yûsuf Aleyhisselâm; daha on yedi yaşında bulunduğu ve kuyuya bırakıldığı sı­rada[129], İlâhî Vahy´e mazhar kılınmış[130], Rabb´i tarafından beğenilip seçil-miş[131], tâatta ihlâsa erdirilmiş kullardan1[132] bir Peygamberdi[133].

Amr b. Imlak, b. Lavez, b. Sâm soyundan gelen Mısır kralı İkinci Firavun[134]´ Reyyan b. Velîd´i, Allah´a imana davet edip iman ettirmişti.

Onun ölümünden sonra, yerine aynı soydan gelen Kabus b. Musab b. Muâvi-ye´yi de, imana davet etmiş ise de, ona, kabul ettirememişti[135]

Kendisi, kâfir[136] ve zorba idi. [137]

Yûsuf Aleyhisselâm, Kral´a ve ileri gelenlerine apaçık burhanlar getirdiği hal­de, onlar, onun getirdiği şeyler hakkında hep şüphe edip durdular.

Hattâ, Yûsuf Aleyhisselâm, vefat edince de:

"Bundan sonra, Allah, asla Peygamber göndermez!" dediler.

Allah, haddi aşan şüpheci kimseleri, işte, böyle şaşırtır. [138]



Yûsuf Aleyhisselâmın Vefatı:


Yûsuf Aleyhisselâm; Babası Yâkub Aleyhisselâmın vefatından sonra, yirmi üç yıl daha yaşadı.[139]

Yûsuf Aleyhisselâm; vefatı yaklaştığı sırada, İsrail oğulları kavminden seksen erkeği yanına topladı.

Onlara; ecelinin geldiğini, yakında vefat edeceğini, Kıbtîlerden tanrılık iddia­sında bulunacak bir zorbanın kral olup İsrail oğullarının doğan erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını, bırakacağını ve İsrail oğullarına işkencenin en kötüsünü tattıracağını, saltanatının, uzun müddet süreceğini, sonra, İsrail oğullarından La-vi b. Yâkub´un oğullarından Mûsâ b. İmran adında, uzun boylu, kıvırcık saçlı, es­mer tenli bir zat çıkacağını, Yüce Allah´ın, onun eliyle İsrail oğullarını, Kıbtî Fira-vun´un elinden kurtaracağını haber verdi.[140]

Mısırdan çıkıp giderlerken, cesedini, Babalarının yanına gömülmek üzere, yan­larında götürmelerini vasiyet[141], kardeşi Yehuza´yı da, İsrail oğullarının üzerine Halîfe tayin etti. [142]

Yûsuf Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, yüz yirmi yaşında idi. [143] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun!

Yûsuf Aleyhisselâmın cesedi, kokulanıp mermer bir tabut içine konuldu. [144] Nil nehrinin kenarına gömüldü. [145]

Üzerine, su salınıp kabir, su altında, bırakıldı. [146]



Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde Yûsuf Aleyhisselâmla Karşılaşıp Selamlaşması:



Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâm; Mîrac gecesinde Cebrail Aleyhisselâm-la birlikte üçüncü kat göğe yükseldiler.

Cebrail Aleyhisselâm, göğün kapısını çaldı, göğün bekçisine:

"Aç!" dedi.

"Sen, kimsin " denildi.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Cebrail´im!" dedi.

"Yanında kimse var mı " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Muhammed (Aleyhisselâm) var!" dedi.

"O (Mîrac için) gönderildi mi " diye soruldu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Gönderildi!" dedi.

Kapı, açılınca, kendisine, güzelliğin yarısı verilmiş olan Yûsuf Aleyhisselâmla karşı-

laştılar. [147]

Peygamberimiz Aleyhisselâm:

"Ey Cebrail! Kim bu " diye sordu.

Cebrail Aleyhisselâm:

"Bu, senin kardeşin Yûsuf b. Yâkub (Aleyhisselâm)dır. [148]

Selâm ver ona!" dedi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, selâm verdi.

O da, Peygamberimiz Aleyhisselâma mukabele ettikten sonra:

"Hoş geldin! Safa geldin! Salih kardeş! Salih Peygamber!" dedi. [149]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.96, Buharî-Sahih c.4,s.121, Tirmizî-Sünen c.5,s.293, Hâkim-Müstedrek c.2,s.347, 571, Sâlebî-Arais s.108, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaralülebrar c.1,s.127 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.194,199.

[2] ibn.Kuteybe-Maarif s.18,19, Yâkubî-Tarih c.1,s.3O, Taberî-Tarih c.1,s.163, Sâlebî-Arais s.102, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.39.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/271.

[3] Sâlebî-Arais s. 109.

[4] Beyhakî-Delâilünnübüvve c.1,s.290-291, Muhyiddin b.Arabî-Muhadara c.1,s.1O3, Zehebî-Tarihulislam-Sîre s.531, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2,s.252, Süyûtî-Hasaisülkübrâ c.2,s.129.

[5] Ibn.Ebî-Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, A.b.Hanbel-Müsned c.3,s.148, Müslim-Sahih c.1,s.146, Taberî-Tarih c.1,s.169, Beyhakî-Delail c.2,s.179 Begavî-Mesabîhussünne c.2,s.179.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/271.

[6] Taberî-Tarih c.1,s.169-l70, Salebî-Arais s. 133.

[7] Salebî-Arais s.133, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.137.

[8] Taberî-Tarih c.1,s.17O, Sâlebî-Arais s.133, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[9] Taberî-Tarih c.1,s.17O.

[10] Taberî-Tarih c.1,s.17O, Salebî-Arais s.133, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[11] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[12] Taberî-Tarih c.1,s.170.

[13] Sâlebî-Arais s.133, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[14] Yâkubî-Tarih c.1,s.3O.

[15] Yâkubî-Tarih c.1,s.3O, Taberî-Tarih c.1,s.165, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.47, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.137.

[16] Yûsuf: 4-101.

[17] Taberî-Tarih C.1.S.165, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[18] Sâlebî-Arais s.110-111, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[19] Sâlebî-Arais s.111, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[20] Sâlebî-Arais s.111.

[21] Sâlebî-Arais s.111, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[22] Sâlebî-Arais s.111.

[23] Salebî-Arais s.111, ibn.Esîr-Kamil c.1,s.138.

[24] İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.138.

[25] Veya en büyükleri olan Rubil (Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.1.S.200).

[26] Salebî-Arais s.111, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[27] İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.138.

[28] Sâlebî-Arais s. 111 112.

[29] Ebülferec ibn.Cevzî Tabsıra c.1,s.178.

[30] Sâlebî-Arais s.112, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.139.

[31] Sâlebî-Arais s.112.

[32] Sâlebî-Arais s.112, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[33] Taberî-Tarih c.1,s.17O, Sâlebî-Arais s.113, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[34] Aynı kaynaklar.

[35] Taberî-Tarih c.1,s.17O.

[36] Salebî-Arais s.113, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.139.

[37] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.178.

[38] Taberî-Tarih c.1,s.17O, Salebî-Arais s.113, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[39] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.178-179.

[40] Sâlebî-Arais s.113.

[41] Taberî-Tarih c.1s.17O, Salebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[42] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179.

[43] Taberî-Tarih c.1,s.17O, Salebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[44] Sâlebî-Arais s.113.

[45] Taberî-Tarih c.1,s.171, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[46] Salebî-Arais s.113.

[47] Taberî-Tarih c.1,s.170, Salebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.139.

[48] Sâlebî-Arais s.113, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179.

[49] Sâlebî-Arais s.113.

[50] Salebî-Arais s.113, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179.

[51] Taberî-Tarih c.1,s.17O, 171, Sâlebî-Arais s.113, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.139.

[52] Taberî-Tarih c.1,8.171, Sâlebi-arais s.113.

[53] Aynı kaynaklar.

[54] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.103, Taberî-Tarih c.1,s.172, Salebî-Arais s.114, ibn.Esir-Kâmil c.1 s 155.

[55] Sâlebî-Arais s.114.

[56] Taberî-Tarih c.1,s.171, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[57] Sâlebî-Arais s. 114-115.

[58] Sâlebî-Arais s.115, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[59] Salebi-Arais s. 115.

[60] Sâlebî-Arais s.116, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O.

[61] Taberî-Tarih c.1,s.176, Salebî-Arais s.116.

[62] Salebî-Arais s.116.

[63] Salebî-Arais s.116, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[64] Sâlebî-Arais s.116, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[65] Sâlebî-Arais s.116, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.179, İbn.Esîr-Kâmil ds.141.

[66] Sâlebî-Arais s.116, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14t.

[67] Sâlebî-Arais s.116.

[68] Taberî-Tarih c.1,s.172, Sâlebî-Arais s.117, Ebülferec-Tabsırac.1,s.179, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141,Ebütfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.202.

[69] Taberî-Tarih c.1,s.172, Sâlebî-Arais s.117, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.2O2.

[70] Sâlebî-Arais s.117.

[71] Taberî-Tarih c.1,s.171, 172, Sâlebî-Arais s.117.

[72] Taberî-Tarih c.1,s. 171, 172.

[73] Sâlebî-Araiss.117.

[74] Sâlebî-Arais s.117, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[75] Salebi-Arais S.118.

[76] Taberî-Tarih c.1,s.172, Şalebî-Arais s.118, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.147.

[77] Taberî-Tarih c.1,s.172, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.2O2.

[78] Sâlebî-Arais s.118, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.2O2.

[79] Sâlebi-Arais s.118.

[80] Taberî-Tarih c.1,s.172, Sâlebî-Arais s.118, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1 ,s.2O2.

[81] Taberî-Tarih c.1,s.172, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

[82] Taberî-Tarih c.1,s.172-173, Sâlebî-Arais s.118, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.141.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/271-280.

[83] Sâlebî-Arais s.118.

[84] Taberî-Tarih c.1,s.173, Sâlebî-Arais s.118-119, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.142.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/280.

[85] Yâkub Aleyhisselâmın oğullarının sermayeleri: satmak üzere Mısır´a götürdükleri yapağı, erimiş tereyağı (Taberî-Tefsir c.13,s.51, Sâlebî-Arais s.136, Zemahşerî-Keşşaf c.2,s.34O, Kurtubî-Tefsir c.9,s.253) keş peyniri veya ku­ru yoğurt, kavut (Sâlebî-Arais s.136, Zemahşerî-Keşşaf c.2,s.34O), deri, papuç. (Sâlebî-Arais s.130-136, Kurtubî-Tefsir c.9,s.253) gibi şeylerdi.

[86] Yûsuf Aleyhisselâm, ona: ismin nedir diye sordu. Bünyamin: Bünyamin! dedi. Yûsuf Aleyhisselâm: Bünyamin, ne demektir diye sordu. Doğduğu zaman, anası ölüp gaybolan, yiten demektir, dedi. Yûsuf Aleyhisselâm: Ananın ismi nedir diye sordu. Bünyamin: Râhıl´dir. dedi. (Sâlebî-Arais s.131) Yûsuf Aleyhisselâm:

Yok olan o kardeşin Yusuf´a karşılık, benim, sana kardeş olmamı, arzu eder misin diye sordu. Bünyamin:

Ey Hükümdar! Senin benzerin bir kardeşi kim bulabilir

Seni, ne Yâkub, ne de, Râhıl dünyaya getirmiş değil ki ! deyince, Yûsuf Aleyhisselâm, ağladı. Kalkıp Bünya-min´in yanına vardı, onu, bağrına bastı. (Sâlebî-Arais s.131, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra C.1,S.18O).

[87] Yûsuf Aleyhisselâm; çocukluk çağında annesi Râhıl´in babası Laban´ın altın putunu alıp kırmış ve yola atmıştı. (Taberî-Tarih c.1,s.183, Sâlebî-Arais s. 133)

Böyle yapmasını, kendisine, Müslüman olan annesinin emrettiği rivayet edilir. (Sâlebî-Arais s. 133) Yâkub Aleyhisselâm, Dayısı ve kaim pederi Lebanın yanından ayrılıp Beytülmakdis´e gideceği sırada, yol azık­ları bulunmadığı için, Zevcesi Râhıl´in, oğlu Yûsuf Aleyhisselâma "Babamın putlarından bir put al. Belki, yiye­ceğimizi onunla sağlarız, dediği ve onun da aldığı rivayeti de, vardır. (Taberî-Tarih c.1,s.165).

[88] Rüzgâr, sekiz gecelik, günlük mesafeden, Yûsuf Aleyhisselâmın kokusunu, Yâkub Aleyhisselâma getirmişti.

(Taberî-Tarih c.1,s.185, Sâlebî-Arais s. 138, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.1.S.216).

[89] Yûsuf: 4-98.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/281-292.

[90] Taberî-Tarih c.1,s.185, Salebî-Arais s.138, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.154.

[91] Sâlebi-Arais s. 139

[92] Taberî-Tarih c.1,s.187, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.181, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.127, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.2l8, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.41

[93] Sâlebî-Arais s. 140

[94] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.218

[95] Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebi-Arais s. 140

[96] Sâlebî-Arais s. 139-140

[97] Mısır Kiralı Firavun´un da, karşılamağa gittiği rivayet edilir. (İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4O)

[98] Taberî-Tarih c.1,s.186, Sâlebî-Arais s.140, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155

[99] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.218.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/293.

[100] Bu secde; namaz ve ibadet secdesi değil, Meleklerin, Âdem Aleyhisselâma secdeleri kabilinden olup Ululama ve Selâmlama secdesi idi. (Sâlebî-Arais s.29).

O zaman, insanların selâmları, birbirlerine secde etmekti. (Taberi-Tarih c.1,s.1Ş6, Sâlebî-Arais s.140, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155) Bu da, alnı, yere koymak suretiyle değil (Salebî-Arais s.140, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155) hâlen krallara yapıldığı gibi selâmlama sırasında tevazu ile eğilmek suretiyle yapılırdı. (İbn.Esîr-Kâmil c.1,s .155)

[101] YÛSüf: 99-101.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/293-294.

[102] Sâlebî-Araiss.140-141.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/294-295.

[103] İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Yâkubî-Tarih c.1,s.3O, Taberi-Tarih c.1,s.187, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.155, Muhyiddin b.Arabî-Muhadara c.1,s.127, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O, Ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4l.

[104] Bakare: 133.

[105] Bakare: 132 .

[106] Yâkubî-Tarih c.1,s.31-32.

[107] Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.141, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.156, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[108] İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Taberî-Tarih c.1,s.198, Salebî-Arais s.141, M.b.Arabî-Muhadaratülebrar c.1,s.126.

[109] Yâkubî-Tarih c.1,s.32, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.l,s.22O.

[110] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[111] Sâlebî-Arais s.141.

[112] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[113] Sâlebî-Arais s.141, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[114] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[115] Sâlebî-Arais s.141.

[116] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[117] Yâkubî-Tarih c.1,s.32.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/295-297.

[118] Taberî-Tarih c.1,s.178, Sâlebî-Arais s.118, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.147, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar C.1.S.127.

[119] Sâlebî-Arais s.128, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.21O.

[120] Sâlebî-Arais s.129, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.18O.

[121] İbn.Kuteybe-Uyûnul´ahbar c.2,s.4O4, Sâlebî-Arais s.129, Hâzin-Tefsir c.3,s.27.

[122] İbn.Kuteybe-Uyûnul´ahbar c.2,s.4O4, Sâlebi-Arais s.129, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1 ,s.18O, Hâzin c.3,s.27.

[123] Sâlebî-Arais s.129, Hâzın-Tefsir c.3,s.27.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/297.

[124] Sâlebî-Arais s. 128-129

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/297-298.

[125] Züleyha (İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.4O).

[126] Taberî-Tarih c.1,s.178 Sâlebî-Arais s.128, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.147

[127] İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.48

[128] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.5,s.117, 120, 121, Buharî-Sahih c.1,s.38, c.4,s.127, Müslim-Sahih c.4,s.1847, Tirmizî-Sünen c.5,s.3O9.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/298-299.

[129] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.128, Taberî-Tarih c.1,s.172, Salebî-Arais s.114, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.155.

[130] Yûsuf: 15, Taberî-Tarih c.1,s.171, Sâlebî-Arais s.114, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.14O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.198-199.

[131] Yûsuf: 6.

[132] Yûsuf: 24.

[133] En´am: 84, İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54.

[134] İbn.Habîb-Kitabülmuhabber s.467.

[135] Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.167, İbn.Esır-Kâmil c.1,s.147,Muhyiddin b.Arabî-muhadara c.1,s.127.

[136] Taberî-tarih c.1,s.187.

[137] Yâkubî-Tarih c.1,s.33, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s,.4O, Sâlebî-Arais s.167.

[138] Mü´min: 34.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/299.

[139] İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.142, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155, İbn.Arabî-Muhâdara c.1,s.127, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.41

[140] Bunun üzerine, İsrail oğullarından herkes, doğan oğluna İmran, İmran ismindeki kimseler de, doğan oğulları­na Musa ismini koymağa başladılar. (Sâlebî-Arais s.141).

[141] Taberî-Tarih c.1,s.187, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O

[142] Sâlebî-Arais s.141-142

[143] İbn.Kuteybe-Maarif s.19, Taberî-Tarih c.1,s.187, Sâlebî-Arais s.142, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.155, ibn.Arabî-Muhadara c.1,s.127, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.41.

[144] Sâlebî-Arais s.142, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.22O.

[145] Taberî-Tarih c.1,s.187.

[146] Taberî-Tarih c.1,s.215, Sâlebî-Arais s.197.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/300.

[147]ibn.Ebi-Şeybe-Musannef c.14,s.3O3, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.3,s.148. Müslim-Sahih c.1,s.146, Beyhaki Delâilünnübüwec.2,s.18,Begavî-Mesâbihussünne c.2,s.179, Kadı lyaz-Şifâ c.1,s.137, ibn.Esîr-Câmiul´usûl c.12,s.53, ibn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.144.

[148] İbn.ishak, ibn.Hişam-Sîre c.2,s.48.

[149] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.208-209, Buhari-Sahih c.4,s.248.

M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/300-301.





Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi